Tekke ve medreselerin halkın irfanında, terbiyesinde ve manevî şekillenmesinde ne derece müessir olduğunu idrak eden Sultan II. Mahmud, bu sahada büyük bir titizlik göstermişti. Gayesi; ehil olmayanları tasfiye etmek, ehil ve müstahak olanları ise himaye ve teşvik ile çoğaltmaktı. Bu vesileyle tekke hayatı üzerinde ciddi ıslahatlara girişmiş, böylece âdeta Sultan II. Abdülhamid devrinde yapılacak geniş düzenlemelerin zeminini hazırlamıştı.
Sultan II. Abdülhamid Han, birçok hususta dedesi Sultan II. Mahmud’u kendisine örnek edinmişti. Zira XIX. asır, Osmanlı Devleti’nin siyasî bakımdan en müşkül dönemlerinden biri olarak tarihe geçmiş, özellikle Sultan Abdülaziz devrinde bu buhranlar en açık hâliyle görülmüştü. Bu sebeple Abdülhamid Han, hem dedesinin dirayetinden hem de ıslahatçı mizacından mülhem bir yol tutmuştur. Sultan II. Mahmud’un, pek çok hatt-ı hümâyun ile sadrazamlarını ikaz ettiği bilinmekte olup, devlet idaresinde ciddiyet ve ıslahın esas olduğuna dair bu tavrını torununa da miras bırakmıştır.
Sultan II. Abdülhamid’in eşlerinden Behice Sultan’ın naklettiğine göre Rahime Perestü Valide Sultan, Nakşibendî meşrebinde, hâl sahibi, mütefekkir ve tam manasıyla bir derviş hanımdı. Sultan Abdülmecid’in “Sükûtî” ve “Derviş” diye hitap ettiği oğlu Abdülhamid’i büyük bir ihtimamla yetiştirmiş, onun manevî terbiyesinde derin izler bırakmıştır.
Böylesi manevî bir annenin gölgesinde yetişen Sultan II. Abdülhamid Han, analığından güçlü bir irfan ve itikadî derinlik, babası Sultan Abdülmecid’den ise Avrupaî ıslahat düşüncesi kazanmıştır. Saltanatına bu iki yönü de büyük bir maharetle taşımış; bir taraftan hilâfet makamını yeniden harekete geçirerek ulema ve meşâyih vasıtasıyla İslam âlemini emperyalist emellere karşı uyarmaya ve birleştirmeye çabalamış, diğer taraftan teknik ve ilmî kalkınma adına pek çok yeni mektep açarak devletin maddî inkişafını temin etmeye çalışmıştır.
Bu dönemde ulema ve meşâyih, ilmî ve irfanî sahada mühim çalışmalar yapmış; bu fikriyatı ümmete telkin etmek için eserler vermiş, sohbet halkaları kurmuş ve derin bir manevî uyanışın öncüsü olmuşlardır.
Sultan II. Abdülhamid’in kızı Ayşe Osmanoğlu’nun aktardığına göre, Sultan’ın tasavvuf yoluna olan meyli ve muhabbeti birçok şeyhle ünsiyet kurmasına vesile olmuş, fakat bilhassa Şâzelî tarîkatına intisabı onun manevî hayatında mühim bir yer tutmuştur. Bu intisabın merkezinde ise, Sultan’ın mürşidlerinden olan Şeyh Zâfir Efendi Hazretleri bulunur. Şeyh Zâfir Efendi, devrinin hem zahirî ilimlerinde hem de bâtınî terbiyesinde temayüz etmiş, kelimenin tam manasıyla bir “makam sahibi” mürşid-i kâmil idi.
Şeyh Zâfir Efendi (kuddise sirruhû), el-Envârü’l-Kudsiyye fî Tenzîhi Turukı’l-Kavmi’l-Aliyye adlı eserinde kendi seyr ü sülûkunu anlatırken, zahirî ilimlerde de, tarîkat hilâfetinde de şeyhinin babası Muhammed Hasan Zâfir el-Medenî olduğunu ifade eder. Böylece hem neseben hem de irfanen babasından aldığı mirası, Şâzeliyye’nin yüksek adabıyla yoğurarak sonraki nesillere aktarmıştır. O, Şeyh Ebü’l-Hasan eş-Şâzelî Hazretleri’nin meşrebinde yetişmiş, Şâzelîyye silsilesinin sâdâtından olan büyük velilerdendir; hikmet ve firaset sahibi, kalpleri dirilten bir mürşid-i kâmildir.
