Gönül ehlinin yıldızlarından biri olan Şeyh Ebu’l-Vefâ Hazretleri, vuslat nurunu Konya’nın kadîm hikmetle yoğrulmuş toprağında almış; oradan neş’et eden irfan pınarlarıyla asırlara meşale olmuştur. İsmi kimi zaman Vefâzâde, kimi zaman Muslihuddin Mustafa bin Ahmed es-Sadrî el-Konevî olarak zikredilse de, her lakabında onun manevî azametine dair bir remiz gizlidir. Hakikat arayıcısı sadıklar arasında meşhur olan bu zatın doğum tarihi meçhule yakınsa da, kalplerdeki tesiri vakitlerin çok ötesindedir. Avni Erdemir’in ilmi bir dikkate dayanan tespitiyle; Karamanoğlu İbrahim Bey’in devirlerinde parlayan bu gönül yıldızı, manevî talimini Abdüllatîf-i Kudsî Hazretleri’nden alarak sülûk ufkunda kemâle yürümüş, 15. yüzyılın ilk demlerinde doğmuş olmalıdır.

Babasının Ahmed Sadrî, dedesinin ise Hacı Yahya olduğu rivayet edilir ki; her ikisi de zâhirde nesebî bir bağ kurarken, bâtında onu ilme ve hikmete meyyal bir hânedandan yetiştirmiştir. Şeyh Ebu’l-Vefâ Hazretleri’nin mektebi, Konya’nın ilim meclisleriyle başlamış; lakin gönlündeki marifet iştiyakı onu Edirne’ye, Debbağlar Camii’nde imamlık yapan Muslihuddin Halife’ye yönlendirmiştir. Orada, aşkın terbiyesine adım atmış, hakikatin kokusunu ilk defa burada duymuştur. Muslihuddin Halife, onun irfan meyli ve istidat nurunu görerek, bir ‘irşadnâme’ ile onu Bursa’daki Zeyniyye kutbu Abdüllatîf-i Kudsî Hazretleri’ne yönlendirmiştir.

Cebbârzâde Mehmed Ârif Bey’in tasvir ettiği üzere, bu nurani sefer bir zahirî hicret değil; bâtında seyr ü sülûkun derin bir adımıdır. Vefa Hazretleri, Bursa'da geçirdiği bu bereketli vakitlerde, ariflerin meclisinde sırla yoğrulmuş, aşk ile pişmiş ve nihayetinde icazetle taçlandırılarak irşad meydanına uğurlanmıştır. Onun bu manevi yolculuğu, yalnızca bir ferdin kemâli değil, bir devrin ruhunu mayalayan manevi bir inkılabın ilk nişanesidir.

Şeyh Ebu’l-Vefâ Hazretleri, irfanın sesiyle yankılanan Konya ufkunda tanınmaya başladığında, gönül gözü açık olanlar onun ne denli büyük bir sır taşıdığını derhâl idrak etmişlerdir. Bu gönül sultanına ilk iltifatı gösterenlerden biri de Karamanoğlu İbrahim Bey olmuştur. Ebu’l-Vefâ Hazretleri’nin gönül dergâhından yükselen hikmet sadâsı, Köyceğiz’e kadar ulaşmış; bunun üzerine İbrahim Bey, onun ismine izafeten bir cami inşa ettirerek, maddi bir binanın ötesinde manevî bir nişan bırakmıştır. Lakin bu teveccüh yalnızca bir mabetle sınırlı kalmamış; zaman içinde bir imtihan kapısı aralanmıştır. Rivayet olunur ki, Ebu’l-Vefâ Hazretleri Hicaz seferinden dönerken Rodos şövalyelerinin eline esir düşmüş; bu haberi alan Karamanoğlu İbrahim Bey ise, dergâhını değil, sadrını açmış ve büyük bir fidye karşılığında bu kutlu şahsiyeti esaretten azat ettirmiştir. Bu hâdise, mürşide duyulan muhabbetin, sultanlarda dahi nasıl bir teslimiyete dönüştüğünün en berrak delilidir.

