Mukaddime

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Elhamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn, ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve ashâbihî ecmaîn.

Hamd, ezelî kudretiyle kâinâtı yokluktan varlığa çıkaran, her zerrede hikmetini tecellî ettiren Rabb-i Zülcelâl’e mahsustur. Salât ü selâm, yaratılmışların en ekmeli, mevcûdâtın serveri, hilm ve hikmet menba‘ı Fahr-i Kâinât Efendimiz Muhammed Mustafâ (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Hazretleri’ne, pâk âline ve ashâbına olsun.

Bu âciz kul, ilim ve irfân menba‘ı olan büyüklerin izini tâkip ederek, zamânın kutbu, asrın irşâd güneşi, zühd ve takvâda mümtaz bir zât olan Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin hayât-ı seniyyesi hakkında ilmi bir eser te’lîfi gayretine düşmüştür. Zîrâ onun gibi müceddid-i zamân olan bir zât-ı âl-i şânı hakkıyla tanımak, sâdece ilmî bir vazîfe değil; aynı zamanda bir gönül borcudur.

Hazret, hem bir allâme, hem bir ârif-i billâh, hem de bir mürebbi-i mürşid olarak, zâhir ve bâtın ilimlerinde kemâl bulmuş; eserleriyle, sohbetleriyle, hâl ve sîretiyle asırlara sârî bir tesir bırakmıştır. İstanbul’un mânevî sîmâları arasında onun yeri, bir meş‘ale gibi hâlâ parlamaktadır.

Bu mütevâzı eser, Gümüşhânevî Hazretleri’nin hayatı, ilmi, tasavvufî duruşu, eserleri ve ümmete miras bıraktığı mânevî izler üzerine tevâzûkârâne kaleme alınmış bir derlemedir. Lâkin bilinmelidir ki, onun gibi bir mânevî devin hakîkatini hakkıyla ihâta etmek ne kaleme ne kelâma kolay gelir. Bu sebeple yazılanlar, sâdece bir niyet ve bir hizmetin nişânesidir.

Niyetimiz hâlis, gayretimiz ihlâs üzere olursa, ümit ederiz ki bu çalışma, okuyana da yazana da bir feyz ve bereket vesîlesi olur.

Bendenize “Gümüşhânevî Tekkesi hangi rükün ve esaslar üzere müessestir?” diye suâl olunsa, cevâben derim ki:

“Pâyitaht-ı İstanbul, kudretli bir saray, mehâbetli bir sultan, heybetli bir şeyh...”

İşte bu dört temelden mürekkep bir mânevî binâdır ki, her bir sütunu ayrı bir kudsiyet, her bir direği ayrı bir hikmet taşır.

Şimdi, bu dört esâsı icmâlen hulâsa edelim…

Ey nazargâh-ı evliyâ olan aziz belde… İşte karşında Pâyitaht-ı İstanbul, ser-hilâl-i Devlet-i Aliyye’nin kalbi, rûhu ve kıblesi… Şehr-i mübârek ki, yalnızca taşa toprağa değil, mâneviyâta, tevhide ve adâlete beşiklik etmiş; akılla yoğrulmuş, duâ ile süslenmiş bir beldedir. Her sabahını bir ezanla karşılarken, her gecesini bir yakarışla uğurlar. Bu şehir, mâziyle hâli, zâhirle bâtını birleştiren, zamânın sırlarını bağrında saklayan bir cevherdir.

İstanbul ki, fetihle müjdelendiğinde, gönüllerde yankılanan duâ oldu, dillerde en güzel zikir oldu. Fethin fânî bir zafer değil, ebedî bir vuslat olduğunu gösterdi cihana… Zîrâ burası bir coğrafya değil, bir irfân menzilidir. Yedi tepesine serilmiş minâreler semaya duâ gibi yükselirken, yedi kat gönül âlemine kapı aralayan bir dergâh hükmüne bürünür. Şehirde esen her meltem, revâkların taşlarında yankılanan her adım, gökte süzülen her martı, hepsi bir vakarın, bir edebin, bir aşkın nişânesidir.

Pâyitaht-ı İstanbul, yalnızca kudretin değil, rahmetin de tahtıdır. Her bir semti, Fâtih Sultan Mehmed Hân Hazretleri’nin bir duâsını taşır; her bir kubbesi, Rasûl-i Ekrem Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in Nebevî müjdesinin mânevî izlerini saklar. Bu belde, vakur sultanların adâletle hükmettiği, âriflerin zikirle dirildiği, mazlumun sığındığı bir sığınaktır.

Sarayın ihtişâmı, câmilerin haşyeti, tekkelerin sâdeliği bu şehirde bir araya gelir. Öyle ki, bir yanı Ayasofya’da secdeye varırken, diğer yanı Galata’da Hakk’ı zikreder. Bu ahenk, bu vakur denge İstanbul’u İstanbul yapar. Kudret ile edeb, mehâbet ile tevâzu, zâhir ile bâtın bu şehirde bir nakış gibi iç içedir.

Velhâsıl Pâyitaht-ı İstanbul vuslatın kapısı, adâletin otağı, aşkın menzili ve ruhların dergâhıdır. Her âşık bu şehre gönlünü koyar, her ârif bu beldede sır arar. Zîrâ İstanbul, dün olduğu gibi bugün de Hakk’a açılan bir kapıdır.Zîrâ bilirim ki, İstanbul yalnız bir şehrin adı değildir; o, bir rûhun adıdır. Âsitaneler âsitanesi, Devlet-i Aliyye’nin kalbidir. Kubbesinde tevhid yankılanır, minârelerinde adâlet çağrılır, surlarının gölgesinde ecdâdın duâsı saklıdır. Her bir taşı, her bir revâkı, bir medeniyetin izzetini, bir ümmetin şerefini taşır.

Bendeniz için Pâyitaht-ı İstanbul, yalnız bir coğrafya değil, bir hâtıranın, bir irfânın, bir hakîkatin nakışıdır. Fethin müjdesiyle mühürlenmiş, evliyânın nefesiyle dirilmiş, ilmin ve hikmetin otağı olmuş bir beldedir. İstanbul’a bağlılığım, aslında İslâm’a, aslında tevhide, aslında izzete bağlılıktır. Kim ki Pâyitaht-ı İstanbul’u gönlünde diri tutar, o, asırlara köprü kurar…

Pâyitaht-ı İstanbul’un bağrında yükselen kudretli bir saray, yalnızca bir iktidar mekânı değil; devletin aklı, milletin kalbi, târihin ve hikmetin canlı bir şâhitidir. Bu saray, sütunlarına yalnızca taş değil, asırların tecrübesi, kadîm geleneğin vakarı, adâletin terâzîsi işlenmiştir. Buraya adım atan her bir kimse, ihtişâmın gölgesinde bir ululuğun, bir tertibin ve bir yüksek aklın varlığını hisseder.

Burada her revâk, bir kelâm-ı hikmet gibidir; her kemer, bir ilim ve siyâset menzili. Mîmârisinin zerâfeti yalnızca göze değil, akla ve gönle de hitâb eder. Zîrâ bu saray, kudretin saltanatı olduğu kadar hikmetin otağıdır. Her köşesinde ecdâdın ihtimâmı, her taşında âhenk ve ölçü, her duvarında vakar ve ciddiyet vardır. Sarayın her kapısı, devletin farklı yüzünü gösterirken; merkezinde duran tahta yalnız bir pâdişah değil, asırlık bir gelenek oturur.

Bu saray, ehl-i siyâset için bir meşveret meydanı, ehl-i ilim için bir mekteb-i tedris, ehl-i adâlet için bir mahkeme-i hakîkattir. Zîrâ burada hüküm verirken söz, akıl süzgecinden geçer; kararlar, nefsin gölgesinde değil, akl-ı selimin terâzîsinde tartılır. Her adımda bir usul, her sözde bir erkân, her bakışta bir ilim arayışı hissedilir.

Buranın kudreti, sâdece kılıçların gücünden değil, kelâmın, aklın ve nizâmın kuvvetinden neşet eder. Çünkü Osmanlı aklı, gücünü ceberut ile değil, adâletle kaim kılmıştır. Bu sarayın duvarlarında sadâkatle yoğrulmuş bir nizam, tevâzu ile yükselmiş bir ihtişam saklıdır. Zîrâ gerçek kudret, adâletle dengelenmediğinde, hebâ olur; hikmetsiz kudret, ihtişamdan çok felâket getirir.

Ve işte o yüzden, bu saray, ihtişâmını yalnızca görünürde taşımaz; rûhunu ilim, adâlet ve usûlden alır. Burada hiçbir hareket, ölçüsüz değildir; hiçbir karar, nefsin arzusuyla verilmez. Bu sarayın kubbesi, yalnızca göğe değil, târihe açılır; duvarları yalnızca rüzgârı değil, zamânın sesini de taşır. Her ferman, târihe düşen bir kelime; her murâkabe, milletin kaderine yazılan bir satırdır.

Velhâsıl kudretli bir saray medeniyetin mührü, hikmetin mâbedi, kudretin akılla yoğrulduğu bir ikbal otağıdır ve burada oturanlar, yalnız bugünün değil, yarının da hesâbını verenlerdir. Taht, yalnızca bir oturma yeri değil; ilmin, irfânın, hukûkun ve aklın taşındığı bir emânettir.

Zîrâ o saray, yalnızca taçların, tahtların değil; ilmin, irfânın ve kadîm bir medeniyetin merkezidir. Kubbesinde âlimlerin kelâmı, taşlarında hikmetin izi, revâklarında izzetin heybeti müşâhede olunur.

Her adımı ölçülü, her hükmü tartılı olan bu kudretli saray, devlet aklının, ümmet duâsının bir tezâhürüdür. Ona bağlılık, bir mekâna değil, bir nizâma, bir mefkûreye sadâkattir. Kim ki bu otağı gönlünden silerse, onun istikāmeti şaşar, gönlü daralır, zîrâ adâletin sancağı düştüğünde, ümmetin nûru söner.

Ve işte o kudretli sarayın en yüksek kemerleri altında, vakur tahtına oturmuş, zamânın imtihanını alnının akıyla vermiş mehâbetli bir sultan.

Mehâbeti yalnız zâhirinde değil, en evvel kalbinde taşır. Gözleri, devletin ufkuna pergel misâli serilmiş; nazarı hem milleti hem ümmeti kuşatan bir adâlet güneşidir. Tahtı altınla değil, duâyla örülmüş; saltanatı, kılıçla değil, ilim ve hikmetle mühürlenmiştir. Onun duruşunda hem izzet hem tevâzu iç içedir. Zîrâ Osmanlı tahtı, dünyâya hükmeden bir taht olduğu kadar, gönüllere dokunan bir İlâhî emânettir.

Bu sultan, bilir ki saltanat geçicidir; bâkî olan, mazlumun duâsı, adâletin nişânesidir. Fermânını yazarken kalemini nefsinin hevâsına teslim etmez; akl-ı selîmin terâzîsine koyar. Zîrâ her kelâmı bir kıyâmet ağırlığında, her hükmü bir ebediyet mesûliyetindedir. O, halkın gönlünde yer tutan bir âdil sultan, devletin direği, milletin sığınağıdır.

Her sabah, seherin ilk ışıklarıyla sarayın avlularında yürürken, zihninde milletinin selâmeti, kalbinde Allâh’ın murâkabesi vardır. Her gecesini secdeyle tamamlar; bilir ki, hakîkî sultanlık, kalbin secdede, gözlerin yaşta, gönlün Hakk’a râm olduğu zaman başlar. Tahtta otururken bile gönlünde hep o ulvî hitâb yankılanır: “Kendini bil ey kul, emânetin sâhibini unutma!”

Meşveret meclisinde âlimlerin kelâmını, âriflerin hikmetini dinler; her bir söz, onun için kıymetli bir cevherdir. Hiçbir meseleyi kibirle hükme bağlamaz; her adımı, usul ve erkân dâiresinde, adâlet terâzîsinde tartılır. Savaş meydanlarında aslan, barış zeminlerinde gülistandır. Gözünde cihânın debdebesi değil, ümmetin selâmeti vardır.

Ve bilir ki, bir sultan, şâyet milletin gönlünde taht kuramamışsa, ne altınla süslenen saraylar ne göğe yükselen sancaklar onun hâtırasını bâkî kılabilir. Bu yüzden, onun mehâbeti yalnızca heybetten değil, derin bir edebin, ince bir aklın, sağlam bir ilmin ve âdil bir rûhun neş’etidir.

Velhâsıl mehâbetli bir sultan, vakarla yürüyen, hikmetle hükmeden, adâletle ayakta duran, milletin duâsına mazhar olmuş o yüksek şahsiyettir ki; adı hem târih kitaplarında hem gönüllerin meclisinde hayırla yâd olunur.

Sultanlık, yalnızca bir hükümranlık değil, bir emânettir. Mehâbeti, kılıcın keskinliğinden değil, gönlünün diriliğinden, adâlet terâzîsinin istikāmetinden doğar. O sultan ki, mazlumun gözyaşına siper, fakirin feryâdına rahmet, milletin duâsına sâdır olur. Her hükmünde Hakk korkusu, her karârında Rasûl aşkı, her seferinde ümmet derdi saklıdır. Kim ki bu sultâna sadâkati terk ederse, emâneti yitirir. Sultansız millet, adâletsiz devlet, ferâsetsiz idâre kemâl bulmaz.

Ve işbu ser-sarây-ı devletin rûhunda, akl-ı selîmin ve hikmet-i bâlânın müşahhas timsâli olarak pür-vakar bir sûret arz-ı endâm eder ki, o da heybetli bir şeyhtir.

Sîret-i latîfesinde ledünnî ilmin tecellîsi, sûret-i vakarında asırlık hikmetin şiârı bârizdir. Ne ziynet arar ne debdebe peşindedir. Zîrâ bu mübârek zât, şan ü şeref yollarının tozunu ayağına bile kondurmadan, halk ile Hakk arasında mecrâ-ı hikmette yürür. Nazarı ince, lisânı kısa, irfânı derindir. Her kelâmı, zebercet misâli kıymetli, her susuşu, kevser misâli rûhu serinleticidir.

Devlet-i Aliyye’nin sadrında dâimâ bir mihver-i mâneviyât bulunur ki, o da işte böylesi bir şeyhin varlığıdır. Meşveret meclislerinde sükûnetle oturur; her bir söz, gönlünün terâzîsinde tartılır. Zîrâ bilir ki, kelâm ki akıldan, hikmetten, usûl ve erkândan süzülmezse, ancak fitne-i lisân olur. Onun sözüyle müşkilât hallolur; kalpler dirilir, zihinler berraklaşır.

Heybeti ne göz alıcı elbiselerde ne yüksek makamlarda tezâhür eder; o heybet, bir gönül duruşudur ki, en ser-keş nefisleri dahi huzûrunda secdeye dâvet eder. Sultan dahi, en mühim meselelerde o şeyhin hikmetine ilticâ eder. Zîrâ devlet işlerinin zâhirinde siyâset varsa, bâtınında duâ ve hikmet vardır. Bu ikisi bir arada olmazsa, devlet bâkî kalmaz.

Her adımı bir âhenk, her kelâmı bir zînet, her tefekkürü bir ârifâne nakıştır. Sarayda mûteberdir; halkta muhibdir. Ne ihsâna muhtaçtır ne medh ü senâya… Bilir ki, gerçek mevki, gönüllerde kurulan tahttır. O taht ki, ne zaman yıkılır ne de zamanla eksilir. Kıyamda dâim Allâh’a yönelmiş, rükûda dâimâ tevâzu ile eğilmiş, secdede her dâim Hakk’a râm olmuştur. Nefsin kudûmünden sakınır, kalbin selâmetini her şeyin fevkinde tutar. Heybeti, Allâh korkusundan, ilmin vakarından, hâlin samîmiyetinden neş’et eder.

Velhâsıl heybetli bir şeyh Devlet-i Aliyye’nin kalbinde bir sır, rûhunda bir nefes, aklında bir hikmettir. Her devirde, her tahtta, böyle bir Zât’a muhtaçtır ki; duânın bereketiyle devlet kaim, hikmetin nûru ile millet dâim ola…Zîrâ irfânı kaybeden, kalbini kaybeder.

Ve o kutlu isim: Büyükler büyüğü Gümüşhânevî Hazretleri; zât-ı âlîleri, meşâyih-i kirâmın iftihârı, devrinin kutbu, zamânın rehberi, gönüllerin sultânıdır. Her hâlinde bir zerâfet, her sözünde bir hikmet, her adımında bir vakar saklıdır.

O, nefsin aldatıcı sevdâlarından müstağnî, dünyânın debdebesine bîgâne, kalbini ve gönlünü yalnız vech-i ilâhîye tahsîs etmiş bir kudsiyettir. Zîrâ onun varlığı, âlemin nizâmına rahmet, gönüllerin karanlığına nur olmuştur. Öyle bir zât idi ki, vakur duruşuyla dahi ibret olur; sükûtuyla irşâd eder, sözleriyle devleti ve milleti ihyâ eder. Nice sultanlar taht kurmuş, nice vezirler hüküm sürmüş; lâkin Gümüşhânevî Hazretleri’nin gönül tahtında kurduğu hüküm, zaman aşımına uğramadan, taptâze kalmıştır. O taht ki, altınla değil, edeb ile; güç ile değil, hikmet ile kurulmuştur.

Her mecliste baş üstünde tutulur; her sözü, bir kılıç gibi adâleti temin eder. Lâkin bu kılıç, kalpleri yarmaz; nefsin perdelerini kaldırır. Zîrâ onun kelâmı, nefsin kilidini kıran anahtardır. Her kim onun nazarına erişirse, dünyâ gamından sıyrılır, mârifet nûruyla yıkanır.

İlminde derinlik, zühdünde kemâl, edebinde incelik vardır. Zâhiri şer‘î ilimlerle müzeyyen olduğu gibi, bâtınî hikmetlerde de eşsizdir. Fıkhın inceliklerinde olduğu kadar, ahlâk-ı Muhammedî’nin latîfelerinde de derin bir ilim sâhibidir. Her sözünde edep, her hâline tevâzu, her nefesine sadâkat lemeân eder. İlim ve amel onun şahsiyetinde öyle bir terkip bulmuştur ki, sultanlar meşveret ederken, vezirler nasîhat ararken, halk melce ararken hep ona mürâcaat etmiştir.

Ey asırlara ışık saçan Gümüşhânevî Hazretleri! Sen ki, gönül feyzinin menba‘ı, ilim deryâsının cevheri, sadâkat tacının sâhibi, ledünnî sırrın vârisisin. Senin kelâmın, gönüllerde ibn bir aşkın kandilini tutuşturur; senin hikmetin, zamanların ötesine hükmeden bir vuslat çağrısıdır. Senin sukûtun, âlimlere ders, âriflere ibret, halk-ı avama ise emniyet olmuştur.

Her adımında bir hikmet, her tebessümünde bir rahmet, her bakışında bir mârifet saklıdır. Ne zaman ki bir kalp dara düşse, ne zaman ki bir gönül kaybolsa, o kalp ve o gönül, senin sözlerinde liman, senin hikmetinde istikāmet bulur.

Ey devrin kutbu, ey gönüllerin sultânı, ey büyükler büyüğü! Senin adınla meclisler nurlanır, duâlar bereket bulur, millet selâmet bulur.

Velhâsıl büyükler büyüğü Gümüşhânevî Hazretleri, kalbin ufkunu açan, devlete istikāmet, millete huzur, gönüllere aşk ü şevk bahşeden bir zât-ı şeriftir ki; onun izzeti, zamanları aşar, adı hayırla yâd olunur.

Elhamdülillâh ve binlerce hamd ü senâ olsun ki; bu acz ü fakr ile hâlen bağlıyım o eski aşka.

Gönlümde taht kurmuş, kalbimde kök salmış, ne zamânın cilvesiyle solmuş ne dünyânın câzibesiyle sararmış olan dört kutlu esâsa bihakkın sâdığım. Zîrâ bilirim ki, bir kul neye gönül verirse, kıyâmet gününde onunla haşrolunur. Benim gönlüm ise, ezelden bu yana hep o eski aşkın çevresinde döner durur.

Ve derim ki: Evvelâ Bağlıyım Pâyitaht-ı İstanbul’a…

Bir şehir ki, yalnızca taşla toprağın değil, mânevî hikmetin, asâletin ve medeniyetin beşiğidir. Surlarının gölgesi, minârelerinin sadâsı, kubbelerinin göğe açılan niyâzı ile İstanbul, rûhumun kıblesi olmuştur. Her ne kadar dünyâ yüzünde nice şehirler varsa da, benim gönlüm İstanbul’un azametinde ve vakarında kemâl bulmuştur. Ona bağlılığım, ne heves ne mecâz; hakîkatin ta kendisidir. Bu pâyitaht ki, fethin nişânı, medeniyetin nişânesi, ümmetin duâsıdır.

Sâniyen Bağlıyım Kudretli Bir Saray’a.

O saray ki, ne yalnız bir iktidar mekânıdır ne de zâhirin saltanatı; o saray, adâletin mihveri, hikmetin otağı, Devlet-i Aliyye’nin akıl ve ruh merkezidir. Revaklarında yürüyen vakarın, kubbelerinde dolaşan hikmetin, avlularında yankılanan adâletin şâhidiyim. Ona bağlılık, bir taş yapıya değil; nizâm-ı âleme, vakar-ı devlete, hukuk-u ümmete sadâkattir. Bilirim ki, o saray ayakta oldukça, adâlet şadırvanı akmaya, hikmet kandili yanmaya devâm edecektir.

Sâlisen Bağlıyım Mehâbetli Bir Sultâna.

Bir sultan ki, yalnız kılıcın değil, kalbin de sultânıdır. Her hükmünde ilim, her kelâmında hikmet, her adımında adâlet saklıdır. Onun mehâbeti, gölgesinde bile sükûn bahşeder; onun rahmeti, en garip gönüllerde dahi umut yeşertir. Bilirim ki, Sultan, bir milletin duâsıyla kaim olur, adâletiyle ebedîleşir. Ve ben, bu mehâbetin gölgesinde nefes almakla izzet bulurum.

Râbian Bağlıyım Heybetli Bir Şeyhe.

O şeyh ki, sükûtu bir hutbe, bakışı bir irşâd, susuşu bir ferman gibidir. Devletin gövdesini taşıyan akıldır; lâkin devletin rûhunu ayakta tutan, o rûhânî heybetin sâhibidir. Gönlünün nûruyla karanlıkları delip geçer, hikmetiyle devrin fitnelerini defeder. Ne sultanların iltifâtıyla ne halkın tezâhürüyle mest olur; zîrâ onun gönlü, yalnız Hakk’a bağlıdır. Ona bağlılık, dünyâya değil, hakîkate sadâkatin tâ kendisidir.

İşte bu dört esas, gönlümde kadîm, fikrimde kavîdir ve ben, acziyetimin şâhidiyim ki; her dem gönlümü bu esasların etrâfında muhâfaza eyledim.

Bendeniz hâlen bağlıyım o eski aşka… Zîrâ o aşk, bana yol, bana istikāmet, bana izzet kazandırır. Bu bağlılık, bir arayış değil; bir vuslatın adıdır. Rabbimden dilerim ki, bu sadâkat üzre ebeden dâim olayım; nefesim kesildiği gün, o eskimez aşkın izzetine sarılabileyim…

İşte huzûrunuzda arz etmek isterim ki; Gümüşhânevî Hazretleri hakkında kaleme aldığım işbu eser-i nâcizâneye, bizzât Medîne-i Münevvere’de ikāmet ettiğim demlerde gönül vermeye, kelâm dökmeye başladım. Zîrâ o mübârek belde, Rasûl-i Ekrem Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in rûhâniyetine ev sâhipliği ettiği gibi, kalplerin de sükûn ve feyz menba‘ıdır. Bu mütevâzı çalışmanın ilk neşv ü nemâsı da işte bu mübârek mekânda hâsıl oldu.

Bir müddet bu meyanda, kalemim Lâlegül Dergisi sahîfelerinde de yer buldu. Orada neşrettiğim yazılarımda, Gümüşhânevî Hazretleri’nin yüksek ahlâkı, fazîletleri ve hikmet yüklü irşâdına dâir nâcizâne beyanlarımı arz etmeye gayret eyledim.

Bilhassa kaleme aldığım Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri ile alâkalı eserimde de bu yüce zâta ayrı bir bâb açmak lüzûmunu hissettim. Zîrâ Hazret’in devrin rûhuna nüfûz eden tesiri, yalnız bir tasavvuf büyüğü değil, bir milletin mânevî direği, bir devrin irfân kandili olması hasebiyle zikre değerdi.

Lâkin gönlümde neşv ü nemâ bulan o derin muhabbet ve kalbimde her dâim diri duran sadâkat, beni bu kutlu zâta dâir daha müstakil, daha vâsi, daha derin bir eser vermeye mecbur kıldı. Bilirim ki, bu zât-ı şerîfin fazîletleri, irfânı, zühdü ve tesiri, birkaç satırla anlatılacak, birkaç kelâm ile îzâh edilecek gibi değildir.

Ömrümün bir kısmını adadığım okumalarım ve araştırmalarım netîcesinde, bu eser bir sûrette vücûda geldi ise de îtirâf ederim ki; bütün gayret ve îtinâma rağmen, bu eser o ummanlar ummânı hayâtın bir katresi dahi değildir.

Gümüşhânevî Hazretleri hakkında te’lîf olunan yüzlerce eseri dikkat ve hassâsiyet ile mütâlaa eyledim. Yine, o büyük zât-ı âlîşân hakkında kaleme alınmış, hem dâhilî hem de hâricî menşeli binlerce makâleyi kemâl-i ciddiyetle inceledim. Kendisine dâir vukû bulan muhtelif ilmî toplantılarda, ehl-i ilmin serdettiği mütâlaaları dikkatle tâkip ettim. Netîcede bütün bu kaynaklardan elde ettiğim feyz ve istifâdeyi, siz azîzân ile arz etmeyi bir vecîbe bildim.

Lâkin nakillerde bulunurken, eserin umûmî âhengine halel gelmemesi ve üslûpta dağınıklık zuhûr etmemesi için, beyân olunan hakîkatleri kendi lisân ve tarz-ı ifâdemizle îzâh ve tertîb eyledim.

Çünkü Gümüşhânevî Hazretleri, bir menkıbeden öte, bir mekteptir. Bir şahsiyetten ziyâde, bir mâneviyat deryâsıdır. Zât-ı âlîlerinin hâli, kelâmdan yüksek, gönülden derindir. Bu eser, aczimin ve fakrımın bir nişânesi olmakla berâber, Rabbimden niyâzım odur ki; Mevlâ Te‘âlâ Hazretleri bu çalışmamı o büyük Zât’ın himmetine, bereketine ve şefâatine vesîle kılsın. Zîrâ kalem bizden ise de feyz ve kabûl O’ndan gelir.

Ve siz azîz okuyucularım için de niyâzım odur ki, işbu eserden istifâdeye medâr olacak her bir satır, gönlünüzde bir uyanışa, kalbinizde bir huzûra, amellerinizde bir istikāmete vesîle ola. Ben yazdım, lâkin kemâl noksan; siz okuyun ve duâda yâd edin.

Zîrâ bilirim ki, sadâkat, kulun kalbinde yanan bir meşaledir; bir an gafletle sönerse, karanlık derhâl gönlü istilâ eder. Bu meşale ki, ancak Hakk’tan gelen bir feyz ile yanar; ihlâs ile beslenir, edeb ile korunur. Ben ki, acz u fakr ile o aşkın eşiğinde durmaktayım; sığınacak kapım, dayanacak kuvvetim, tutunacak dalım yoktur. Ancak O’nun rahmeti, ancak O’nun lütfu ile sebât bulurum.

Rabbimden niyâz ederim ki, bu gönlüm nefsin hevâsına meyletmesin, dünyâ serâbına aldanmasın, hevâ ü hevesin girdabında savrulmasın. O kadîm aşkın yolundan, o dört esâsın izinden bir lahza ayrılmayayım. Hakk’ın rızâsını her hâlimde gözeteyim; sükûtumda da sadâkatim dâim olsun, kelâmımda da ihlâsım bâkî kalsın.

Gayret bizden, tevfîk ve kabûl Yüce Mevlâ’dandır. Bu mütevâzı eser, hem okuyana hem de kaleme alana feyz, bereket ve rızây-ı İlâhîye vesîle ola.

Mustafa Fevzî Efendi Hazretleri’nin Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin medhi sadedinde buyurduğu üzere:

“Çeşm-i cânın aç, kulak vir, dinle ihvânım beni,Kavl-i bî-hâlim görüb levmetme, sultânım beni.”

Ey can yoldaşlarım, ey mânevî ihvân! Gönül gözünüzü açınız, kulağınızı hakîkatin nağmesine veriniz. Fakîrin sâdır eylediği kelâm, hâlsizliğin feryâdıdır; bu hâlsizliğe bakarak beni levmetmeyiniz. Benim sözümden ziyâde, sözün işâret ettiği nûra teveccüh buyurunuz.

“Sen rivâyet ittiğim hâl-i ulûvv-i şâna bak,Gör kelâmımdan Ziyâ’yı, görme ey cânım beni.”

Bilin ki, lisânımdan dökülen kelâm, nefsimden değil; o yüce zât-ı şerîfin ulvî sıfatlarını nakletmek içindir. Söze değil, sözün gösterdiği Ziyâ’ya bakınız. Zîrâ o Ziyâ ki, gönüllerin kandili, hakîkatin mahzarıdır. Ben âciz ve kusur sâhibi bir kulum, onu hakkıyla vasfetmekten âcizim; lâkin anlatılan manzara hakîkîdir, nazarınızı oraya çeviriniz.

“Gerçi müzib mücrimem, çü çoktur günâhım bî-hisâb,Maksadım bu tarz ile afvede Rahmân’ım beni.”

Evet, ben ki, günahkârım, mücrimim; cürmüm hadd ü hesâba gelmez. Lâkin kalem oynatmakta maksadım, bu nâciz vesîle ile, Rahmân olan Rabbimden af dilemek, merhametine sığınmaktır. Bu na‘t, bu beyân, sâdece kelime değil; bir pişmanlık niyâzı, bir istiğfâr sedâsıdır.

Ey ihvân, ey ehl-i insâf! Sözümdeki zaafa bakarak beni inkâr etmeyiniz. Zîrâ maksadım Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’ni anlatarak bu vesîle ile Mevlâ Te‘âlâ Hazretleri’nin affına, keremine ve ihsânına mazhar olmaktır.

Ve mâ tevfîkî illâ billâh.Velhamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn.

İMPARATORLUĞUN EN UZUN ASRINDA

“Son devir Osmanlı teceddüdünün vukû bulduğu asır, cümle Osmanlı cem‘iyyeti için en hareketli, en sancılı, en meşakkatli ve en uzun bir asırdır ki, istikbâli tanzîm eden en mühim hâdisât ve müessesât bu asrın târîhinde menkûldür.”

Hicrî 1228, mîlâdî 1813 târihinde dünyâya gelen Hazret-i Pîr Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî (Kuddise Sirruhû) Osmanlı Devleti’nin son demlerinde vücûd bulmuş ve hem asrını hem de kendisinden sonra gelen devirleri pek çok cihetten tesîr-i bâlâ ile etkilemiş bir sâhib-i kemâlât ve mürşid-i kâmil olarak mânevî târihte mevki-i aliyyesini işgâl etmiştir.

Gümüşhânevî Hazretleri ulûm-ı aliyye ve fünûn-ı İslâmiyye sahasında kaleme almış olduğu pek çok kıymetli eserle ilmî cihetten temâyüz etmiş; aynı zamanda müntesip bulunduğu tasavvufî Nakşibendiyye-Hâlidiyye meşrebinin bu asırdaki en meşhûr ve müşârün bi’l-benân temsilcilerinden biri olmuştur. Bu yönüyle, yalnız kendi devrini değil, bugünün dahi siyâsî, ictimâî ve dînî sahasında mühim bir tesîr ve nüfûza mâlik olduğu âşikârdır.