Sultan II. Abdülhamid üzerinde müstesna bir tesiri bulunan Şeyh Zâfir Efendi Hazretleri’nin meşrebini layıkıyla tanıyabilmek için, tarîkatın pîri Şeyh Ebü’l-Hasan Nûruddîn Ali b. Abdillâh b. Abdilcebbâr eş-Şâzelî Hazretleri’nin hayatını ve irfanını bilmek gerekir. Zira her mürşid, silsilesinden aldığı edep ve ahlâk ile kemal bulur; yolun ruhu silsileden silsileye intikal ederek devam eder.
Şâzelî Hazretleri, kendi yolunun hakikatini tarif ederken, bu yolun ne dünyadan el çekmek, ne de maişetten el-etek çekerek kuru bir zahidlik iddiasına girmek olduğunu söyler. O, “Bu yol işini bırakıp arpa ve hurma ile yetinme yolu değildir; bu yol hidâyette sabır ve yakîn yoludur.” sözleriyle sülûkun özünü beyan eder. Bu ifadede, Şâzeliyye’nin hem içtimâî hayata açık duruşu hem de kalbi tevekkül, sabır ve yakîn ile yoğuran manevî derinliği apaçık görünür.
Bu sebepledir ki, Sultan II. Abdülhamid gibi hem siyasî feraseti hem de manevî inceliği şahsında toplayan bir hükümdarın Şâzelî meşrebine teveccühü, onun devlet idaresinde gösterdiği sükûnet, basiret ve sebat ile yakından irtibatlıdır. Zira Şâzelî terbiyesi, kalbi dünya telaşıyla değil hakikatle meşgul etmeyi, zâhirde hizmet ederken bâtında Allah’a yönelmeyi öğretir. Devletin en buhranlı zamanlarında dahi Abdülhamid Han’ın keskin görüşlülüğü, sarsılmaz sabrı ve sağlam yakîni, içinde yetiştiği bu manevî iklimin bir nevi tezahürü kabul edilebilir.
XVI. asrın başlarından itibaren Osmanlı coğrafyasında hususî bir ihtiram ve muhabbetle karşılanan Şâzeliyye meşrebi, payitahtta en parlak devresini Sultan II. Abdülhamid’in bu yola intisabı ve Şeyh Muhammed Hamza Zâfir Efendi’nin irşadı zamanında yaşamıştır. 1829 Şubatında dünyaya gelen ve 24 Eylül 1903’te Hakk’a yürüyen Şeyh Zâfir Efendi, babasından aldığı hilâfeti henüz on sekiz yaşında iken icraya başlamış, genç yaşından itibaren ilim ve irşadla yoğrulmuş bir mürşid-i kâmil olarak temayüz etmiştir.
Şeyh Muhammed Zâfir (kuddise sirruhû) Hazretleri, yalnız tasavvufî ilimlerde değil, zahirî şer’î ilimlerde de kuvvetli bir vukûf sahibiydi. İlim yolculuğu niyetiyle Mağrib’in çeşitli beldelerine; Mısrâte, Tunus, Cezayir ve Mısır’a seyahat etmiş, buralarda ilim ve hikmetle temayüz etmiş ulemadan dersler alarak hem zahir hem bâtın ilimlerinde derinleşmiştir.
İlim yolculuğunun nihayeti onu Medîne-i Münevvere’ye ulaştırmış, burada iki yıl boyunca hadis ilmini tedris etmiş; aynı zamanda babasından aldığı hilâfetle Şâzeliyye’nin Derkāviyye kolunun Medeniyye şûbesini irşad ederek tarikat neşvesini Trablus’tan Tunus’a, Fizan’dan Mısır’a, Suriye ve Hicaz’a kadar geniş bir coğrafyaya yaymıştır.