Ebu’l-Vefâ Hazretleri'nin İstanbul’a seyr u seferi ise farklı rivayetlerle nakledilir. Kimi menkıbelerde onun Hicaz’dan dönerken İstanbul’a uğradığı ve İbrahim Bey’in vefatının ardından oğulları arasında çıkan saltanat mücadelesi ile Konya’da vuku bulan karışıklıklardan ötürü İstanbul’da ikamete karar verdiği zikredilir. Başka bir menkıbede ise, Fatih Sultan Mehmed Han ile İbrahim Bey arasındaki siyasi buhranı yatıştırmak üzere vazifelendirildiği ve daha sonra payitahta temelli yerleştiği anlatılır. Her iki rivayet de, onun hikmet yüklü varlığının yalnızca tekkede değil, saraylarda da rehber kabul edildiğini gösterir. İstanbul’a yerleştikten sonra devlet ricaliyle, ulema ile, sanat ehliyle kurduğu mülâkatlar; onun hem kalp ehlinden hem akıl ehlinden nasıl kabul gördüğünü ve Osmanlı’nın ruh iklimine ne denli tesir ettiğini açıkça ortaya koyar.

Zeyniyye tarikatının Bursa’daki pîri olan Abdüllatîf Kudsî Hazretleri'nin terbiyesinde kemâle yürüyen Şeyh Ebu’l-Vefâ, irfan kandilini yalnızca kendi gönlünde tutuşturmakla kalmamış; o nuru payitahtta da parlatmıştır. Bursa’da aldığı manevi eğitim, onun ruhunu tasfiye etmiş, hakikatin inceliklerini idrak ettirmiştir. O terbiye mektebinden icazetle ayrıldığında artık sadece bir salik değil, bir rehber, bir mürşid-i kâmil olarak zuhur etmiştir.

İstanbul’a rıhlet ettiğinde, Zeyniyye yolunun sade bir taşıyıcısı değil; adeta onun canlı bir timsaliydi. Hakikat yolunun usul ve adabını, saraylardan sokaklara, tekke kapısından gönül kapılarına taşıdı. Manevî fütuhatın istinad noktası haline gelen İstanbul’da, Zeyniyye meşrebini zarafetle, hikmetle ve huşu ile neşretti.

Ebu’l-Vefâ Hazretleri’nin bu kutlu gayreti, Zeyniyye tarikatını sadece bir tekke sınırından ibaret olmaktan çıkarıp, devlet ricalinin, ilim erbabının ve halkın kalbine nüfuz eden bir irfan yoluna dönüştürdü. Onun önderliğinde, İstanbul’un manevî çehresi daha bir rikkatle şekillenmiş, fütuhat yalnız surlarda değil; gönüllerde de gerçekleşmiştir.

Osmanlı sultanları arasında ilme, sanata ve tasavvufa olan yakınlığı ile temayüz edenlerden biri hiç şüphesiz Fatih Sultan Mehmed Han Hazretliri’dır. Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri’nin şahsiyet inşasında, yalnızca ilim erbabı değil; kalp ehli, hikmet sahibi mürşitler de derin izler bırakmıştır. Zahirde Molla Gürânî gibi medrese âlimleriyle tedrisat görmüş; kelam, fıkıh ve siyaset gibi ilimlerde olgunlaşmıştır. Lakin onun kalbinde kemâle erdiren sır, Akşemseddin Hazretleri ve Ebu’l-Vefâ Hazretleri gibi irfan ehlinin nefesiyle mayalanmıştır. Zira ilim, aklı aydınlatır; fakat marifet, kalbi nurlandırır. Ebu’l-Vefâ Hazretleri’nin manevi terbiyesi, Fatih’in gönlünde bir nevi iç fetih başlatmış; bu fütuhat, yalnız surlarda değil, sultanın kendi nefsinde vuku bulmuştur. Gönül dünyası bu kutlu irşadlarla genişleyen Fatih, yalnızca şehirleri değil; kalpleri de fetheden bir sultan olmuştur. O, yalnız harp meydanlarında değil; edep ve tevazu meclislerinde de baş eğmiş; ilmin izzetiyle tasavvufun inceliğini bir arada taşıyan nadir bir hükümdar hüviyetine bürünmüştür.

Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri, bu mana sultanı için şehrin sükûnetli bir köşesine bir dergâh ve külliye inşa ettirmiştir. O semt, bugünün Vefa’sıdır ki; ismiyle müsemma, sadâkatin ve manevî bağlılığın taşla tuğlayla tecelli ettiği bir mekândır artık. Lâkin bu yapılar, yalnızca taş üstüne taş konarak değil; her tuğlasına bir dua, her kemerine bir niyaz yerleştirilerek inşa olunmuştur. Bu külliye, vakıf gelirleriyle yaşatılmış; Ebu’l-Vefâ Hazretleri’nin hizmeti, dünyevî idareden bağımsız ama ilâhî nizama bağlı bir istikamet üzere sürdürülmüştür. Fatih, bu tavrıyla, zahirî hükümdarlığın tacını başında taşırken; bâtınî saltanatı, Ebu’l-Vefâ gibi aşk erlerine ikram etmiş; böylece hem dünya hem de ahiret terazisinde dengeyi kurmuştur.

Ebu’l-Vefâ Hazretleri’nin irfanı o kadar nüfuz edici olmuştur ki, onun feyziyle Zeyniyye Tarikatı artık yalnızca bir isim değil; “Zeyniyye-Vefâiyye” olarak anılmaya başlamıştır. Bu tebdil-i isim, sıradan bir niteleme değişikliği değil; tasavvufun kendi içinde bir inkılabı, bir manevî dönüşümü ifade eder. Zira o artık yalnız bir mürşid değil; bir mektebin kurucusu, bir cemiyetin manevî rehberidir. Hatta öyle ki, Fatih Sultan Mehmed Han vefat ettiğinde, onun cenaze namazını kıldırma şerefi de bu gönül sultanına nasip olmuştur. Bu vak’a, tarihin hafızasında yalnızca bir defin merasimi değil; zahirî saltanatın, bâtınî hakikat karşısında huşû ile rükûya vardığı bir secde ânı olarak yer almıştır.

İstanbul fethedilmiş, cihanın gözbebeği artık Osmanlı sancağının gölgesine girmişti. Fatih Sultan Mehmed Han, gönlünde taşıdığı hayranlık ve hürmetle, devrin büyük velîsi Ebu’l Vefâ Hazretleri’ni ziyaret etmek istedi. Arzusu, yalnızca bir padişahın bir âlime teveccühü değil; bir kalbin, hakikat sahibine duyduğu iştiyaktı.

Lakin Ebu’l Vefâ Hazretleri, bu ziyareti kabul etmedi. Müritleri şaşkınlıkla sordular:

— “Efendim, Sultan bizzat huzurunuza gelmek isterken, neden kapılarınızı kapattınız?”

Hazret veciz bir hikmetle cevap verdi:

— “Evladım, devlete sultan gerek, derviş değil. Eğer bu kapıdan içeri girerse, nazarımızın cazibesiyle cezbeye kapılır; siyaset işlerine meyli kalmaz, devletin düzeni bozulur. Ona sarayda durmak, bize tekkede dua etmek yaraşır.”

Bu söz, sultanı kapıdan çevirmek değil; devleti kemal üzere tutmak içindi. Zira mürşidin nazarı, bazen kabul değil; hikmetle reddediştir. Ve o red, aslında bir devletin bekâsına yapılmış en büyük duadır.

Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri o gün, dışarıda durup şu derin sözü söyledi:

“Koca İstanbul’un kapılarını açan Fatih, bir gönül sultanının kapısından içeri giremedi...”