Gümüşhânevî Hazretleri farklı ulûm ve fünûn sahasında te’lîf buyurduğu eserlerinde, tâkip eylediği metot ve yaklaşımlar ile, aldığı icâzet-i şerîfeler, yetiştirdiği talebe-i ulûm ve halîfeleriyle, devrini aşan bir âlim-i câmi, bir mürşid-i kâmil, bir dânişmend-i muhakkik portresi arz etmektedir.

Bunun da ötesinde, hayât-ı dünyeviyyenin hemen her sahasında aktif bir zât olması ve bunu yaşadığı devrin siyâsî, ictimâî, iktisâdî ve her cihetten müşkilâtla dolu zamanlarında gerçekleştirmiş olması, kendisini bir kere daha mümtâz ve meşrûh kılmaktadır.

Bu itibarla, Hazret-i Gümüşhânevî’nin hangi imkân ve şartlar dâhilinde bu kadar muazzam ve mübârek faaliyetleri icrâ eylediği husûsu, ehemmiyetle nazar-ı dikkate alınması îcâb eden bir keyfiyettir.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin sâkin olduğu XIX. yüzyıl, siyâsî cihetten Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’nin teferruk ve inhilâl sürecine girdiği, hem içte hem hâricte pek çok buhran ile yüz yüze kaldığı ve aynı zamanda bu dağılmanın önüne geçmek maksadıyla her sahada türlü türlü ıslâhât-ı cedîdenin icrâ edildiği bir devir olmuştur.

Bu asırda, cem‘iyyet-i Osmâniyye’nin her bir rüknünde köklü tahavvüller zuhûr etmiş; hukuk, maârif, ictimâî nizâm, iktisad ve kültür-ü umûmiyye, kadîm ile cedîdin bir arada yaşadığı bir kültürel düalizm manzarası arz eylemiştir.

Hazret-i Pîr’in yaşadığı devirde, Sultân III. Selîm Hân (1789-1807), Sultân II. Mahmûd Hân (1808-1839), Sultân Abdülmecîd Hân (1839-1861), Sultân Abdülazîz Hân (1861-1876) ve nihâyet Sultân Abdülhamîd-i Sânî Hazretleri (1876-1908) gibi pâdişahların taht-ı saltanatlarında, Osmanlı toprakları türlü türlü siyâsî fırtınalar, ihtilâller, isyanlar, harpler ve inkılaplarla yoğrulmuş; devletin bekāsı için nice ıslâhât-ı umûmiyye gerçekleştirilmiştir.

Her ne kadar bu devrin Batılılaşma cereyânı süratle neşv ü nemâ bulmuş olsa da, medrese-i ilmiyye, tekye ve zâviyeler, tasavvuf erbâbının meclisleri varlığını muhâfaza eylemiş; zâhirî ilim ile bâtınî hikmet arasında râbıtayı tesis eylemişlerdir.

Bu hâl-i pîrâverde Hazret-i Gümüşhânevî’nin hizmetlerinin tamâmı, hem ilmî hem mânevî sahada tevhîd-i ilim ve irfânın muazzam bir misâli olarak, İttihâd-ı İslâm fikriyâtının da en parlak nümûnesidir.

Gümüşhânevî Tekkesi tecdîd ile kadîm arasında bir vetîrede hizmetini îfâ etmiş XIX. Asr-ı Osmanî’de tasavvufî hayâtın tezâhürüne vesîle olmuştur. Kültür-i umûmiyyede ve hayât-ı ictimâiyyede, her vech ile Batılılaşma cereyânının tesîr-i âlîsi müşâhede olunmakta iken, kadîm-i mukaddes uygulamalar da varlığını muhâfaza etmekteydi.

Zîrâ bir taraftan, ıslâhât-ı cedîde icrâ olunmakta, mekâtib-i cedîde ve kültür müessesâtı tesis olunmakta iken, diğer taraftan geleneksel yapılar sâbıkan olduğu gibi vücûd bulmakta, cem‘iyyet-i Osmaniyye’nin rûhunda mevcûdiyetini muhâfaza etmekteydi.

Maârif-i umûmiyye, büyük mikyasta dînî yapıya mâlik olan medâris-i şer‘iyye vâsıtasıyla îfâ olunmakta idi. Bu medreselerin yanı sıra, câmîler, tekye ve zâviyeler, umûmî bir ifâde ile tasavvuf erbâbının faaliyetleri dahi aynı şekilde etkin ve faal bir sûrette devâm etmekte idi. Mezkûr müessesât, büyüklük ve nev‘ine göre bâzen zâviye, bâzen tekye, bâzen ribât, bâzen dergâh, bâzen dahi âsitâne nâm-ı celîliyle yâd olunur ve cem‘iyyet-i Osmâniyye’nin dört bir tarafında neşv ü nemâ bulurdu.

Bu XIX. asr-ı hareketlinin zemîn-i inkılâbında, Osmanlı memâliki dâhilinde vâki olan tasavvufî akımlar ve bunların meşâyih-i kirâm tarafından temsil olunan tarîkatlarında dahi bâzı tahavvüller ve tebdiller müşâhede olunmuştur. Zîrâ siyâsî sahada zuhûr eden çalkantılı süreç, devletin hemen her rüknünde kendisini hissettiren modernist zihniyet, Batılılaşma rüzgârı ve devâm etmekte olan ıslâhât hareketleri gibi âmilât, tasavvufî hayâtın ve tarîkatların bundan bî-gâne kalmasını men‘ etmiştir.

Nitekim asrın ibtidâlarında, edebiyat, musîkî, hat sanatı gibi estetik sahalarda birer câzibe merkezi, ilim, kültür ve medeniyetin aktarım menba‘ı olan tekkeler, zamânın inkılâbî fırtınalarına mukābil, asrın sonlarına doğru diğer resmî ve ictimâî müessesât gibi değişime dûçâr olmuştur.

Cümle-i umûmiyye olarak nazar-ı dikkate alındığında, işbu XIX. asır içerisinde, bâzı tarîkat kollarının tesîr halkalarının inkısâm ve inhidâm ile daraldığı müşâhede olunmakta iken, bir taraftan da birçok tarîkat-i cedîde târih sahnesinde zuhûr ve nümâyan olmuştur.

Bu minvâlde, Şâzeliyye Tarîkatı’nın bir kolu olan ve bilhassa Cezâyir-Fâs havâlisinde neşv ü nemâ bulan Derkâviyye; tarîkatlar târihinin en mühim eserlerinden olan Tibyân’ın müellifi Harîrîzâde Kemâlettin Efendi ile Bursalı Mehmed Tâhir Efendi’nin mensûb bulunduğu Melâmiyye ve bilhassa işbu yüzyılda Ortadoğu ve Osmanlı memâliki dâhilinde süratle yayılan ve gönüllerde mânevî dirilişe vesîle olan Hâlidiyye bunların en bâriz numûnelerindendir.

Anadolu diyârında ise, bilhassa Hâlidiyye başta olmak üzere, Halvetiyye, Kâdiriyye, Rifâiyye, Şâzeliyye, Mevleviyye, Melâmiyye ve Bektaşiyye gibi tarîkat-i aliyye, ekseriyet-i hâl ile neşv ü nemâ bulmakta ve ehl-i tasavvufun gönüllerine feyz ve ruhâniyet taşımaktadır.

Mezkûr tarîkatların en mühimlerinden biri olan Hâlidiyye, Hâlid el-Bağdâdî Hazretleri’nin (ö. 1827) Anadolu’ya göndermiş olduğu halîfeleri vesîlesiyle neşv ü nemâ bulmuş; her sahada dönüşüm geçiren Anadolu’nun her bir köşesinde ve hemen her meselesinde derûnî bir vazîfe îfâ etmeye başlamıştır.

Hâlik-i lemyezelin ihsânıyla, Hâlidîler ekseriyetle ilmiye sınıfı ve medrese erbâbı arasından zuhûr etmiş; herhangi bir mekâna tahsîs olunmaksızın, medrese, câmî veyâ hânevî mahfillerde tarîkat neşrine devâm eylemişlerdir. Bu neşir, yalnız zâhirî bir amel değil; aynı zamanda dînî-tasavvufî hayâta tâze bir neşve ve canlılık getirmiş; gönüllerde ihyâ ve irşâd ateşini bâkî kılmıştır.

Halk arasında süratle kabûl gören ve adetleri günden güne artan Hâlidîler, siyâsî sahada dahi faaliyet göstermeye arzulu ve muktedir gruplardan biri hâline gelmişlerdir. Bu vasf-ı mümtazlarıyla, muhtelif zaman ve mekânlarda, siyâsî, ictimâî ve iktisâdî şartlardan rahatsızlık duyan Müslimîn kitlelerini harekete geçirebilmişlerdir.

Bu keyfiyetin bâriz bir misâli olarak, Rus yayılmasına karşı gösterilen Kuzey Kafkasya direnişi zikredilebilir. Nitekim hicrî 1242-1243, mîlâdî 1826-27 senelerinde, Hâlidîler’in İstanbul’da, devrin ricâl ve ulemâsından sâhibi-i rütbe ve ikmâl pek çok şahsiyet üzerinde te’sîr-i âlîsi müşâhede olunmuş; İstanbul küberâsı ve ulemâsından pek çok zevâtın intisâb eylemesiyle, ihvân-ı Hâlidiyye’nin adedinin mütemâdî bir sûrette artmaya başladığı, vâsıl olan menâkıbnâmelerde beyân edilmiştir.

Sultân Abdülmecîd Hân Hazretleri’nin saltanat-ı âlîleri devrinde, Hâlidiyye Tarîkat-ı Aliyyesi’nin Dersaâdet-i İstanbul üzerindeki te’sîr-i âlîsi gitgide artmış ve tarîkat-i Nakşibendiyye-i Hâlidiyye, İstanbul’un ulûm ve irfân menba‘larından biri hâline gelmiştir.

Mezkûr sultân-ı zîşân tahta geçtikten sonra, Hâssa Ordusu’nda görevlendirmek üzere tâyin buyurdukları muhterem hocasını -ki bu zât aynı zamanda Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin dahi şeyhi olan-Şehrî Hâfız Efendi Hazretleri, Hâlidî meşrebine mensûb bir mürşid-i kâmil idi.

Mustafa Fevzi Efendi Hazretleri, Gümüşhânevî Hazretleri’ni tavsif ederken, kalemini mecâzın atlasıyla bezemiş, kelâmını hürmetin en latîf sûretiyle süslemiştir. Onun nazarında Gümüşhânevî Hazretleri öyle bir zattır ki, cirmi küçük görünse de, mânevî azametiyle devrinin semâsında parlayan bir kamer, irfân meclislerinin gözbebeğidir. Tur Dağı misâli heybetli ama bir gül kadar nezih; gönle huzur veren hâtırası, sadâsız bir tefekkürle dahi gönülleri vecde getiren bir kemâl timsâlidir.

Fevzi Efendi, kendi lisânını bu zâtın medhinde kifâyetsiz görmüş, onunla mukâbele etmeyi hayâ addetmiş, gönlünün en mütehassis perdesinde şu îtirâfla titremiştir: “Ona medh u senâda aczim bâriz, onun rûhânî feyzine karşı lisânım ebkemdir.”

Şöyle ki, o yüce şahsiyet yalnızca bir mürşid değil, aynı zamanda cân u cânân, fütûhat yolunun sâdık rehberi, hakîkatin serdengeçti bekçisidir.

Onun yaşadığı beldeye teşrîfiyle, mekân şereflenmiş, toprak bereket bulmuş, zaman nûrânî bir seyir almıştır. Mustafa Fevzi Efendi bu eşsiz büyüklüğün ifâdesinde kelimeleri kifâyetsiz bulur, gönlünde neşv ü nemâ bulan muhabbeti, sâdelikle ama ihtişamla dile getirir. Böylece o tavsif, yalnızca bir insanı övmek değil, mânevî bir zirveyi tasvir etmek hâline gelmiştir.

“Hüdâ lütf u inâyet eylese ger,Direm nakd-i kelâmı hem-çi cevher.

Meded kılsa Rasûlün rûh-ı pâkî,Olam ahvâl-i Kutb’u ben de hâkî.

O nûru’l-Hak Ziyâüddînî Hazret,Tulû‘u bizlere olmuştu rahmet.

O bir şems-i münîr-i Kibriyâ’dır,O bir şâh-ı serîr-i evliyâdır”

O bir dürdâne-i deryâ-yı irfân,Ânı taksîd iderse Nû‘mân.

O Hazret Ahmed ibni Mustafâ’dır,Ziyâüddîn mahlası müctebâdır.

Cenâb-ı Abdurrahmân’ın hafîdi,Hüdâ’nın bizlere lütf-i mezîdi.

Gümüşhâne idi zâhirde mekânı,Velî tutmuşsa siyer hep cihânı.

Hakîkate sadefmiş dür-nisârmış,Değilmiş hâk-i has gevher-disarmış.

Ona hayru’l-kurâ demek sezâdır,Türâb-ı akdesi rûha şifâdır.

Küçüktür cirmi lâkin pek mübârek,Ânı takdîs idübdür Hakk Tebârek.

Kudâm-ı Pîr ile teşrîf idilmiş,Vücûduyla ânın taltîf idilmiş.

Emâkin içre Tûr olmuş misâli,Dili tefrîh ider dâim hayâli.

Onu medh itmede âciz lisânım,Onun şehrinde ebkemdir zebânım.

O Pîrim Hazret-i Şeyhim cenânım,O râh-ı pür-fütûhum cân u cânım.

O yerde teşrîf eyledi cihânı,Nasıl medh etmeye bu bende ânı.

Şefâat menba‘ı Fahr-i Risâlet,Geçince hicretinden haylî müddet.

Ki ibn sâl ü iki yüz kavl-i mutlak,Dahî dirler otuz beşte muhakkak.

Rivâyet var ki söyler bâzı erler,Yiğirmiden sekiz yıl geçdi dirler.

O hâk-i pâk-i pür-feyz ü safâda,O şehr-i bî-adîl-i ruh-fezâda.

Doğurmuş mâderi Ahmed Ziyâ’yı,Zâhiren hem münîm pür-hayâyı.

Mahalle ismine dirler emirler,O şâhın hânedânı hep emirler.

Sakın levm etme ey münkir beni sen,O şehrin âşık-ı üftâdesi ben.

Onun ismin işitse ger kulağım,Görünmez gözüme oğlum uşağım.

Değil ben cümle ihvân ü muhibbân,Yolunda can verirler hep mürîdân.

Görünmez sendeki gözlerle Leylâ,Ödünç al çeşm-i Kays’ı gör mücellâ.

Seversen Hazret-i Kutb-ı Cihânı,Oku İhlâs ile Seb‘u’l-mesânî.”

Şeyh Hazretleri’nin vasîfelerinden dem vurulunca, kelâm incileri dizmekteki aczimiz, ancak Hakk’ın lütf u inâyetiyle gider. Nitekim eğer ki Cenâb-ı Mevlâ’nın rahmeti tecellî eyleyip, gönlümüze ilhâm üflerse, kelâm dahi cevher olur, nazmı dahi ziynet bulur. Nebiyy-i Ekrem (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in rûh-i pâki imdâda yetişirse, kutb-u âzam olan Şeyh Hazretleri’nin latîf ahvâlini nakletmek biz âcizlere de nasîb olur.

Ziyâüddîn Hazretleri ki nûru’l-Hakk’tır, onun zuhûru, ümmete rahmet, irfân ehlince bir necm-i sâdire, bir şems-i münîr-i kibriyâdır. Evliyâ tahtının serfirâz sultânı, irfân deryâsının bahr-i bî-pâyânı olmuş, cevher-i hikmetle müzeyyen bir dâne-i âlîdir. Eğer İmâm Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri dahi onu müşâhede eyleseydi, elbet takdîr ü senâda kusur etmezdi.

Hazret-i Ahmed ibni Mustafâ -ki mahlası Ziyâüddîn’dir- yüce şeceresinde Abdurrahmân Hazretleri’nin torunu, Rabbin ümmete ihsân ettiği bir nîmet-i câriye hükmündedir. Zâhiren Gümüşhâne beldesinde ikāmet buyurmuşsa da, hakîkatte onun sîreti âleme sirâyet eylemiş, siyeri velîler arasında cihana nûr saçmıştır. O belde ki hakîkatte bir sadef hükmünde, irfân incileri saçmakla müşerref, toprağı hakîkatte cevherle bezeli, rûha şifâ, gönle safâdır.

Gümüşhâne’nin cirmi ne kadar nâzenin olsa da, kudsiyet ile müzeyyen olmuş, Hakk Te‘âlâ tarafından mukaddes kılınmış, Hazret-i Pîr’in teşrîfiyle izzet bulmuş, vücûduyla latîfleşmiş, mekânı Tur Dağı misâli ulvîleşmiştir. Zikrolundukça gönüllere ferahlık veren bu mekân, dillerin methinde âciz kaldığı bir belde-i mübârekedir.

O pîr-i nâmdâr ki, gönlümde hem cân, hem canân; pîr-i fütûhât, mürşid-i kâmildir. Onun teşrîfiyle cihân şereflenmiş, bu âciz bendeye onun medhini nakletmek dahi cüret olmuş. Fahr-i Risâlet’in hicretinden asırlar sonra, şefâat menba‘ı olan bu zât-ı şerîf, mîlâdî olarak 1235 yılında doğmuştur. Ancak bâzı sâdık rivâyetlerde 1228 senesi de zikrolunur.

O pâk toprak ki feyiz ve safâ ile mâlîdir, o şehir ki adâletin ve rahmetin menba‘ıdır; işte orada dünyâya gelmiştir Ahmed Ziyâ Hazretleri. Annesi dahi zâhiren hayâ ve cömertliğin timsâli, mânen ise Rahmân’ın bir nîmetidir. Böylece bu kutlu zâtın dünyâya gelişiyle âlem bir nûra gark olmuş, gönüller meveddetle dolmuştur.

“Emîrler” diye anılan o mahalle ki, yalnızca bir yerin adı değildir; vaktiyle haysiyetin, fazîletin, mânevî hânedânın bir nişânesidir. O mahalle, sâdece coğrafî değil, rûhânî bir asâletin, kutbiyetle müşerref bir zümrenin menba‘ıdır. “O şâhın hânedânı hep emirler” mısra‘ıyla tasvir edilen nesil, zâhirde şerefle mümtaz, bâtında hikmetle muttasıf bir silsilenin vârisi olarak temâyüz etmiştir.

Ve şâir, bir münkire hitâben söyler:

“Sakın levm etme ey münkir beni sen.”

Çünkü onun muhabbeti dünyevî bir sevdâ değil, rûhâni bir cezbeye, aşk-ı ilâhîye mebnîdir. O şehir ki, aşkına düçâr olmuş bir üftâde gibi sevdirir kendini; onun sevdâlısı olan şâir ise, aşkın girdabında perîşân hâle gelmiş, ne evlât, ne mal, ne mülk gözünde görünmez olmuştur.

Bu sevda, ferdî bir hissiyatla sınırlı kalmaz:

“Değil ben cümle ihvân ü muhibbân,Yolunda can verirler hep mürîdân.”

beyitleriyle bir cemiyetin, bir irfân topluluğunun sadâkatine tercüman olunur. O yolda yürüyen her bir mürîd, cânını fedâ etmeye amâdedir. Bu, bir aşk mektebidir; burada sadâkat kelâmla değil, canla yazılır.

Ve işâret olunur: “Görünmez sendeki gözlerle Leylâ.”

Çünkü hakîkatin cemâli, maddî nazarla kavranamaz. Mecnûn’un gözüyle bak ki Leylâ mücellâ görünsün, gönül gözüyle gör ki, Kutb-ı Cihân’ın nûru sîneni aydınlatsın. O hâlde, eğer gerçek muhabbetin varsa, yalnız duyguyla değil, ihlâsla yaklaş.

“Oku İhlâs ile Seb‘u’l-mesânî” emri, o yüce zâtın yoluna tevessül ederken Kur’ân’ın özünü niyâz eylemeyi salıkverir. Çünkü hakîkî sevgi, ibâdetle ve Kur’ân ile tezyîn olunandır.

Şeyh Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin Gümüşhânevî Hazretleri Hakkındaki Tebşîratı

Gümüşhânevî Hazretleri’ne nasîb olan feyz-i İlâhî, müridlik mertebesinden mürşidlik semâsına terakkî eylemişse, bu yüce makāmın menba‘ı, Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nden sâdır olup kalb-i Ziyâ’ya nakşolunan nur ile müteşekkildir.

Mevlânâ Hâlid Hazretleri bu zât-ı celîlin ruhâniyetindeki liyâkat ve letâfeti bizzât müşâhede buyurmuş; onun mânevî tesirini, derin bir sadâkatle, sükûtun vecdiyle kabûl eylemiştir.

Şöyle ki Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri, irşâd vazîfesinin zarîfi, gönül tahtına sultanca kurulmuş, tarîk-i Nakşibendiyye’nin kadîm postunda oturmuş, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin himmet ve tebşîrâtıyla bu yüce mesûliyetini meşrû eylemiştir.

Ziyâ Hazretleri için bu râbıta yalnızca bir bağlılık değil, aynı zamanda bir feyz kapısı, bir vuslat menfezidir. Zîrâ onun kalbinde meknûn olan muhabbet, Hâlid Hazretleri’nin rûhâniyetinde karşılık bulmuş; bu hâl iki sultân-ı bâtının kalplerinde mânen hulûl etmiştir.

Ve netîce-i irfân odur ki bu iki kutb-ı kemâl arasında zâhirde bir müşâhede olmamışsa da, bâtında, sükûtun ve sezgînin lisânıyla örülmüş bir râbıta köprüsü inşâ olunmuştur. Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri bu rûhânî temâsı, kelâm ile değil, kalbin ilhâmı, ledünnî sadâ ile idrâk etmiş; bu idrâki, cevâd-ı İlâhî’den gönlüne nakşolmuş bir hakîkat olarak telâkkî eylemiştir.

Ve o büyük Pîr, Ervâdî Hazretleri’ni bu kudsî vazîfeye yalnızca bir elçi tâyin etmekle kalmamış, ona bizzât hilâfet vererek, Gümüşhânevî Hazretleri’nin mânevî menziline irşâd mektubunu bizâtihi takdîm buyurmuştur. Bu, sıradan bir tâyin değil; bâtın âlemlerinde mukarrebîn tarafından tasdîk edilmiş bir emr-i rabbânîdir.

İşte bu tebşîrât, ehl-i hakîkat nezdinde inkârı mümkün olmayan bir sırr-ı latîftir ki, ancak kalbi cilâ bulmuş olanlar idrâk eder, ancak hâl ehli sezebilir.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nden sâdır olan irâde-i kudsiyye, Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin irşâd menziline yönelmiş, bu nurlu sülûk Ervâdî Hazretleri’nin mânevî vâsıtacılığıyla tahakkuk etmiştir.

Mustafa Fevzi Efendi bu hakîkat perdesini edeb lisânıyla aralarken, şöyle der:

Gümüşhânevî Hazretleri’ne nasîb olan ledünnî seyr u sülûk, bir irfân fütûhâtıdır ki, bunun temelinde, Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nden gelen bâtınî bir teveccüh ve tasdîk-i rûhânî mevcuttur. Bu teveccüh, bir beşerî niyetin netîcesi olmayıp, bilakis, rabbanî bir tayinin tecellîsidir.

Fevzi Efendi’ye göre, Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, Gümüşhânevî Hazretleri’ni zâhiren görmeksizin bâtınen tanımış, rûhâniyet aynasında onun feyzini müşâhede etmiştir. Bunun üzerine, Ervâdî Hazretleri’ni mânevî bir elçi sıfatıyla Kostantîniyye’ye göndermiş, onun sükût ve sükûnetle îfâ ettiği bu misyon, Ziyâ Hazretleri’nin bâtınında bir tasdik ve teslîmiyetle netîcelenmiştir.

Mustafa Fevzi Efendi bu vetîreyi anlatırken lisânını sâdeleştirmez, bilâkis, zarîf ve edebî bir vecd içinde, bu hâdiseyi sırlar âlemine yaraşır bir letâfetle kaleme alır.

Ona göre, bu vuslat, zâhirde iki zâtın kavuşması değil, iki rûhun, iki feyz kaynağının kalp devhâdında birleşmesidir. Hâlid-i Bağdâdî’nin kalbinden gelen nûr, Ervâdî Hazretleri’nin gönlünde bir aşkın memûriyeti olurken, Gümüşhânevî Hazretleri’nin kalbinde o nûrun akisleriyle irşâd yıldızı parıldamaya başlamıştır.

Bu beyân, Fevzi Efendi’nin Gümüşhânevî Hazretleri’ne olan derûnî sadâkatinin ve hakîkati sezme kudretinin en bâriz nişânesidir. O, kelâm ile değil, hâl ile söyler, kâğıda dökülen harflerde değil, gönülden taşan hikmette konuşur ve der ki: Bu hâl, yalnızca görenin değil, sezebilenin mâlûmudur.

Mustafa Fevzi Efendi Hazretleri bu vetîreyi şöylece tavzîh etmektedir:

“Akāid dersine çıkmıştı Hazret,Henüz ahz itmemişti derse ruhsat.

Heman te’lif ü tertîbe koyuldu,Müellîfler idâdından sayıldı.

Yirmi beş sene müddet demâdem,Gîceler subha dek durmazdı bir dem.

Kitab te’lîfine eylerdi himmet,Dakîka nefsine vermezdi mühlet.

Bu esnâda arardı şeyh-i kâmil,Ki zâhir ilmini olmuştu şâmil.

O dem Mevlâ-yı Hâlid Hazreti’nden,O hâk-i hatta-i Şâm milketinden.

İşâretle gelir bir abd-i mutlak,Mükemmel ilm-i bâtında muhakkak.

Hilâfetle mübeccel zât-ı ekrem,Ziyâüddîn Ahmed şems-i âzam.

Tulû etti cihâna hemçü tal‘at,Ziyâlandırdı dehri nûr-ı rahmet.

Tarablus müftîsi dinmekle meşhûr,O üstad-ı muazzam zât-ı mebrûr.”

Mustafa Fevzi Efendi, Gümüşhânevî Hazretleri’nin irşâd ve ilmî seyrinin başlangıcını, zarîf ve târîhî bir edâ ile şu şekilde tavzîh eder: Henüz ders verme husûsunda şeyhinden icâzet almamış olduğu bir demlerde, akâid dersi vermek lüzûmu hâsıl olmuştu.

Hazret bu hâcet üzerine sükût etmemiş, hemen kaleme sarılıp ilmi tertîb ve te’lîf eylemişti. Böylelikle, ilm-i îtikad sahasında mevcut olan hakāik ve mesâili cem‘ u tertîb edip, bir risâle vücûda getirmişti. Artık ulemâ arasında bir “müellif” olarak zikredilmeye başlamıştı. Bu hâl onun hem gayretine hem ilim aşkına delildir.

Ve bu meşgale, yalnızca bir cüz’î gayret değil, tam yirmi beş yıl müddetle geceler sabahlara dek, bir ân dahi durmaksızın, nefse mühlet tanımaksızın, te’lîf hizmetiyle geçmiştir. Kalemiyle sükût etmeden konuşmuş, mürekkebiyle hikmet akıtmıştır. Geceler onun rûhuna şâhit, satırlar onun feyzine delil olmuştur.

Bu uzletli gayret içinde Hazret, zâhirî ilimlerde kemâl bulmuş; artık bâtına yönelmenin vaktinin geldiğini sezmiştir. Zîrâ ilm-i şer‘îde vusûlü tamamlarken, hakîkat yolunda bir mürşid-i kâmile intisâb arzusuyla yüreği yanmıştır. Tam da bu sırada, Şâm beldesinden, Hâlidiyye silsilesinin sultânı Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin işâretiyle, bir zât-ı mükerrem, İstanbul’a teşrîf eylemiştir.

O zât-ı mükerrem ki, yalnız zâhirde değil, bâtında da ilmin kemâline ermiş, hilâfet nûruyla mübeccel, feyz-i rûhânî ile müşerref idi. İşte bu zât-ı celîl, Trablus’un meşhûr müftîsi ve Mevlânâ Hâlid Hazretleri’nin mânevî evlâdı olan büyük üstad idi ve Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Hazretleri bu ulvî el ile, bâtın kapısını aralamış, irfânın hakîkatine yönelmiştir.

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri o andan îtibâren bir şems-i âzam gibi doğmuş, rahmetin nûruyla âlemi ziyâlandırmıştır. Onun tecellîsi, yalnızca bir şahsın terakkîsi değil, bir neslin, bir meşrebin, bir tarîkatın yeniden dirilişi olmuştur.

İşte bu menkıbe Mustafa Fevzi Efendi’nin zarîf beyânıyla, bir tasavvuf yolunun, bir kalem ehlinin ve bir bâtın yıldızının doğuş menzîlini kudsî bir lisanla tafsîl eylediği bir hâtıradır.

“Tebahhur eylemişti Hazreti Pîr,Ulûmun cümlesinde şems-i iksîr.

Fıkh u tefsîr tasavvuf ilm-i ahbâr,Bedî‘ mantûk me‘ânî fenn-i âsâr.

Kelâm hikmet beyân ü ilm-i hey’et,Kavâfî hem bilürdü Kutb-ı ‘İzzet.

Ulûmun her birinde ferd-i kâmil,Olubdu gıbtâ-fermâ-yı emâsîl.

Kitab te’lîf iderdi nesr ü manzûm,Cemî‘-i ilim ü fenden şeyh-i merhûm.

Kerâmet pîşe idi pîr-i pîr-i nûr,Cenâb-ı Hakk ânı kılmıştı mansûr.

Meğer Mevlâ-yı Hâlid kutb-ı irşâd,Cihânı ser-teser itmişti is‘âd.

Ziyâüddîn, Ervâdî’ye yâni,O şeyh-i şeyhuna Kutb-ı Cihân’ı.

Dimiş git şehr-i Kostantaniyye ey cân!Uyar bir nûr-ı Hakk şem‘-i şebistân.

O nûrun şu‘lesinden arz u mağrib,Buhârâ Mısr’a dek Batha ve Yesrib.

Diyâr-ı Hind ü Tatar ser-teser,Dahi aksâ-yı maşrık ola enver.”

Mustafa Fevzi Efendi Hazretleri, Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin ilimdeki şâmil derecesini, irfân ve kemâlâtını tasvir ederken, onu âdetâ ilmin zirvesine yerleştirir ve şöylece tavzîh buyurur:

Yâni Hazret-i Pîr ilim deryâsında öyle bir buhûra ermişti ki, her ilim dalında iksîr hükmünde bir güneş gibi parlıyordu. Fıkıh, tefsîr, tasavvuf, hadis, bedî‘, mantık, me‘ânî, fen ve hikmet ilimleri, kelâm ve hey’et... her biri onun nazarında açık birer mânâ olmuştu.

Hazret yalnızca dînî ilimlerde değil; edebiyatan astronomiye, mantıktan şiir ilmine dek her bir sahada tam mânâsıyla vukuf sâhibiydi. “Kutb-ı İzzet” tâbiriyle onun mânevî büyüklüğü ve ilmî vakarına işâret edilir. Her ilimde kâmil bir fert olmuş, akranları arasında gıpta edilen bir misâl-i mümtâz hâline gelmişti.

İlmin her köşesinde bir benzeri bulunmaz âlim-i rükn idi. Mensûr ve manzûm eserler te’lîf ederdi, o ki ilim ve fen sahalarında eser bırakmış, ardında hikmet dolu satırlar bırakmış bir zât-ı âlî idi. Bu zât, zâhirde âlim, bâtında kerâmetle müşerref bir pîr-i nûr idi. Hakk Te‘âlâ onu mansûr kılmış, yardım ve inâyet ile sarmıştı.

Zamânın kutb-ı irşâdı Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri ki, cihânı baştan başa mânevî saâdetle donatmıştı, Ervâdî Hazretleri’ne şöyle buyurdu: “Ey can! Git şehr-i Kostantîniyye’ye! Orada Hakk nûruyla parlayan bir şem‘-i şebistân var; Ziyâüddîn. Onu uyandır, feyzi ikmâl eyle!”

İşte bu söz, sıradan bir tavsiye değil, bir kutbun bâtın lisânıyla verdiği tebşîrât idi. Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin gönlünden doğan o nûr öyle bir ziyâdır ki, doğudan batıya tüm diyârlar, Buhârâ’dan Mısır’a, Mekke’den Medîne’ye, Hindistan’dan Tataristan’a, meşrıkın en uç noktasına dek parlamış ve o toprakları nûra gark eylemiştir.