Şeyh Zâfir Efendi, Trablus’a döndüğünde kırk üç yaşına kadar burada kalmış; halîfelerinden olan kardeşi Şeyh Hamza Zâfir Efendi ise 1870 yılında Trablusgarp Valisi Mahmûd Nedim Paşa’nın delâletiyle, Sultan Abdülaziz devrinde İstanbul’a gönderilmiş ve Şâzeliyye nisbetini payitahtta neşretmekle görevlendirilmiştir. Kardeşinin burada Pertevniyal Valide Sultan ile karşılaşıp onun iltifatına mazhar olması, büyük mürşidin İstanbul’a davet edilmesine vesile olmuştur. Pertevniyal Valide Sultan’ın intisap arzusu üzerine Şeyh Hamza Efendi, “Efendim, büyük biraderim ehl-i kemâldir. Fakire müsaade buyurunuz, onu getireyim.” diyerek meseleyi arz etmiş ve Şeyh Muhammed Zâfir Efendi İstanbul’a davet edilmiştir.
Mağrib ülkelerinde uzun yıllar irşad faaliyetinde bulunan Şeyh Zâfir Efendi, bu davete icabet etmiş ve böylece, babası Hasan Zâfir Efendi’nin vefatından önce keşfen bildirdiği “Padişahlar onu almadan önce siz ondan faydalanın.” kerametinin de tezahürü vuku bulmuştur.
Şeyh Zâfir Efendi’nin geniş coğrafyalara tesir eden irşad faaliyetinden haberdar olan Libya Valisi Mahmûd Nedim Paşa, 1872 yılında onu Şehzade Abdülhamid Efendi ile tanıştırmış; kızının aktardığına göre bu tanışma bir camide gerçekleşmiş, Şehzade Abdülhamid Efendi şeyhin manevî cazibesinden derinden etkilenerek kendisine intisap etmiştir. Şeyh Muhammed Zâfir Efendi’nin sohbetlerine Unkapanı civarında kiraladığı evde başlayan bu yakınlık, tam otuz yıl boyunca aralıksız devam etmiştir.
Şeyh Zâfir Efendi’nin şehzâde üzerindeki tesirini bilen Midhat Paşa, kendi kısa iktidar döneminde onu İstanbul’dan uzaklaştırmak arzusuna kapılmış, pek çok arşiv vesikasında görüldüğü üzere 1876 yılı içinde Medine’ye gönderilmesi yönünde teşebbüslerde bulunmuştur. Ancak, Şeyh Zâfir Efendi’nin “Evladım, kendini saltanata hazırla.” hitabıyla manevî bir işaret aldığı Şehzade Abdülhamid, tahta geçtiği gün şeyhi hakkındaki nefy kararlarını kaldırarak onu yeniden payitahta davet etmiştir.
İkinci kez İstanbul’a teşrif eden Şeyh Muhammed Zâfir Efendi, Sultan II. Abdülhamid’in hem manevî hem de siyasî sahada büyük ihtimam gösterdiği bir mürşid olarak sarayda hürmet görmüştür. Şâzeliyye tarikatı, şer’î ilimler ile tasavvufu mezcetmiş bir meşrep olup, cihadın hem nefisle hem düşmanla yapılan iki yönünü de önemseyen bir yoldur. Tarikatın pîri Şeyh Şâzelî Hazretleri’nin Haçlılara karşı 1249–1250 yıllarında bizzat kumandanlık ederek kazandığı zaferler, bu yolun yalnız irfan ile değil amel ve mücadele ile de yoğrulduğunu gösterir.
Sultan II. Abdülhamid’in Şâzeliyye meşrebine muhabbeti ve Şeyh Zâfir Efendi’yi İstanbul’a davetindeki iradesi, yalnız manevî bir bağlılıkla değil, aynı zamanda onun Kuzey Afrika politikaları ve İslam Birliği siyasetinin stratejik bir gereği olarak da değerlendirilebilir. Şeyh Zâfir Efendi İstanbul’a Sultan’ın saltanatından önce gelmiş olsa da, irşadının hakiki tesiri Abdülhamid Han’ın hükümdarlığı döneminde tecelli etmiştir.
Şeyh Muhammed Zâfir Efendi’ye, Sultan II. Abdülhamid’in siyasî politikalarında bir vasıta hâline geldiği yönünde tenkitler yönelten, hatta kimi zaman onun padişahı yönlendirdiğini iddia eden Batılı raportörler dahi, hakikatte Muhammed Zâfir Efendi’nin siyaset karşısında tertemiz bir çizgide durduğunu kabul etmek mecburiyetinde kalmışlardır. Bu ikrar, hem mürşidin vakarını hem de tasavvuf yolunun dünya oyunlarına karşı mutedil ve vakur duruşunu gösteren mühim bir delildir.
