Osmanlı’nın ihtişamı yalnızca saray kubbelerinde yankılanan fermanlarda, orduların zaferlerinde veya mimari eserlerin görkeminde değildi. O ihtişamın hakiki manası, kalplerin sükûnetinde, adaletin köklerinde ve hikmetin dilinde gizliydi. Bu hakikatin yaşayan timsallerinden biri, Şeyh Yahya Efendi Hazretleri ile Kanuni Sultan Süleyman Han Hazretleri arasında kurulmuş olan derin dostluktur. Bu dostluk, yalnızca iki insanın bir araya gelmesi değil; biri zahirî iktidarın, diğeri bâtınî hikmetin temsilcisi olan iki kutbun birleşmesidir. Bu birliktelikte, devlet ile gönül, kudret ile merhamet, ilim ile irfan aynı dairede buluşmuştur.

Şeyh Yahyâ Efendi Hazretleri’nin babası, ilmiyle amil, fazilet sahibi bir zat olan Şamlı Ömer Efendi idi. Aslen Şamlı olup uzun yıllar Trabzon kadılığı vazifesini yürütmüştü. Adaletli hükmü, sağlam ilmî dirayeti ve derin takvasıyla şöhret bulmuş bir kadıydı. İşte böyle bir evde, Yahyâ Efendi dünyaya teşrif buyurdu. Aynı yıl, aynı şehirde, aynı haftada bir başka doğum daha oldu.Trabzon’da bir şehzade dünyaya geldi: Şehzade Süleyman.Babası, o vakit Trabzon sancakbeyi olan Yavuz Sultan Selim Han Hazretleri ; annesi ise Ayşe Hafsa Sultan idi.

Lakin Şehzade Süleyman’ın doğumundan hemen sonra, Hafsa Sultan’ın sütü kesildi. Saray telaşlandı, çünkü şehzade henüz birkaç günlük bir bebekti.İşte o anda kader, iki hayatın ipini birbirine bağlayacak düğümü attı. Sarayda duyuldu ki, kadı Ömer Efendi’nin hanımının sütü bol ve bereketliymiş.Böylece, küçük Süleyman’ı emzirmesi için saraya davet edildi.Ve Şeyh Yahyâ Efendi’nin annesi, o mübarek yavruyu emzirdi. O günden itibaren, Yahyâ Efendi ile Şehzade olacak olan Süleyman sütkardeşi oldular. Aradan yıllar geçti, ikisi de büyüdü. Biri cihan sultanı oldu, diğeri mânâ sultanı. O kardeşlik, taht ile dergâhın el ele verdiği bir gönül köprüsüdür. Ve o köprü hâlâ ayaktadır. Zira rahmetle kurulan bağlar zamanın yıkamadığı bağlardır.

Molla Şeyhzade nâmıyla tanınmış olan Şeyh Yahya Efendi Hazretleri, zahiri ilimlerini Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi’nin  tahsil etmiş ciddi bir âlimdi; fakat o, ilmin yalnızca kitaplarda değil, kalpte ve hal üzere yaşandığında kıymet bulduğunu bilen bir arifti. Bu hikmete mebni olarak tasavvuf yoluna da intisab etti. Şeyh Yahyâ Efendi Hazretleri’nin tasavvufî yönü, hem yaşantısında hem de eserlerinde açıkça görülmektedir. Onun şu beyiti, tarikatî mensubiyetini işaret eden en belirgin ifadelerdendir:

“İy müderrisden soranlar kisvetin kandan durur,

Bâtınıdur Mevlevî vü zâhiri Hân’dan durur.”

Bu beyitte Yahyâ Efendi, zahiren medrese ehlinden, yani bir “müderris” kimliğine sahip olduğunu; ancak bâtınen Mevlevî tarikatına mensup bulunduğunu açık bir dille ifade etmektedir.“Bâtınıdur Mevlevî” ibaresi, onun gönül dünyasının Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin aşk, irfan ve sema yoluyla beslenen meşrebine bağlı olduğunu;“zâhiri Hân’dan durur” ifadesi ise, dış dünyada Osmanlı ilim ve devlet çevresine mensubiyetini simgelemektedir. Yahyâ Efendi Hazretleri, aynı zamanda Üveysî meşreb bir sûfîdir. Her ne kadar Mevlevî tarikatına mensubiyeti açıkça bilinse de,onun Üveysî meşrepli oluşu, Mevlevîliğe kendi ruhî derinliğini katmış,dolayısıyla irşad yolunda muhabbet, ilim ve sezgiyi birleştiren bir anlayış ortaya koymuştur.