Mustafa Fevzi Efendi, hem Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin tasdîkini, hem Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin ilmî ve rûhânî haşmetini bir arada anlatır. Bu manzûme yalnız bir methiye değil, bir rûhânî silsilenin ve ledünnî vâridâtın târihî vesîkası mesâbesindedir.

“Mükemmel sâhib-i erbâb-ı hâcât,Ânın dergâhıdır bâb-ı münâcât.

O bizden sonra bil sâhib-zamandır,Tarîkat rehberi şems-i cihândır.

Velâyet goncasıdır misk-i ezher,Henüz açmış değildir verd-i ahmer.

O dürdâne-i deryâ-yı vahdet,Özüdür şüphesiz mahbûb-ı Hazret.

Nasîbi senden almıştır ezelden,Bu takdîr olunmuş Lemyezel’den.”

Mustafa Fevzi Efendi, bu fasılda Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin mânevî kıymetini ve Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin o yüce zâta dâir tebşîrâtını, son derece yüksek ve tasavvufî bir lisanla şu veciz beyitlerle tavsîf eder:

Buyurur ki: O Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri ki hâcet sâhiplerinin işlerini dergâhında gören, duâ kapısını ardına dek açan mükemmel bir mânevî sultandır. Onun dergâhı, Hakk’a niyâz ve münâcât eylemenin eşiğidir, âşıkların secdegâhı, dertlilerin dermânıdır.

Şeyh Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri onun hakkında der ki: “O, bizden sonra zamânın mânevî sâhibidir; tarîkat yolunun rehberi, cihâna doğan mânevî bir güneştir.”

Bu, zâhirde bir iltifat değil; bâtında bir tasdîk-i velâyet, ledünnî bir beyândır.

Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri henüz mânevî açılımını izhâr olmamış, fakat fıtraten misk-i ezher gibi kokan bir gül goncasıdır. O gonca ki, kırmızı gül misâli, zamanla tam bir velîlik fethine erecek, aşk bahçesinin en nâdide çiçeği olacaktır. O, vahdet deryâsının incisi, tevhîd sırrının kalbî mahzenidir. Cenâb-ı Hakk’ın husûsî sevdiğidir; mecâz değil, hakîkat yolunun mahbûbudur.

Ve nihâyet “Her ne kadar birçok halîfe gönderilmişse de, seni özellikle o yüce şerîf (Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî) için irsâl eyliyorum. Senin vazîfen umûmî değil, husûsîdir, diğerlerinden ayrıdır, sırr-ı tahsîs taşır. Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî’nin nasîbi ezelde seninle takdîr olunmuştur. Senin vesîle olman, İlâhî takdîrin hikmetle süslenmiş cilvesidir.”

Bu beyanlar, yalnızca kelimelerden ibâret değil; irfânın, sırrın ve bâtınî teslîmiyetin kalp aynasında akis bulan hakîkatleridir. Fevzi Efendi bu tavsîfiyle, bir mânevî saltanatın fermânını âdetâ satırlara nakşetmiştir.

“İrîş var şehr-i İstanbul’a durma,Ânı bul sohbet it bir ferdi görme.

İdersin serteser dünyâyı bende,Senin nâmın anıla oldu zînde.

İrîş kim yâverin Allâh-ü Sübhân,Sana bî-had ider in‘âm ü ihsân.

Seni bir lütfa mazhar itdi Deyyân,Ânı görmüş değildir her bir insan.

Saâdet tâcını geydin müebbed,Kerâmet dârını kıldın müeyyed.

Çerâğın şûlesi cümle cihânı,Münevver idecekdir ins ü cânı.

Olur nâmın bütün dillerde mezkûr,Seni tezkîr iderdi kavm-i mebrûr.”

Mustafa Fevzi Efendi, Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin mânevî yolculuğuna dâir Şeyh Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin ledünnî tebşîrâtını, zarîf ve derûnî bir lisanla şu vecîz ifâdelerle kaleme alır: Yâni: “Ey emîn-i sır ve yâver-i rûhânî! Gecikme, hemen Kostantîniyye’ye var. Orada seni bekleyen, Hakk’ın husûsî nûruna mazhar bir zât var: Ziyâ. Onu bul; onunla hem-dem ol. Başkasına nazar etme; zîrâ o, ferîd-i asr, nâdire-i zaman bir zattır.”

Bu hizmetinle, gönülleri kendine bağlayacak, âlem-i ins ü cinnin kalplerine mühür vuracaksın. Senin adın, onun ismiyle birlikte ebedî hatırlanacak; nâmın fânîlikten çıkıp bekā ile kayıtlanacaktır. Git; zîrâ seni destekleyen, Allâh-ü Sübhân’dır. Senin ardında sınırsız bir İlâhî in‘âm ve ihsân vardır. Bu adım, zâhirde bir yürüyüş, bâtında bir fütûhat kapısıdır.

Hakk Te‘âlâ sana öyle bir ihsân eyledi ki, o feyz-i İlâhî her kulun nasîbi değildir. Bu vazîfe, sâdece sâdık ve sırr-ı emâneti taşıyanlara tevdî olunur. Bu emânet, Hakk’ın ezelî tasarrufunda sana tahsîs edilmiştir. Sen artık ebediyetle mühürlenmiş saâdet tâcını başına giydin. Senin kerâmet menzîlin, nûr ile te’yîd olunmuş, sadâkatle sağlamlaştırılmıştır.

Senin kandilin, sâdece bulunduğun diyârı değil, cümle cihânı nûra gark edecek. O şûle, insanların ve cinlerin kalplerini tenvîr edecek, yolunu şaşıranlara kılavuzluk edecektir. Senin ismin, dillerde mezkûr, gönüllerde mahfûz olacaktır. Her kavm-i mebrûr, seni hayırla yâd edecek, duâlarla anacaktır. Senin ismin, bâtında bir sır, zâhirde bir zikrolacaktır.

“Benim vardır halîfem gerçi bî-had,Bu sırra mazhar ancak sensin Ahmed.

Seni tensîb ider ervâh-ı sâdât,Sana tevcih olunmuş bu fütûhât.

Kelâm-ı Hazret’i dergûş idince,Derûnunda mehabbet cûş idince.

Semî‘nâ gitmek elzemdir didi ol,Eta‘nâ durmazam ey zât-ı makbûl.

Gelür şehr-i şehr-i âsitâne,O göz nûru konar devlete hâne.

İstanbul’a gelince o göz nûru, bir evde konakladı,Gör şimdi neyledi Ahmed Ziyâ bil.

İşit dâim ânı sen eyle tebcîl,Gelince Şeyh Ervâdî bu şehre.

Cemâlinden ziyâ virdikde dehre,Zuhûratla bilir ol mâh-ı tâbân.

Ki doğdu maşrıkından şems-i Rahmân,Bu şeb gelmiştir ol üstâd-ı ekrem.

Beni ister didî ol zât-ı efham,Sabah oldukda sultân-ı tarîkat.

Makām-ı Hazret’e itdi azamet,Bu bî-rehnümâ şâh-ı velâyet,Cenâb-ı Ahmed’i şems-i kerâmet.”

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin, Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri hakkında beyân buyurduğu husûsî tebşîrât; zâhirde bir irşâd izni, bâtında ise sırlar menziline dâvettir.

Bu beyân, bir pâdişâhın yâdigârı gibi muhâfaza edilmekle kalmaz; aynı zamanda İlâhî takdîrin saf nûruyla tecellî etmiş bir fütûhat kapısıdır.

Hazret buyurur: “Evet, çokları vardır hizmette, lâkin bu sırra ehil olan yalnız sensin, ey Ahmed!”

Bu söz, çokluk içinde birini seçmek değil, niceleri içinde mânevî cevheri fark etmek ve ona liyâkat kazandırmaktır.

Bu ulvî emre mazhar olan Ervâdî Hazretleri, gönlünün derinliklerinden yükselen coşkuyla, hiç tereddüt göstermeksizin seyr ü sefere çıkmış; zâhirî bir yolculukla bâtın âleminde yeni bir fasla adım atmıştır. İçinde yanmakta olan aşk ateşi, onu “semî‘nâ ve eta‘nâ” sadâsıyla harekete getirmiş, bu ulvî vazîfeyi gecikmeksizin kabûl eylemiştir.

Kudsiyyetle donanmış bu zât, Devlet-i Aliyye’nin mânevî kalbi olan Pâyitaht-ı İstanbul’a vâsıl olduğunda, şehir onun gelişinden habersiz olsa da, Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Hazretleri’nin pâyitahtın gönül sarayında mânevî bir çerağ yakmıştır. Bu beyân, bir meclis sohbetinden öte, bir çağın mânevî nöbet değişimidir. Devir artık Gümüşhânevî Hazretleri’nin devridir.

Bu hâdiseyi kaleme alan Fevzi Efendi târihe şöyle kayıt düşmüştür:

“Çün Ervâdî görür Ahmed Ziyâ’yı,Mükemmel abd-i hâs-ı kibriyâyı.

Sana geldim dir ey mâh-ı cihânyân,Senin için gönderildim cân-ı cânân.

Beni emreyledi Mevlâ-yı Hâlid,O kutbu’l-‘ârifîn şeyhu’l-emâcid.

Senin için gezmişem bunca diyâr ben,Senin müştâkınam ey vech-i ahsen.

Celâlüddîn Rûmî’dir misâlin,Ben ol şemsem ki meftûn-ı cemâlin.

Seni arzu iderdim cân ü dilden,Sana âşık idim her dem gönülden.

Gel ey ma‘şûk u mahbûbum bana gel,Gel ey şâh-ı velâyet rûy-i ecmel.

Görünce menba‘-ı feyzin o server,Safa geldin didi ey şâh-ı kişver.

Didi dertlilerin dermânı geldi,Serîr-i sadrımın sultânı geldi.

Şerîat râhının kervânı geldi,Tarîkat sûrunun derbânı geldi.

Hakîkat şehrinin hünkârı geldi,Me‘ârif kasrının mîmârı geldi.

Hafâ-yı sırrımın esrârı geldi,Cilâ-yı rûhumun mi‘yârı geldi.

Semâ-yı kalbimin şemsi görüldü,Gönül bîmârına merhem sürüldü.

Kudûm-i Hazret’in mahz-ı kerâmet,Nevâ-yı sohbetin ayn-ı saâdet.

Seni özlerdi cânım çok zamandır,Geceler subha dek kârım figândır.

Garîbem bu diyarda yok enîsim,Safâ geldin kerâmetli celîsim.

İrşâdi mâh-ı nev şems-i münîre,Hemandem bey‘at itdi destgîre.

Seversen Hazret-i Kutb-ı Cihân’ı,Oku İhlâs sûri Yâ-Sîn ve Fâtiha.”

Ervâdî Hazretleri nazar-ı hakîkatle Ahmed Gümüşhânevî Ziyâüddîn Hazretleri’ni müşâhede ettiğinde, onun mükemmelliğini yalnız zâhirde değil, bâtında da idrâk etmiş; bu mübârek vuslatı bir vazîfe-i ilâhiyye telâkkî eylemiştir.

“Ey cihânın sînesini aydınlatan mâh-ı kemâl, ey gönüllerin sevdâsı, ben sana geldim, değil hevâdan, bizzât Cenâb-ı Mevlânâ Hâlid’in emriyle gönderildim.” diyerek kalbinden taşan muhabbeti, lisân-ı hâl ile ve tâzîm ile arz etmiştir.

Nice diyarlar, denizler, beldeler aşarak bu buluşmaya yürümüş; vuslatı bir aşk merhalesi, bu kavuşmayı ise mânevî bir nikâh telakkî etmiştir. Nitekim “Sen, Rûmî misâli bir mâşûksun; ben ise Şems-i Tebrîzî gibi, aşkınla mest olmuş bir âşığım.” diyerek kalbinin pür-tâb hâlini ifşâ eder.

Bu yüce muhabbet karşısında, Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri de onu fahm ile karşılar. “Ey nurlu cemâl! Hoş geldin. Gelişin sâdece bir vuslat değil, gönlümde zuhûr etmiş bir kerâmettir” buyurur. Ve der ki: “Sadrımın sultânı, şifâ bekleyen dertlilerin dermânı, şerîatın rehberi, tarîkatın nâzırı, hakîkatin burhânı, mârifetin mîmârı teşrîf etti.” Bu beyân, yalnız bir karşılama değil, iki kâmil rûhun vuslatına yazılmış ebedî bir iltifattır.

Bu hâl, tasavvufî hakîkatte bir devrin kapanıp yeni bir devrin fethidir. Sırlı kapılar açılmış, kalpten kalbe geçen nûrânî feyz ile dertlere dermân, gönüllere cân olmuştur. Bu feyzin en latîf tecellîsiyle, Ervâdî Hazretleri’ne bir lahza dahi beklemeden bîat etmiş; böylece mânevî bir bey‘at gerçekleşmiştir. Ay, güneşe kavuşmuş, aşkın nûru gönüllerde yankılanmıştır.

Bu latîf ifâdeler, yalnızca aşkın beyânı değil; kutbiyyet mertebesine dâir derin bir sırra da işâret etmektedir. Her bir kelâm, bir sırra mazhar, her bir beyân bir hakîkati ifşâ etmektedir. Zîrâ bu manzûmât, sâdece şiir değil; ledünnî hakîkatin kalemle işlenmiş bir hâtırasıdır.

Eğer Ahmed Ziyâüddîn Hazretleri’ni gönülden sevenlerdensen, bil ki bu sevgi sırf bir meyil değil; Allâh’ın lütfuyla kalbine yerleşmiş bir hazîne-i ledündür. Onun rûh-u tâhirelerine Fâtiha, Yâsîn ve İhlâs gibi sûrelerle vefâ göstermek, yalnızca bir duâ değil, sadâkatin nişânesidir.

Bu kıymetli beyitler Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’ne duyulan muhabbeti, mânevî makāmını ve Şeyh Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri arasındaki rûhânî münâsebeti zerâfetle ve tasavvufî bir dil ile bizlere beyân etmektedir.

Mustafa Fevzi Efendi Hazretleri’nden rivâyet edilerek bizlere intikal eden bu kıymetli beyitler, yalnız kelâmın süsüyle bezenmiş beyitler değil; ehl-i bâtına hâs, kalem ile îzâhı müşkil, yalnızca hâl ile sezilen sırların lisânıdır.

Bu manzûmât, tasavvufun semâvî mecrâlarında zuhûr eden aşk-ı hakîkînin ve irfân-ı ledünnînin zarîf bir tercemânıdır. Her bir satırda, mecâzla hakîkatin el ele verip kalbe akseden bir tecellî vardır.

Şeyh Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin Gümüşhânevî Hazretleri’ne olan iltifâtı, ne sıradan bir hilâfet tevdîidir, ne de sâdece bir mürşid takdîridir; bu, istihdâm-ı Rabbânînin yeryüzünde nurlanmasıdır. O söz ki: “Evet, çok halîfem vardır, lâkin bu sırra yalnız sen mazhar oldun ey Ahmed!”

İşte bu söz, semâdan inen bir taç gibidir; onunla Ahmed Ziyâüddîn Hazretleri, mânevî sultânların başına taç olmuştur.

Ervâdî Hazretleri’nin bu emre verdiği cevab, ehl-i tahkîkin “Semi‘nâ ve eta‘nâ”sını andıran bir teslîmiyetle, aşkın ve vecdin lisânıdır. Duraksamadan, bir lahza düşünmeden, kalbinde aşkı, ayağında hizmeti, dilinde sadâkatiyle yola revân olması, bu asrın dervişine numûne-i imtisâldir.

Ervâdî Hazretleri’nin Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri ile buluştuğu ân ise, tasavvuf târihine altınla yazılmış bir vuslat ânıdır. Bu kavuşma, zâhirde iki zâtın müsâferatı gibi görünse de hakîkatte bu, kalb ile kalbin, sır ile sırrın, aşk ile hakîkatin kucaklaşmasıdır. Ziyâüddîn Hazretleri’nin Ervâdî Hazretleri’ni, bâtınî bir cezbe ile karşılaması, onun mânevî kemâlinin bir delîlidir.

Ve o iltifatlar… “Dertlilerin dermânı geldi, şerîat yolunun kervânı geldi, tarîkatın derbânı, hakîkatin hünkârı, mârifetin mîmârı geldi.”

Bu ifâdeler, sâdece bir misâfir karşılaması değil, bu, bir kutbun diğer kutba şecâatle tâzîmidir.

Bu metinlerde, Celâleddîn Rûmî Hazretleri ile Şems-i Tebrîzî Hazretleri’nin muhabbetinden hâl vardır; çünkü burada aşk mecâzdan çıkıp hakîkatin bizzât kendisi olmuştur. Ziyâüddîn Hazretleri’ne yöneltilen iltifât, onun sâdece bir ârif değil, zamânın kutbu, hakîkatin kendisiyle müşerref bir mürşid olduğunu ilân eder.

Velhâsıl bu metinler, saray kapılarında okunan methiyeler değil; Arş-ı A‘lâ’dan inen ilhâmât ve tecellî nurlarının beyitler sûretinde bürünmüş hâlidir. Bunlar, semâdan süzülüp gelen rûhânî meltemlerdir. Bu neş’e, bu letâfet, bu incelik, yalnızca aşkı tadanların, sırra erenlerin, hâli yaşayanların hissedebileceği bir cevherdir. Cenâb-ı Hakk bizleri de bu feyze, bu edebe, bu mârifete nâil eyleye.

Meşrebi

Gümüşhânevî Hazretleri kendisini tanıtırken veciz bir şekilde şöyle buyurur: “Tarîkatten Nakşîbendîyim, meşrebem Şâzelîyim.”

Bu iki kısa cümle, zâhiren sâde görünse de derûnunda öyle büyük bir hakîkat saklar ki, sâdece Gümüşhânevî Hazretleri’nin değil, onun mânevî izinde yürüyen bütün mürşid-i kâmillerin, bilhassa Gümüşhânevî Hazretleri’nin de tarîkat ve irşâd anlayışının özünü aydınlatır.

Gümüşhânevî Hazretleri sâdece NakşibendiyyeHâlidiyye silsilesinin kutbu değil; mânevî ufkunda Şâzeliyye’nin latîf iklimine nüfûz etmiş zülcenaheyn bir zattır. Şeyh Ahmed elErvâdî Hazretleri’nden aldığı irşâd icâzeti, yalnız Nakşibendî hilâfet zincirini değil; Şâzelî meşrebinin gaybî tesir ve mîrâsını da selâmetle kuşanmasına vesîle olmuştur.

Gümüşhânevî Hazretleri öyle bir makāmın sâhibi idi ki “Tarîkaten Nakşî, meşreben Şâzelîyim.” buyurur; zâhirî usûl ile bâtınî cevheri birlikte gözetir. Bu iki bereketli yolun usûl ve âdâbını kendi ilmî ve tasavvufî mektebinde birleştirip cemeder.

Gümüşhânevî Hazretleri te’lîf ettiği eserlerde Şâzelî esrârına meczolmuş; Mecmû‘atü’lAhzâb isimli eseri, Şeyh Hasen-i Şâzelî Hazretleri’nin hüsnü niyetine vâsıl olan münâcât, hizb ve duâlarla âdetâ Şâzelî menba‘ına dönüşmüştür.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin kalemi, sayfaları boyunca Şâzelî kaynaklardan nakîşlenmiştir; bu ise onun o yola ve o mektebe derin bir muhabbetle bağlı olduğunun en bedihi misâlidir.

Ayrıca Gümüşhânevî Hazretleri, Nakşibendî ve Şâzelî yolları arasındaki rûhânî iltizâmı ve ahenkli yakınlığı sıkça tavzih buyurmuş; tasavvufî zevkinde bu iki yolun sükûneti, tevâzuu ve muhabbet usûlünü cemetmiştir. Bu bakımdan onun irşâd usûlü, Nakşibendî nûrunu Şâzelî muhabbeti ile yoğurmuştur.

Onun usûlü öyle envârı hâvî idi ki, Nakşibendî tarîkat-ı aliyyesi ile berâber Şâzeliyye tarîkat-ı aliyyesini de cemetmiştir. Gümüşhânevî Hazretleri bu iki tarîkatın mânevî meşkiyle harmanlanmış hâliyle, yalnız Türkiye’de değil, tasavvuf târihine mânevî bir menba olarak ser-çeşme olmuştur.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin Şâzeliyye ile olan râbıtası, evvelâ, mürşidi Şeyh Ahmed ibni Süleymân etTrablusî elHüseynî elErvâdî Hazretleri’nden (v. 1275/1858) almış olduğu icâzeti aliyye vesîlesiyledir.

Bu büyük mürşid-i kâmil, yalnızca zâhirî ilimlerde değil, aynı zamanda bâtınî me‘ârifin deryâsında da serfirâz bir meşâyihtır.

Kendisi Ekberiyye, Rifâ‘iyye, Düsûkiyye, Ahmediyye, Halvetiyye, Kâdiriyye, Sühreverdiyye, Kübreviyye, Çeştiyye ve Hâlidiyye gibi birçok tarîkatta irşâd ehliyetiyle tezyîn olunmuş, mârifet burcunun yıldızlarındandır.

Şeyh Ervâdî Hazretleri, Şâzeliyye silsilesindeki icâzetini, aynı zamanda hadîs ilminde de feyz aldığı allâme-i asr Şeyh Ömer Feyzî eş-Şâzelî en-Nakşibendî Hazretleri’nden tevârüs etmişlerdir. Bu yüksek nisbet, Gümüşhânevî Hazretleri’ne yine Ervâdî Hazretleri vâsıtasıyla intikal etmiş; böylece mezkûr tarîkatların rûhânî silsileleri Gümüşhânevî’nin gönül harmanında kemâle ermiştir.

Bu hâl, Gümüşhânevî Hazretleri’nin yalnızca bir tarîk değil, pek çok meşrebin ve ledünnî mârifetin mânevî vârisi olduğunun nişânesidir. O, sanki bu feyz-i rahmânî silsilelerin tamâmını meczederek, tasavvufun ortak menba‘ına vuslat için bir irfân köprüsü inşâ etmiştir.

Gümüşhânevî Hazretleri, te’lîf ettiği Câmi‘u’l-Usûl ve Mecmû‘atü’l-Ahzâb nam kütüb-i şerîfelerinde, Şâzeliyye mektebine dâir feyzân-ı İlâhî ile mücehhez pek çok menkûlât ve alıntıya yer vermiştir.

Bilhassa Mecmû‘atü’l-Ahzâb’ın evvelki cildinde, sâdece hizb-i şerîfleriyle irsiyet bırakmış olan Hazret-i Şeyh Şâzelî’nin duâlarını cemederek, onları ümmete birer rahmet nüshası kılmıştır. Bu mübârek eser, Şâzeliyye menhecinin duâ ve münâcât husûsundaki letâfetini ihtivâ eden müstesnâ bir külliyattır.

Câmi‘u’l-Usûl isimli eserinde dahi, Şâzeliyye tarîkinin meşâyihine tekrarla mürâcaat etmiş, onların hikmet ve irfanla dolu sözlerine âdetâ bir mürid-i sâdık gibi yönelmiştir. Bu da onun sâdece zâhirde değil, bâtında da Şâzelî meşrebinin ledünnî feyzine mazhar olduğunu belgelendirir.

Nitekim merhûm Trabzonlu Hâfız Esad Efendi’ye de Şâzelî usûl üzere icâzet-i şerîfe verdiği rivâyet olunmuş olup, bu hâl Gümüşhânevî Hazretleri’nin irşâd-ı tarîkatta ne denli vâsıl ve ne derece tasarruf sâhibi olduğunu vuzûha kavuşturur. Her biri mânevî devrânın halkasında birer nûr menba‘ı olan bu icâzetler, tarîkat-ı aliyyenin silsilesine bereket ve şerefle dâhil olmuştur.

Gümüşhânevî Hazretleri yalnızca Nakşibendiyye yolunun ledünnî sırlarına vâkıf bir mütebahhir değil, aynı zamanda Şâzeliyye mektebinin erkân-ı mâneviyyesine ve aslî kaynaklarına da bihakkın vukûfiyet kesbetmiş bir zevât-ı aliyye-i mürşid-i kâmildir.

Bilhassa Şâzelî tarîkinin önde gelen hikmet sâhibi sâliklerinden İbn Atâullâh el-İskenderî Hazretleri’nin kaleme aldığı ve tasavvuf yolcularına teslîmiyet ve tevekkülün inceliklerini beyân eden “et-Tenvîr fî ıskâtı’t-tedbîr” adlı şaheserine duyduğu iştiyak ve mutâlaası, onun Şâzelî zevkine ne denli derûnî bir vuslatla bağlı olduğunun nişânesidir.

Gümüşhânevî Hazretleri, Şâzeliyye tarîkatının edebi hazînesinden nakledilen esrâr-ı mânevî tarafından Nebevî bir nur misâli aydınlanmış ve bu mücâzî hazînelerden derinlemesine istifâde eden kutb-ı felekteki bir ârifi billâh olmuştur. Zât-ı zü’l-celâl, vahdeti şuhûd ve vahdeti vücûdun feyzini derûnunda taşımış, hem Nakşibendî hem de Şâzelî mektebin tohumlarını kendi rûhunda yoğurmuş bir mürşid-i kâmildir.

Kaleme aldığı mevâridât, duâ ve hizblerin derlemeleriyle meşhur Mecmû‘atü’lahzâb ve mânevî metodlarını içeren Câmi‘u’l-Usûl’ünde Şâzeliyye ilmî geleneğinin muhteşem menbalarını istifâdeye açmış, usûl ve ahlâkı icrâ eden dâru’lhikmet bir şahsiyet olarak temâyüz etmiştir.

Özellikle eserlerinde müstakîm olarak yer verdiği ve ilhâm pınarı olarak andığı eserler şunlardır:

Mefâhiru’laliyye fî’lme’âsiri’şŞâzeliyye,

elKevâkibü’zzâhire,

elMenâkıb ve’lvâridât,

Letâifü’lminen fî menâkıbi’şŞeyh Ebi’lAbbâs elMursî,

Dürretü’lesrâr ve Tuhfetü’lebrâr,

Ğaysü’lmevâhibi’l‘aliyye fî Şerhi’lHikemi’l‘Atâiyye,

Abdülvehhâb ibn Ahmed eşŞa‘rânî’nin etTabekāt ile Kitâbu’lMîzân’ı,

elMedâric,

elEnvâru’lkudsiyye,

elCevâhir,

elEcvibetü’lmerzıyye,

Muhammed ibn Sa‘îd elBûsîrî’nin Kasîdei Bürde’sinden nakiller.

Bu kıymetli eserlerden yaptığı nakiller, hem Şâzeliyye tarîkat-ı aliyyesinin hem de Gümüşhânevî Hazretleri’nin mârifet yolculuğunun mihverî kaynaklarını oluşturur.

Her satırı, mâneviyâtın letâifiyle beslenen bir zikir gibi; hükmü, hikmetiyle kalplere nüfûz eden bir ilhamdır. Gümüşhânevî Hazretleri bu eserlerle Şâzeliyye’nin feyzli zincirlerini ihyâ etmiştir.

Gümüşhânevî Hazretleri: “Her bir velînin husûsiyet ve himmeti bâ-izzet-i Rabbâniyye ile mümtazdır.” diyerek, tasavvufun sultanlarını birer mânevî cevher olarak tahlîl ederken, Bahâuddîn Nakşibend Hazretleri’ni cezbe ile sohbetin, Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri’ni celâl ve tasarrufun, Ahmed er-Rifâ‘î Hazretleri’ni tevâzu ve incelikle irşâdın timsâli olarak zikreder.

Bu zümre-i evliyâ arasında Ebu’l-Hasen eş-Şâzelî Hazretleri’ni de taltîf ederken, onun mümeyyiz mânevî vasfını ilm-i ledünnî ve vâridât-ı hakāik olarak beyân eder. Yâni Şâzelî Hazretleri’nde tecellî eden en büyük mazhariyet, ilimle yoğrulmuş bir gönül ve vâridât ile inşirah bulan bir ruh terbiyesidir.

Bu beyân, Gümüşhânevî Hazretleri’nin tasavvuf nezdindeki kavrayışını ve şahsiyetlerin mânevî kıymetlerini nasıl bir basîret ve mârifetle temâşâ ettiğini göstermekte; aynı zamanda Şâzelî meşrebinin ilme verdiği ulvî kıymeti tasdik etmektedir.

Gümüşhânevî Hazretleri, kaleme aldığı eserlerinde, Nakşibendî sâdât-ı kirâmı ile berâber Şâzeliyye tarîkatının meşhûr meşâyihine ayrı bir ihtimam göstermiş; gönül âleminde iz bırakmış nice sâdât-ı kirâmdan bahsederken onların mânevî mîrâsını ümmete arz etmiştir.

Bu yüce zevât-ı kirâm arasında evvelâ, Şu‘ayb-i meşhûr Ebû Medyen Hazretleri’ni, ardından Abdüsselâm ibn Meşîş Hazretleri’ni (vefât 625/1228), Ebu’l-Abbâs el-Mursî Hazretleri’ni “Sultânü’l-ulemâ” lakabıyla yâd olunan İzzeddîn Abdüsselâm Hazretleri’ni (vefât 660/1262), İbn Atâullâh el-İskenderî Hazretleri’ni ve Muhammed ibn Sebbâğ el-Kāsım el-Himyerî Hazretleri’ni rahmetle yâd etmiştir.

Yine Muhammed Vefâ Hazretleri ve fazîletli oğlu Ali Vefâ Hazretleri, Şemsüddîn el-Hanefî, Ebu’l-Mevâhib eş-Şâzelî el-Vefâî, Ebû Abdullâh Muhammed ibn Süleymân el-Cezûlî, Ahmed Zerrûk, İbrâhîm el-Mevâhibî eş-Şâzelî el-Aksarâî, büyük mutasavvıf Şa‘rânî ve onun dostu Ali el-Havvâs, son devirde derin tesirler bırakan Ali ed-Derkāvî ve nihâyet Ömer eş-Şebrâvî el-Halvetî eş-Şâzelî (Kaddesallâhu Esrârahum Ecma‘în) hazarâtı Gümüşhânevî Hazretleri’nin eserlerinde mezkûr ve mâneviyatta misal olmuştur.

Gümüşhânevî Hazretleri bu büyüklerin isimlerini zikretmekle kalmamış, aynı zamanda onların vâridâtından istifâde ederek, gönül erbâbına bir tasavvuf bahçesi sunmuştur.

Gümüşhânevî Hazretleri Şâzeliyye meşrebinin sırlarla müzeyyen, hikmetlerle dolu usûlünü beş veciz kāideyle hulâsa buyurmuşlardır. Bu kāideler, sâlikin gönül menzillerinde selâmetle seyr ü sülûk etmesi için zarûrî esaslardır.

Birincisi: Zâhirde ve bâtında takvâ sâhibi olmak.

Bu takvâ, kulun Rabbine karşı tam bir vera‘ ve istikāmet üzere yaşamasını ihtivâ eder. Sâlikin her hâlini Cenâb-ı Hakk’ın nazar-ı ilâhîsinde bilerek, nefsinden uzaklaşıp rızâ-yı Mevlâ’ya sarılmasıdır.

İkincisi: Söz ve fiillerde sünnet-i seniyyeye ittibâ etmek.

Bu ahlâk-ı Muhammediyye’ye bürünmek ve Rasûl-i Ekrem Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in nûrânî izinden gitmek demektir. Bu hâl, muhâfaza ve güzel ahlâk ile tahakkuk eder.

Üçüncüsü: İkbal yâhut idbâr zamanlarında mahlûkāta meyletmemek.

Yâni fânîlerin rağbetiyle gönül oyalanmamak. Bu ise ancak sabrın ve tevekkülün zirvesinde olgunlaşmakla mümkündür. Varlıkta şükür, yoklukta sabır sıratıdır bu yol.

Dördüncüsü: Az yâhut çok, kendisine ihsân olunan rızıklarda Hakk’tan râzı olmak.

