Bismillâhirrahmânirrahîm.

Hamd, mülkün hakikî mâliki, saltanatların sahibi, dilediğine mülk verip dilediğinden mülkü alan Cenâb-ı Hakk’a mahsustur. Salât ü selâm; nübüvvet mülkünün sultânı, iki cihânın serveri, fahr-i kâinât, Seyyidinâ ve Mevlânâ Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e, âl-i pâkine, ashâb-ı kirâmına ve kıyamete değin onların izinden yürüyenlere olsun.

Saltanat…

Bu kelimeyi yalnız taht, tâc, saray, debdebe ve ihtişamdan ibaret zannedenler, onun ardında saklı bulunan büyük mânayı idrak edemezler.

Saltanat, her şeyden evvel nizâmdır.

Dağınık kuvvetlerin bir iradede toplanması; mazlumun sığınacağı bir kapının bulunması; zalimin, karşısında kendisinden daha büyük bir kudret olduğunu bilmesi; âlimin kürsüsünde, tâcirin dükkânında, çiftçinin tarlasında, dervişin dergâhında ve fakirin hanesinde emniyet içerisinde yaşayabilmesidir.

Çünkü insan yalnız ekmekle değil, emniyetle yaşar.

Emniyet nizâmla; nizam kanunla; kanun ise arkasında kendisini icra edecek bir heybet-i devlet bulunduğu müddetçe kaimdir.

İşte saltanat, o heybetin adıdır.

Her Şeyin Bir Mertebesi Vardır

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

Rüyâmda kendimi misvak tutarken gördüm. Bu hâl üzere iken yanıma biri küçük, biri büyük iki kişi geldi. Ben misvağı küçüğe uzattım; fakat Allah Teâlâ tarafından misvağı büyüğe vermem emredildi. Bunun üzerine ben de o misvağı büyüğe verdim.

Ne latîf bir nebevî terbiye…

Bir misvakta dahi merâtib gözetiliyorsa, bir cemiyet merâtibsiz nasıl yaşayabilir?

Bu rüyâ-yı şerîfe bizlere yalnız bir ikram âdâbını değil, nizâm-ı âlemin kadîm bir düsturunu öğretmektedir:

Her işin bir usûlü, her sözün bir tertibi, her makamın bir hakkı, her ikramın bir mertebesi vardır.

Büyüğün büyüklüğünü teslim etmek küçüğü tahkir değildir. Bilakis küçüğün edebini ve terbiyesini gösterir.

Kâinat dahi merâtib üzeredir.

Her bilen âlim, her âlim mürşid, her kumandan sultan değildir.

Medeniyet biraz da kimin önünde ayağa kalkılacağını, kimin huzurunda sükût edileceğini ve hangi makama nasıl hitap edileceğini bilmektir.

Büyüğün hürmeti kaybolursa küçüğün merhameti de kaybolur. Hocanın heybeti sönerse ilmin bereketi azalır. Babanın vakarının kalmadığı evde aile nizamı; devletin heybetinin kalmadığı cemiyette ise içtimâî nizam sarsılır.

Çünkü:

Hürmet, nizâmın görünmeyen direğidir.

Saltanat Bir Şahıstan Fazlasıdır

Bir sultanın meclisinde hürmet, rütbe ve merâtib muhafaza edildiği müddetçe hilâfetin ve devletin izzeti korunur.

Zira sultana hürmet, yalnız onun beşerî şahsına gösterilen bir tâzim değildir.

Sultan bir makamı temsil eder.

Arkasında tarih, önünde millet, omuzlarında ise memleketin mesuliyeti vardır.

Onun mühründe yalnız kendi ismi değil, devletin hükmü; tahtında yalnız kendi bedeni değil, bir milletin hâkimiyet ve istiklâli oturur.

Bu sebeple eski insanlar padişahın huzuruna girdiklerinde yalnız bir insanın huzuruna girdiklerini düşünmezlerdi. Orada Devlet-i Aliyye’nin vakarını ve saltanatın heybetini görürlerdi.

Saraydaki teşrifat bundandı.

Huzura girişin, oturuşun, kalkışın, hitabın, el bağlamanın ve hatta sükûtun dahi bir usûlü vardı.

Çünkü büyük makamlar büyük edepler ister.

Edep makamı muhafaza eder; makam devleti, devlet ise milleti muhafaza eder.

Nübüvvetin, Velâyetin ve Saltanatın Lisanı

Şeyh Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretlerinin şöyle buyurduğu nakledilir:

Arabî nübüvvet lisanıdır. Fârisî velâyet lisanıdır. Osmânî de saltanat lisanıdır. Uydurukça da cehennem ehlinin lisanıdır.