Yahyâ Efendi’nin kurduğu Beşiktaş dergâhı, bu anlayışın canlı bir temsilcisi olmuştur. Vefatından sonra, bu dergâhta oğlu ve torunu, onun tarikatî yolunu postnişîn olarak devam ettirmişlerdir. Kadiri ve Nakşibendi Silsilesi büyükleri de daha sonraları bu tekke de post-nişîn olmuşlardır. Böylece Yahyâ Efendi’nin hem ilmî hem tasavvufî mirası, nesilden nesile geçen bir irfan zinciri hâline gelmiştir.

Osmanlı irfan ve ilim dünyasında derin izler bırakmış olan Beşiktaşlı Yahya Efendi hakkında, dönemin en muteber kaynaklarında geniş malumatlar mevcuttur.

Nitekim,

Âşık Çelebi kendi eseri Meşâirü’ş-şuarâ’da, Yahya Efendi’nin hem ilmî hem de ahlâkî yönünü överek anlatır. Onu sadece bir “âlim” değil, ilimle amel eden bir ârif olarak tanıtır.

Âlî Mustafa Efendi, Künhü’l-ahbâr adlı tarih kitabında Yahya Efendi’nin devrinin önemli simalarından biri olduğunu, bilhassa Kanuni Sultan Süleyman ile olan dostluğunu ayrıntılarıyla nakleder. Onun devlet işlerinde bile söz sahibi olabilecek kadar güven duyulan bir zat olduğunu kaydeder.

Kınalızâde Hasan Çelebi, Tezkiretü’ş-şuarâ’sında Yahya Efendi’yi “zâhid, ârif, mütefekkir ve âlim” sıfatlarıyla anar; şiirlerinde de ince bir hikmet bulunduğunu belirtir.

Yahya Efendi’nin manevî silsilesinden gelen Şâban Efendi’nin soyundan Mehmed Dâî, kaleme aldığı Menâkıb’da mürşidinin kerametlerini, hikmet dolu sözlerini ve halk üzerindeki tesirini ayrıntılı şekilde aktarır.

Bu eserler, yalnızca Şeyh Yahya Efendi Hazretleri’nin biyografisini değil, aynı zamanda onun zamanın manevî mimarlarından biri olduğunu da gösterir.Zira her biri farklı bir zaviyeden baksa da, hepsi aynı noktada birleşir:Şeyh Yahya Efendi Hazretleri, zahirde azametli bir müderris, bâtında mâhir bir mürşid-i kâmil idi.

Bu tür tezkire ve menâkıbnâmeler, sadece tarihî kayıtlar değil, bir devrin ruh haritalarıdır. Âşık Çelebi’nin kelamı ilmin gözüyle, Mehmed Dâî’nin menkıbesi ise kalbin diliyle yazılmıştır. Birinde zahirî hâl anlatılır, diğerinde bâtınî sır sezdirilir. Bu eserler bize şunu öğretir: Şeyh Yahya Efendi Hazretleri gibi zatlar kendi zamanında ilmiyle, irfanıyla, tevazusuyla bir “gönül sultanı” olmuştur.

Onun tasavvufî terbiye usûlü, ne dünyadan el etek çekmekti ne de halktan uzak durmaktı. Aksine, halka hizmeti Hakk’a hizmet bilmekti. Birgün rüyasında Hazret-i Mûsâ aleyhisselam ile Hazret-i Hızır Aleyhisselam ın buluştuğu yer olarak Beşiktaş sırtlanda bir makam gördü. Bu keşfi üzerine hıdırlık adını verdiği boğaza nâzır o nefis dergâhı mezkur mevkii üzerine inşaa etti.