Payitahtta bu derece geniş tesirli bir irşad faaliyeti yürüten Şeyh Zâfir Efendi Hazretleri, bir taraftan da İslam âleminin farklı beldelerine gönderdiği halîfeler vasıtasıyla Şâzeliyye meşrebini yaymaya devam etmiş; böylece hem tarikatın usul ve adabını yaşatmış hem de Sultan II. Abdülhamid’in İttihad-ı İslam siyasetine ruh ve istikamet kazandırmıştır. Mürşidin irşadının İstanbul ile sınırlı kalmayıp geniş coğrafyalara sirayet etmesi, tasavvufun tabiatında bulunan “kalpler arası bağ”ın bu dönemde siyasî bir kıymet olarak da açığa çıktığını göstermektedir.
Şeyh Zâfir Efendi Hazretleri, kardeşi Şeyh Hamza Zâfir Efendi’yi de bu istikamette hususî bir görevle vazifelendirerek Trablusgarp’a göndermiş; onun, Fransız işgaline karşı yerel direnişleri desteklemesini istemiştir. Şeyh Hamza Efendi, kendisine verilen bu vazifeyi büyük bir sorumlulukla yerine getirmiş; 1881’de Fransa’nın Tunus’u, 1882’de İngiltere’nin Mısır’ı işgal sürecinde Şâzeliyye tarikatının nüfuz ve itibarını kullanarak bu istilaları engellemek için gayret göstermiştir. Bu durum, Şâzelî meşrebinin sadece nefisle mücahedeyi değil, gerektiğinde ümmetin hukukunu müdafaa etmeyi de bir vazife olarak gördüğünün açık bir tezahürüdür.
İslam âleminin çeşitli bölgelerinden, özellikle de Arap vilayetlerinden İstanbul’a gelen Müslümanları sarayın himayesiyle Ertuğrul Tekkesi’nde ağırlayan Şeyh Hamza Efendi, bu ziyaretler vesilesiyle hem halifenin nüfuz ve itibarını artırmaya hem de gönüller arasında bir rabıta kurmaya çalışmıştır. Kuzey Afrika, Mısır ve Suriye’de sahip olduğu kuvvetli irtibatlar sayesinde, Sultan II. Abdülhamid’e karşı sadakat ve bağlılığı tesis etmeye büyük gayret göstermiştir. Çünkü bu devirde tasavvuf erbabının gayreti, yalnız gönülleri ihya etmek değil, bölük pörçük hâle getirilmek istenen İslam cemiyetini yeniden birbirine kenetlemekti.
Şeyh Zâfir Efendi Hazretleri’nin hem zahirî hem batınî sahalardaki bu derin tesiri, Sultan II. Abdülhamid’in siyasî ve manevî duruşunu beslemiş; onun ittihad-ı İslam siyasetinin hem zemini hem de ruhu olmuştur.
Sultan II. Abdülhamid Han, Şeyh Muhammed Zâfir Efendi’ye duyduğu derin hürmet ve bağlılığın nişânesi olarak, tekke için hazırlattığı 12 Safer 1306 / 18 Ekim 1888 tarihli vakfiyeye mühim hükümler koydurmuştur. Bu vakfiyede, Şeyh Muhammed Zâfir Efendi’nin hayatta bulunduğu müddetçe dergâhın şeyhliğini uhdesinde bulunduracağı, kendisine aylık 6.000 kuruş maaş tahsis olunacağı açıkça belirtilmiştir. Vefatından sonra ise dergâhın şeyhliğini üstlenecek zata aylık 2.500 kuruş taâmiye verilmesi şart koşulmuş; böylece irşad makamının maddî bakımdan da huzur ve istikrar içinde sürmesi temin edilmek istenmiştir.
Şeyhin Hakk’a vusulünden sonra da bu hürmet ve vefanın devam ettiği görülmektedir. Zira Hazîne-i Hâssa’dan Şeyh Muhammed Zâfir Efendi’ye tahsis edilen toplam 7.500 kuruşluk maaşın 5.000 kuruşunun, yerine tayin edilen mahdûm-u azîzi Şeyh İbrahim Efendi’ye aktarılması için hususî bir irade çıkarılmıştır. Bu iradeye göre, Şeyh İbrahim Efendi’nin ayda 5.000 kuruş maaş alması kararlaştırılmıştır.