Bu hâl, tam bir kanâat ve tefvîz ile kemâle erer. Veren de alan da O’dur; rızâ, kulun en büyük hazînesidir.

Beşincisi: Darlıkta da bollukta da yüzünü yalnız Allâh’a çevirmek.

Sâlik, her hâlükârda Mevlâ’sına hamd ve şükür ile yönelirse, kalbi her zaman nûr ile dolar, hikmetle parlar.

Bu beş usûl, Gümüşhânevî Hazretleri’nin dilinden dökülen sır ve hikmet deryâsının incileridir ki, Şâzelî yolunun hulâsasıdır.

Gümüşhânevî Hazretleri zikirlerin bereket ve hakîkatle tecellîsini temin etmek maksadıyla, mümtaz bir adâb-ı zikir usûlünü bizlere beyân buyurmuşlardır. Zikre başlarken yapılacak hazırlıklar, her şeyden önce zâhirî ve bâtınî temizliğin vesîlesi olan abdest ile başlar.

Hazret bu tasfiyeden sonra, zikre niyet edenin iki rekât nâfile namaz edâ etmesini tavsiye eder: İlk rekâtta Kâfirûn Sûresi, ikinci rekâtta ise İhlâs ve Muâvezeteyn sûrelerinin birlikte okunması gerekir. Bu nâfile ibâdet, kulun nefsini, zikre teslim olmaya hazırlayan mânevî bir ortam hâsıl eder.

Namazın ardından oturulduğunda ise istiğfâr üslûbu, tarîkata göre farklılık arz eder.

Nakşî usûlünde, 5, 15 veyâ 25 kez istiğfâr niyâz edilir; Şâzelî usûlünde, bu sayı çoğunlukla 70 defâdır; diğer tarîkatlarda ise 100 kez istiğfâr uygun görülür. Bu istiğfâr fazîletinden sonra duâ etmeye geçilir.

Yine Şâzelî usûlüne göre, zikri ilerleten mürîd şu vecih üzere devâm eder: Bidayetinde “Yâ Rabbi! Sen Allâh’sın! Benim için ‘Lâ ilâhe illâllâh’ı bilmeyi kolaylaştır.” niyâzıyla niyet edilir; ardından bir Fâtiha duâsı okunur ve üç defâ İhlâs Sûresi tilâvet edilir.

Bu titizlikle yapılan zikir sonunda, okunan sevapi silsilenin tamâmına hediye edilir, böylece hem mânevî menzil hem de irtibat derinleşir.

Binâenaleyh Gümüşhânevî Hazretleri’nin zikir âdâbı, kalbin Allâh’a yönelişi ve ihlâs duygusunun şekillendiği bir sükûnet tarîkidir.

Gümüşhânevî Hazretleri tarîkat-ı aliyye âdâbı mevzûunda beyân buyurduklarında, ekseriyetle Nakşibendiyye ile Şâzeliyye meşreplerini mukâyese etmişler, bu iki yüce yolun telâkî noktalarına dikkat celbetmişlerdir. Zât-ı âlîleri, seyr ü sülûk tarikiyle alâkalı olarak iki yoldan bahisle şöyle ferman buyururlar:

Evvelki yol, Hakk Te‘âlâ’nın celâl ve cemâlinin daha ilk adımda kalb-i selîmde tecellî etmesiyle başlar. Bu vuslatla, sâlik-i müştâk “Lâ ilâhe illâllâh” zikr-i şerifini kalbine nakşeder ve amel-i sâlih ile bu mânevî hâl üzere sebât eder. Gümüşhânevî Hazretleri bu meşrebi Nakşibendiyye ve Şâzeliyye yolunun temel esasları olarak telakkî ederler. Bu yolun erkânı “Allâh’ı görüyormuş gibi kulluk etmek” düstûrudur ki, ihsân makāmının azametli cilvesidir.

Sâni yola gelince; burada sâlik evvelâ nefsini müşâhede eder. Bu bakışla, nefsin tabîat ve meyillerinden tefekkürle Hakk’a yönelir ve amelini bu istikāmetle tanzim eder. Bu yol, İmâm Ğazâlî ve Sühreverdî Hazretleri gibi büyüklerin tâkip ettiği menhec olup “Sen O’nu görmüyor olsan da, O seni görmektedir.” kāidesiyle temellenmiştir.

Gümüşhânevî Hazretleri bu iki meşrebi birbiriyle te’lîf etmiş, her birinin hakîkat ve hikmetini izhâr eylemiştir. Tarîkatların esas maksatları olan vuslat-ı İlâhî ve rızâ-yı Mevlâ’ya erişme yolunda, gerek Nakşibendîlerin hafî zikirle ledünnî âleme seyri, gerekse Şâzelîlerin cehrî zikirle aşk-ı ilâhîye nüzûlü, Hazret’in nazarında eşsiz bir vuslat neşvesi hâline gelmiştir.

İşte Gümüşhânevî Hazretleri’nin bu ulvî nazarı ve mukâyesesi, tasavvuf erbâbına tarîkat yollarının hakîkatte nasıl bir vahdet sırrıyla cemettiğini gösteren ledünnî bir meşaledir.

Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) intisâb bahsi (nişan almak, bey‘at etmek) meselesinde, Şâzeliyye ve Nakşibendiyye yollarının sâdece nispetî bey‘at veyâ teberrük kaygısıyla değil; fenâbekā ve tevhîd eksenli tedris bir mânevî terbiyeye bağlanmak mânâsında müşterek bir usûl olduğunu nazara verir.

Şâzeliyye ve Nakşibendiyye yollarının müşterek usullerine misal olarak şu hususları tavzîh eder:

Mücahede değil, ihsân nûruyla dolu bir yoldur: Her iki yol, nefisle çetin bir savaş yerine, Allâh-u Te‘âlâ'nın ilk adımlarda esrârı ilâhiyye ile lütuf göstermesine dayalı, kolaylık ve makāmı şühûd vaad eder.

Maddî değil, mânevî tarîkatlardandır: İnsanları dünyevî fayda veyâ makam peşine değil; zâhirde îtikāda, bâtınla ise İlâhî tecellîlere yöneltir.

Dünyâdan koparmak yerine, şükürle ortak yaşamayı öğretir: Tarîkat mensuplarından malda mülkte sızıntı beklemez; dünyâya ile birlikte, ondan şükürle istifâde eylemeyi telkin eder; toplum içinde faydalı olmayı öne çıkarır.

Sırrî değil, şeffaflık olan “sahva”ya değer verir: İlâhî aşkın azığı olmuş zikir ve sohbetlerle, insanı gafletten çekip huzûra eriştirir.

İntisâb bağlayıcı bir sır değil, rûhî eğitimin mihenk taşlarından biridir: Mürîdmürşid münâsebetini sembolik değil; samîmî teslîmiyet ve ahlâkî, zikirî disiplinin anahtarı kabûl eder.

Sohbeti yoldaki nur olarak vaz‌geçilmez bir esas sayar: Nakşibendî zikir halkaları ve Şâzelî sohbet meclisleri gibi zikirsohbet birlikleri üzerinden, mürîdlerin kalplerine hidâyet ve sûret dolgunluğu yayılır.

Böylece Gümüşhânevî Hazretleri, hem Şâzelî hem de Nakşî meşreplerin rûhî telakkî ve usûllerinde bir mukâyese ortaya koyar; bu mukâyeseler vesîlesiyle tasavvufî hayatta “tevhîd, fenâ, bekā, zikir, sohbet, intisâb ve ihsân” gibi unsurların tamâmına dâir sâde ama derin bir nazar sunar. Bu anlayış, mürîdmürşid ilişkisinin rûhu ve tarîkatın hakîkatine yönelik uhuvvettir.

Bu minvalde Gümüşhânevî Hazretleri yalnızca eserleri nakleden bir râvî değil, aynı zamanda bu eserlerin hikmetini ve bâtınî sırlarını hissederek yaşayan ve yaşatan bir mürşid-i Rabbânî sıfatıyla temâyüz etmiştir.

Bu beyân, bir usûl, bir yol, bir terbiye sisteminin özlü ifâdesidir. Zîrâ “Tarîkatten Nakşîbendîyim” demek, tasavvuf yolunda Hazret-i Ebû Bekr Sıddîk Efendimiz’e dayanan, nefis tezkiyesi ve zikirle kalbin safâsına ermeyi esas alan Nakşibendiyye yolunun mensûbu olduğunu ifâde eder.

Bu yolun temelinde zâhir ve bâtın bütünlüğü, şerîat ve hakîkat âhenginin korunması vardır. Nakşibendîlik, dünyâya zâhiren alâkadar görünse de, kalben hiçbir şeye bağlanmayan, halvet der encümen yâni halkın içinde Hakk ile olmayı esas alan bir yolculuktur.

Lâkin Gümüşhânevî Hazretleri bununla yetinmez, sözünün devâmında buyurur ki: “Meşreben Sâzelî’yim.”

Bu ifâde ise kalbin inceliklerini, aşkın ve cezbelerin hâkim olduğu Şâzeliyye yolundan beslenmek anlamına gelir. Şâzelî meşrep, tasavvufun daha ziyâde Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimize muhabbet üzere kāimdir. Dolayısıyla bir yandan disiplin, zikir, seyr u sülûk; diğer yandan aşk, incelik, derûnî muhabbet bir araya getirilmiş olur.

İşte bu iki yönün birleştirilmesi hem Gümüşhânevî Hazretleri’nin hem de Gümüşhânevî Hazretleri’nin irşâd anlayışını çözmenin anahtarıdır. Bu anlayışta tarîkat, sâdece bir kalıp değil; bir usûl, bir terbiye ve bir insan yetiştirme sanatıdır. Yâni sâdece zâhirî âyin ve erkân değil, bâtın terbiyesi, nefsin adım adım tezkiye edilerek kalbin sâfiyetine ulaştırılması esastır.

Bu noktada, tarîkat metodolojisi dediğimiz şey, insana bir şuur, bir hâl, bir istikāmet kazandırır. Kişi, zikir ile gönlünü temizler, sohbet ile aklını diriltir, hizmet ile nefsini eğitir. Yolun temel taşları olan murâkabe, sohbet, teveccüh, halvet ve râbıta gibi usûller; mürşidin rehberliğinde, mürîdin her bir nefeste Hakk’a yaklaşmasına vesîle olur. Bu metodolojide, insan yetiştirme sanatı, ilimle, amel ile, edep ile yoğrulur.

İşte Hoca Efendi Hazretleri’nin de irşâd anlayışı tam da budur: Sıkı bir Nakşî terbiyesi ile, nefsin terbiye edildiği, zikirle kalbin cilâlandığı; bir yandan da Şâzelî inceliğiyle, aşk, muhabbet, cezbe ve letâfetin doyasıya yaşandığı bir mekteptir.

Bu iki mânevî kanadı meşrebi bir araya getiren bir tarîkat anlayışı, hem sağlam temellere dayanan bir zikir disiplini hem de içten bir gönül genişliği sunar.

Bu inceliği kavramak, yalnızca o iki kelimeyi anlamaktan değil; o kelimelerin arkasındaki hayâtı, hâli, teslîmiyeti, âdâbı ve aşkı kavramaktan geçer. O hâlde bu iki cümleyi çözmek, Gümüşhânevî Hocae Efendi Hazretleri’nin irşâd anlayışını anlamak demektir.

Aynı devrin mânevî sîmâları arasında, Gümüşhânevî Hazretleri’nin üstadları olan Abdülfettâh el-Akrî Hazretleri ve el-Ervâdî Hazretleri dahi İstanbul-ı Dersaâdet’te faal olarak tarîkat-ı Nakşîye-i Hâlidiyye’nin neşr ü şüyû‘unda bulunmuşlar ve meclis-i irşâdlarını ihyâ eylemişlerdir.

Şeyh Ahmed ibn Süleymân el-Ervâdî et-Trablusî Hazretleri

İlmiyle âsâr bırakan, tasavvufla meşrebi müzeyyen olan Ahmed ibn Süleyman et-Trablusî el-Hüseynî el-Ervâdî Hazretleri, Osmanlı devrinde nur saçan bir Hakk âşığı ve gönül ehlidir.

Trablusşam vilâyetinin, deniz kıyısında serin yellerle şenlenen Ervâd kasabasında dünyâya geldi. İlmini bu bereketli beldede başlatıp, kadîm İslâm şehirleri olan Trablusşam, Dimeşk ve Kāhire gibi medâr-ı iftihar beldelerinde tekmil etti.

Ahmed el-Ervâdî Hazretleri ilmî birikiminin ve tasavvufî derinliğinin mührü olan çok sayıda eser kaleme almış, bu eserlerle hem zâhirî ilimlerin hem de bâtınî mârifetlerin mümtaz bir hâdimi olarak temâyüz etmiştir. Kaleme aldığı eserlerin sayısı bizzât kendisinin ifâdesine göre yüz yirmiyi bulmakta olup, bunların çoğu risâle mâhiyetinde olsa da, irfânî derinlik ve ilmî vukûfiyet bakımından fevkalâde mühimdir.

Başlıca eserleri arasında, İbnü’l-Arabî’nin bir eserine şerh olarak kaleme aldığı en-Nûru’l-mazhar fî tarîkati’ş-Şeyhi’l-Ekber, hocalarını ve aldığı icâzetleri anlattığı el-‘Ikdü’l-ferîd fî ‘uluvvi’l-esânîd adlı kıymetli te’lîf yer almaktadır.

Ayrıca Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e salât ve selâmı alfabetik tertipte toplayan Müferricetün li’l-kürûb bi’s-salât ‘ale’n-Nebiyyi’l-mahbûb, nâsih ve mensûh ilmine dâir derinlikli bir risâle olan el-Hükmü’l-mersûh fî ‘ilmi’n-nâsih ve’l-mensûh ve Mir’âtü’l-‘irfân ve lübbüh (Şerhu’r-Risâleti’l-ehadiyye) adlı eseri, tasavvufî hakîkatlere dâir geniş açıklamalarıyla dikkat çeker.

Kur’ân’ın müşkil âyetlerine dâir tefsîrî açıklamaların bulunduğu el-Kavlü’l-müfîd fî halli ba‘zı müşkilâtin mine’l-Kur’âni’l-Mecîd, kırk kudsî hadîsi cemeden el-Kevâkibü’l-muzîe fî erba‘îne hadîsen kudsiyye ve seyr ü sülûk yolculuğunun nihâyetine dâir mülâhazalar taşıyan ed-Dürru’l-mesbûk fi’ntihâi gâyeti’s-sülûk gibi eserleri, seyr ü sülûk ehlince bilhassa kıymet görmüştür.

en-Nefehât fî ‘ilmi’l-mecâz ve’l-isti‘ârât adlı eserinde lügat ve mecaz sanatlarına dâir mâlûmât verirken, Kifâyetü’l-mürîd min mühimmâti’t-tarîk ve Buğyetü’l-mürîdi’l-me’hûze min kelâmi ehli’t-tevhîd gibi risâlelerinde sâlikin mânevî terbiyesi için esaslar sunmuştur.

Diğer taraftan, Celbi’l-‘ibâd ilâ tarîki’r-reşâd, Nebzetün râika ve ‘ukûdün fâika gibi eserleri tasavvuf yolunda rehberlik maksadıyla kaleme alınmıştır.

Duâ ve zikir mecmûaları arasında Keşfü’s-sutûr ‘an me‘ânî salâti’n-nûr, Faslü’l-hitâb fî ‘ilmi’l-âdâb, Risâle fî hakki’s-salât ve’r-râbıta ve şemâili cemî‘i silsile, Risâle fî silsileti’n-Nakşibendiyye, el-Fethu’l-mübîn Şerhu beyteyn li-seyyidî Muhyiddîn ve el-Kasîdetü’r-râ‘iyye gibi eserler zikredilmelidir. Şiir ve edebiyat alanında da kalem oynatan Ervâdî, Eş‘âr adlı şiir mecmûasında ilhamlarını mısrâlara dökmüştür.

Bu eserler, Ahmed el-Ervâdî Hazretleri’nin, hem ilmin hem de irfânın büyük bir sâdık eri olduğunu ortaya koymakta; mürşitlerin öncülüğünde yürüyen sâliklere nûrânî bir harita sunmaktadır.

Zikrolunan el-‘İkdü’l-ferîd adlı eserinde, mânevî ve zâhirî terbiye aldığı mümtaz zevâtı sıralamıştır: Hâlid el-Bağdâdî, fıkıh deryâsı İbn Âbidîn, Ahmed el-Halvetî, Muhammed el-Fedâlî, İbrâhîm el-Bâcûrî, Mustafa el-Mübellât el-Ahmedî, Abdurrahmân el-Üşmûnî, Şeyh Abdurrahmân el-Küzberî, Hâmid el-Attâr, Hüseyin ed-Dücânî ve Ahmed et-Temîmî Hazretleri gibi kıymetli üstadlardan feyz aldı.

İlmî seyrini tamamladıktan sonra, Şam beldesinde müderrislik yaparak pek çok talebe yetiştirdi. Bu esnâda, gönlünü Hakk’a sâfiyâne teslim ederek inâbe kıldı ve Şeyh Mevlânâ Hâlid el-Bağdâdî Hazretleri’ne intisâb etti.

Seyr ü sülûkünü tamamladıktan sonra hilâfetle şereflendi ve irşâd vazîfesiyle Devlet-i Aliyyenin kalbi olan Pâyitaht-ı İstanbul’a gönderildi.

Hicrî 1261, mîlâdî 1845 senesi dolaylarında Üsküdar’da Alaca Minâre Tekkesi’nde Şeyh Abdülfettâh el-Akrî Hazretleri tarafından iltifât ile istikbâl edilmiş, orada bir müddet kalmış, sonrasında tekrar memleketi Trablusşam’a avdet etmiştir. İrşâd vazîfesi ile tevkil edilerek bir yıl sonra yeniden İstanbul’a gelmiştir.

Pâyitaht-ı İstanbul’da Ayasofya Câmii’nin gölgesinde iki yıl boyunca hadîs-i şerîfleri neşretmiş, Şeyh Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin tâlimâtı ile Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’ne icâzet vermiş ve onu tarîkat-ı aliyye üzere halîfelikle şereflendirmiştir.

1848’de Gümüşhânevî Hazretleri başta olmak üzere birçok Osmanlı âlimine hilâfet vererek Hâlidiyye tarîkatının Anadolu topraklarında kök salmasına vesîle olmuştur. Ömrünün son on senesini yine doğduğu şehir olan Trablusşam’da Hakk’a kullukla geçirmiş; vefâtıyla Dîbâ Mescidi’nin hazîresinde ebedî istirahatgâhına tevdî edilmiştir.

Bu azîz zât, ilmî ve irfânî hizmetleriyle gönüllere taht kurmuş, Anadolu’da tasavvufî neşvenin yeniden ihyâsına vesîle olmuş bir mürşid-i kâmildir. Rûhu şâd, makāmı âlî olsun.

Mustafa Feyzi Efendi, Gümüşhânevî Hazretleri ile ilgili kaleme aldığı eserinde, Ervâdî Hazretleri’nin Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’ne olan bağlılığını ve elçiliğini büyük bir hürmet ve vecd içinde tafsîl eder. Bu îzâh, sıradan bir târîhî kaydolmayıp, aşk ve sadâkatle örülmüş bir mânevî münasebetin tezâhürüdür.

Ona göre, Şeyh Ervâdî Hazretleri, sâdece bir tâlîb-i hakîkat değil, aynı zamanda Mevlânâ Hâlid Hazretleri’nin irâdesine tam teslim olmuş bir hâdim-i tarîkattır. Onun Kostantîniyye’ye gönderilişi, beşerî maksatlarla değil, Hakk’ın murâdıyla ve Mevlânâ Hâlid Hazretleri’nin fermânıyla vukû bulmuştur. Bu vazîfe, Ervâdî Hazretleri’ne ledünnî bir yol ile verilmiş, o da kendisine tevdî olunan bu kudsî emri kemâl-i edeb ile yerine getirmiştir.

Mustafa Feyzi Efendi bu hâli anlatırken, Ervâdî Hazretleri’nin dünyâ ile münâsebetini kestiğini, zâhirde bir kelâm dahi sarfetmeksizin, bâtında nice feyz-i ilâhîyi taşıdığını ifâde eder. O, Mevlânâ Hâlid Hazretleri’nden aldığı feyzi taşır, lâkin taşıdığı sırları ne sözle ne nazarla izhâr ederdi. Zîrâ onun elçiliği, zâhirî değil, bâtınî idi; onun hâli, kelâm ile değil, hâl ile konuşanlardandı.

Bu beyanlar, Mustafa Feyzi Efendi’nin gözünde Ervâdî Hazretleri’ni yalnızca bir mürşid değil, bir “rûhânî elçi”, bir hikmet taşıyıcısı kılar ve Gümüşhânevî Hazretleri’nin bu durumu gaybî yoldan sezip, ona yönelmesi ise, sâdece bir karşılaşma değil, iki büyük kutbun rûhânî izdivâcıdır. Böylece Mustafa Feyzi Efendi, bu menkıbeyi anlatırken, okuyucuyu da o yüksek irtibatın mânevî iklimine dâhil eder.

“Gel ey tâlib, kulak ver, dinle esrâr-ı bu mânâdan,Sana takrîr idem bir bir Cenâb-ı Kutb-ı a‘lâdan.

Cenâb-ı Hazret-i Ahmed Ziyâüddîn Ervâdî,İşâretle gelince şehr-i Kostantîn’e Mevlâ’dan.

O fermân-ı muallâ-yı Cenâb-ı Pîr’e tevfîkan,Ne bir ferdin yüzünü gördü, ne sohbet kıldı dünyâdan.

Tezelzül eyler âhından avâlim tâ Süreyyâ’dan,Ânın bir nebze aşkından eğer âlemlere düşse.

Hurûş eylerdi bî-pervâ bu yerler hubb-ı Mevlâ’dan,Neye meylerse anlar bilünmez men‘e bir mâni.

Meğer kim Hazret-i Allâh ânı hıfz ide zarrâdan,Gürûh-ı evliyâya şark u garbın cümlesi birdir.

Ne kim kast idse vâkîdür gerek zurrâ ve serrâdan,Bu sırdandır ki Ervâdî gelince şehr-i sultâna.

Haberdâr oldu şâh-ı evliyâ sırran bu dâvâdan,Didi ey dil, çü dâvet oldu yârdan durmak olmaz kim.

O bir beyk-i mukaddesdir bize şâh-ı muallâdan,Makam insâf makāmıdır, gel insâf eyle ey münkir.

Bu yerde pek büyük sır var, bilen anlar muammâdan,O sırrı keşfe ger kuvvet bulaydım kendi nefsimde.

Bu nazmı söylemezdim hiç gerek suğrâ ve kübrâdan,Kabahattir konuşmak gerçi ebrârın lisânından.

Ümîdîm afv u rahmettir Cenâb-ı Hakk Te‘âlâ’dan,Beni levm itme, insâf eyle, afv eyle, kusûrum ki,

Bilürsün sen mukallid, levm idilmez şer‘-i garrâdan,Mukallidler iddâdından sayılmak cânâ minnetdür.

Ki erbâb-ı hakāyık pek mukaddes ehl-i dünyâdan,O ashâb-ı hakîkatden ümîdim bir şefâatdür,Ânın bir zerre ihsânı büyüktür dünyâ ve uhrâdan.”

Ey tâlib, gel ve gönül kulağını aç ki, bu beyân edilen nazmın içinde saklı olan esrârı idrâk edesin. Zîrâ bu sözler, sâdece heceyle değil, bâtın nûruyla söylenmiştir. Sana anlatılan, Cenâb-ı Kutb-ı A‘lâ, Hazret-i Ahmed Ziyâüddîn Ervâdî Hazretleri’nin kudsî menkıbeleridir. Onun Kostantîniyye’ye teşrîfi, Hakk’ın işâretiyle, takdîr-i ilâhînin tecellîsidir; öyle ki bu yolculuk bir beşerî irâdeyle değil, bir ledünnî fermanla vukû bulmuştur.

Ervâdî Hazretleri bu irşâd yolculuğunda ne bir simâya bakmış, ne bir kelâm sarf etmiş; zîrâ onun sohbeti, sessizlikte gizli, sükûtu dahi kelâm kadar mânâdardır. Gönlünden yükselen bir “âh”, Süreyyâ’dan arz’a dek tezelzül ettirir; o aşk ki, eğer bir nebze âleme sirâyet etseydi, yeryüzü hubb-ı Mevlâ ile hurûş ederdi.

Onun meyli, fânî bir hevese değil, Rabbânî bir cezbeledir; zîrâ kalbinin yöneldiği şeyde mâni olabilecek hiçbir kuvvet yoktur. Meğerki Hazret-i Allâh bizzât hıfz buyura. Bu yüzdendir ki, evliyâlar zümresinde şark u garb, zerre u kürre birdir. Onların tasarrufu, mekâna ve zamâna tâbi değildir.

İşte böyle bir sırra nigehbân olan Ervâdî Hazretleri, İstanbul’a vâsıl olduğunda, şâh-ı evliyâ olan Gümüşhânevî Hazretleri gaybî bir sezgiyle bu dâvâdan haberdâr olmuş; gönlüne gelen nidâ ile “Ey dil! Yârdan çağrı gelince durmak olmaz.” diyerek, ona yönelmiştir. Zîrâ o zât, mukaddes bir beydir, şâh-ı muallâdan gönderilmiş İlâhî bir misâfirdir.

Ve şâir, bu hâli anlatırken münkire hitâben der: “Ey münkir! Gel insâf eyle, çünkü bu makamda sırlar çoktur. Anlayan, bu muammâyı keşfe muvaffak olur.”

Eğer ki kendi nefsinde bu sırrı çözmeye kudret bulsaydı, bu nazmı hiç dile getirmez, suğrâdan ve kübrâdan söz etmeye hâcet duymazdı. Zîrâ bâzen sükût, kelâmın önüne geçer.

Ancak konuşmak, ebrârın lisânında bir kabâhat olsa da, ümîdim odur ki, Cenâb-ı Hakk Te‘âlâ afv u rahmetiyle muâmele eder ve eğer bu sözlerde bir kusur, bir eksiklik varsa, münkirden değil, insâf ehli olanlardan af beklenir. Zîrâ ben de mukallidler sınıfından sayılmakla kendimi bahtiyar bilirim; çünkü erbâb-ı hakāyık, bu fânî dünyânın en temiz sâkinleridir.

Ve nihâyet, o ashâb-ı hakîkatten niyâzım bir şefâattir. Onların bir zerre ihsânı, hem dünyâ hem âhiret için kâfîdir; zîrâ o zerrede dahi sonsuz bir rahmet saklıdır.

“Didi ey menba-ı feyzim zâhîrim,Misafirsin sen bana destgîrîm.

Eğer lütf eylese şems-i şerâfet,Teşerrüf eylemek ibn cânâ minnet.

Berâber eyledi teşrîf o Hazret,Bu kez dâr-ı Ziyâ’ya kondu devlet.

Biraz müddet berâber itdi halvet,Görünmez mâsivâya mâh ü tal‘at.

Rivâyet var ki dersinde o üstâd,Bulunmak lütfunu itmişti mûtad.

Tamam oldukda halvet müddeti çün,Vedâ itdi Cenâb-ı rûy-ı gülgûn.

Nihân oldu gidüb hayli zamanlar,Cenâb-ı Ahmed itdi çok figânlar.

Zuhûr itdi ikinci def‘a Hazret,Yine icrâ idildi def‘a-i halvet.

Tarîk-i Nakşibend ü Kādirî’den,Sühreverdî ve Çeştî Kübrevî’den.

Hilâfetle itdü tekrîm ü taltîf,İcâzetle Ziyâ’yı kıldı teşrîf.

Hadîs ilmîn dahi itdî kırâat,O Hazret aldı şeyhinden icâzet.

Hilâfet aldı altmış dörtde Hazret,O dürr-i nâdir-i deryâ-yı vahdet.

Bu esnâda Cenâb-ı Abdifettâh,Bulunmuştu bu yerde hemçü misbâh.

Bu zât merd-i kâmilden mürdân,Ânı gönderdi Hâlid şems-i pîrân.

Mükerrer geldi Şâm’dan bu diyâra,Bu şehri eyledi ihyâ hemâre.

Bilenlerden birinden dinledimdi,Didi Bağdâd diyârından da geldi.

Netîce böyledir ey tâlib-i Hakk,Bu zât ihyâya me’mûrdur muhakkak.

Âna tevdî idilmiş şehr-i sultân,Ki irşâd eyleye ol nûr-ı Rahmân.

Velâkin Hazret-i Ahmed Ziyâ’yı,O sertâc-ı gürûh-ı asfiyâyı.”

Mustafa Fevzi Efendi der ki: Ey zâhirde misâfir, bâtında destgîr olan Cenâb-ı Ahmed Ziyâüddîn Ervâdî! Sen ki, ledünnî feyzin menba‘ı, hakîkat pınarının billûr kaynağısın. Gönlümün mihmânı gibi görünsen de, rûhumun rehberi, sînemin sırrıdır senin vâridâtın. Eğer lütf u kerem edip şems-i şerâfetini üzerimize akdedersen, o zaman şereflenmek, ibn cân fedâsına bile değerdir.

İşte Mustafa Fevzi Efendi şöyle buyurur:

“Berâber eyledi teşrîf o Hazret,Bu kez dâr-ı Ziyâ’ya kondu devlet.”

Yâni Hazret-i Ervâdî, Gümüşhânevî Hazretleri ile bir araya gelip, dâr-ı Ziyâ’da bir müddet mukîm olunca, o mekân nûr ile dolmuş, devlet-i hakîkî o dergâha konaklamıştır. Bu iki azîzin berâberliği, zâhirde bir sohbet, bâtında ise sırların tebâdülüdür; ruhlar arası bir sülûk ve semâdır.

“Biraz müddet berâber itdi halvet,Görünmez mâsivâya mâh ü tal‘at.”

mısrâlarıyla ifâde olunur ki, bu iki yüce zât halvet-i rûhâniyede bir araya gelmiş, o demde ne mâsivâ kalmış, ne dünyevî sûrî bağlar; sâdece aşk-ı hakîkînin cilveleriyle gönül meclisi teşekkül etmiştir. Ay ve güneş gibi parıldayan cemâlleriyle mâsivâyı perdeleyen bu halvet, Hakk’a vuslatın bir levhâsı olmuştur.

Mustafa Fevzi Efendi'nin menkıbâtına nazaran, Ervâdî Hazretleri, Ziyâ Hazretleri’nin ders meclisine iştiyâk göstermiş, bir misâfir değil, bir rûhânî hâzirûn gibi o dergâhın feyzine nâil olmuştur.

Halvet tamam olunca, Ervâdî Hazretleri edeb ve incelikle vedâ etmiş, gaybî bir hicrân ile âlem-i şehâdetten çekilmiştir. Bu firkat, Hazret-i Gümüşhânevî’nin gönlünde derin bir hicrân olmuş “figân” ile anılmış, her nidası bir duâ, her gözyaşı bir yakarış olmuştur.

Zaman geldiğinde Hazret-i Ervâdî tekrar zuhûr eylemiş, ikinci bir halvet icrâ edilmiştir. Bu, ilk vuslatın bir tecdîdi, aşkın yeniden tazelenmesidir. Feyzi Efendi der ki: Ervâdî Hazretleri yalnız Nakşibendiyye’ye değil; Kādiriyye, Sühreverdiyye, Çeştiyye ve Kübreviyye meşreplerinden de hilâfetle müşerref olmuş, her birinden icâzet alıp Gümüşhânevî Hazretleri’ni de teşrîf buyurmuştur.

Ve hadîs ilmini dahi, edeb ile okuyup, şeyhinden icâzet almıştır. hicrî 1264 senesinde irşâda memur olmuş; o cevher-i nâdir, vahdet denizinin katresinde kaybolmuş bir incidir. Bu esnâda, Abdülfettâh Hazretleri de o diyârda bulunmuş, o da bir misbâh gibi etrâfa nûr saçmıştır. O da Hâlidiyye’nin güneşi tarafından gönderilmiş ve bu diyârı mânen ihyâ ile vazîfelenmiştir.