Kanuni Sultan Süleyman Han Hazretleri, zahirde kudretin temsilcisi olsa da, gönlünde hikmetin ışığını arayan bir insandı. Şair kimliğiyle kaleme aldığı dizelerinde “Muhibbi” mahlasını kullanır, aşkın ve fâniliğin sırlarını mısralara dökerdi. Ne var ki, her padişah gibi onun da hükmettiği âlemden daha büyük bir âlemi vardı: kalbinin âlemi.

Şeyh Yahyâ Efendi Hazretleri, Kanuni Sultan Süleyman Han Hazretlerin’den birkaç gün önce doğmuştu. İşte bu küçük fark, yıllar sonra bir büyük edebin nişanesi olacaktı. Zira Kanûnî Sultan Süleyman Han Hazretleri, bütün ihtişamına rağmen, her gördüğünde ona “ağabey” diye hitap ederdi. Bu hitap, sadece çocukluk hatırasına değil, hakikate dayanırdı.Çünkü Yahyâ Efendi Hazretlerinin asıl büyüklüğü kemalatındaydı.

Kanûnî Sultan Süleyman Han Hazretleri manevi âleme yönelişinde, Şeyh Yahya Efendi Hazretleri’nin mürşidliği büyük bir vazife ifa etmiştir. Zira padişahın sükûnet aradığı zamanlarda başvurduğu ilk isim, onun çocukluk arkadaşı olan bu ulu mürşid idi. Aralarındaki münasebet, bir mürşid ile mürid arasındaki inceliği taşır; lakin bu bağda asla bir tahakküm değil, muhabbetle yoğrulmuş bir saygı vardı. Padişah Efendimizin şu sözü, bu muhabbetin mahiyetini özetler niteliktedir: “Yahya Efendi’nin bir sözü, bazen bin vezirin kelâmından daha ağır basar.” Bu söz, yalnızca bir iltifat değil; devlet idaresinde maneviyatın, hikmetin ve dua ehlinin yerini ifade eden bir izhardır.

Tarih, zaman zaman dostlukları da imtihan eder. Kanuni Sultan Süleyman Han Hazretleri ile Şeyh Yahya Efendi Hazretleri arasındaki bağ da, Şehzade Mustafa vakası sırasında büyük bir sınava tabi tutulmuştur. Yahya Efendi, devletin en buhranlı dönemlerinden birinde dahi, hakkı söylemekten çekinmemiştir. Zira o, padişahın gözünde bir dost idi dost demek vicdanın sesi demektir. Tasavvufi bir nazarla bakıldığında, bu olayda iki dostun da kalbi sınanmış; biri kudretin, diğeri sabrın hikmetine tutunmuştur. Bu hakikatli tavrı fazilet ehli tarafından daha sonra daima takdir edilmiştir. Kanuni Sultan Süleyman Han Hazretleri’nin hayru’l halefi Sultan  II.  Selim Han Hazretleri de daha nsonraları Şeyh Yahya Efendi Hazretleri’ne daima ihtiram etmiş, sohbetlerine devam etmiş ve hatırını âli tutmuştur. Kanûnî Sultan Süleyman Han Hazretleri vefat edip oğlu II. Selim Han tahta geçtiğinde, bir gün Boğaz’da kayıkla gezerken Beşiktaş önlerinden geçti. Yanındakiler, “Efendimiz, burası Beşiktaş’tır, burada Şeyh Yahyâ Efendi Hazretleri ikamet eder; buraları o ihya etmiştir,” dediler. Sultan Selim merakla, “Yahyâ Efendi nasıl biridir?” diye sordu.Yanındakiler, “Sultanım, kendisi rahmetli babanızın sütkardeşidir. Kanûnî ona çok hürmet ederdi,” dediler. Selim Han, “Görelim bakalım ne zattır, bir imtihan edelim,” dedi ve Beşiktaş’a haber gönderip Yahyâ Efendi’yi davet etti. Yahyâ Efendi kayığıyla gelip sultanın huzuruna girdi. Sultan Selim, önce hürmet etmeme niyetiyle oturmuştu; fakat onu görür görmez kalbinde büyük bir saygı duydu, hemen tahtından inip elini öpmek istedi. Yahyâ Efendi tebessümle buyurdu:

“Sultanım, niçin tahtınızdan indiniz, bu ne iltifat?”

Sonra sultanın iki kulağını tutup dedi ki:

“Abdestin var mı Sultanım?”