Bu söz, yalnız lisan hakkında söylenmiş nükteli bir ifade değildir. Ardında bütün bir medeniyet tasavvuru vardır.

Arabî, vahyin ve nübüvvet mirasının lisanı olmuş;

Fârisî, asırlar boyunca irfanın, şiirin, aşkın ve tasavvufun mühim lisanlarından biri hâline gelmiş;

Osmânî ise devletin, teşrifatın, vakarın ve saltanatın lisanı olmuştur.

Nitekim:

Devlet-i Aliyye…
Hâkān-ı Rûy-i Zemîn…
Mühr-i Hümâyûn…
İrâde-i Seniyye…
Bâb-ı Âlî…
Dersaadet…

Bunlar yalnız kelime değildir.

Her birinin arkasında asırlarca işlenmiş bir devlet terbiyesi, bir teşrifat şuuru ve bir medeniyet hâfızası vardır.

Çünkü medeniyet yalnız ne söylediğiniz değil; büyük şeylerden hangi lisan ve hangi edep ile bahsettiğinizdir.

İslâmiyet ve Saltanat: İkiz Kardeşlerin Hikmeti

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e nisbet edilen bir rivayette şöyle buyrulmuştur:

İslâmiyet ve saltanat, ikiz kardeş gibidir.

ed-Deylemî, Şehredâr b. Şîrûye, Kitâbu Firdevsi’l-Ahbâr, tahk. Muhammed Mu‘tasım el-Bağdâdî, Beyrut, 1987, c. 1, s. 153.

Ne kadar veciz, ne kadar derin bir teşbih…

Din gönüllere istikamet verir; saltanat memlekete nizam verir.

Din sultana:

“Adalet et!”

der.

Saltanat zalime:

“Haddini bil!”

der.

Din vicdanı terbiye eder; saltanat hududu muhafaza eder. Din ferdin gönlünü arındırır; saltanat cemiyetin sükûn ve selâmetini temin eder.

Biri mânânın, diğeri nizâmın bekçisidir.

Bunun için denilmiştir:

Saltanatsız din zayıflar; dinsiz saltanat bozulur.

Saltanat dinden ve ahlâktan koparsa kudret, istibdada inkılâb edebilir. Saltanat ve nizam bütünüyle zayıflarsa cemiyet, kuvvet sahiplerinin insafına terk edilebilir.

Biri diğerine istikamet, diğeri ona kuvvet olur.

İşte Osmanlı Devleti’nin cihanşümul tecrübesinde bu büyük idealin izleri görülür:

Din ile devlet, şer‘ ile örf, medrese ile tekke, tarikat ile hilâfet, ilim ile seyf aynı medeniyet dairesinde buluşturulmaya çalışılmıştır.

Padişah yalnız hükümdar değil, ideal itibarıyla adaletin hâdimi ve ümmetin emanetini taşıyan kişi olarak telakki edilmiştir.

Zira taht mülk değil, emanettir.

Tâc ziynet değil, mesuliyettir.

Saltanat keyif değil, emanet-i kübrâdır.

Ve bütün saltanatların üzerinde bir saltanat vardır:

Saltanat-ı İlâhiyye.

Çünkü bütün mülklerin hakikî mâliki ancak Mâlike’l-Mülk olan Allah Teâlâ’dır.

Altın, Gümüş ve Mühr-i Saltanat

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e nisbet edilen bir başka rivayette şöyle buyrulmuştur:

Altın ve gümüş, yeryüzünde Allah’ın mührü ve imzası mesabesindedir. Sultânın mührüyle bir kapıya varan, murâdına nâil olur, ihtiyacı karşılanır.

et-Taberânî, Süleyman b. Ahmed, el-Mu‘cemü’l-Evsat, Kahire, 1415, c. 6, s. 316.

Mühür…

Küçücük bir nişan; fakat ardında koca bir kudret.

Tarih boyunca hükümdarın mührü, onun ahkâmını tasdik ve tescil eden nişâne olmuştur.

Bir zamanlar bir kâğıdın üzerindeki küçücük bir mühür ülkeler aşar, kalelerin kapılarını açar, orduları harekete geçirir, mazlumun hakkını iade ederdi.

Niçin?

Kâğıdından mı?

Mürekkebinden mi?

Hayır.

Çünkü o, mühr-i saltanat idi.

Arkasında devlet vardı.

Mühür küçüktü; fakat temsil ettiği mânâ büyüktü.