Fevzi Efendi işbu vâkıayı “Bilenlerden birinden dinledimdi.” diyerek mütevâzı bir edâ ile nakleder. Bu menkıbât, doğrudan değil, sâdık ağızlardan gelen emânet-i sözlerdir ve netîce olarak der: “Bu zât ihyâya me’mûrdur muhakkak.”

Yâni bu yüce velî, İlâhî emr-i teklîf ile bu şehre gönderilmiş, irşâd ve hidâyet için tâyin olunmuştur.

Sonunda ise Mustafa Fevzi Efendi, Cenâb-ı Ahmed Ziyâüddîn Hazretleri’ni “sertâc-ı gürûh-ı asfiyâ” olarak tavsîf eder. O ki, sâdece bir mürşid değil, seçilmişlerin seçilmişi, âriflerin tâcıdır. Cemâliyle gönülleri cezbeden, kemâliyle âlemleri tenvîr eden bir zât-ı celîldir. Onun yanında durmak, yalnız ilim değil; irfân, aşk ve teslîmiyet ister.

“Bırakmış Hazret-i Hâlid Ziyâ’ya,O Ervâdî veliyy-i Kibriyâ’ya.

Ânın için geldi Ervâdî bu şehre,Ziyâ ender ziyâ virdi sipihre.

Hilâfet aldı çünkü pîr-i akdes,Hazret Abdifettâh-ı mukaddes.

Bulundu hayli müddet bu diyarda,Nihâyet defnedildi Üsküdar’da.

On altı yıl yâhud az ziyâde,O Hazret’ten idildi istifâde.

Severler her biri yekdiğerini,Ziyâretler ederler birbirini.

Bekāya Abdülfettâh idi rıhlet,Ecel câmi bıraktı nâr-ı firkat.

Ziyâüddîn Ahmed cân-ı cânân,O sultân-ı velâyet kân-ı irfân.

Hilâfetten mukaddem kutb-ı a‘zâm,Vesâet eyledi ol nûr-ı ekrem.

Hasan Hilmî ki ayrılmaz makamdan,Ânı geçmiş bulunmaz hâs ü âmdan.

Cenâb-ı Abdülfettâh’a getirüdi,Bizi ihdâ içün bir nûr yetirdi.

Hilâfet aldığında kân-ı tevhîd,Hasan Hilmî Cenâbı itdi tecdîd.

Ânın terbiyetinde oldu üstâd,Bugün itmekdedir ihvânı irşâd.

Ânın hakkında var birçok letaîf,Velâkin şerhini almaz sahâif.

Biri budur buyurdu Şeyh-i Ekrem,Ânı sevmek beni sevmekle tev’em.

Karındaşım Hasan Hilmî didi hem,Birâder eyledi ol Pîr-i Efhâm.

Vekîlimdir itâat eyleyin siz,Bunu yekdiğere hem söyleyin siz.

Bulunsaydı eğer ondan sezâsı,Ânı takdîm eder Hakk’ın Ziyâ’sı.

Çü Hazret sağlığında idi tevkil,Ânı cümle siyâha kaldı tafdîl.

Bu sözü ilân idildi lâ mahâle,Kulak asma sakın sen kıyl ü kāle.

Gözün yoksa kulağın dinlemez mi?Senin aklın bu remzi anlamaz mı?

İderdin hüsn-i zann dâim Ziyâ’ya,Yüzün gözün sürerdin hâk-i pâye.

Hasan Hilmî vekîlimdir buyurdu,Ânı her bir mürîdâna duyurdu.

Eğer derviş isen Fevzi muhakkak,Gözet emr-i Ziyâ’yı olma ahmak.

Otuz sinninde yâhud az ziyâde,Oturdu şüphesiz post-ı reşâde.

Hilâfet müddeti kırk beşten artık,Rivâyet böyledir ber kavl-i nâtık.

Bu müddetde Cenâb-ı gavs-ı a‘zam,Reşâdet tal‘atî ferd-i muazzam.

Serâpâ nâra gark etdi cihânı,Ki irşâd eyledi binlerce cânı.

Bu esnâda yüz on beşten bir artık,Hilâfetnâme virdi kavl-i sâdık.

Mahallinde yazub bir bir esâmî,Haberdâr eylerim ben hâs ü âmî.

Didiler on kere yüz bindir ihvân,Dahi bundan ziyâdedir bil ey cân.

Halîfe gönderdi garb ü şarka,Tarîk telkîn idildi fırka fırka.

Bu denli eyledi irşâd zamânı,Cihâna şerh idildi nâm ü şânı.”

Mustafa Fevzi Efendi der ki: Cenâb-ı Hâlid-i Bağdâdî, zıllullâh-ı zemîn olan Ervâdî Hazretleri’ni, Ziyâüddîn Ahmed Efendi’ye, bir veliyy-i kibriyâya tevdî eylemişti. Bu ledünnî emânet sebebiyledir ki, Hazret-i Ervâdî Kostantîniyye’ye teşrîfen gelmiş, mânen nûr üzerine nûr olmuştur. Zîrâ “Ziyâ ender ziyâ virdi sipihre” diyerek, bu vuslatın semâya dahi akis verdiği ne güzel beyân edilmiştir.

Hilâfeti, pîr-i akdes, Hazret-i Abdülfettâh-ı Mukaddes’ten almış, o zât ki, mâneviyat âleminde ziyâ-yâb olmuş, uzun müddet bu diyarda kalmış, nihâyet, Üsküdar’da defnolunmuştur. Mustafa Fevzi Efendi’nin tasrîfiyle, on altı yıl yâhut az ziyâde, bu yüce zattan feyz alınmıştır.

Hazret-i Ziyâ ile Hazret-i Abdülfettâh arasında öyle bir râbıta vardı ki, her biri diğerini sever, birbirlerinin dergâhını ziyâret ederdi.

Hazret-i Abdülfettâh’ın bekā âlemine irtihâliyle, firkat ateşi gönülleri dağladı. Lâkin Ahmed Ziyâüddîn Hazretleri ki, cân-ı cânân, sultân-ı velâyet, kân-ı irfândır, hilâfet öncesinde dahi kutbiyet mertebesine mazhar idi. Vesâeti, yâni tasarruf ve meşvereti, ol nûr-i ekremle olmuştu.

Hasan Hilmî isminde bir zât vardı ki, Ahmed Ziyâüddîn Hazretleri’nden ayrılmaz, ondan daha üstün bir kimse hem hâs hem âm nezdinde bilinmezdi. Bu zât, Ziyâüddîn Hazretleri’nin en kıymetli mürîdi, en mahbûb hâlifesi idi. Ahmed Ziyâ Hazretleri onu Abdülfettâh Hazretleri’ne bizzât getirip teslim eylemiş ve: “Bizi yetiştirmek için onu hazırla.” demişti.

Hilâfeti aldığında, yâni irşâd postuna oturduğunda, Hasan Hilmî Hazretleri’ni yeniden terbiyeye almış, onu tekrar yetiştirmiştir. Bugün ise irşâd hizmeti onun eliyle devâm etmektedir. Feyzi Efendi şöyle beyân eder: “Onun hakkında nice letaîf var, sehâif bile yetmez şerhine.”

Bunlardan biri budur ki, Şeyh-i Ekrem buyurmuştur: “Hasan Hilmî’yi sevmek, beni sevmekle tev’emdür.”

Hazret “Karındaşım Hasan Hilmî” diyerek ona birâderlik isnâd etmiş, ona vekâlet vererek: “Vekîlimdir, ona itâat ediniz.” fermânını açıkça îlân etmiştir. “Eğer ondan daha lâyığı bulunsaydı, elbette onu takdîm ederdim.” demekle, onun bu makāma bi’l-istihkāk yükseldiğini ifâde eylemiştir.

Hazret-i Şeyh sağlığında dahi onu vekîl etmiş, bütün mürîdân nezdinde diğer şeyhlerden tafdîl eylemiştir. Bu sözler lafz-ı fermanla îlân olunmuş; Feyzi Efendi îkāz eder: “Kulak asma sakın kıyl ü kāle.”

Gözün görmese de kulağın duyar, akıl ise bu remzi idrâk eder.

Sen ki, Ziyâ Hazretleri’nin eşiğine yüz sürerdin, onun toprağında izzet arardın, şimdi onun vekîline de yönelmek sana elzemdir. Şeyh buyurmuştur: “Hasan Hilmî vekîlimdir” ve bunu her mürîdânına açıkça teblîğ eylemiştir. Feyzi Efendi’ye hitâben şöyle demiştir:

“Eğer derviş isen ey Fevzi,Emr-i Ziyâ’yı gözet, ahmak olma.”

Hazret otuz yaşlarında irşâd postuna oturmuş, kırk beş yılı aşkın süreyle hilâfet sürmüştür. Bu müddet içinde “serâpâ nâra gark etdi cihânı” binlerce cânı irşâd eylemiştir. Yüz on beşten fazla hilâfetnâme vermiş, isimleri kayda alınarak hem hâssa hem âmma duyurulmuştur.

Denilmiştir ki: “On kere yüz bindir ihvân” yâni mürîdân sayısı bir milyonu geçmiş, hattâ daha da fazladır. Halîfelerini şark ve garba göndererek tarîkı fırka fırka yaymış, öyle ki Feyzi Efendi der:

“Dünyâda öyle bir şehir yoktur ki,Orada onun ihvânı bulunmasın.”

İrşâd zamânı boyunca, Ziyâ Hazretleri’nin nâm ve şânı cihâna şerh edilmiştir. Onun hizmetiyle âlem mânen nurlanmış, gönüller vuslata ermiştir.

Bu beyitler; mürşid-mürîd ilişkisi, halvet, icâzet, tarîkat silsilesi, ilim ve irfânın birlikte yürütülmesi gibi tasavvufun temel esaslarını hem târihî hem de edebî bir dille yansıtmaktadır. Mezkûr beyitlerin her satırında bir teslîmiyet, bir mânevî vefâ ve bir silsile-i celîlenin hassâsiyeti hissedilmektedir.

Şu kasîde, Hazret-i Ahmed ibn Süleymân elErvâdî Hazretleri’ne âittir ve Gümüşhâneli Efendi (Kuddise Sirruhû) tarafından “büyük imam ve mürşidimiz, ârifi billâh” olarak takdim edilmiştir.

Kasîde şunları dile getirir: Ey dünyâ malına düşkün, makam peşinde koşan kimse! Ehli Beyt’e gönül eri olup da onlara incitici söz ve davranışlarda bulunursun; kendini bir takvâ ehli sanırsın. Bütün bu fiillerin, hidâyet Rasûlüne karşı bir harb mânâsına gelmez mi?! Tarîkattan yüz çevirirsin ama nefsânî eğlenceleri ve haram asâleti menetmeye yanaşmazsın.

Yetim malı yemek, haram işlemek, gıybet ve fesâd gibi cürmî sözlere mukābil niçin halkı sâlihattan mahrûm bırakmazsın? Sen bollukta nîmete benzer ama kendini mürşid sanmakla gaflettesin. Bil ki Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) kadınlarla en temiz hâlde muhabbet etmiş, senin ise başka bir kitabın mı var ki Kur’ân’dan uzak durursun?

Bir mü’min bilerek kimseyi takvâ sâhibine takdim etmek isterse, ne çıkar senin buna tepkinden? Bir vakit sen Mevlânâ Hâlid Hazretleri’nin ilmî kudretine işâretle şöyle demiştim: “Sen Hakk’ı görürsün, hâl sâhibi olursan.”

Veyâ biz Hâlid-i Bağdâdî’nin rûhâniyetine râbıta etmiş ehli menâzıra da mehâret ederiz; bu sözüm ceddimin hakkıdır. Bil ki, benim şeyhim Abdülkādir Geylânî Hazretleri’dir; aşkıyla tutuşan âcizlerin sığınağıdır.

Diğer şeyhlerim Bedevî, Rifâ‘î, Desûkî ve Muhyiddîni Arâbî gibi büyükler, her biri tasavvufun parlak yıldızlarıdır ve merhûm Hâlidi Bağdâdî’ye halîfe oldum. Zîrâ ismim, onun şevkinden yükselen yıldızlar gibi semâya yazılıdır. Sen bilirsin ki ben Habîb’in hatemü’lenbiyan için seçilmiş vârisi, Hâlid’in halîfelerinin bâtınî hattatıyım. Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e ve ashâbına salât u selâm olsun.

Ervâdî Hazretleri’nin Şeyh Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin takdîri ile tevdî buyurdukları kudsî vazîfe sâyesinde, Gümüşhânevî Hazretleri dahi Pâyitaht-ı İstanbul semâlarında bir burc-u suâd misâli zuhûr etmiş, ilm-i ledünnînin ve irfân-ı hakîkînin nûruyla aktâr-ı âlemi tenvîr eylemiştir. Şehr-i şerîf İstanbul’un mânevî atlasında, onun nurlu adımlarıyla bir hakîkat güneşi doğmuş, bu nur hem zâhir hem bâtın ehlini cezb ve celbetmiştir.

Bu kudsî silsilenin en müstesnâ halkalarından olan Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri tarîkatın yalnız Dersaâdet-i Aliyye’de değil, sâir İslâm beldelerinde de neşv ü nemâ bulmasında ve bugünlere kadar erişen nüfûz-u bâkînin tesisinde mühim ve şerefli bir rol icrâ etmiştir.

Hazret’in sohbet-i âliyeleri ve ders-i irşâdları, bizzât Sultân Abdülmecîd Hân Hazretleri, Sultân Abdülazîz Hân Hazretleri ve bilhassa Sultân Abdülhamîd-i Sânî Hân Hazretleri tarafından iştiyakla tâkip olunmuş; Sultân Abdülhamîd Hazretleri ile husûsî bir ülfet ve mânevî yakınlık tesis edilmiştir.

Husûsan, İslâmcı siyâset-i şer‘iyyeye ve Müslimîn beyninde ittihâd ve teâvün esâsına dayanan mesâil husûsunda, Sultân Abdülhamîd-i Sânî Hazretleri’nin belki de en mühim ve en vefâlı Nakşî-Hâlidî mûtemedlerinden biri şüphesiz Gümüşhânevî Hazretleri idi.

Bu meyânda, Sultân Abdülhamîd-i Sânî Hazretleri, İslâmcı politikasını teyîd ve takviyelendirmek maksadıyla Gümüşhânevî Hazretleri’ne husûsî bir iltifât ve ihtimâm göstermiş, ondan istimdâd-ı mânevî talep etmiş ve hizmetlerini bilâ kayd ü şart desteklemiştir.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin Terceme-i Hâli

Hâlidiyye meşâyih-ı kirâmının büyüklerinden, irfân ve hikmet güneşlerinden biri olan Şeyh Ahmed ibn Mustafa ibn Abdurrahmân el-Gümüşhânevî Hazretleri, cismânî doğumu itibariyle Gümüşhâne’nin mübârek Emirler Mahallesi’nde dünyâya gelmiş, bu toprakların rûhuna sinmiş feyz ve bereketin bir tezâhürü olarak, doğduğu beldeye nispetle “Gümüşhânevî” lakabıyla meşhur olmuştur.

O zât-ı âlî, zâhirî ilimlerde derin bir vukûfa sâhip olduğu gibi, bâtınî mârifetlerde de sülûk edenlerin gönüllerini ihyâ eden bir mürşid-i kâmil, bir rehber-i sâdıktır. İlmiyle âmil, ameliyle zâhir, gönlüyle ârif olan Gümüşhânevî Hazretleri, hem kalem erbâbına hem de gönül ehline yol gösteren bir kandil-i hidâyettir.

Mahmud Esad Coşan Hocamız, Gümüşhânevî Hazretleri’ni yâd edilen bir mecliste şu meyanda bir hitapta bulunmuştur:

Gümüşhâne beldesinde, âlem-i İslâm’ın mümtaz ve müşârün bi’l-hayr ulemâsından, Râmûzü’l-Ehâdîs, Levâmi‘u’l-‘Ukûl gibi ulûm-i hadîsiyyeye dâir eserleriyle; Câmi‘u’l-Usûl, Mecmû‘atü’l-Ahzâb gibi tarîkat ve tasavvuf risâleleriyle; yetiştirmiş olduğu yüz on altı (116) kadar âlim-i rabbânî, halîfe-i kâmil ve şeyh-i münevver ile; irşâd-ı ümmet ve ilâ-yı kelimetullâh yolundaki kudsî hizmetleriyle şöhret-i âleme sâhip, beyne’l-milel mârifetiyle tanınmış, Kutbü’l-Aktâb, Şeyhler Şeyhi, Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri’nin mübârek ve azîz hâtırasını yâd ve taltîf etmek, cenâb-ı kıymet-i uzmâsını halk-ı nâs arasında beyân ile îkāz ve irşâd eylemek, rûh-i pâkini şâd eylemek maksadıyla tertîb olunan ilmî sempozyum yâni ilmî kelâm ve teblîğler meclisi pek muhteşem ve nurlu bir sûrette âvâz eyledi.

Bizler ki, senelerce bâid diyarlarda, şâirin dediği gibi:

“Ol mâhîler ki deryâ içredir, deryâyı bilmezler.”

sözüyle ifâde olunan gaflet hâlinde, ecdâd yâdigârı olan bu azîz toprakların, nice ulvî imkân ve mânevî güzelliklerine vâkıf olmadan, bilmeden yaşamak gibi acı bir hakîkatin içinde bulunmuş olduk.

İşte bu meclis-i şerîf, bizlere hem hazîne-i mâneviyyeyi hatırlatmak, hem de Gümüşhânevî Hazretleri’nin hizmet ve irşâd yolundaki kudsî niyetini tecdîd eylemek için bir fırsat olmuştur.

Mezkûr Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri, Câmi‘u’l-Usûl isimli tarîkat kitab-ı şerîfinde şöyle buyururlar: “Bütün tarîkatlarda müşterek olan esas, hizmettir.”

Yâni her bir tarîkat-ı aliyyenin, her bir meşreb-i irfânînin kendine has incelikleri ve farklılıkları bulunmakla berâber, müşterek olan asıl metin ve esas, hizmet-i hakîkîdir.

Hizmettir: Dervîş, hizmet edecek. Her kim ki Allâh’ın rızâ-yı şerîfini tahsîl etmek isterse, hizmet yoluna revân olur. Hizmet eylemek lâzımdır. Kurda, kuşa, leyleğe, kedîye, köpeğe, insana, insân-ı kâmile, her ne varsa, cümleye hizmet eyleyeceksin! Zîrâ hizmet eden, izzet bulur.

Bu sebeple her bir sâlik, her bir dervîş, Allâh-u Te‘âlâ’nın rızâ-yı ekberine nâil olmak için bu kudsî hizmet yoluna sülûk eylemelidir.

Her ne hâl ve vakitte olursa olsun, faydalı olmanın yollarını arayacak; halk-ı nâsa, mahlûkāta, cemî‘ zî-hayâta menfaat ve hayır temîn edecektir. İşte bu, Gümüşhânevî meşreb-i şerîfinin bâkî ve sarsılmaz esâsıdır.

Bu meyanda yaptıkları bir sohbetin de muhtevâsı şu şekildedir: “Hâzırûn-u kirâm, cümleleri son derece kıymetlü, her biri ayrı ayrı ihtirâma lâyık muhterem misâfirlerimiz!

İlim, Kültür ve Sanat Vakfı (İLKSAV) Mütevellî Heyet-i Celîlesi Reîsi sıfatıyla ve Gümüşhâneliler Tertîb Heyeti nâmına, işbu mânâlı ve ulvî toplantıya şereflenip huzurlarımızı nurlandırdığınız için cümlelerinize kalb-i hâlisâne şükrânâtımı arz ederim. En güzel temennîlerimi, en samîmâne selâmlarımı takdîm eylerim.

Saymakla nihâyet bulması mümkin olmayan nîmetlerini bizlere ihsân buyuran Yüce Rabb-i Müte‘âl Hazretleri’ne sonsuz hamd ü senâlar olsun ki, bugün, hocalarımızın hocası, başımızın tâcı, rehberimiz, mürşid-i kâmilimiz, Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri’nin anma merâsimine kavuşmak ve bu mübârek buluşma ile şereflenmek bahtiyarlığına nâil olduk.

Söyleyeceğim kelâmda, bu kıymetli zâtın menkıbelerini tahlîl etmiş ve zât-ı şerîfeleri hakkında doktora tezi yapmış bulunan pek değerli talebem İrfan Gündüz Beyefendi’nin, yine aynı meyanda çalışmalarını hayranlıkla tâkip ettiğim, doktorasını bizzât yaptırdığım Osman Türer Beyefendi’nin burada bizlerle hâzır bulunmasından dolayı büyük bir sevinç ve sürûr duymaktayım. Bu sebeble de Cenâb-ı Hakk’a sonsuz hamd ü senâlar ederim.

Rehberimiz ve her hususta önderimiz olan Rasûl-i Kibriyâ Efendimiz Hazret-i Muhammed-i Mustafa (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e tahiyyât, ihtirâmât, salât u selâmlarımı arz ederim.

Gümüşhâne diyârına gelmeyi senelerce gönlümüzde saklamış, bu azîz beldeyi iştiyakla özlemiş idik. Seneler evvelinden Erkan Bey kardeşimizle Gümüşhâne’mize, hocamızın şehrine hizmet etmenin yollarını müzâkere etmiş, vakıf teşkîl etme niyyet ve arzusunu beyân eylemiş idik. Gümüşhâneli kardeşlerimiz bizleri tekrar tekrar dâvet ettiler. İşbu dâvetleriniz için hâssaten teşekkürlerimi arz ederim. Hocamızın bu güzel diyârına teşrîfimizden dolayı kalb-i pür-feyz bir heyecan içindeyim, târifsiz bir memnûniyet içindeyim.

Azîz hocamız, Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri’nin de arzusu, hocasının hocası olan Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin şehrine gelmek idi. Bu vazîfeyi onun vekâletinde îfâ etmekten de şeref ve sevinç duymaktayım. Onun da mübârek rûh-u pâkine hediye-i Fâtiha ile duâ etmekteyim.

Bugün, Gümüşhâne’nin medâr-ı iftihârı olan, büyütülmemiş fakat gerçek büyük bir şöhrete, beynelmilel itibara hâiz, nâdirü’l-emsâl, asil ve azîz bir evlâdı olan, hayâtı ve eserleri üzerinde birçok kaynak eserde tafsîlât verilen, meşhûr bir İslâm âlimi, ömrünü ta çocukluk devresinden irtihâl-i dâr-ı bekāya kadar ilme ve irfâna tahsîs etmiş, bir saniyesini dahi boş geçirmemiş bir mürşid-i kâmil ve mükemmil olan zât-ı şerîfeyi anmaktayız.

Çocukluk devresini Delâilü’l-Hayrât tilâvetiyle, ibâdetle, tâatle geçirmiş; gençlik çağını mücâhede ve mücadele ile geçirmiştir. Bidat ehline karşı tavrı gâyet müşahhas ve kesindir. İlmiyle, takvâsıyla, tarîkat-ı aliyyesiyle, şerîat-ı garrâ ile berâber yürümüş bir ârif-i kâmildir. Yüzden ziyâde kâmil halîfe ve mürşid yetiştirmiştir.

Hadîs, kelâm, fıkıh ve tasavvuf sahalarında nice nice velûd eserler kaleme almıştır. O derece zâhid ve mütevâzi idi ki, yattığını kimse görmemiş; uyku ihtiyâcını, öğleden evvel bir anlık gözlerini kapayarak gidermiş olduğu rivâyet olunur.

İşte bizler, işbu muhaddis-i âzam, mütekellim-i muhakkik, fakîh-i müctehid, ârif-i billâh, şeyh-i vâsıl, kutbü’l-aktâb, gavsü’l-vâsıl Ahmed Ziyâüddîn ibnü’l-Mustafa el-Gümüşhânevî Hazretleri’nin hâtırasını yâd eylemek, rûh-i paklerini şâd eylemek üzere buradayız.

İlim, Kültür ve Sanat Vakfımızı işte bu gibi çalışmaları icrâ etmek üzere teşkîl etmiş idik. Kitâbelerimizin nesillerce anlaşılamadığı, târihî eserlerin lâyıkıyla muhâfaza edilmediği, yetiştirdiğimiz büyük şahsiyetlerin bile kendi memleketlerinde tanınmadığını müşâhede ettiğimiz için bu vakfı kurmuş ve husûsan Tasavvuf Kültürü’nü Araştırma Enstitüsü’nü de bu maksada hâdim eylemiş bulunmaktayız.

Kıymetli hocamız Helmut Ritter’in: “Siz kendinizi yitirdiğiniz, gerçek büyük şahsiyetlerin kıymetini bilmiyorsunuz.” kelâmı, bu hakîkati ne güzel beyân eder.

O sözü, Mehmed Zihnî Efendi için söylemişti. Biz işte bu mânâda, kaybolmuş büyük değerleri ihyâ etmekteyiz.

Böyle bir çalışmayı karınca kararınca icrâ eylemekten dolayı bahtiyârız. Bu ulvî toplantıya iştirâk eden siz kıymetli misâfirlerimize şükranlarımızı arz ederiz.

Başta Rasûl-i Kibriyâ Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) olmak üzere, âl u ashâb-ı kirâm hazarâtının, silsile-i turûk-u aliyyemizin, toplantıya iştirâk eden cümle hâzirûnun ve husûsan anma meclisimizin sâhib-i zîşânı Gümüşhânevî Hazretleri’nin rûh-u pâkine hediye olunmak üzere 11 İhlâs, 1 Fâtiha.

Yûnus Emre Hazretleri şöyle buyurur: “Tez geçer sağışlı gün.”

Yâni sayılı günler, hele ki güzel olursa, çok tez geçer. Bu toplantıdan da tatlı intibâlarla, bilgi ve irfanla dolarak ayrılıyoruz. İlâve olarak, Câmi‘u’l-Usûl’den bir hikmetli kelâmı sizlere naklediyorum: “Tarîkatların muhtelif usulleri vardır. Lâkin müşterek esas hizmettir.”

İşte biz de bu müşterek esâsın gereği olarak, hizmette bulunan, katkıda bulunan, toplantımıza ruh ve mânâ yükleyen bütün kardeşlerimize kalb-i pür-hürmet şükrânlarımızı arz ederiz.

Allâh-u Te‘âlâ cümlelerini dünyâ ve âhirette nîmet-i hâssalarıyla taltîf buyursun, iki cihân saâdetine mazhar eylesin.

İlme olan derûnî iştiyâkı, emsalsiz edebî kudreti ve tasavvufî mevhibesiyle İstanbul’un medreselerinde ulemâ arasında temâyüz eden Gümüşhânevî Hazretleri, zamânın ilim semâsında nurlu bir yıldız misâli parlamış, pâyitahtın âfâkında bir hilâl gibi tulû buyurmuştur.

Zâhirî ve bâtınî ilimlere olan aşkı, gönlünü yakıp tutuşturmuş, kelâmında hikmet, sükûtunda mârifet tecellî etmiştir. Her ne kadar doğduğu târih kat‘î olarak tesbit edilememişse de meşhur rivâyetlere göre mîlâdî 1813 yılında bu fânî âleme teşrif etmiş olduğu kabûl edilmektedir.

Muhterem ve mübârek cedlerinin silsilesiyle şereflenmiş olan Gümüşhânevî Hazretleri’nin peder-i âlîcenâbı Mustafa Efendi, dedesi ise ilim ve takvâ ile meşhur, mübârek toprakları ziyâretle müşerref olmuş el-Hâc Abdurrahmân Efendi’dir.

Bu mübârek silsilenin her bir halkası, hem zâhirî hem de bâtınî ilimlere vâkıf, sâlih ve fazîletli zatlardır. Gümüşhânevî Hazretleri’nin tam ve mükemmel künyesi, ilim ve irfân erbâbı arasında şöyle nakledilegelmiştir: “eş-Şeyh el-Hâc Ahmed Ziyâüddîn ibn Mustafa ibn el-Hâc Abdurrahmân Efendi ibn Mustafa Efendi ibn el-Hâc İsmâîl Efendi el-Gümüşhânevî et-Trabzûnî en-Nakşibendî el-Hâlidî el-Hanefî.”

Bu mübârek isim, bir taraftan neseb-i pâkini, diğer taraftan da mânevî yolunu ve tarikini beyân eder ki her bir ünvânı, birer izzet ve şerefin nişanesidir.

Gümüşhânevî Hazretleri Osmanlı diyârının en müntehab ulemâsının rahle-i tedrisinde ilim tahsiline daha çok genç yaşlarda, doğduğu belde olan Gümüşhâne’de başlama şerefine nâil olmuştur.

Zâhir ilimlerin kapısını aralayan bu mübârek menzilde, başta Şeyh Sâlim Efendi, Şeyh Ömer el-Bağdâdî, Şeyh Ali el-Vefâî ve Şeyh Ali Efendi gibi ilim ve takvâda meşhur zevât-ı kirâmın ders halkalarında bulunmuş, zihin ve gönül âlemini nurlandırmıştır.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin âilesi ise zenginliği ve ticâret ehli oluşuyla bilinen, vâriyetli bir hânedandı. Bu âilenin ticâret işlerinin idâresini ağabeyleri deruhte ederken, Hazret-i Şeyh gönlünü dünyâ metâ‘ından çekip, kemâl-i iştiyâk ile ilim ve mârifet yolunda seyr u sülûkuna devâm etmekteydi. Hem zâhirî ilimlerde hem de bâtınî hikmetlerde terakkî etmekle meşguldü ki bu hâl, onun mânevî yükselişinin ilk merhalesini teşkil etti.

Hâl böylece devâm ederken, Cenâb-ı Hakk’ın takdiri ve zamânın îcâbı olarak Gümüşhânevî Hazretleri’nin ağabeyi askerlik hizmetine dâvet olundu. O devirde, Osmanlı Devleti’nin nizâmında cereyân eden bu askerlik mükellefiyeti, kolay bir yük olmayıp, uzun senelere yayılan bir meşakkat ve fedakârlık idi.

Bilhassa 1826 yılında, asırlardır devletin bel kemiği hükmünde olan Yeniçeri Ocağı’nın lağvedilmesinden sonra ihdâs edilen Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye ordusu teşkilâtında askerlik müddeti tam on iki yıl olarak tâyin edilmişti.

Bu uzun hizmet süresi, nice âileleri birbirinden ayırmış, nice gençleri vatan hizmeti için uzun yıllar bağrında saklamıştı. Bu hâl, Gümüşhânevî Hazretleri’nin de kader yolculuğunda önemli bir dönüm noktası teşkil etmiş, zâhirî dünyâdan çok, bâtınî seyr ü sülûk ile hemhâl olmasına vesîle olmuştur.

Nizâm-ı Cedîd devrinde üç yıl olarak belirlenen askerlik süresi, zamânın îcapları ve Devlet-i Aliyye’nin nizâm-ı askerîsindeki teceddütler netîcesinde dört katına çıkarılarak halk üzerinde ağır bir mesûliyet teşkil etmiştir.

Her ne kadar harp vaktinde olmayan zamanlarda, devlet, bir lütuf ve merhamet nişânesi olarak, her beş neferden birine sıla-i rahim için izin vermekteydi ki bu izin, memleketi yakın olanlar için altı ay, uzak olanlar için ise sekiz aya kadar müsâade olunurdu. Ancak bu nizam da zamanla kâfî gelmeyip, 1846 târihinde yürürlüğe konulan kurâ kanunu ile asker celbi ve sevk işlemlerine bir intizam kazandırılmış, askerlik süresi ise beş yıl olarak tespit edilmiştir. Bu tedbirler, bir yandan devletin bekāsını temin gâyesi güderken, öte yandan nice haneleri hicran ve hasretle sınamış, gönüller üzerinde derin izler bırakmıştır.

Şeyh Gümüşhânevî Hazretleri’nin muhterem ağabeyi de böylesine müşkil ve uzun soluklu bir vetîrede, askerlik vazîfesiyle devlet hizmetine gitmeden evvel, âileye âit ticâretin idamesi için bir vâris tâyin etmek mecbûriyetinde kaldı.

Zamânın îcâbınca, o da hem emniyet hem ehliyet bakımından en lâyık gördüğü kardeşi Ahmed Ziyâüddîn Hazretleri’ni, Trabzon’daki ticârî işlerin başına tevkil ederek sefere revân oldu.