Sultan şaşırarak, “Alayım efendim,” dedi. Yahyâ Efendi:

“Benim sorduğum, namaz abdesti değil; tövbe abdestidir,” buyurdu.

Bu söz, sultanın gönlüne öyle dokundu ki hemen tövbe etti, gözleri yaşla doldu.O andan itibaren Sultan Selim, babası Kanuni Sultan Süleyman Han Hazretleri’nin kadim dostu Şeyh Yahyâ Efendi Hazretleri’nin büyük bir velî olduğunu idrak etti ve ona babasından da fazla hürmet gösterdi.

Kanuni Sultan Süleyman Han Hazretleri, sarayların sultanıydı; fakat kalbinde bir derviş taşıyordu. Şeyh Yahya Efendi Hazretleri ise tekkelerin dervişiydi; lakin gönlünde bir sultan vakarını barındırıyordu. Bu iki kutup, birbirini tamamlayan iki aynaydı. Biri devleti ayakta tutan adaletin, diğeri toplumu aydınlatan irfanın timsaliydi.

Şeyh Yahya Efendi Hazretleri’nin Kanuni Sultan Süleyman Han Hazretleri’ne öğrettiği hakikat şuydu: “Sultanlık tahtta değil, kalpte başlar. Kalbi fethetmeyen, ülke fethetse de sultan olamaz.” Bu söz, Osmanlı yönetim felsefesinin manevi çekirdeğini oluşturur. Çünkü Osmanlı’da padişahlar kadar, onları dua ile koruyan veliler de devletin direkleri sayılmıştır.

Kanuni Sultan Süleyman Han Hazretleri ile Şeyh Yahya Efendi Hazretleri’nin arasındaki dostluğu, tarih kitaplarının ötesinde, hikmetin diliyle okunması gereken bir dostluktur. Bu dostlukta ne menfaat vardır, ne de gösteriş. Sadece Hak rızasına yönelmiş iki gönül vardır. Biri dünyayı adaletle yönetmiş, diğeri gönülleri irfanla aydınlatmıştır. Birinin hükmü zamanla sınırlı kalmış, diğerinin tesiri gönüllerde sonsuzlaşmıştır. Ve belki de en güzel özet, Yahya Efendi’nin şu duasında saklıdır: “Ya Rab! Kalemim sükûta daldığında, kalbimi konuştur. Çünkü kalplerin dili, dillerin söyleyemediğini söyler.”

Osmanlı’nın ilim, hikmet ve maneviyat semasında bir yıldız gibi parlayan Şeyh Yahyâ Efendi Hazretleri, ömrünü halkın gönlünü Hakk’a bağlamaya, ilmi irfanla süslemeye ve hikmetle yaşamaya adamıştı. Ömrünün son demlerine geldiğinde de aynı huzur ve vakar içindeydi. Hakk’a yürüdüğü gün, İstanbul adeta sükûta büründü. Dillerde dua, gönüllerde derin bir hüzün vardı.

Cenazesi, devlet erkânı, ilim ehli ve halktan büyük bir kalabalığın iştirakiyle kaldırıldı. Namazını, dönemin en büyük âlimlerinden, dostu ve kadim sohbet arkadaşı olan Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi kıldırdı. O gün, Beşiktaş sırtlarında sanki gök bile dua eder gibiydi; zira bir âlim değil, bir gönül sultanı uğurlanıyordu.

Şeyh Yahyâ Efendi Hazretleri’nin naaşı, bizzat kendi inşa ettirdiği Beşiktaş’taki dergâhının bahçesine defnedildi. O günden itibaren bu dergâh, hem bir ziyaret yeri hem de manevî sükûnetin mekânı oldu. Her gelen, o topraklarda hem bir ilim kokusu hem de dua nefesi buldu.

Zamanla tekke çeşitli dönemlerde onarım ve genişletme çalışmaları geçirdi. Sultan II. Mahmud ve Sultan Abdülmecid dönemlerinde (1839–1861) dergâh esaslı bir onarımdan geçirilmiş, yapıya yeni hücreler ve ders odaları eklenmiştir. Bu dönem, hem tekkenin mimarî olarak yenilendiği hem de manevî faaliyetlerin canlandığı bir devre olmuştur.