İşte bu söz, sultanlıkla dervişliğin, zahirle bâtının, kudretle tevazunun karşılaştığı o ince çizginin tarih içinde yankılanan sesidir. Bu hal, yalnızca bir padişahın bir şeyhe duyduğu saygı değil; aynı zamanda Osmanlı irfan geleneğinin en latif yansımasıdır. Ebu’l-Vefâ Hazretleri’nın nurani rehberliğiyle Hazret-i Fatih, devletin zahirini adaletle, bâtınını ise ihlasla donatmayı başarmış; böylelikle dünya ve ahiret terazisinde dengeli bir sultan olmuştur.

Şeyh Ebu’l-Vefâ Hazretleri’nin irtihalini haber veren, klasik tarzda yazılmış bir tarih düşürme beyti olan kabir kitabesinde. Osmanlı geleneğinde büyük zatların vefatı üzerine düşürülen bu tür manzumeler, hem vefat yılını hem de o zatın mânevî makamını dile getirirdi. Şeyh Ebu’l-Vefâ Hazretleri’ninkind eşu beyitler yazılmıştır:

“Ân şem‘-i fürûz-i harem-i Ka‘be-i esrâr”(O sırlar Kâbesi’nin nurlu kandili)Bu mısra, Şeyh Vefâ Hazretleri’nin bâtın âleminde bir “nur kandili” gibi parlayan büyük bir mürşid olduğunu beyan eder. “Ka‘be-i esrâr”, yani sırların Kâbesi, tasavvufta hakikate ermiş kalp makamını temsil eder.

“Be-güzâşt ez-ân pul ki guzer kerd kih mih”(Herkesin geçip gittiği köprüden o da geçti)Bu satır, onun da fânî hayattan bâkî âleme intikal ettiğini; ebedi seferin başladığını haber verir. Yani ölüm, herkesin geçeceği bir köprüdür; sultanlar, mürşidler, herkes için bir sırat-ı mustakîmdir.

“Hâhî ki bedânî sefer-i Şeyh Vefarâ / Der yâb zi târîh-i ilâ rahmet-i Rabbihî”(Şeyh Vefa’nın yolculuğunu bilmek istersen, “ilâ rahmet-i Rabbihî” tarihinden anla)Bu iki mısra, klasik tarih düşürme üslubunun özüdür. Arapça bir ifade olan “ilâ rahmet-i Rabbihî”, “Rabbinin rahmetine kavuştu” anlamındadır. Ebced hesabına göre bu tamlama, 896 yılına (Milâdî 1501) tekabül eder.

Bu beyitler, yalnızca bir vefat tarihi değil, bir manevî vedanın beyitlerle ifadesi, bir gönül sultanının ebedî dergâhına yürüyüşünde makamının izharıdır.

Bursalı Mehmed Tâhir (2000). Osmanlı Müellifleri. Haz. Mustafa Tatcı, Cemal Kurnaz. Cilt 1. Ankara: Bizim Büro Basımevi Yayın Dağıtım.

Erdemir, Avni (1999). Muslihu’d-din Mustafa İbn Vefâ: Hayatı, Eserleri, Tesirleri ve Manzum Eserlerinin Tenkidli Metni. Yayımlanmamış Doktora Tezi, Ankara: Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Osmânzâde Hüseyin Vassâf (2006). Sefîne-i Evliyâ. Haz. Mehmet Akkuş, Ali Yılmaz. Cilt 4. İstanbul: Kitabevi Yayınları.

Tek, Ahmet (2009). “Şeyh Vefa’yı Yetiştiren Mürşid: Abdüllatif Kudsi”. Bir Semte Vefa (3-5 Kasım 2006) Bildiriler Kitabı. Haz. N. Bilge Özel İmanov, Yunus Uğur. İstanbul: Klasik Yayınları, ss. 177–210.

Ceylan, Ö. (2011). Üsküdar’ın “Kravatlı Evliyâ”sı Cebbarzâde (Çapanzâde) Mehmet Ârif Bey ve Nutk-ı Sünbül Sinan Şerhi. Bağ Bozumu Edebiyat Araştırmaları (ss. 155–163). İstanbul: Kesit Yayınları.