Bu uygulama, Sultan II. Abdülhamid Han’ın yalnız Şeyh Zâfir Efendi’ye duyduğu şahsî hürmeti değil, aynı zamanda onun temsil ettiği irfan yoluna gösterdiği devletli saygıyı da ortaya koymaktadır. Çünkü tasavvufta “silsile” nasıl mürşidin zâhir ve bâtın mirasının devamını temsil ediyorsa, sultanın bu iradesi de irşad makamının dünya şartları içinde korunup muhafaza edilmesine yönelik bir teselsülün devlet eliyle teyididir.
Bir başka ifadeyle, Abdülhamid Han’ın bu tasarrufu, mürşide duyulan sadakatin ölümle sona ermeyen bir bağlılık olduğunun, irfan yolunun ise hem devlet hem ümmet için daimî bir bereket kapısı sayıldığının işaretidir.
Şeyh Zâfir Hazretleri, likāʾu’l-ukûl yani akılları hayrete sevk eden bir dirayet; melîhu’l-vech, yüzünde nur ve letafet; mahbûbu’l-kulûb, gönüllere sekinet veren bir muhabbet sahibi, âlî-kadr bir zât idi. Onunla mülaki olanlar, ilmin vakarını, hikmetin derinliğini ve tasavvuf yolunun tatlı edasını aynı anda hissederlerdi. Zâhirde ağırbaşlı bir velî, bâtında ise kalpleri dirilten bir mürşid-i kâmil idi.
Zamanın yıpratıcı izlerine rağmen, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından dergâh ile birlikte ihya edilen türbe-i şerîfleri bugün de Şeyh Zâfir Efendi Hazretleri’nin feyzine muhib olanların ziyaretine açık, gönüllere huzur veren bir mekândır. Sultan II. Abdülhamid Han’a gösterdiği sarsılmaz vefanın hatırası orada hâlâ hissedilir; türbenin sükûtunda hem devletin hem de milletin ona duyduğu hürmet yankılanır.
Kaddesallâhu sirrahu ve ahsene birrahu ve nefe‘anallâhu minhüm…Allah Teâlâ Hazretleri, sırlarını münezzeh ve mukaddes kılsın, iyiliklerini daim eylesin ve bizleri onların himmet ve bereketlerinden mahrum bırakmasın.
Âmîn, yâ Mu‘în!
<w:tab w:val="num" w:pos="720"/></w:tabs><w:jc w:val="both"/></w:pPr><w:r w:rsidRPr="00B125DB"><w:t xml:space="preserve">Ayşe Osmanoğlu, Babam Sultan II.Abdülhamîd Han, Timaş Yayınları, İstanbul, 2013, 6. Baskı, s. 28.
<w:tab w:val="num" w:pos="720"/></w:tabs><w:jc w:val="both"/></w:pPr><w:r w:rsidRPr="00B125DB"><w:t xml:space="preserve">Muhammed Zâfir, el-Envârü’l-Kudsiyye Fî Tenzîhi Turukı’l-Kavmi’l- Aliyye, Matbaatü’l-Behiyyeti’l-Osmâniyye, İstanbul 1302, s. 145, 161 vd.
<w:tab w:val="num" w:pos="720"/></w:tabs><w:jc w:val="both"/></w:pPr><w:proofErr w:type="spellStart"/><w:r w:rsidRPr="00B125DB"><w:t>İmâm-ı Şa’rânî, Abdülvehhâb, et-Tabakātü’l-Kübrâ, c. II, trc. Abdulkadir Akçiçek, İstanbul: Toker Yayınları-Bahar Yayınları, 1968, s. 974.
<w:tab w:val="num" w:pos="720"/></w:tabs><w:jc w:val="both"/></w:pPr><w:r w:rsidRPr="00B125DB"><w:lastRenderedPageBreak/><w:t xml:space="preserve">Ahmed Ziyaüddin Gümüşhânevî, Câmi‘u’l-usûl (Velîler ve Tarîkatlarda Usul adı ile tercüme edildi), trc. Rahmi Serin, İstanbul, Pamuk Yayınları, s. 60.