Yahyâ Efendi Tekkesi’nin, türbeler dışında bugünkü mimarî şeklini alması ise 1290 (1873) yılına rastlar. Bu tarihte, Sultan Abdülaziz’in annesi Pertevniyal Valide Sultan, büyük bir tamirat yaptırarak dergâhı yeniden ihya ettirmiştir. Bugün dahi tekkenin cümle kapısı üzerinde yer alan kitâbe, bu onarımın hatırasını taşımaktadır.

Daha sonra Sultan II. Abdülhamid Han döneminde de tekkenin bazı kısımları onarım görmüştür. Padişah, dergâhın manevi değerini bildiğinden, 1906 yılında girişin sağ tarafına zarif bir Hamidiye Çeşmesi yaptırmıştır. Bu çeşme, hem Abdülhamid Han’ın bu mübarek mekâna olan hürmetinin bir nişanesi, hem de Osmanlı estetik anlayışının zarif bir örneğidir.

Cumhuriyet’in ilanından sonra, 1925 yılında tekke ve zaviyelerin kapatılmasına dair kararın ardından, Yahyâ Efendi Dergâhı da resmî olarak faaliyetlerine son vermiştir. Ancak, dergâhın cami-tevhidhânesi bölümü bu tarihten itibaren cami olarak kullanılmaya başlanmış ve bu fonksiyonunu günümüze kadar sürdürmüştür.

Tekke müştemilâtından ayakta kalan bölümler, son postnişîn Şeyh Abdülhay Efendi tarafından vefatına kadar ikametgâh olarak kullanılmış; onun ardından bu mekânlar cami görevlilerine mesken olmuştur. Böylece, Yahyâ Efendi Hazretleri’nin kurduğu bu irfan ocağı, şeklen değişmiş olsa da ruhunu kaybetmeden yaşamaya devam etmiştir.

Bugün Beşiktaş sırtlarında, denize nazır o mütevazı dergâh hâlâ dimdik ayaktadır. Beş asırdır dua sesleriyle yoğrulmuş bu topraklar, İstanbul’un kalabalığı içinde bir manevî sükûnet makamı gibidir. Türbesi, sadece bir ziyaretgâh değil; Hakk’a yönelmiş gönüllerin durak yeridir. Şeyh Yahyâ Efendi Hazretleri’nin Beşiktaş’taki türbesi, sadece bir kabir değil; yüzyıllardır süregelen bir maneviyat menbaıdır. Her devirde insanlar oraya yalnızca dua etmek için değil, gönül huzuru bulmak için de gitmiştir. Şeyh Yahyâ Efendi Hazretleri, ilmiyle âlimleri, edebiyle sultanları, hikmetiyle gönülleri etkilemiş bir mürşid-i kâmildir. Bugün hâlâ türbesinin önünde okunan her Fatiha, onun bıraktığı o derin izleri, o manevî nefesi hatırlatır. Ruh u seâdetleri için el-fâtiha…

Kaynakça

Âlî, Gelibolulu Mustafa. Künhü’l-Ahbâr. İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, Türkçe Yazmalar, nr. 5959, vr. 472b.

Dâî, Mehmed. Menâkıb-ı Yahyâ Efendi Beşiktâşî. Süleymaniye Kütüphanesi, Hacı Mahmud Efendi, nr. 4604, vr. 12a.

Peçuyî İbrahim Efendi. Tarih-i Peçuyî. Cilt I. İstanbul, 1283, s. 455.

Evliya Çelebi. Seyahatnâme. Cilt II. Haz. Zekeriya Kurşun, Seyit Ali Kahraman, Yücel Dağlı. 2. Baskı. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2006, s. 53.

Mehmed Nuri. Menâkıb-ı Beşiktâşî Yahyâ Efendi İbn Ömer el-Arabî, Kaddesallahu Rûhahû. İstanbul, 1313, s. 3.

Asa, Meral. “Bir 16. Yüzyıl Portresi: Beşiktaşlı Yahyâ Efendi.” Journal of Turkish Studies / Türklük Bilgisi Araştırmaları (Kaf Dağı’nın Ötesine Varmak: Festschrift in Honour of Günay Kut, I), Cilt XXVII/1, Harvard, 2003, s. 131–160 (özellikle s. 135–136).