Bir hatt-ı hümâyûnun üzerine padişahın tuğrası çekildiğinde, o kâğıt artık alelâde bir kâğıt değildi.

Orada devlet konuşurdu.

İşte devlet biraz da budur:

Sultan bulunmadığı yerde dahi mührünün hüküm yürütmesi.

Tarihte nice garipler, mazlumlar ve muhtaçlar, sultanın mührünü taşıyan bir fermanla aşılmaz zannedilen kapıları aşmışlardır.

Böylece mühr-i saltanat, yalnız kudretin değil; hakkıyla kullanıldığında adaletin ve merhametin de nişânesi olmuştur.

Altın ve gümüş de böyledir.

Zâhirde servettir; hakikatte ise bir imkân ve emanettir.

Servet âdilin elinde ihsan, zalimin elinde tahakküm olur.

Saltanat da böyledir.

Mesele mühre sahip olmak değil, mührü hangi elin taşıdığıdır.

Sultâna Hürmet, Duâya İlticâ

Hazret-i Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e nisbet edilen bir rivayette şöyle buyrulmuştur:

Yöneticilere kötü söz söylemeyiniz; onlara hayır duâ ederek Allah’a yaklaşınız ki, Allah Teâlâ da onların kalplerini size karşı yumuşatsın.

es-Süyûtî, Celâleddîn, el-Câmiu’s-Sağîr, İstanbul, 1286, c. 2, s. 208.

Bu kelâm, yalnız siyasî bir nasihat değil; aynı zamanda devlet terbiyesi ve cemiyet âdâbıdır.

Sultana hürmet etmek onun her fiilini tasdik etmek değildir.

İslâm tarihinde ulema gerektiğinde hükümdara nasihat etmiş, hakkı söylemiş, zulme karşı durmuş; fakat nasihat ile tahkiri, tenkit ile fitneyi, hakkı söylemek ile devletin heybetini yıkmayı birbirinden ayırmıştır.

Ecdadımız sultanına dua ederdi.

Çünkü bilirdi ki sultanın salahı yalnız sarayın salahı değildir.

Sultan âdil olursa adaletin gölgesi memleketin en uzak köyündeki garibin kapısına kadar varır.

Sultan salah üzere olursa âlim kürsüsünde, tâcir dükkânında, çiftçi tarlasında, derviş dergâhında, çocuk yatağında emniyet bulur.

Bu sebeple Osmanlı payitahtında cuma hutbelerinde halife ve sultana dua edilirdi.

Devletin bekası, ordunun nusreti, memleketin mamuriyeti ve milletin selâmeti için eller semaya kaldırılırdı.

Bu, yalnız siyasî bir merasim değildi.

Bu, nizâm-ı âleme duaydı.

Ne güzel söylenmiştir:

Sultânı ıslah edecek olan mü’minlerin duâsıdır; dilindeki zehir değil, gönlündeki hayırdır.

Çünkü sultan hayırla anılırsa halkın gönlünde ümit; dua ile desteklenirse adalete meyil kuvvet bulur.

Devlet yıkıldığında ise yalnız saray yıkılmaz.

Çarşı bozulur.
Medrese dağılır.
Tekkenin kandili mahzunlaşır.
Hudut sahipsiz kalır.
Mazlumun sığınacağı kapı azalır.

Ve milletler bazen devletin ne büyük nimet olduğunu, ancak onu kaybettiklerinde idrak ederler.

Osmanlı’nın Saltanat Sırrı

Osmanlı Devleti’nin asırlarca devamını yalnız kılıçla izah etmek mümkün değildir.

Kılıç memleket fethedebilir; fakat tek başına medeniyet kuramaz.

Onun arkasında bir terbiye, bir teşrifat, bir hukuk, bir irfan ve bir devlet aklı vardı.

Şeyhülislâm fetvasını verir;

kadı hükmünü yazar;

müderris ilmini öğretir;

derviş duasını eder;

asker hududu bekler;

sultan ise bütün bu nizamın mesuliyetini omuzlarında taşırdı.

Medrese ilmi,
tekke irfanı,
kışla kudreti,
saray heybeti,
Bâb-ı Âlî ise devlet aklını temsil ederdi.

Bütün bunların üzerinde ise bir büyük mefkûre vardı:

Nizâm-ı Âlem.

Saltanatın sırrı işte burada aranmalıdır.

Saltanat yalnız hükmetmek değildi.

Saltanat;

mazlumun âhını işitmek,
yetimin hakkını muhafaza etmek,
âlimin kürsüsünü korumak,
dervişin kandilini söndürmemek,
tüccarın yolunu emniyette tutmak,
ordunun sancağını düşürmemek,
hududu çiğnetmemek,
milletin izzet ve namusunu muhafaza etmekti.