Ne var ki Gümüşhânevî Hazretleri’nin gönlü, ticâretin kesâfetinden ziyâde, ilmin letâfetine, mârifetin nûruna meyletmişti. Bu zâhirî vazîfeyi îfâ ederken bile rûhu, dâimâ hakîkat yolunun safâsında seyri sülûk eylemekteydi.

Tahsil ve Tedrîsât Hayâtı

Şeyh Gümüşhânevî Hazretleri Trabzon’da bulunduğu o feyizli dönemde, bir yandan ağabeyinin kendisine tevdî ettiği ticârî işlerin idâresini bihakkın yerine getirirken, diğer yandan kalbini ilim ve hikmetin nûruyla mâmur kılmaya devâm etmiştir.

Dünyâ işlerinin zâhirî meşgalesi içinde dahi gönlünü mânevî yolculuktan gâfil kılmayan Hazret, Trabzon’un meşhur ulemâsından Laz Hoca, Şeyh Osman Efendi ve Şeyh Hâlid es-Sa‘idî Efendi gibi zevât-ı kirâmın ilim meclislerine iştirâk etmiş, o mübârek halkalarda ilim ve irfanla mücehhez olmuştur. Böylece hem zâhirî ticâretin emânetini taşıyan bir emin, hem de bâtınî mârifet yolunun sâdık bir tâlibi olma şerefine mazhar olmuştur.

Oğlunun gönlünde ilim ateşinin nasıl bir aşk u şevkle yanmakta olduğunu müşâhede eden muhterem pederleri, hikmet ve basîretin gereği olarak Gümüşhânevî Hazretleri’ne, ağabeyinin askerlik vazîfesi sona erinceye dek sabır ve metânet göstermesini telkin buyurmuştur.

Hem Nebevî bir edep hem de dünyevî bir tedbirle, ağabeyinin avdetinden sonra kendisini ilim tahsilini tekmil etmek ve kemâle ermek üzere İstanbul’a göndereceğini müjdelemiştir. Bu latîf sözler, Hazret-i Şeyh’in gönlünde ümit ışığını tutuşturmuş, sabır ve sebât ile ilim yolculuğunun ilk menzillerinde dâim olmasına vesîle olmuştur.

Zamânın hikmeti ve takdîr-i İlâhî tecellî ettiğinde, hicrî 1247, mîlâdî 1831 senesinde, amcasının ticârî bir maksatla gerçekleştirdiği İstanbul seyâhatine refâkat etmek üzere onun maiyyetine dâhil olan Gümüşhânevî Hazretleri, böylece gönlünde taşıdığı ilim aşkının peşinden pâyitahta yol almıştır.

İstanbul’a teşrifinin ardından, mânevî bereketleriyle meşhur Beyazıt Medresesi’ne talebe olmuş, orada ilim ve irfân deryâsına dalmıştır. Bu kutlu hicret, artık bir dönüşü olmayan yolculuğun başlangıcı olmuş; Hazret-i Şeyh bir daha Trabzon’a avdet etmeyerek, ilim ve mârifetin merkezinde kök salıp nice gönüllere nur saçacak bir mürşid-i kâmil olma yolunda yürümeye devâm etmiştir.

Rivâyet olunduğuna göre, Şeyh Gümüşhânevî Hazretleri, o mübârek İstanbul yolculuğunda, kalbinde serfirâz olan tevekkül ve teslîmiyetin letâfetini, amcasına îrâd buyurduğu şu hikmet dolu beyitlerle dillendirmiştir:

“Yedimle kese örmüştüm mukaddem,Onun esmânıdır ey âmm-i ekrem.

Eğerçi bende yoktur pul-i ahmer,Muînimdir Cenâb-ı Zât-ı Sübhân.

Zâhirim yok, bilirsin burda bir kes,Kifâyet eyler Allâh mukaddes.”

Yâni: “Ey kıymetli amcacığım! Önceden elimle kese örmüştüm, biriktirdiğim paralar da onlardandır. Gerçi daha fazla, çil çil paralarım yok. Fakat Cenâb-ı Mevlâ yardımcımdır. Burada tanıdığım kimsem de yok, ancak Allâh kâfîdir.”

Hazret-i Şeyh bu mânidâr mısrâlarında, fânî dünyânın zâhirî imkânsızlıklarına hiç kıymet vermeyip, kalbini her dâim Cenâb-ı Hakk’ın rahmet ve inâyetine bağladığını ne güzel beyân etmiştir. O, mahlûkāta iltifat etmeksizin Hâlık-ı Zülcelâl’in lütuf ve keremine teveccüh etmiş; her türlü zâhirî fakrın ötesinde, bâtınî bir zenginliğe mazhar olduğunu, Rabb-i Müte‘âl’in kifâyetinin her hâlükârda kâfî geleceğini bir dervişin kalbinden süzülen İlâhî aşk ile şiir lisânına nakşetmiştir. Bu mısrâlar, gönüllerde tevekkülün ne demek olduğunu ilmek ilmek işleyen hikmet hazîneleridir.

İstanbul’un ilim ve irfân semâsında parlayan bu nurlu yıldız, yâni Şeyh Gümüşhânevî Hazretleri, yüksek himmet sâhipleri olan ulemânın nazar-ı dikkatini celbetmiş ve en ehliyetli zevât-ı kirâma tevdî olunmuştur. Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfu olarak, devrin en mümtaz âlimlerinden, Devlet-i Aliyye sultanlarının dahi ilim menba‘ı olarak hürmet ettiği zatlardan ilim tedris etme şerefine mazhar olmuştur.

Bu bahtiyar zatlar arasında, Sultan Abdülmecîd Hân’ın hocası Hâfız Mehmed Emin Efendi, Sultan II. Mahmud’un hocası Abdurrahmân Harpûtî Efendi ve Süleymâniye Câmii’nin feyizli kürsüsünde dersler îrâd eden Laz Osman Efendi Hazretleri bulunur.

Gümüşhânevî Hazretleri bu ulvî üstatlardan tam dört yıl müddetle husûsî dersler alarak, zâhirî ve bâtınî ilimlerde derin bir vukûfa erişmiş, ilim menzillerinde yüksek derecelere ulaşmıştır. Her bir ders, onun gönül âlemini nurlandıran bir kandil, mârifet yolunu aydınlatan bir meşale olmuştur.

Gümüşhânevî Hazretleri ilim ve hikmet yolunda gösterdiği gayret ve kabiliyetiyle ulemâ mâbeyninde öyle bir makāma yükselmişti ki, henüz talebe olduğu devirlerde dahi Mahmud Paşa Medresesi’nde akāid ilmini tahsil ederken, hocaları derse iştirâk edemediklerinde, bizzât kendisini kendi yerlerine ders vekili olarak tâyin etmişlerdi. Bu hal, Hazret-i Şeyh’in ne denli yüksek bir idrâk, ilim ve mârifet ehli olduğunun açık bir nişânesidir. Zîrâ ilim, ehline teslim olunur; Gümüşhânevî Hazretleri de o ehliyetin kemâlini rûhunda ve aklında cemetmişti.

İlerleyen zamanlarda ise Mahmud Paşa Medresesi’nde ve Beyazıt Medresesi'nde bizzât müderrislik makāmına yükselmiş, ilim halkalarını teşkil ederek nice âşık-ı ilim talebesini irşâd eylemiş, onlara icâzetler vererek ilim silsilesini devâm ettirmiştir. Onun ders halkalarında hem aklî hem naklî ilimler okutulur, zâhir ve bâtın birlikte terbiye edilir, her bir talebenin gönlünde hikmet kandilleri yakılırdı. Böylece Hazret, hem zâhirin mürebbîsi hem de bâtının rehberi olma şerefine mazhar olmuştu.

İlim ve hikmet deryâsının kutbu olan Şeyh Gümüşhânevî Hazretleri, gönlündeki ilim aşkını kalem lisânına dökerek, Ümmet-i Muhammed’in irfânına hizmet eden sayısız eser kaleme almıştır. Bilhassa Râmûzü’l-Ehâdîs, Levâmi‘u’l-Ukûl, Garâibü’l-Ehâdis, Letâifü’l-Hikem, Hadîs-i Erba‘în ve Câmi‘u’l-Usûl gibi hikmet dolu kitapları, asırlardır âşık-ı ilimlerin ve ehl-i tasavvufun gönüllerini nurlandırmaya devâm etmektedir.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin bu mübârek te’lîf serencâmı, takrîben otuz yıl gibi uzun ve bereketli bir zamâna yayılmış, her bir kelâmı geceler boyu yakılan aşk kandilleriyle, seher vakitlerinde yapılan zikirlerle yoğrulmuştur. Eserlerinin her satırı, hem zâhirî ilimlere hem de bâtınî mârifetlere dâir derin bir mârifetin tecellîsidir. Böylece Hazret, kalemiyle de bir mürşid-i kâmil olmuş, nice gönüllere irfân tohumları ekmiştir.

Şeyh Gümüşhânevî Hazretleri, ilmî gayret ve basîretinin bir tezâhürü olarak, zamanla unutulmaya yüz tutmuş kadîm İslâm ulemâsının hikmet dolu eserlerini medrese talebelerine okutarak, bu mübârek eserlerin kendi devrinde yeniden ihyâsına vesîle olmuştur. Her bir satırında asırlık hikmetlerin, Nebevî sırların saklı olduğu bu kadîm hazîneler, Hazret’in irşâd halkalarında yeniden hayat bulmuş, gönüllerle buluşmuştur.

Gümüşhânevî Hazretleri yalnızca kendi devrini değil, kendisinden sonra gelecek seleflerini de bu ulvî usûle sadâkatle bağlamış, ilmî silsilenin kopmaksızın devamını temin etmiştir. Böylece gelecek nesillerin de bu mübârek eserlerden feyz almasını, İslâm ilim ve irfânının gönüllerden silinmeden intikalini sağlamıştır. Onun bu gayreti, bir nevi ilmî sadaka-i câriye olup, kıyâmete dek sürecek bir nûrun tohumlarını toprağa serpiştirmek olmuştur

Şeyh Gümüşhânevî Hazretleri’nin, bu feyizli tedrîsât devrinde zarûrî gördüğü ve talebelerine okutmayı lüzumlu addettiği bâzı mühim eserler vardır ki, bunlar hem zâhirî ilimlerin hem de bâtınî hikmetlerin kapılarını aralayan, gönülleri nurlandıran eserlerdir.

Hazret, ilim yolunda seyr u sülûk eden her bir talebenin bu eserlerle hemhâl olmasını, akıl ve kalbin birlikte terbiye edilmesini esas almıştır. Şeyh Ahmed Ziyâüddîn el-Gümüşhânevî Hazretleri, ilim ve irfân yolunda hem zâhirî hem bâtınî ilimleri cemeden nâdir şahsiyetlerden biridir. O, medrese tedrîsâtında tâkip ettiği usûl ve okuttuğu eserlerle, sâdece kendi devrini değil, kendisinden sonraki asırları da derinden etkilemiş, ilim yolunun kutbu olmuş bir mürşid-i kâmildir.

Hazret, ilmin kuru bir bilgi aktarımından ibâret olmadığını, kalp ve rûhun da terbiye edilmesi gerektiğini bilen bir hikmet sâhibiydi. Bu sebeple, medrese halkalarında, hem aklî ilimleri hem naklî ilimleri hem de tasavvufî mârifetleri bir arada okutmuş, gönül ile aklı, zâhir ile bâtını mezceden bir tedrîsât usûlü benimsemiştir.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin okuttuğu eserler, İslâm ilim geleneğinin en mümtaz ve en temel kaynaklarından oluşmaktadır. O, unutulmaya yüz tutmuş kadîm ulemânın eserlerini ihyâ etmiş, her bir satırında asırlık hikmetlerin saklı olduğu bu eserleri talebelerine şevkle okutmuş, bu usûlü gelecek nesillere de bir emânet olarak bırakmıştır. Böylece ilim zincirinin kopmaksızın devâmını sağlamış, âdeta bir “ilmî sadaka-i câriye” tesis etmiştir.

Bu tedrîsâtın merkezinde, sahîh kaynaklara dayanan bir hadîs, fıkıh, tefsîr ve tasavvuf eğitimi yer almaktaydı. Hazret, hadîs ilminde başta İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin Müsned’i, İmâm Mâlik’in Muvatta’ı, İmâm Şâfi‘î’nin Müsned’i, İmâm Ahmed ibn Hanbel’in Müsned’i, Kütüb-i Sitte ve Kütüb-i Tis‘a olmak üzere, İmâm Taberânî’nin Mu‘cem’leri, Deylemî, Ebû Nu‘aym, Dârimî, Hâkim, Tirmizî, Kādî İyâz, İbn Hacer ve Süyûtî gibi muhaddislerin eserlerini talebelerine okutmuş; hadîs ilminin hem zâhirini hem hikmet boyutunu gönüllere yerleştirmiştir.

Fıkıh sahasında ise Şürünbülâlî, Timurtâşî, Remlî, Hasköyî, Halebî, İbn Mâlik, Taftazânî, Molla Câmî, Merğinânî, Kādîhân, Mevsılî, İbn Hümâm, Nesefî, Kudûrî, Mâturîdî, Eş‘arî gibi İslâm hukûkunun temel taşlarını teşkil eden âlimlerin eserlerini mütâlaa ettirmiştir. Böylece talebelerine sâdece hüküm öğretmekle kalmamış, fıkhın arka planındaki usûl ve hikmeti de idrâk ettirmiştir.

Hazret-i Şeyh’in tasavvuf dersleri ise mâneviyâtın derinliğini gösteren bir ufuk hâlini almıştı. İmâm Gazâlî’nin İhyâ’sı, İbn Arabî’nin Fütûhât’ı ve Şa‘rânî şerhi, Ahmed er-Rifâ‘î, Abdülkadir Geylânî, İbn Atâullâh el-İskenderî, Sühreverdî, Ebû Tâlib el-Mekkî gibi kutbiyet ve velâyet sâhibi zevâtın eserleri bu halkalarda okutulmuş, talebelerin kalbî istidatları ihyâ edilmiştir. Bu eserlerle nefsin tezkiyesi, kalbin tasfiyesi ve rûhun terakkîsi sağlanmış, aşk-ı İlâhî gönüllerde yer bulmuştur.

Tefsîr ilminde ise Beğavî, Râzî, Zemahşerî, Celâleyn, Beyzâvî, Ebu’s-Su‘ûd, Kurtubî, Hatîb Kazvînî, Şa‘rânî, İbn Hacer, Sübkî, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî ve daha nice zevâtın tefsîrleri okunmuş, âyetlerin hem zâhirî hem de işârî mânâları talebelerin kalbine nakşedilmiştir.

Şeyh Gümüşhânevî Hazretleri’nin bu ilim ve hikmet merkezli tedrîsât usûlü, aklın nûruyla kalbin nûrunu birleştiren bir mektep olmuş, talebelerini hem zâhir ilimlerinde derinleşmeye hem de bâtınî yolculukta kemâle ermeye sevketmiştir. Bu kutlu yol, gönüller üzerinde silinmez izler bırakmış, ilmî silsilelerin sürmesini temin etmiştir.

İşte Gümüşhânevî Hazretleri’nin bu azîz usûlü, kıyâmete dek ehl-i ilim ve ehl-i irfânın yolunu aydınlatacak bir nur, bir rahmet ve bir irfân menba‘ı olarak bâkî kalmıştır. Bu meyanda, tedrîsatta kıymetli gördüğü ve okuttuğu bâzı eserler şunlardır:

“İmâm Âzam Ebû Hanîfe’nin Müsned’i, İmâm Mâlik’in Muvatta’ı, İmâm Şâfi‘î‘’nin Müsned’i, İmâm Ahmed ibn Hanbel’in Müsned’i, Kütüb-ü Sitte ve Kütüb-ü Tis‘a, İmam-ı Taberânî’nin Mu‘cemu’l-evsat, Mu‘cemu’l-kebîr ve Mu‘cemu’s-sağîr’i, Ebû Ya‘lâ et-Temîmî’nin Müsned’i, Dârimî’nin Müsned’i, Ebû Nu‘aym’ın Hılyetu’l-Evliyâ’sı, Deylemî’nin Müsnedü’l-Firdevs’i, Ebû Hâtim et-Temîmî’nin Sahîh’i, Dârekutnî’nin Sünen’i, Hâkim’in Müstedrek’i, Tirmîzi’nin Şemâil’i, Kādî İyâz Hazretleri’nin Şifâ-i Şerîf’i, İbn Esir’in Nihâye’si, Cevherî’nin Sıhâh’ı, Şürünbülâlî, Timurtâşî, Remlî, Hasköyî, Lâkânî, Münâvî, Halebî, İbn Mâlik, İbn Hişâm, İbn Ukayl, Şeyh Hâlid el-Ezherî, İmâm Cürcânî, İmâm Taftazânî, İsâmuddîn, Molla Câmî, Adud, Sadru’s-Şerî‘a, Molla Husrev ve Merğinânî’nin fıkha dâir bütün eserleri.

Rûhî, Kureyşî ve diğerlerinin Hidâye şerhleri, Kādîhân, Sa‘âtî, Ebu’l-Behâ, Mevsılî, İbn Hümâm, Nesefî, Kudûrî, Mâtürîdî ve Eş‘arî’nin bütün eserleri, İmâm Nevevî’nin Riyâzu’s-sâlihîn ve Hadîs-i Erba‘în’i, İbn Hacer el-Askalânî’nin Fethu’l-Bâri’si, Aynî’nin ‘Umdetu’l-Kārî’si, Kastallânî’nin İrşâdu’s-Sârî ve Mevâhibu’l-Ledünniye’si, Tevşîh, Tenkîh ve Tavzîh isimli Müslim Şerhleri, İbn Salâh’ın Ulûmu’l-hadîs’i, el-Irâkî’nin el-Gunyetu’l-hadîs’i, Süyûtî’nin el-Câmi‘u’l-Kebîr ve Sagîr’i ve mezkur müelliflerin fıkıh ve hadîs alanındaki bütün eserleri.

Tasavvuf hakkında ise: İmâm Gazâlî’nin İhyâ’sı ve bütün te’lîfâtı, İbn Arabî’nin Fütûhâtü’l-mekkiyye’sinin İmâm Şa‘rânî şerhini, Seyyid Ahmed el-Bedevî’nin Şerhu Metni’l-gâye ve bütün te’lifâtı, Seyyid Ahmed er-Rifâ‘î’nin Vesâyâ ve bütün te’lifâtı, Şeyh Seyyid Abdülkādir Geylânî’nin Ğunyetu’t-tâlibîn ve bütün te’lifâtı, Seyyid İbrâhîm ed-Desûkî’nin Vesâyâ’sı , Ahmed ibn Atâullâh el-İskenderî’nin et-Tenvîr fî iskâti’t-tedbîr ve bütün te’lifâtı, Ebu’l-Hasen es-Şâzelî’nin el-Ahzâb ve bütün te’lifâtı, el-Ensârî’nin Menâzilü’s-sâirîn ve bütün te’lifâtı, Şeyh Sühreverdî’nin ‘Avârifü’l-me‘ârif ve bütün te’lîfâtı, Şeyh Ebû Tâlib el-Mekkî’nin Kûtü’l-kulûb ve bütün te’lîfâtı, İmâm Nevevî’nin el-Ezkâr’ı ve bütün te’lîfâtı, Kirmânî’nin el-Kevâkibü’d-dürriyye’si, Aclûnî’nin el-Menhelü’l-cârî ve bütün te’lîfâtı, Şihâb Ahmed’in el-Dâ‘iyetü’d-derârî’si.

Tefsîr ilmi hakkında ise İmâm Beğavî’nin Me‘âlimu’t-tenzîl’i, Râzî’nin Tefsîru’l-kebîr ve bütün te’lîfâtı, Zemahşerî’nin Keşşâf’ı ve bütün te’lîfâtı, Celâluddîn Mahallî ve Süyûtî’nin Celâleyn’i, Beyzâvî’nin tefsîri ve bütün te’lîfâtı, Ebu’s-Su‘ûd ve Hatîb eş-Şirbînî’nin tefsîrleri, Kurtubî’nin tefsîri ve bütün te’lîfâtı Hatîb el-Kazvînî, Abdülvehhâb es-Şa‘rânî, Necmeddîn Atâ, İbn Hacer el-Mekkî, Sübkî, Aliyyu’l-Kârî, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, Ervâdî, Ahmed es-Sâvî, Muhammed el-Fudâlî, Şeyh Alî el-Buhârî, İbrâhîm el-Bâcûrî’nin te’lîfâtını ders olarak medrese talebelerine okutuyordu.

Bâzı insanlar vardır ki onların adı, yalnızca yaşadıkları çağda değil; asırları aşar, gönülleri sarar, dillerde duâ olur. Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri işte böyle bir zât-ı muhteremdir. Hem bir tasavvuf şeyhi, hem bir âlim-i rabbânî, hem de bir ahlâk muallimi olarak geride bıraktığı ilmi ve mânevî mîrâs, bugün hâlâ bizleri aydınlatmaya devâm ediyor.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin irşâd meclislerinde ilim ve amel, zikir ve fikir, zâhir ve bâtın öylesine muhteşem bir uyumla iç içedir ki, o meclise katılan herkes, bir yandan kitap sayfalarında gezinirken bir yandan kalp aynasında yansımalar bulurdu.

Hadîs ilminin incelikleri Râmûzü’l-Ehâdîs’te

Fıkıh ve usûlün derinliği, Hidâye ve Halebî’de

Kelâm ve akîde ilmi, Mevâkıf’da

Tasavvufun zarîf hikmetleri, Mektûbât-ı İmâm Rabbânî ve İhyâu Ulûmiddîn’de

Bütün bu eserler, Gümüşhânevî Hazretleri’nin zâhir ile bâtını birleştiren ilmi anlayışının tezâhürüdür. Onun ders halkasında ilim, bir hâl oldu; hâl, bir amel oldu; amel ise kemâle yol buldu.

O, yalnızca okutmazdı; öğretirdi. Sâdece bilgi vermezdi; gönüllere nakşederdi. Her bir hadîs-i şerîf, her bir fıkıh kāidesi, bir yandan şerîatın ölçüsü iken, diğer yandan kalpte bir zikrullâh kapısı olurdu.

Talebelerini yetiştirirken aslâ yüzeyselliğe izin vermez, ilimde derinleşmeyi ve amelde titizliği esas alırdı. Onun ilminde ne cehâletin karanlığına yer vardı, ne de kuru bilgiyle kibre bürünmeye.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin tedrîsâtını anlamak için iki kelime yeterlidir; denge ve derinlik. İşte Hazret, bu iki kutbu birleştirerek, ilmi kalbe işleyen bir nur, tasavvufu ise ilme yaslanan bir yol hâline getirmiştir. Her bir ders, bir mürşid-i kâmil rehberliğinde, talebelerin gönlünde bir hakkāniyet meşalesi yakmıştır.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin okuttuğu eserler ve ilmî birikimi üzerinde tefekkür ettiğimizde, onun ilimdeki rusûhiyetini (derin köklülüğünü) görmek mümkündür. Zîrâ o, hadîs ilminden fıkha, tasavvuftan tefsîre, kelâm ilimlerinden ahlâka kadar bütün İslâmî ilimlerde rüsûh sâhibi bir âlimdir.

Bu köklülük, sâdece lafızda değil; kalpte, amelde ve hayatta tezâhür etmiştir. Zîrâ onun ilminde kibir değil tevâzu, şekil değil mânâ, gösteriş değil ihlâs hâkim olmuştur. Bugün Gümüşhânevî Hazretleri’nin ders usûlünü ve okutmuş olduğu eserleri anmaya çalışırken, onu tam anlamıyla idrâk edemesek de, en azından bir nebze olsun gönlümüzde bir mârifet penceresi aralayabiliriz. Her satırında, her sözünde, her eserinde ilim, edep, hikmet ve tevâzu iç içe geçmiş bu büyük zât, bizlere hâlâ şu mesajı fısıldamaktadır: “İlim, kalpten nasîbini almadıkça hebâ olur. Amel, ilimden nasîbini almadıkça sapar. Edep, ikisinin de tâcıdır.”

İşte Gümüşhânevî Hazretleri’nin ilim ve irfanla bezenmiş o müstesnâ tedrîsât usûlü, dün olduğu gibi bugün de, kalpleri arayanlara, ilmi hikmetle yoğurmak isteyenlere yol göstermeye devâm ediyor. Onun tedrîsât usûlü, sâdece bilgi aktarımından ibâret bir sistem değildir. Bilakis, kalbe ve rûha işleyen bir hikmet yolculuğudur. Bu yolculukta ilim bir kandil, amel bir yol, edep ise o yolun en değerli azığıdır.

İlmin Özü: Mârifet ve Hikmet ile Yoğrulan Tedrîsât

Gümüşhânevî Hazretleri ilmi bir zırh gibi kuşanmakla kalmamış, onu tasavvufun incelikleriyle süslemiş ve talebelerine de bu yolda rehberlik etmiştir. Onun için ilim, aslâ sâdece kitap sayfalarında saklı kalan kuru bilgiler bütünü değildir. Bilakis ilim, kalpte bir nur, hayatta bir istikāmet, amelde bir sadâkat olarak yaşanmalıdır.

Tedrîsâtının temel taşları şunlardı: Hadîs: Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in sözlerini, emirlerini, tavsiyelerini talebelerine öğretmekle kalmaz, o hadislerin rûhuna da yolculuk yaptırırdı. Her hadîs bir fener, her fener bir menzildi.

Fıkıh: Dînî hükümleri öğretirken zâhirî bilgiyle yetinmez, talebenin kalbini de o hükümlerin hikmetine açardı.

Tefsîr: Kur’ân’ın zâhirinden bâtınına; lafzından mânâsına yürüyen bir tefekkür yolculuğu ile talebelerini Kur’ân’a âşinâ kılardı.

Tasavvuf: Bilginin kibre dönüşmemesi, kalbin safiyetini yitirmemesi için zikir, râbıta, tefekkür gibi mânevî eğitimleri ilmin merkezine yerleştirirdi.

Bu tedrîsâtta kitaplar kadar hâl ve tavır da birer dersti. Zîrâ Gümüşhânevî Hazretleri, her şeyden önce “hâl ilmi”ni yaşayan ve yaşatan bir mürşiddi.

Onun ders meclislerinde hem kütüphânelerin tozlu raflarında gezinen ilim yolcuları hem de kalp derinliklerinde sükûna eren zikir ehli bulunurdu. O “ilim zikirle kemâle erer, zikir ilimle kıvâma varır.” diyerek, bu iki kutbu ustalıkla birleştirirdi.

Zâhirî fıkıh derslerinden sonra zikir halkaları kurulurdu. Hadîs ilmiyle meşgul olan kalpler, aynı zamanda mânevî tefekkür ile yoğrulurdu. Talebenin kalbi arındırılmadan, ilmin mânâya açılması mümkün görülmezdi.

İşte bu yüzden, Gümüşhânevî Hazretleri’nin tedrîsâtına katılan bir talebe, yalnızca bir “okuyucu” değil, aynı zamanda bir “yaşayıcı” olurdu.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin üzerinde hassâsiyetle durduğu bir diğer esas, edep ve ahlâk terbiyesi idi. Ona göre ilim, ahlâk ile taçlanmadıkça eksik kalır; tasavvuf, şerîatla bütünleşmedikçe bâtıl yollara sapar.

Tedrîsâtının özü şudur: Zâhiren ilim, bâtınen edep. Dil ile zikir, kalp ile fikir. Açıkta amel, derinde muhabbet. Her ders öncesi edep kuşanılır, hocaya ve ilme karşı huşû ve vakar içinde olunur. İlmin kıymeti, onu taşıyanın edebi ile ölçülürdü.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin ilmi öğretme gâyesi, sâdece âlim yetiştirmek değil; aynı zamanda kâmil insan, salih mü’min, hikmet sâhibi fertler yetiştirmekti.

Zîrâ şöyle buyururdu: “İlim, eğer kalbe inmezse, kibir kapısına sürükler. Kalbe inerse, tevâzu kapısına ulaştırır.”

Bu menhec üzere talebelerini yetiştiren Gümüşhânevî Hazretleri, ilmi yalnızca dil ile değil, kalp ile de öğretmiştir. Böylece yetişen talebeler, hem halk arasında hak ile berâber, hem hak yolunda halk ile berâber yürümeyi öğrenmişlerdir.

Bugünün dünyâsında, ilmin ne yazık ki kuru bir bilgi yığınına, tasavvufun ise bâzen şekilciliğe indirgendiği bir ortamda, Gümüşhânevî Hazretleri’nin tedrîsât usûlü bize hâlâ ışık tutmaktadır. İlim, amel ve edep bu üçlü sacayağı hâlâ sapasağlam bir duruşun temelidir. Her Müslüman’ın gönlünde ilim aşkının yanında zikir ve fikir olmalıdır. İlmin kalple buluştuğu, zikrin akılla kavrulduğu bir denge, günümüz insanının da aradığı yegâne huzur kapısıdır.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin tedrîsât usûlü, bugün hâlâ ilim ve tasavvuf yolunda yürüyenler için bir numûne-i imtisâl olmaya devâm ediyor. Bu mektepte yetişen bir talebe, bir ömür boyu hem ilim tâlibi, hem irfân yolcusu olarak yol alır.

Bir gönül eri düşününüz ki, ilmin en yüksek menzillerine çıkmış; kalp dünyâsının en derin vadilerinde dolaşmış, hem tasavvufun sırlarına ermiş hem de zâhirî ilimlerde bir yıldız gibi parlamış. İşte o zât, Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’dir.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin Talebelik Yıllarında İlim ve Tasavvufun Bütünleşmesi

Her büyük âlimin ve mürşidin yolculuğu, gönlünde bir ilhâm kıvılcımı ile başlar. Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin de ilim ve irfân yolundaki ilk adımları, daha talebelik yıllarında attığı kutlu bir yolculuğun habercisiydi. Onun eğitim hayâtına dikkatlice baktığımızda, sâdece zâhirî ilimlerde değil, aynı zamanda tasavvufî mânâda da mâneviyât pınarlarından beslendiğini görmekteyiz.

Henüz ilim tahsîl ettiği dönemde bile gönül dünyâsı tasavvuf nefesiyle yoğrulmuş, birden fazla mânevî nispetle gönlü donanmıştır. Bu durum, onun ilmi hayâtının hiçbir zaman kuru bir bilgi ezberine dönüşmediğini; dâimâ bâtınî bir derinlik ve rûhî bir dirilikle beslendiğini göstermektedir.

Zîrâ ilim ile irfân bir araya gelmediğinde, ne ilim kemâle erer ne de irfân istikāmetten sapmadan yol alabilir. Gümüşhânevî Hazretleri, daha bu genç yaşlarında bu altın dengeyi kurmuş; zâhir ilimlerin talebesi olduğu kadar, bâtın ilimlerinin de sâliklerinden biri olmayı başarmıştır.

Nitekim onun tâlim gördüğü zâhirî üstatlarının da birçoğu, sâdece bir ilim ehli değil, aynı zamanda irşâd halkalarının yol göstericileri idi. Bu da bize gösterir ki, Gümüşhânevî Hazretleri, daha başından îtibâren, ilimle tasavvufu ayrı değil, bir bütün olarak kavramış ve her iki kaynaktan aynı anda feyiz almıştır.

Misal olarak, Şehrî Hâfız Efendi, Gümüşhânevî Hazretleri’nin ilmî terbiyesinde önemli bir yer işgâl eden değerli hocalarındandır. Ancak Şehrî Hâfız Efendi sâdece zâhirî ilimlerin hocası değil, aynı zamanda Şeyh Abdullâh Mekkî Hazretleri’nin kıdemli ihvânı idi. Bu, Gümüşhânevî Hazretleri’nin mâneviyâtının da ilimle aynı dönemde geliştiğinin açık bir işâretidir. Yâni okuduğu kitaplar kadar, hocalarının hâl ve edebinden de terbiye almıştır.

O devirde, birçok âlimin hem zâhirî hem bâtınî nispetlerle donanması, ilmin sâdece akla değil, kalbe de hitâb eden bir cevher olduğunun en güzel göstergesidir. Gümüşhânevî Hazretleri’nin bu çok yönlü eğitim süreci, ileride onun hem ilimde derin bir köklülüğe (rusûhiyete) hem de tasavvufta yüksek bir makāma ulaşmasının temellerini oluşturmuştur.