<w:tab w:val="num" w:pos="720"/></w:tabs><w:jc w:val="both"/></w:pPr><w:r w:rsidRPr="00B125DB"><w:t xml:space="preserve">Ekrem Buğra Ekinci, Sultan II.Abdülhamîd’in Son Zevcesi Behîce Sultan’la Altı Ay, Timaş Yayınları, İstanbul, 2017, s. 126-127.
<w:tab w:val="num" w:pos="720"/></w:tabs><w:jc w:val="both"/></w:pPr><w:r w:rsidRPr="00B125DB"><w:t xml:space="preserve">İbni Atâullah İskenderî, Letâifü’l-minen, Dârü’l-Ma‘ârif Yayınları, nşr. Abdülhalîm Mahmûd, Kāhire, 1992, s. 74-76.
<w:tab w:val="num" w:pos="720"/></w:tabs><w:jc w:val="both"/></w:pPr><w:proofErr w:type="spellStart"/><w:r w:rsidRPr="00B125DB"><w:t>Abdülhalîm Mahmûd, el-Medresetü’ş-Şâzeliyye, Dârü’l-Ma‘ârif Yayınları, Kāhire, 1988, s. 30-35.
<w:tab w:val="num" w:pos="720"/></w:tabs><w:jc w:val="both"/></w:pPr><w:proofErr w:type="gramStart"/><w:r w:rsidRPr="00B125DB"><w:t>BOA,HH.İ.,74/60, 27 B 1306.
<w:tab w:val="num" w:pos="720"/></w:tabs><w:jc w:val="both"/></w:pPr><w:r w:rsidRPr="00B125DB"><w:t xml:space="preserve">TDV İslâm Ansiklopedisi, Şazelî Maddesi, Ahmed Murad Özel.
<w:tab w:val="num" w:pos="720"/></w:tabs><w:jc w:val="both"/></w:pPr><w:proofErr w:type="spellStart"/><w:r w:rsidRPr="00B125DB"><w:t>Osmanzâde Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliya, c. I, s. 308-309.
<w:tab w:val="num" w:pos="720"/></w:tabs><w:jc w:val="both"/></w:pPr><w:r w:rsidRPr="00B125DB"><w:t xml:space="preserve">BA Dahiliyye İradeleri, No: 60192 (7 Şevvâl 1295/Ekim 1876 târihli vesîka)
BOA Dahiliyye İradeleri, No: 60192.
BOA Dahiliyye İradeleri No: 72915, 72916, 72924, 72942, 73470, 76124.
<w:tab w:val="num" w:pos="720"/></w:tabs><w:jc w:val="both"/></w:pPr><w:r w:rsidRPr="00B125DB"><w:t xml:space="preserve">Neslihan Ağdaş, II.Abdülhamîd’in Kuzey Afrika Siyaseti: Şeyh Zâfir ve Ertuğrul Tekkesi, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Türk Târihi Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2015, s. IV.
<w:tab w:val="num" w:pos="720"/></w:tabs><w:jc w:val="both"/></w:pPr><w:r w:rsidRPr="00B125DB"><w:t xml:space="preserve">İhsan Süreyya Sırma, Belgelerle II.Abdülhamîd Dönemi, İstanbul, Beyan Yayınları, 2009, s. 9-14, 111-114.
<w:tab w:val="num" w:pos="720"/></w:tabs><w:jc w:val="both"/></w:pPr><w:r w:rsidRPr="00B125DB"><w:t xml:space="preserve">Muhammad ibni Muhammad Hasan Zâfir, en-Nûru’s-Sâtı‘ ve’l-Burhânü’l-Kâtı‘, el-Matbaatü’l-Behiyyetü’l-Osmâniyye, İstanbul, 1301, s. 58.
<w:tab w:val="num" w:pos="720"/></w:tabs><w:jc w:val="both"/></w:pPr><w:r w:rsidRPr="00B125DB"><w:t xml:space="preserve">Fatih Köse, Arşiv Belgelerinin Işığında İstanbul Şâzelî Tekkelerinin Târihi, Vakıflar Dergisi, sayı: 40, Aralık 2013, s. 104. s. 111.
<w:tab w:val="num" w:pos="720"/></w:tabs><w:jc w:val="both"/></w:pPr><w:r w:rsidRPr="00B125DB"><w:t>Kadir Mısıroğlu, Sultan II.Abdülhamîd, Sebil Yayınevi, İstanbul 2013, 3. Baskı, s. 30-31-32.