Tahtın kıymeti altınından değil, taşıdığı mesuliyetten gelirdi.

Tâcın ağırlığı mücevherinden değil, altında bulunan emanet-i ümmetten gelirdi.

Merâtibin Kaybolduğu Yerde

Modern zamanların en fazla aşındırdığı mefhumlardan biri merâtibdir.

Hâlbuki eşitlik ile aynılık aynı şey değildir.

İnsanlar yaratılış haysiyeti bakımından muhteremdir; fakat yaşta, ilimde, tecrübede, vazifede ve mesuliyette aynı mertebede değildir.

Talebe ile hoca insanlıkta birdir; fakat ilim meclisindeki makamları aynı değildir.

Evlât ile baba insanlıkta birdir; fakat aile içindeki hukukları aynı değildir.

Sultan ile tebaa Allah’ın kullarıdır; fakat omuzlarındaki mesuliyet aynı değildir.

Bunun için:

Merâtib tahkir değil, nizâmdır.

Küçüğün büyüğe hürmeti küçüğü küçültmez; onun terbiyesini gösterir.

Büyüğün küçüğe merhameti de büyüğün vakarını eksiltmez; bilakis büyüklüğünü kemâle erdirir.

İşte nebevî rüyadaki o misvaktan, mühr-i hümâyûna; büyüğe ikramdan, sultana duaya kadar aynı medeniyet fikri uzanır:

Her hak sahibine hakkını vermek.

Büyüğe hürmet…

Küçüğe merhamet…

Âlime tâzim…

Cahile talim…

Mazluma himaye…

Sultana nasihat ve dua…

Ve hepsinin üzerinde:

Adalet.

Saltanatın Hakikati

Saltanatı muazzez kılan zulüm değil, adalettir.

Sultana heybet veren öfke değil, vakardır.

Devleti aziz eden korku değil, emniyettir.

Mührü kıymetli yapan altını değil, arkasındaki hak ve nizâmdır.

Zulümle ayakta duran şey saltanatın sûretidir.

Adaletle yaşayan ise saltanatın ruhudur.

Sultanlar gelir, sultanlar gider.

Tahtlar kurulur, tahtlar yıkılır.

Tuğralar çekilir, mühürler el değiştirir.

Hânedânlar doğar, yükselir ve tarihin ufkunda kaybolur.

Fakat insanlık her devirde aynı hakikatlere muhtaç kalır:

Edep…
Merâtib…
Hürmet…
Adalet…
Vefâ…
Nizam…

Zira merâtib bozulursa edep zedelenir.

Edep zedelenirse heybet kaybolur.

Heybet kaybolursa nizam sarsılır.

Adalet kaybolursa devletin ruhu incinir.

Bu sebeple saltanat, yalnız mazide kalmış ihtişamlı tahtların ve altın tâcların hikâyesi değildir.

Saltanat fikrinin özünde insan cemiyetinin kadîm ihtiyacı vardır:

Başıboşluğa karşı nizam,
zulme karşı adalet,
tefrikaya karşı vahdet,
zillete karşı izzet,
fitneye karşı heybet-i devlet.

Velhâsıl;

Taht, üzerinde oturanla değil, uğrunda adalet dağıtılan milletle azizdir.

Tâc, cevheriyle değil, taşıdığı mesuliyetle ağırdır.

Mühür, altınıyla değil, arkasındaki devletle muteberdir.

Sultan, kendisine edilen alkışla değil, mazlumun kendisinden emin olmasıyla büyüktür.

Ve saltanat;

debdebesiyle değil, nizâm-ı âlemi muhafaza ettiği müddetçe muazzezdir.

Devlet adaletle;

saltanat heybetle;

heybet edeple;

edep merâtible;

merâtib ise her hak sahibine hakkını teslim etmekle kaimdir.

Ve bütün fânî tahtların, tâcların, mühürlerin ve saltanatların fevkinde yalnız bir saltanat bâkîdir:

Saltanat-ı İlâhiyye.

“De ki: Ey mülkün mâliki olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden mülkü çekip alırsın…”
(Âl-i İmrân, 3/26)

Mülk O’nundur.

Hüküm O’nundur.

İzzet O’nundur.

Sultanlar ise O’nun mülkünde bir müddet emanet taşıyan fânî kullardır.

Ne mutlu mührünü adaletle taşıyana, tahtını hizmet bilen sultana ve devlet nimetinin kadrini bilen millete…