Her büyük yolculukta, yol gösteren kâmil rehberler gerekir. Gümüşhânevî Hazretleri’nin hem ilmi hem de tasavvufî seyr ü sülûkunda, her biri ayrı birer yıldız misâli parlayan üstatları olmuştur ki bu isimler onun ilim ve irfân deryâsında nasıl derinleştiğini anlamak bakımından son derece mühimdir.

Bu kutlu yolculukta, zâhirî ilimlerde kendisine rehberlik edenlerden biri de Harpûtî Abdurrahmân Efendi’dir. Lâkin bu mübârek zât da sâdece kitap ilimlerinin hocası değildir; aynı zamanda tasavvuf yolunun da yolcusu ve yol göstericisidir. Harpûtî Abdurrahmân Efendi, Şeyh Muhammed Sâdık Erzincânî Hazretleri’nin hulefâsı, yâni mânevî terbiyesinde yetişmiş, halîfelik makāmına erişmiş bir mürşid-i kâmildir.

Bu bilgiler bize açıkça gösteriyor ki Gümüşhânevî Hazretleri’nin ilmi sâdece zâhirî birikime dayanmaz. Zîrâ onun aldığı dersler, hem aklı besleyen ilim kitaplarından, hem de kalbi besleyen sohbet meclislerinden süzülüp gelen bir mâneviyât feyzine dayanır. Bu çok katmanlı ilim terbiyesi, onu ileride hem zâhir hem bâtın ilimlerinde söz sâhibi bir kutbiyet makāmına taşıyacaktır.

Ne var ki Gümüşhânevî Hazretleri yalnızca eski nispetlere dayanmakla yetinmemiş, kalbî yolculuğunu derinleştirmek ve tasavvuf yolunda daha yüksek mertebelere erişmek için Üsküdar Alaca Minâre Tekkesi’ne yönelmiştir.

Bu tekke, o dönemin en mühim irfân merkezlerinden biridir ve burada Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin mânevî feyzini devâm ettiren Şeyh Abdülfettah Akrî Hazretleri irşâd vazîfesi yürütmektedir.

İşte Gümüşhânevî Hazretleri, 1845 yılı civârında bu sohbet halkasına dâhil olmuş ve burada tasavvufun incelikleriyle daha derinden tanışmıştır. Bu katılım, onun ruh dünyâsında yeni bir nefha-i İlâhî estirmiş, irfân kapılarını ardına kadar aralamıştır. Zîrâ sohbet halkası, sâdece sözlerin aktığı bir meclis değil; gönüllerin saflaşarak mânevî terakkî yoluna adım attığı bir feyz otağıdır.

Bu meclislerde Gümüşhânevî Hazretleri’nin kalbi, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin yüksek mâneviyâtıyla yıkanmış; zâhir ilimlerinde gösterdiği kemâlât, bâtın ilimlerinde de zirveye yürümüştür. Böylece o, yalnızca bir ilim yolcusu değil; aynı zamanda bir ârif-i billâh, bir gönül sultânı, bir mürşid-i kâmil olmanın temellerini bu dönemde atmıştır.

Gümüşhânevî Hazretleri’ne Şâm-ı Şerîf’ten Gelen Mânevî Beşâret

Her Hakk yolcusu bilir ki, ilim ve irfân yolunda yürüyenlerin önünde zamâna ve mekâna sirâyet eden sırlarla dolu menziller vardır ve bâzen bu menziller, bir mürşidin hikmet dolu işâretiyle bir başka diyâra yönelir; kalpte bir bekleyiş ve murâkabe hâli başlar.

İşte Gümüşhânevî Hazretleri da ilim ve tasavvuf yolculuğunda Üsküdar Alaca Minâre Tekkesi’nin mübârek ikliminde, Şeyh Abdülfettah Akrî Hazretleri’nin sohbet halkasına dâhil olduğunda, mâneviyâtında yeni bir kapının eşiğine varmıştır.

Şeyh Abdülfettah Akrî Hazretleri hâl ve nazar ile gönül terbiye eden, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin tasavvuf yolundaki yüksek ahlâkını temsîl eden bir mürşid-i kâmil idi. Ancak bir sohbetinde Gümüşhânevî Hazretleri’ne gönül yüklü bir işâretle şöyle buyurdu: “Asıl nasîbin Şâm-ı Şerîf’ten gelecek, bekle, intizâr et.”

Bu kelâm, kuru bir tavsiye değil; bir kalbî keşif ve ledünnî bir işâret idi. Zîrâ Hakk dostları, sâdece zâhir ehline hitâb etmez, onların sözleri, gönül gözlerini açan mânevî rehberliklerdir. Bu cümle, Gümüşhânevî Hazretleri’nin iç dünyâsında derin bir yankı uyandırmış, gönlünde bir bekleyiş ateşi yakmıştır.

Şâm-ı Şerîf, yâni Levh-i Mahfûz’da takdîr edilmiş mânevî menzilin adresi. Bu işâret, bir yolcunun asıl feyz kapısının henüz açılmadığını, ancak sabırla ve teslîmiyetle beklendiğinde oraya varılacağını bildiren bir irfân müjdesi idi.

O andan îtibâren, Gümüşhânevî Hazretleri’nin hem zâhirî ilminde hem de bâtınî yolculuğunda bir iç murâkabe hâli başlamış oldu. Zîrâ tasavvuf yolunda seyr ü sülûk, bâzen hemen tahakkuk eder, bâzen de “intizârın terbiyesi” ile gönül yoğrulur. Sabır ve bekleyiş, rızânın, teslîmiyetin ve tevekkülün en güzel tecellîleridir.

Ve nihâyetinde o İlâhî nasîb vakti geldiğinde, Şâm-ı Şerîf’te Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin mânevî nefesini sürdüren büyük zatlarla buluşacak, rûhunu ve kalbini bu hikmet pınarından doyasıya içecektir.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin Şâm Menşeli Mânevî İrşâd Zinciri ve Ahmed Ervâdî Hazretleri ile Buluşması

Tasavvuf yolculuğu, kimi zaman zâhiren mestûr görünen bir buluşmanın, bâtınen nice kudretli kapıların anahtarı olduğunu gösteren sırlarla doludur. İşte Gümüşhânevî Hazretleri da bu kutlu yolculuğunda böylesi bir rahmet buluşmasına nâil olmuş, kaderin ince çizgileri onu irfân zincirinin altın halkalarından biri kılmak üzere hareketlendirmiştir.

Bir ziyâretinde, Üsküdar Alaca Minâre Tekkesi’nin mütevâzı ama feyizli hücresinde, Şeyh Abdülfettah Akrî Hazretleri’nin huzûrundayken, mânevî bir işâret vâki olmuştur. Bu işâret, öyle basit bir telkin değil; Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin ledünnî nefesiyle gelen bir emir mâhiyetindeydi. İşâret, Şâm-ı Şerîf’ten kalkıp, yalnızca ve yalnızca Gümüşhânevî Hazretleri’ni irşâd etmek üzere Pâyitaht-ı İstanbul’a gönderilen bir gönül eriyle buluşmasını müjdelemekteydi.

O gönül eri, Trablusşam müftüsü, Şeyh Ahmed Ervâdî Hazretleri idi. Bu buluşma, sâdece bir mürşid ile mürîd arasında geçen bir tanışma değil; asırlar öncesinden yazılmış bir kader satırının, İlâhî bir tevafukla tecellî edişi idi. Kısa zaman sonra Gümüşhânevî Hazretleri, Şeyh Ahmed Ervâdî Hazretleri’ne intisâb ederek, hem zâhirde hem bâtında irfân yolunda yepyeni bir menzile adım atmıştır.

Şeyh Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri tarafından gâyet îtimâtla İstanbul’a yollanan mübârek halîfelerden biri, muhterem Ahmed ibn Süleyman el-Ervâdî’dir (1275/1858).

O, İstanbul’a gönderilmiş şerefli bir nefer olarak, tarîkat girdabını bu diyarın bereketine nakşetmiş; bilhassa Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin mânevî terakkîsinde başlıca vesîlelerdendir.

Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî (1311/1893), İstanbul, Rize, Bayburt ve Of’ta tesis eylediği dört kütüphâne ve on sekiz ibn kadar ilmî eser bağışıyla, bir külliyât-ı ilmi kurmuş; Eminönü’ndeki tekkesini Dârü’l-Hadîs hâline getirerek, Karadeniz’den Kırım’a, Dağıstan’dan Anadolu’nun deryâsına kadar uzanan 116 halîfeyle Ziyâiyye şûbesinin kurucusu olarak o asırda tesiri olmuştur.

Pâyitahtta teşkil ettiği bu müstesnâ mektep zamânında ve sonrasında Dâru’lHadîs ismiyle meşhur olmuş; devrin ileri gelen âlimleri, münevver zevâtı onun ders halkasına iştirâk etmişlerdir.

Sultan Abdülmecîd Han’dan Sultan II. Abdülhamîd Hân efendilere kadar, birçok pâdişâh efendiler ve yüksek makam erbâbı ile istişârî münâsebet içinde bulunmuştur. Sarayda Arap Mehmed Ağa, İlvânîzâde Mîr ibn Mînbey, Reîsü’lUlemâ Tikveslî Yûsuf Ziyâüddîn Efendi gibi zevâtın yanı sıra vahdet-i vücûd neş’etinin temsilcilerinden Kâtip Mustafa Fevzi Efendi ve câmiasının önemli şahsiyetlerinden Emîn Paşa da bu irfân mihverinde yer almışlardır.

Şeyh Ahmed Ervâdî Hazretleri yalnızca bir tasavvuf büyüğü değil; aynı zamanda ilimde derin köklere sâhip, zâhir ve bâtın ilimlerini birleştiren bir mürşid-i kâmildi. Onun hakkında Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri “Sana Şam sahillerinin şeyhi denilse yeridir.” diyerek yüksek makāmını tescil etmişti.

Bu büyük zât, ilim dünyâsında da son derece üretken ve söz sâhibi idi. Otuzdan fazla eser te’lîf etmiş, hem şer‘î ilimlerde hem de tasavvufî derinlikte kalıcı izler bırakmıştı. Bu ilim ve irfân sâhibi zâtın huzûruna ermek, Gümüşhânevî Hazretleri için hem bir lütuf hem de bir inâyet vesîlesi olmuştu.

Fevkalade Mânevî Tecellîler Hilâfet-i Tâmme ve İcâzet-i Mutlaka: Bir Mürşid-i Kâmilin Doğuşu

Gümüşhânevî Hazretleri, Şeyh Ahmed Ervâdî Hazretleri’nin mânevî nezâret ve teveccühünde, ikinci erba‘înini tamamladı. Erba‘în, tasavvuf yolculuğunda kırk günlük nefis terbiyesi, kalp arınması ve bâtınî açılımların anahtarıdır. Bu erba‘în süreci, Gümüşhânevî Hazretleri’nin gönül dünyâsında husûsî tecellîlere, fevkalade mânevî zuhûratlara ve sırlara vâkıf olmasına vesîle olmuştur.

Bu derinleşme, sâdece bir merhale değil; kalpte hakîkatin yerleştiği, sır perdelerinin aralandığı mukaddes bir dönemeç olmuştur. Böylelikle Gümüşhânevî Hazretleri, şerîatın zâhir hükümleriyle süslenen kalbini, bâtınî hikmetlerle taçlandırmış ve irfânın kemâl mertebelerine adım atmıştır.

İlmin, irfânın ve edebin en yüce kapılarından geçen Gümüşhânevî Hazretleri’ne, Şeyh Ahmed Ervâdî Hazretleri, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’den aldığı salâhiyyet gereği, hem icâzet-i mutlaka hem de hilâfet-i tâmme vererek onu irşada mezun kılmıştır.

Bu icâzet, sâdece bir şahsi yetkilendirme değil; Kādiriyye, Sühreverdiyye, Kübreviyye, Çeştiyye, Halvetiyye, Bedeviyye, Rıfâ‘iyye, Şâziliyye ve bilhassa Nakşibendiyye Müceddidî Hâlidî kolunun mânevî zincirine dâhil olmanın da bir nişânesi olmuştur. Böylece Gümüşhânevî Hazretleri, bir yandan ilim meşalesini, diğer yandan irfân kandilini elinde taşıyan bir mürşid-i kâmil olarak, halkın ve halkın rehberi kılınmıştır.

Bu derin ve muhteşem yolculuk, yalnızca bir şahsın irfân yolculuğu değil; aynı zamanda ümmetin gönül atlasında silinmez izler bırakmış bir mektebin doğuşudur.

İlâhî nûrun kalpte tecellî ettiği, gönül aleminde billurlaştığı o nadide gönül sultanlarından biri olan Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri hem zâhir hem bâtın güzelliğiyle gönüllerde müstesnâ bir yer edinmiştir. Onun her hali, her edası, her davranışı, mâneviyâtın derinliklerinden süzülüp gelen bir letâfetin ve feyzin izlerini taşır.

Nitekim Şeyh Vassâf Efendi, Sefîne-i Evliyâ adlı eserinde Gümüşhânevî Hazretleri’ni incelikli ve derin bir tasvirle anlatır. Kaleminin ucundan dökülen ifâdeler, sâdece bir sûret târifinden ibâret değildir; aksine, onun rûhânî iklimini de seyrettirir: “Cemal-i latifleri nûra müstağrak idi.”

Bu cümlede, Gümüşhânevî Hazretleri’nin çehresine yansıyan nur ve huzûrun tasvîri yapılır. Bu nur, gözle görülen bir ışık değil; kalp gözüyle fark edilen bir mânevî cilâdır. Yüzündeki letâfet, sıradan bir güzelliğin ötesinde, kalp berraklığının ve ruh saflığının zâhire yansıyan bir parıltısıdır. Vassâf Efendi bu letâfetin Gümüşhânevî Hazretleri’ne “revnak-ı diğer” yâni bambaşka, kendisine has bir ihtişam kattığını ifâde eder.

Târifin devâmındaki tavsîf, sâdece fizîkî bir tasvir değil; aynı zamanda ahlakî ve rûhânî kemâlin de sembolüdür:

Boyu mevzun: Duruşunda bir vakar, bedeninde bir ölçü ve denge hâkimdir. Bu, tasavvuf yolunun özünü teşkil eden îtidâl ve istikāmet sırrını hatırlatır.

Humreti gâlip, beyaz yüzlü: Yüzündeki hafif pembelik, zindelik ve canlılıkla berâber rûhânî berraklığın bir işâretidir.

Çekme burunlu, açık alınlı: Yüz hatlarındaki açıklık ve saflık, kalbin açıklığıyla bütünleşmiş, iç huzûrun dışa yansıyan bir nişânesi olmuştur.

Mübârek sağ gözünün altında siyah bir ben: Bu zarif detay, halk arasında hikmet ve feyzin bir nişânesi olarak kabûl edilir.

Müdevver çehre, kara gözler, uzun kirpikler: Bu fiziki letâfet, gönlündeki zerâfeti tamamlar. Her hâliyle müşfik, sevecen ve huzur veren bir sîmâ sergilemiştir.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin kıyâfeti de, içinde taşıdığı mâneviyâtın bir aynasıdır. Entari, hırka, cübbe ve geniş biniş giymesi, gösterişten uzak, tevâzuun simgesi olan bir zâhirî kimlik ortaya koyar. Renk tercihinde ise beyaza olan sevgisi, onun iç dünyâsının temizliği, sâfiyeti ve kalbinin berraklığını zâhirle birleştiren bir şuurun göstergesidir.

Beyaz, her zaman onun tercihiydi; çünkü beyaz, nûrun, saflığın, teslîmiyetin ve nefsin arınmışlığının remzidir. Giysisinde olduğu gibi, gönlünde de kir ve lekeden uzak bir duruluk vardı.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin sûretinde ne güzellikleri taşıyorsa, o güzelliler sîretinden lemeân ediyordu. Onun mübârek cemalinde parlayan tecellî nurları, kalp aynasında cilâlanan bir rûhun zâhire yansımasıydı. Her bakan, onun yüzünden, bakışından, duruşundan, gülüşünden bir teslîmiyet, bir huzur, bir sükûnet hissederdi.

Bu zâhirî letâfet ile bâtınî kemâl, onun irşâd makāmında dâimâ el ele yürümüş; gönülleri kendine çekmiş, sohbet halkalarını günden güne çoğaltmıştı.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin Mahmutpaşa Medresesi’nde Başlayan İrşâd Yolculuğu ve Mânen İntişârı

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri irşâd vazîfesine memur edilip halîfelik makāmına tâyin olunduğu ilk dönemlerde, kadîm İstanbul’un ilim ve irfân menba‘ı olan Mahmutpaşa Medresesi’ndeki mütevâzı hücresinde hem zâhirî ilimlerin tedrîsini hem de bâtınî irşâd görevini bir arada icrâ etmeye başlamıştır. Bu birliktelik, onun ilim ve tasavvuf yolculuğunda dâimâ sürdürdüğü bütünlük ve denge anlayışının bir tezâhürü olmuştur.

Zîrâ Gümüşhânevî Hazretleri’nin nazarında ilim, ibâdet ve ahlak birbiriyle ayrılmaz bir bütündür. Zahirde ilim tahsil eden bir kimse, eğer gönlünü ve ahlakını da arındırmıyorsa, o ilim kalpte meyve vermez. Aynı şekilde, kalp terbiyesi ilimden mahrum kalırsa, hevâ ve vehme kayma tehlikesi doğar. İşte bu sebeple, Hazret bir yandan talebelerine fıkıh, hadîs, tefsîr gibi İslâmî ilimlerin esaslarını öğretirken, diğer yandan tasavvufî sohbetlerle kalplere neş’e ve nur telkin etmiştir.

Zamanla, Gümüşhânevî Hazretleri’nin sohbetlerinden, derslerinden ve irşâdından feyiz almak isteyenlerin sayısı öylesine artmıştır ki, Mahmutpaşa Medresesi’nin o sâde ve daracık müderris odası bu mânevî neşvünemayı taşıyamaz hâle gelmiştir.

O küçük oda, hem ilim talebelerinin seslerini hem de gönül ehlinin zikirlerini barındıran bir nur menba‘ına dönüşmüştür. Ancak mânevî iklim öylesine bereketlenmiş, halkalar öylesine genişlemiştir ki, artık o odanın duvarları yetmez olmuştur.

Müridlerin artışı, Gümüşhânevî Hazretleri’nin kalpte uyandırdığı sevgi, ahlâk ve mârifetin bir yansımasıdır. Zîrâ insanlar, sâdece ilim öğrenmek için değil; iç dünyâlarını aydınlatmak, ruhlarını arındırmak ve hakîkatin kapısını aralamak için de Hazret’in meclisine akın etmiştir. Bu da bize gösterir ki, irşâdın gerçek tesiri, zâhirî sınırları aşarak kalplerin derinliklerine ulaştığında ortaya çıkar.

Mahmutpaşa Medresesi’ndeki bu ilk irşâd dönemi, Gümüşhânevî Hazretleri’nin ilim, amel ve edep sacayağı üzerine inşâ ettiği bir mânevî mektebin temelleridir. Burada ilim, kuru bir bilgi değil; hayâta yön veren bir hikmettir. Burada amel, sâdece şekil değil; kalbin istikāmetidir. Burada edep, yalnızca bir görünüş değil; hakîkatin ta kendisidir.

Bu bütünlük, onun hem zâhirî ilimlerdeki rusûhiyetini (derinliğini) hem de tasavvufî meşrebindeki tevâzusunu ve letâfetini gözler önüne serer. Çünkü Gümüşhânevî Hazretleri için ilim ve tasavvuf, ayrı kulvarlar değil; aynı menzile çıkan iki yoldur.

Mahmutpaşa Medresesi’nin dar gelen kapıları, aslında Gümüşhânevî Hazretleri’nin mânevî fıtratının bir işâreti idi. Zîrâ Hakk Te‘âlâ’nın lütfettiği nur, belli bir mekânla sınırlı kalamazdı. Bu İlâhî genişleme, ilerleyen dönemlerde daha büyük mekânlarda, daha geniş halkalarda, daha çok gönülde yankı bulacak; Gümüşhânevî mektebi, ilmin ve irfânın kıyâmete dek sürecek bir rahmet zinciri hâlini alacaktı.

Gümüşhânevî Tekkesi’nin Kuruluşu ve Fatma Sultan Câmii’nin Mânevî İhyâsı

Gümüşhânevî Hazretleri irşâd yolculuğunun bereketli menzillerinden birini, İstanbul’un kalbinde kadîm bir mekânı ihyâ ederek gerçekleştirmiştir. Bu mekân, bir zamanların gözde hayır eserlerinden biri olan, ancak zamânın acımasızlığı ve ihmalkârlığın gölgesinde harap hâle gelmiş Fatma Sultan Câmii’dir.

Bu câmi Osmanlı Sultânı III. Ahmed Hân’ın muhterem kızı ve Sadrazam Nevşehirli Damat İbrâhîm Paşa’nın zarif zevcesi Fatma Sultan tarafından 1727 yılında inşâ ettirilmişti.

İnşâ edildiği dönemde yalnızca bir ibâdet mekânı değil, aynı zamanda şehrin rûhunu besleyen bir hayır ve ibâdet merkezi olarak hizmet vermişti. Ancak 1826 yılında vukû bulan büyük bir yangın, bu mâbedi derin bir hüzne boğmuş, kemerlerini, kubbesini ve duvarlarını sessiz bir harâbeye çevirmişti.

Her ne kadar bir yıl sonra Sultan II. Mahmud Hân’ın gayretiyle tâmir edilmiş olsa da, bu onarım da câminin eski ihtişâmını ve canlılığını tam anlamıyla geri getirememişti. Zamanla cemâatten uzak düşen bu mekân, yalnızca öğle ve ikindi namazlarında kısmen ibâdete açılır olmuş, vaktiyle hayatla dolup taşan avluları, mihrap önleri sessizliğe bürünmüştü.

Gümüşhânevî Hazretleri, kalpleri diriltme dâvâsının bir nişânesi olarak, bu harap hâle gelmiş mâbedin kapısından içeri adım attığında, sanki taş duvarların dahi bir ferahlık umuduyla kendisine yöneldiği hissedilirdi. Zîrâ onun nazarında bir câmi yalnızca taş ve harçtan ibaret değildi; orası, gönüllerin huzûra erdiği, zikrin semâya yükseldiği, rahmetin yağmur misali gönüllere indiği mukaddes bir mekândı.

Hazret, bu virâne hâlde duran Fatma Sultan Câmii’ni yeniden ihyâya yöneldiğinde, iş yalnızca bir binayı onarmaktan ibaret değildi. O, yıkık taşların arasına adeta rûh üfledi, kubbenin altında yeniden zikrullahın akislerini işittirdi. Sessizliğe gömülen mihrap önünde Kur’ân tilâvetleri yankılanmaya başladı.

Kısa bir müddet içinde, câminin duvarları yıllardır mahrum kaldıkları bir nefhaya kavuştu; avlusu, talebelerin adımlarını; iç mekânı, mürîdlerin edepli sükûtunu; minberi, hakîkat yolunda irşâdın nurlu sözlerini misafir etti. Böylece Fatma Sultan Câmii, yeniden bir ibâdetgâh olmanın ötesine geçerek, şehrin rûhunu besleyen bir dergâh kimliğini kazandı.

Nitekim o günden sonra bu mekân, sadece namazların edâ edildiği bir mabet değil; gönüllerin safâ bulduğu, ilmin, zikrin, muhabbetin ve hizmetin birleştiği bir irfan merkezi oldu. Zamanın yıpratıcılığıyla sessizliğe bürünen bu câmi, Gümüşhânevî Hazretleri’nin himmetiyle yeniden bir hayat menbaına dönüştü.

Gümüşhânevî Hazretleri için hizmet, yalnızca görüneni mamur kılmak değil, gönülleri de ihyâ etmekti. Zîrâ o bilir idi ki taş ve harçla kurulan yapılar, eğer rûh ile yoğrulmazsa ölü birer bedenden farksız kalır. O sebeple Fatma Sultan Câmii’nin ihyâsını yalnız binayı ayağa kaldırmakla sınırlı görmedi; gönüllere de diriliş nefesi üfledi.

Onun meclisleri, sade bir sohbetin ötesinde, kalpleri mârifet nûruyla bezeyen irfan mektepleriydi. Mütevâzı duruşu, ilmiyle yoğrulmuş sözleri ve derûnî hâli, talebelerin gönlünde silinmez izler bırakırdı. Her bir talebe, câminin kubbesi altında ilimle amel etmeyi, zikr ile rûhunu parlatmayı ve hizmetle kemâle ermeyi öğrendi.

Câminin avlusu, bir zamanlar sessizlikle dolu iken, artık sabahın seher vaktinde zikir halkalarıyla şenlenir olmuştu. Geceleri teheccüd nurları kubbenin altını aydınlatır; gündüzleri ise ders halkaları, Kur’ân tilâvetleri ve ilmî müzakerelerle yankılanırdı. Böylelikle Fatma Sultan Câmii, hem zahirde hem bâtında bir mekteb-i irfan, bir dergâh-ı safâ hâline gelmişti.

Bu ihyâ, yalnızca bir câmii canlandırmak değildi; Osmanlı payitahtının kalbinde mânevî bir dirilişin sembolü olmuştu. Halk, câminin kapısından içeri girdiğinde sanki dünyevî yüklerinden sıyrılır, içlerinde tarifsiz bir huzur bulurdu. O mekân, kimine ilim, kimine edep, kimine sabır, kimine ise tevekkül dersi verirdi.

Hazret, irşâd hizmetini asla bir şöhret aracı kılmadı. Ne câminin duvarlarına ismini kazıttı, ne de yapılan hizmeti kendi nefsiyle anmaya râzı oldu. Bilâkis, “Bizler ancak vesîleyiz, asıl ihyâ eden Allah Teâlâ’dır” diyerek hizmetini sır perdesiyle örtmeyi murâd etti. İşte bu edep, onun meclislerine ayrı bir feyz ve sükûn bahşetti.

Harâbe Hâlden Mârifet Menbaına: İhyâ’nın Diriltici Nefesi

İşte böyle bir zaman diliminde, Gümüşhânevî Hazretleri’nin himmeti ve feraseti, Fatma Sultan Câmii’nin kaderini değiştirecekti. Bu kutlu zât, harâbe vaziyetteki bu mâbedi irşâd ve sohbet meclislerine mekân kılmak, hatm-i hâcegân zikir halkalarını kurmak niyetiyle harekete geçti. Ne var ki, bu hareketin kalıcı ve dâimî bir hüviyet kazanabilmesi için sâdece şahsî bir niyet yeterli değildi; işin hukûkî ve siyâsî boyutunun da çözülmesi gerekiyordu.

Bu sebeple, Sultan Abdülazîz Hân’ın da irâdesi alınarak, burada bir vakıf tesis edildi. Bu vakıf, yalnızca bir taş yapının ihyâsı değil; aynı zamanda mânevî bir müessesenin, gönülleri diriltmeye memur bir mektebin temellerini oluşturdu.

Böylece Fatma Sultan Câmii, yalnızca bir câmi olarak değil; bir tekke, bir zikirhane, bir irfân dergâhı olarak da yeniden hayat buldu.

Arz ettiğimiz üzere Gümüşhânevî Hazretleri’nin Fatma Sultan Câmii’nde başlattığı ihyâ, yalnız bir mekânın dirilişi değil; mânevî bir silsilenin de yeniden kuvvet bulması demekti. Zîrâ onun himmetiyle bu câmi, zâhirde taş duvarlarıyla yükselirken, bâtında da kalplerin mânevî kubbesi inşâ ediliyordu.

Onun rehberliğinde yetişen talebeler, yalnızca ibâdetin zahirinde değil, ihlâsın özünde terbiye gördüler. Kimisi ilim yolunda kalemle cihâd etti, kimisi gönüllere hizmetle iz bıraktı, kimisi ise zikr-i daim ile rûhunu parlatıp etrafına ışık saçtı. Böylece bu mütevâzı mekân, zamanla bir irfan menbaı, bir hakikat otağı hâline geldi.

Bu ihyâdan doğan bereket, taşrada dahi dalga dalga yayıldı. İstanbul’un kalbinde atılan bu mânevî kıvılcım, Anadolu’nun dört bir köşesinde gönülleri tutuşturdu. Gümüşhânevî Hazretleri’nin talebeleri, memleketlerine döndüklerinde, bu câminin havasını ve terbiyesini beraberlerinde taşıdılar. O sebeple Fatma Sultan Câmii, yalnızca bir semtin değil, bir ümmetin mânevî dirilişine vesîle oldu.

Hazret’in bıraktığı miras, tek bir binada saklı kalmadı; gönüllerden gönüllere taşınan bir emânet, bir nefes gibi nesilden nesile aktarıldı. Bugün o câmiye adım atan bir kimse, taş duvarlarda değil, mânevî atmosferinde Gümüşhânevî Hazretleri’nin izini bulur. Zîrâ o, hizmetini zamana hapsetmemiş, hakîkat aşkını âdeta çağlara armağan etmiştir.

Şeyh Hasan Hilmi Efendi’nin Hizmetiyle Bedenlenen Diriliş

İşte bu mânevî dirilişin ve feyz-i bâkînin fiilî ve müşahhas yüzünü ise, Gümüşhânevî Hazretleri’nin mümtaz halîfelerinden olan Şeyh Hasan Hilmi Efendi temsil eylemiştir. Zîrâ Hazret-i Şeyh, yalnız bir şahsiyet değil, bir irfân zinciri, bir hakîkat menba‘ı idi.

Bu nur-u hakîkatin, zamânın inkıtâlarına rağmen sürdürülmesi, işte Şeyh Hasan Hilmi Efendi gibi sâdık ve basîret sâhibi halîfeler sâyesinde mümkün olmuştur. O zât-ı muhterem, mürşid-i ekmelinden aldığı nûr-i irşâd ile, hem zâhirde hem bâtında hizmete devâm etmiş; gönülleri diriltmiş, cemiyetin her safhasına rahmet nefesi üflemiştir. Bu sûretle Gümüşhânevî meşrebi, yalnız bir geçmiş hâtırası değil, her devirde tâze, canlı, diri bir hizmet otağı olarak vücûd bulmuş; halkın gönül dünyâsında yerini muhâfaza eylemiştir. Zîrâ biliriz ki, sâdıkların himmetiyle, hakîkatler bâkî, mâneviyât dâimdir.

İşte onun, yâni Şeyh Hasan Hilmi Efendi Hazretleri’nin gayreti, sadâkati ve mürşid-i ekmeli Gümüşhânevî Hazretleri’nin rehberliği sâyesinde, vaktiyle harap hâle gelmiş olan mabed, yeniden diriltilmiş; hem mescid hem tekke olarak ihyâ edilmiştir.

Ecdâdın secde izleriyle yoğrulmuş o mübârek menzilde, bir zamanlar sükûtla örselenmiş mihrab artık ibâdet sesleriyle yankılanmaya başlamış; zikrullâh halkaları, hatm-i hâcegân meclisleri ve mânevî sohbetler orada yeniden kurulmuştur.

Her bir duâ, her bir tesbih sesi, o mekâna rahmetin ve huzûrun nefesini üfler olmuş; mânevî dirilişin nişâneleri, taşında toprağında yeniden filiz vermiştir. Zîrâ bir mâbedin ihyâsı, yalnız duvarların ihyâsı değil; gönüllerin, kalplerin, cemiyetin rûhunun dirilişidir. Hazret-i Şeyh’in tasarrufu ve halîfe-i sâdıkının gayretiyle bu hizmet yeniden neşv ü nemâ bulmuş, Gümüşhânevî silsilesinin bâkî nûru, zamânın her dâim üzerine doğmuştur.

Bu ikili kullanım, zâhir ile bâtının bir araya geldiği, namazla zikrin, ilimle irfânın buluştuğu nâdide bir mânevî iklimin doğuşuna vesîle oldu. Câminin ihyâsı, yalnızca bir mîmârî kurtuluş değil; kalpleri diriltmeye vesîle olan bir irfân kapısının açılışıydı.

Fatma Sultan Câmii’nin bu mânevî dirilişi, tasavvuf ehlinin dillerinden düşürmediği en derin hakîkatlerden birini de bihakkın hatırlatır: Her yıkıntı, aslında yeniden doğuşun kapısıdır; her harabe, kalpte bir tecellî-i İlâhî ile dirilme kudretine sâhiptir. Fatma Sultan Câmii de işte bu hakîkatin müşahhas bir timsâlidir: Harâbenin ardından doğan nur, kalp dergâhında dâimâ bâkî kalmıştır.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin destek ve himmetleriyle, sâdık halîfelerinin gayret-i dâimesiyle ihyâ olunan bu mübârek mekân, zamanla Gümüşhânevî Tekkesi nâm-ı celîliyle yâd olunacak; yalnız Dersaâdet-i İstanbul’un değil, cümle Ümmet-i Muhammed’in mânevî yolculuğunda mühim bir menzil, bir feyz otağı hâline gelecekti.

Zîrâ ilim, amel ve edeb ile bezeli bir irfân mektebi, yalnız taş ve duvarlar üzerine değil, evvelâ gönüller üzerine binâ olunur. Bu gönül dergâhı, her dem diri, her lahza bâkî kalan bir diriliş menba‘ı, bir hakîkat pınarı olarak, asırlar ötesine kök salmış; zamânın bütün inkıtâlarına rağmen nur-i tevhîdi gönüllere taşımaya devâm eylemiştir. Zîrâ hakîkî ihyâ, kalbin dirilişidir; hakîkî mektep, irfânın sinesinde vücut bulandır.

Bu hâdisenin en mühim yönlerinden biri de şudur ki; Fatma Sultan Câmii’nin ihyâsı yalnızca bir mekânın dirilişi olarak okunmamalıdır. Bu vakıa, tasavvufun insana ve topluma bakışındaki temel esasları müşahhas bir sûrette yansıtmaktadır. Zîrâ tasavvuf ehli için bir mabed, yalnız namazların edâ edildiği bir mekân değil; gönüllerin terbiyesinden toplumun ahlâkına, ilimden irfâna kadar her alanda bir hayat menbaıdır.

Şeyh Hasan Hilmi Efendi’nin temsil ettiği bu çizgi, bizlere hakîkat yolunun sürekliliğini hatırlatır. Zamanın yıkıcılığı, ihmalkârlığın gölgesi yahut yangınların harabesi, hakîkatin kendisini söndüremez. Çünkü hakîkat, mürşidden müride, gönülden gönüle akan bir feyz-i bâkîdir. Bu sebeple Fatma Sultan Câmii’nin dirilişi, her şeyden evvel hakîkatin ve mâneviyatın zaman karşısında daima diri kalacağının işaretidir.

Bu ihyâ süreci, aynı zamanda bir medeniyet tasavvurunu da gözler önüne serer. Zira Osmanlı’da bir câmi, yalnızca ibâdet mekânı değil, aynı zamanda bir mektep, bir dergâh, bir vakıf merkezi ve bir cemiyet ocağıydı. Harap olan bir câminin yeniden ihyâsı, aslında toplumun kalbinde yeniden bir şuurun uyandırılması demektir. Dolayısıyla Şeyh Hasan Hilmi Efendi’nin gayreti, yalnız taşları onarmak değil, cemiyetin rûhunu da yeniden mamur kılmaktır.

Tasavvufî açıdan ise, bu hâdise bize şu inceliği öğretir: Her harâbe, yeniden doğuşun kapısını aralar. Zâhirde virâne olan, bâtında yeni bir feyzin menbaı olabilir. Bu yüzden bir mâbedin ihyâsı, hakîkatte gönüllerin ihyâsına delâlet eder. Bu noktada Fatma Sultan Câmii’nin serencâmı, bir tasavvuf mecâzı olarak da okunabilir: Harap olan kalp, mürşid-i kâmilin himmetiyle yeniden hayat bulur; yıkıntıların içinden yeni bir diriliş doğar.

İşte bu sebeple Fatma Sultan Câmii, yalnızca bir tarihî yapı değil, aynı zamanda tasavvufun en temel hakîkatlerinden birinin sembolüdür. Bugün de o mekâna giren bir kimse, sadece taş ve kubbeler görmez; asırlar ötesinden süzülüp gelen bir nefes, bir irfan ve bir himmet kokusu hisseder.

Bu menkıbeye benzeyen ihyâ hâdisesi, aynı zamanda cemiyetin mânevî dokusuna dair de derin bir ders ihtivâ etmektedir. Çünkü bir toplumun ruhunu ayakta tutan, yalnızca siyasî kuvvet yahut maddî imkânlar değildir. Asıl diriliş, kalplerdeki iman, gönüllerdeki muhabbet ve dillerdeki zikirdedir. Gümüşhânevî Hazretleri ve halîfeleri, bu hakîkati fiilî bir şekilde göstermişlerdir. Onlar bize, “Hakîkî medeniyet, gönül medeniyetidir” dercesine, taşları ihyâ ederken kalpleri de mamur kılmışlardır.

Şeyh Hasan Hilmi Efendi’nin sadâkati ve gayretiyle vücut bulan bu hizmet, aynı zamanda tasavvufun “silsile” hakîkatine de işaret eder. Mürşidden müride intikal eden mânevî emanet, bir zincirin halkaları gibi kesintisiz bir şekilde devam etmiş; böylece bir mabet, yıkıntıdan feyz menbaına dönüşmüştür. Burada önemli olan, şahısların varlığı değil, hakîkatin sürekliliğidir. Çünkü sûfîler için asıl olan, şahsiyetlerin fânî varlığı değil, onların taşıdığı nurun bâkîliğidir.

Bu bağlamda Fatma Sultan Câmii’nin serencâmı, adeta bir semboldür: “Zaman yıkar, fakat hakîkat ihyâ eder.” Yangınlar, ihmaller, zamânın acımasızlığı bu mekânı virâneye çevirmiştir; ama mürşidlerin himmetiyle orada yeniden bir hayat başlamıştır. Bu bize şunu gösterir ki, tasavvufî hizmetlerin gayesi, yalnız bugünü değil, yarını da ihyâ etmektir. Gümüşhânevî silsilesi de işte bu sebeple asırlara meydan okuyan bir diriliş nefesi olmuştur.

Bugün dahi o mübârek mekâna giren bir kimse, kubbelerden çok kalplerde yankılanan o mânevî nefesi hisseder. Çünkü asıl ihyâ, taş duvarların değil, kalplerin dirilişidir. Bu yüzden Fatma Sultan Câmii, sadece bir tarihî eser değil, hâlen yaşayan bir mekteb-i irfandır.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin İrşad Halkasının Genişlemesi ve Gümüşhâneli Tekkesi’nin İhyâsı

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri her geçen gün genişleyen irşâd halkası ve mürîdânının çoğalmasıyla birlikte, bulunduğu Mahmutpaşa Medresesi’ndeki hücresinin, artık zikir ve irfân meclislerinin toplanmasına kifâyet etmediğini müşâhede etmiştir. Bu mânevî neşvünemâ, âdetâ rahmetin ve feyzin taşan bir ırmağı gibi, daha geniş bir mekânın lüzumunu zarûrî hâle getirmiştir.

İşte bu ihtiyaç, zamânın İlâhî bir tevafukla hazırladığı yeni bir kapıyı aralamıştır. Tam da bu dönemde, Gümüşhânevî Hazretleri’nin halîfelerinden olan Şeyh Hasan Hilmi Efendi, Fatma Sultan tarafından 1727 yılında inşâ ettirilen, ancak terkedilmiş ve harap bir vaziyette bulunan Fatma Sultan Câmii’nde hizmete başlamıştır.

Bu hâdise, zahirde bir mekân değişikliğinin hikâyesi gibi görünse de, bâtında hakîkat yolunun tabiatına dair ince bir sır taşır. Zira tasavvufun irşâd çizgisi, tıpkı bir tohumun topraktan filizlenmesi gibi, dar bir mekânda başlar, zamanla genişler ve feyz ırmağı misâli taşarak yeni menzillere ulaşır. Mahmutpaşa Medresesi’nin dar hücresi, işte bu neşvünemânın ilk durağı olmuş; fakat gönüllere yayılan feyz, artık oraya sığmaz hâle gelmiştir.

Tam bu noktada, zamanın İlâhî bir tevâfukla Fatma Sultan Câmii’ni işaret etmesi, hakîkat yolunun aslında Allah’ın takdîr ve tensîb ile yürüdüğünün en açık delilidir. Çünkü sûfîler bilirler ki, mürşid kendi iradesiyle değil, İlâhî sevk ile yönelir. Harap ve terk edilmiş olan Fatma Sultan Câmii’nin yeniden ihyâya vesîle kılınması da bu İlâhî sevkin en müşahhas tezâhürüdür.

Şeyh Hasan Hilmi Efendi’nin burada hizmete başlaması ise, yalnızca mekânın zahirî dirilişi değil; aynı zamanda Gümüşhânevî meşrebinde bâtınî bir devrin açılışıdır. O mekânda yeniden başlayan zikir, irfan ve sohbet halkaları, sanki unutulmuş taşların kalbine yeniden can üflemiş; duvarlar zikrullahın sedâsıyla, kubbeler rahmetin nefesiyle dolmuştur.

Hakîkatin feyzi hiçbir zaman darlığa mahkûm değildir. O, dar hücrelerden taşar, geniş meydanlara ulaşır, harabeleri ihyâ eder ve gönüllerde yeni bir diriliş başlatır. Gümüşhânevî Hazretleri’nin bu safhadaki yolculuğu, işte bu ilâhî hakîkatin parlak bir nişânesidir.

Mürşidin Nazarı, Halîfenin Gayreti: Tekkenin Îmârı

Şeyh Hasan Hilmi Efendi Hazretleri, vaktiyle harap bir hâle düşmüş olan Fatma Sultan Câmii’nin, ne ibâdet ne de irşâd hizmetine elverişli vaziyetini, edeb-i tâmm ile mürşid-i ekmeli Gümüşhânevî Hazretleri’ne arzettiğinde, Hazret bu hâli bir hikmet ve mânevî fırsat olarak telakkî buyurmuştur.

Mürşid-i kâmilin tensîbiyle, câmiin hem mescid hem tekke olarak ihyâsına karar verilmiş ve böylece yalnız taşların değil, aynı zamanda gönüllerin de ihyâsı murâd olunmuştur. Bu ihyâ, zâhiren bir tamirât olmakla berâber, bâtınen bir irfân menba‘ının yeniden neşv ü nemâ bulmasına vesîle olmuştur. Böylece mekân, ibâdetle, sohbetle ve zikrullâh ile yeniden hayat bulmuş; hizmet ve mâneviyât bir kez daha cem olmuştur.

Bu hâdiseyi, yalnız bir ihyâ faaliyeti olarak değil, aynı zamanda mürşid ile halîfe arasındaki irtibatın mahiyetini gösteren müstesnâ bir misal olarak okumak mümkündür. Şeyh Hasan Hilmi Efendi, câminin harap hâlini kendi görüşüne göre değil, edeb-i tâmm ile mürşidine arz etmiştir. Bu tavır, tasavvufta mürîdin en mühim ahlâkını, yani “mürşidin nazarıyla bakmayı” temsil eder. Zira mürşid-i kâmil, eşyânın hakîkatine sadece zahir gözüyle değil, bâtın basîretiyle de bakar.

Burada dikkate değer bir diğer husus, Gümüşhânevî Hazretleri’nin câminin yıkık hâlini bir eksiklik değil, bir fırsat olarak telakkî buyurmasıdır. İşte bu, mürşid-i kâmillerin eşya ve hâdiseleri farklı bir gözle okumalarının bir tezâhürüdür. Çünkü onlar için harap olan mekân, aslında yeni bir feyzin zuhûruna zemin hazırlayan İlâhî bir işarettir.

Bu noktada ihyâ, sıradan bir tamir değil, bir te’sis hareketidir. Zira câminin mescid ve tekke hüviyetiyle yeniden hayata döndürülmesi, Osmanlı irfan geleneğinde mühim bir birleşmeye işaret eder: İlim ile irfânın, ibâdet ile hizmetin, ferdi kemâl ile toplumsal dirilişin aynı çatı altında cem edilmesi. Bu, sadece bir mekân düzenlemesi değil, aynı zamanda bir medeniyet tasavvurunun müşahhas hâle gelmesidir.

Dolayısıyla bu hâdiseyi, bir tamir veya ihyâdan öte, mürşid ile halîfenin müşterek tasarrufuyla şekillenen bir irfan hamlesi olarak değerlendirmek gerekir. Gümüşhânevî Hazretleri’nin tensîbi, Hasan Hilmi Efendi’nin sadâkatiyle birleşmiş; ortaya çıkan hizmet, mekânın sınırlarını aşarak, bir silsilenin kalıcılığını temin etmiştir.

Vakıf Geleneği ve hatm-i hâcegân Meclislerinin Tesisi

Bu kadîm mâbedin Gümüşhâneli Dergâhı adıyla anılmaya başlaması da bu süreçte vukû bulmuştur. İstanbul’un Cağaloğlu semtinde, Bâbıâli’ye yakın konumda yer alan bu mekân, Fatma Sultan’ın ihlâsla kurdurduğu câmi üzerine binâ edilmiştir. Ancak bu sefer, yalnızca bir ibâdet yeri değil; zikirle nefes alan, edep ve ahlâkla yoğrulan, mâneviyâtın inceliklerinin tebliğ edildiği bir tekke olarak yeniden doğmuştur.

Bu hayırlı teşebbüs, Abdi Çelebi Mahallesi imamı Hacı Mustafa Efendi ibn Süleyman Efendi (Rahimehullâh) (v. 1280/1863) tarafından da desteklenmiş ve husûsî bir vakıf kurularak temellendirilmiştir. Bu vakfiyede hatm-i hâcegân meclislerinin dâim olması şart koşulmuş, böylece tekkenin asıl gâyesi ve rûhu da yazıya geçirilerek ebedîleşmiştir. Vakfın bu şartı, sâdece bir hukûkî teminat değil; aynı zamanda tasavvufun en temel usullerinden biri olan zikrin ve sohbetin kesintisiz devâmını sağlamak üzere bir ihlâs vesîkası olmuştur.

Bu safha, Osmanlı irfan ve hayır medeniyetinin iki temel sütununu açıkça gözler önüne sermektedir: vakıf geleneği ve zikir meclisleri. Zira Osmanlı toplumunda vakıf, yalnız dünyevî ihtiyaçları karşılamak için değil; ibâdetin, ilmin ve mâneviyatın devamlılığını temin etmek için de tesis edilmiştir. Bir vakfiyeye, hatm-i hâcegân meclislerinin daim olması şartının kaydedilmesi, bunun en dikkat çekici örneklerinden biridir. Böylece zikir, yalnızca sözlü bir gelenek olmaktan çıkmış; hukûkî bir metinle kayıt altına alınarak, nesiller boyu sürmesi garanti altına alınmıştır.

Bu durum, Osmanlı toplumunda maneviyat ile hukuk arasında kurulan güçlü bağın da bir tezâhürüdür. Mezkur usul vakfın yalnızca bir mülkün korunması yahut bir gelir düzenlemesi değil, aynı zamanda manevî sürekliliğin teminatı olmasını bize izhar eder. Tasavvufî gelenekte sohbet ve zikir halkalarının sürekliliği, silsilenin kesilmemesi ve feyzin intikali açısından hayatî bir öneme sahiptir. Gümüşhâneli Dergâhı’nın vakfiyesi, işte bu irfanî sürekliliği hukukî bir metne dönüştürerek, maneviyat ile hukuk, irfan ile nizam arasında köprü kurmuştur.

Ayrıca hatm-i hâcegân meclislerinin vakfiye şartı olarak zikredilmesi, Osmanlı toplumunda tarikatların yalnız bireysel bir mânevî yolculuk değil, aynı zamanda cemiyet hayatını şekillendiren bir kurum kimliği taşıdığını göstermektedir. Bu bakımdan, Gümüşhâneli Dergâhı yalnız bir ibâdet mekânı değil; vakıf sayesinde toplumsal hafızada ve kurumsal yapıda kökleşmiş bir irfan ocağı hâline gelmiştir.

Gönüllerin Dirilişi: Gümüşhâneli Dergâhı’nın Hikmeti

Böylelikle Gümüşhânevî Hazretleri’nin mânevî himmeti, Şeyh Hasan Hilmi Efendi’nin sadâkati ve vakıf kurucularının ihlâsıyla, harap bir mâbed, dirilen bir gönül dergâhına dönüşmüştür. Bu tekke, zamanla yalnız İstanbul’un değil, bütün Anadolu’nun ve hattâ İslâm dünyâsının mâneviyât yolcularına bir feyz ve mârifet menba‘ı hâline gelmiştir.

Burada icrâ edilen hatm-i hâcegân meclisleri, sâdece bir zikir halkası değil; kalplerin cilalandığı, nefsin arındığı, ruhların terakkî ettiği kutlu meclislerdir. Her hatme, silinen bir pas, açılan bir sır kapısı, yaklaşan bir vuslat adımıdır.

Tasavvuf ehli için zikrin asıl hikmeti, dili harekete geçirmekten ziyâde kalbi uyanık kılmaktır. Hatm-i hâcegânın güzelliği de bundandır: ferdin kalbi, cemaatin kalbiyle birleşir; gönüller tek bir zikrin etrafında toplandığında, orada mânevî bir bütünlük doğar. Bu bütünlük, sadece dervişin iç dünyasında değil, toplumun ruh ikliminde de akis bulur.

Böylece Gümüşhâneli Dergâhı’nda icrâ olunan her hatme, hem mürşidden miras kalan bir sadâkat zincirini sürdürmüş, hem de dervişlerin iç âlemlerinde ilâhî huzûrun daha yakından hissedilmesine vesîle olmuştur.

Bu meclislerde söylenen tesbihler, yalnız kulakla işitilmez; kalpte yankılanır, ruhta yer eder. Zikir, dilden kalbe indiğinde, insanın iç âleminde bir safiyet uyanır. Böylece hatme, kalplerin ortak bir dil bulduğu, ruhların aynı menzile yöneldiği bir buluşma hâline gelir.

Nakşibendî yolunun inceliklerinden biri de, zikrin sessizliğinde gizlenen derinliktir. Hatm-i hâcegân, işte bu sessizliğin cemaat halinde yaşanan tecellisidir. Orada dildeki kelimeler azalır, fakat kalpteki huzur çoğalır. Zira sûfîler bilir ki, asıl zikreden dil değil, gönüldür.

Gümüşhâneli Dergâhı’nın hatme meclisleri de bu hakikatin müşahhas bir tezâhürüdür. O halkalarda yalnız esmalar tekrarlanmamış; aynı zamanda kalpler birbirine eklenmiş, gönüller arasında bir mânevî köprü kurulmuştur. İşte bu köprü, dervişi mürşidine, mürşidi silsilesine, silsileyi de Hakk’a bağlayan ince ve kesintisiz bir bağdır.

Bir Mekânın Ötesinde: Tasavvufun Diriltici Nefesi

Gümüşhâneli Tekkesi’nin ihyâsı, tasavvufun bir yapıdan öte, gönülleri diriltme ve cemiyetlere mânâ kazandırma gâyesini en güzel şekilde yansıtır. Çünkü bu mektep, yalnızca bedenleri değil; zihinleri, kalpleri ve ruhları da ihyâ etmeye memurdu.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin bu hikmetli adımı sâyesinde, Fatma Sultan Câmii, asırlar sonrasına ulaşacak bir mânevî zincirin ilk halkası olmuş, hakîkat arayıcılarına bir kutup yıldızı olmuştur.

Sefîne-i Evliyâ yazarı Hüseyin Vassâf Efendi o yılları kendi tanıklığıyla şöyle anlatır: “Ziyâretçilerin ve müritlerin çokluğu Hazret-i Şeyh’in herkese yetişebilmesini imkân hâricine bırakmıştı. Gâyet mücâhid, riyâzetkâr ve ilmiyle amel eden âlimlerdendi. Çok azimliydi, hastalığında bile ders okutmuşlardır. Senede iki defâ halvet ederlerdi. Biri zilhicce ayında, diğeri de receb ayında.

Zikir esnâsında müritleri arasında acayip hâller zuhûra gelirmiş. Vecd ve istiğrak hâline düşenler pek çoktu. Hazret-i Şeyh dâimâ hizmetkârlarıyla birlikte yemek yerlermiş. Yatsıdan sonra söz söylemezler, esasen lüzumsuz sözden hoşlanmazlardı. Fecrde mutlaka uyanırlar, sabaha dek ibâdet ederlermiş.

Hazret-i Şeyh herkesin sevdiği biriydi. Nitekim âlimlerden, eşraftan ve devlet adamlarından pek çok zatın ve muhabbet erbâbının baş tâcıydı. Müridleri kendisine ziyâdesiyle hürmetkâr ve muhabbetliydiler.

Gümüşhânevî Hazretleri’ni bir Ramazan-ı Şerîf’te istekleri üzerine Beyazıt Câmii’ne getirmişlerdi. Özellikle yapılmış bir arabaya koymuşlar ve onu arzuyla cemâatleri çekmekteydiler. Büyük bir kalabalık arabanın etrâfını almış ve câmii şerîfe girişlerini görmüştüm.

Latîf cemalleri mehtaba benziyor, başında sarık (sarığı), yüzlerinde nur, kendilerinde farklı bir parlaklık ve temkin vardı. Hazret-i Şeyh’i hünkâr mahfilinin altındaki maksûrenin pencere önünden câmi-i şerife doğru geçirirlerdi. Sağ elinin şehâdet parmağındaki hareket çok latîfti. Teşbih eder gibi bir hareketti. Büyük edebiyle ve kalbî şeriflerinin Allâh zikriyle dolu olduğu belliydi. O zamanlar çocuktum. Seyr ü temâşâ eder, elini öpmek isterdim. Kalbime büyük bir hürmet ve tâzim hissi geldiği hâlâ hatırımdadır. Çok büyük bir zattı.

Hazret-i Şeyh uzun, kırmızıya dönük beyaz yüzlü, kemer burunlu, âlî alınlı, mübârek sağ gözünün altı biraz siyah, yuvarlak çeneli, kara gözlü, uzun kirpikli, beyaz sakallı ve başı traşlıydı. Entâri, hırka, cübbe ve biniş giyerlerdi. Beyazı severler ve dâimâ beyaz giyerlerdi.

hatm-i hâcegân Meclislerinin Mânâsı ve Gümüşhâneli Tekkesi’nin İrfân Zinciri

Gümüşhânevî Hazretleri tarafından ihyâ edilen Gümüşhâneli Tekkesi, tasavvuf yolunun en kadîm nefeslerinden biri olan hatm-i hâcegân meclislerine ev sâhipliği yaparak, İstanbul’un mânevî haritasında silinmez bir iz bırakmıştır. Bu meclisler, kalpleri diriltmek, ruhları arındırmak, nefsi terbiye ederek Hakk Te‘âlâ’nın rızâsına erişmek isteyen gönül ehline açılan kutlu bir kapı olmuştur.

Hatme-i hâcegân bilhassa Nakşibendî tarîkatının en temel ibâdetlerinden biri olup, yalnızca lafzen icrâ edilen bir zikir değil; ruhen bir terakkî yolculuğudur. Bu zikir halkalarında, Allâh-u Te‘âlâ’nın ismi en yüce makamda anılırken, Hazret-i Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’e salât u selâm getirilir, ardından silsile-i saâdâtın ruhlarına hediye edilen Fâtihalarla geçmişin irfân erleri yâd edilir.

Tasavvuf ıstılâhında “Hatm-i Hâcegân” tâbiri, sâliklerin belirli bir erkâna ve mukarrrer vakitlere riâyetle icrâ ettikleri zikir meclislerine verilen nâm-ı celîldir. Bu kudsî halkalar, ehl-i tarîk arasında mânevî terakkîyâtın mihveri olmuş, kalplerin uyanışı ve ruhların safâ bulması için vesîle-i azîme kılınmıştır.

“Hâcegân” kelimesi, Farisî lügatinde “hâce” kökünden müştaktır ki, lügat mânâsıyla “hoca” yâni âlim ve mürşid demektir. Cem‘i “hâcegân” olup, muhtelif terkîblerle bilhassa Rasûl-i Ekrem Efendimiz Hazretleri (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) hakkında dahi istîmâl edilmiştir. Meselâ “Hâce-i ba‘s ü neşr” “Hâce-i kâinât” “Hâce-i cihân” “Hâce-i rusül” “Hâce-i düserâ” “Hâce-i âlem” gibi latîf terkîblerle Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in şeref ve ulviyetine işâret olunmuştur.

Bu mukaddes ıstılah, yine şeceresi Hazret-i Ebû Bekr es-Sıddîk, Hazret-i Ömerü’l-Fârûk ve Hazret-i Aliyyü’l-Murtazâ gibi sahâbe-i kirâm efendilerimize mevsûl olan silsile-i zevât-ı kirâm hakkında da istîmâl olunur. Böylelikle hem zâhirî ilimde hem de bâtınî irfanda kemâle ermiş bu mübârek zevât “hâce” ünvânıyla yâd edilmiştir.

Selçuklu asr-ı celîlinde “hâcegân” tâbiri, ilim erbâbına tahsîs kılınmıştır. Bu dönemin hem âlim ve hem de devlet adamı sıfatını hâiz büyüklerinden olan allâme Nizâmülmülk Hazretleri, meşhur eseri Siyâsetnâme’de “Hâce-i saîd” “Hâce-i reşîd” “Hâce-i kâmil” gibi ihtirâmkâr ünvanların yalnızca ehl-i ilme, husûsen hâcegân zümresine tahsîs edilmesi gerektiğini beyân buyurmuş; bu mahlasların sâir meslek erbâbı tarafından kullanılmasının münâsip olmayacağını vurgulamıştır.

Târihin seyr ü serencâmında “hâcegân” lafzı, bilhassa tarîkat-ı aliyye-i Nakşibendiyye’ye mensup olan büyük mürşidân ve meşâyih-ı izâm hakkında mâruf olmuş; bu kutlular kutlusu zevâtın irşâd ve terbiyesiyle hem halk hem de hâkimiyet nezdinde derin hürmet ve muhabbet kazanmıştır.

Velhâsıl, hatm-i hâcegân, sadâkat, huşû, edeb ve âdâb ile yapılan bir zikir meclisi olmanın ötesinde; mânevî irtifânın, kalbî intibâhın ve hakîkî kulluğun bir nişânesi olarak ehl-i irfân nezdinde yüzyıllar boyunca azîm bir kıymet taşımış, bugün dahi muhabbet ve hürmetle yâd edilmektedir.

Hatm-i hâcegân, tarîkat-ı aliyye-i celîle-i Nakşibendiyye’ye mensup ehl-i sülûk ve erbâb-ı tasavvufun, erkânına riâyetle ve cem‘iyyet üzere icrâ eyledikleri mukarrer zikir ve duâların okunup icrâ olunduğu mübârek zikir halkasına verilen tavsîf-i şerîftir. Bu münevver meclis, tertîbiyle müşerref olan silsile-i hâcegân-ı kirâm hazarâtına nisbet olunmuş ve bu vesîleyle “Hatm-i Hâcegân” terkîbiyle âlem-i tasavvufda meşhûriyet kazanmıştır.

Zikr-i cemînin bu şekli, Rasûl-i Ekrem Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in hadîs-i şerîflerinde meth u senâ olunan “halka hâlinde topluca zikrullâh” neş’esinin bir tezâhürüdür. Ancak Hazret-i Fahri Kâinât Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) bu halka-i zikirde hangi zikirlerin ve duâların okunacağına dâir tahdîd-i nas kılmamış, bu sahayı ümmetin ihlâs ve istikāmet üzere olan büyüklerine tefvîz buyurmuştur.

Bu minvâl üzere, silsile-i zevât-ı kirâm tarafından tertîb edilen “hatm-i hâcegân” erkânı; Kur’ân-ı Mecîd’in tilâvetiyle, esmâ-i hüsnânın tespîtiyle, salevât-ı şerîfenin zikriyle ve hâlisâne niyazlarla müzeyyen kılınmış, feyz ve letâfetle dolu bir irfân meclisi olarak şekillenmiştir. Bu meclisteki zikirler, nefsin tezkiyesi, kalbin safâsı ve rûhun rızâ-i ilâhîye vuslatı için bir vesîle-i necât olmuştur.

Netîce itibârıyla, hatm-i hâcegân, hem tarîk-i Nakşibendiyye’nin özüne sadâkatin bir remzi, hem de cemiyet içinde hakîkî kulluğun ve zikrullâh ile vuslatın bir nişânesi olarak kabûl edilmiş ve zamanla fütûhat-ı mâneviyyenin anahtarı hükmünde yâd edilmiştir.

Nakşibendiyye sâdât-ı kirâmının, meşveret-i gönül ve feyz-i İlâhî ile icrâ ettikleri münevver zikir halkaları, kendilerine intisâb eden silsile-i zevâtın tertîbine ve irşâd usûlâtına nisbeten “Hatm-i Hâcegân” nâmıyla meşhûr ve makbûl olmuştur. Bu tâbir, yalnız bir ad değil, bir mânâlar silsilesi, bir irfân nişânesidir.

Tarîkat-ı aliyye-i Nakşibendiyye-i Hâlidiyye’nin menba-ı nur ve pîr-i tarîkatı olan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin fazîletli yeğeni Muhammed Esad Sâhibzâde Hazretleri, mezkûr zikir halkasının “hatme” nâmıyla yâd edilmesinin hikmetini vecîz bir beyanla îzâh etmişlerdir.

Buyurmuşlardır ki: Bu halkada Fâtiha-i Şerîfe ile başlanır ve yine Fâtiha ile nihâyet bulur. Her deminde İhlâs Sûresi’nin okunması, hatim sevâbına mazhar olmasına, okunan duâların feyz ve bereketle celbine, şer ve musîbetlerin def‘ine vesîle olmasına işâret eder.

Bu meclis, yalnız lafzî bir zikir değil, aynı zamanda kalbî bir hâl, rûhânî bir vuslattır. Her cüzü hatim kıymetinde olan bu zikir halkası, sâlik-i mütehayyir için bir ferahlık, mürîd-i müştâk için vuslat yolu, gönül ehli için feyz menba‘ıdır. Her bir kelâmı, aşk ile okunmuş bir duâ, her bir salevâtı, Rasûl-i Ekrem Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e uzanan bir vuslat ipidir.

Bu sebebledir ki, hatm-i hâcegân, gerek mânâ, gerek ecr, gerek rahmet celbi bakımından bir hatim makāmında görülmüş; bu meclislerde cem olan ehlullâh , feyz-i İlâhî ile nurlanmış ve mânevî terakkî ile mesrûr olmuştur.

Tarîkat-ı Aliyye-i Nakşibendiyye yolunun menzillerinde seyr ü sülûk eden sâlikin, kurbiyyet ve ünsiyyet ufkuna vusûlünde en müessir ve en nâfi vesîlelerden biri, hiç şüphesiz ki sâdât-ı kirâmın nazar-ı merhamet ve refâkat-i himmetleriyle tertîb olunan hatm-i hâcegândır.

Bu kudsî mazhariyete nâiliyet ise, gelişigüzel bir iştir olmayıp, hâlis bir îtikād ve derûnî bir inkisâr ile, mânevî terbiyesi kemâle ermiş bir mürşid-i kâmile el bağlamak, ona bîat etmekle mümkün olur. Bu bîatten neş’et eden ledünnî feyz ile kalb-i müsta‘id nûr bulur, rûh-u müştekî terakkî eder.

İşte bu irşâd nûrunun rehberliğinde, mürşidin nezâretinde ve izn-i ilâhînin tecellîgâhı olan hatm-i hâcegân meclislerine kemâl-i edeple iştirâk, sâlike feyz, rahmet ve mârifet pınarlarını celbeder. Her bir zikir, her bir salât u selâm, mânâ semâsında bir kandil, kalb deryâsında bir cevher olur. Bu meclis, zâhirde bir halka, bâtında bir mi‘râc, sâlikin gönül menziline bir seyr-i envâr olur.

Gerek tarîkat-ı aliyye-i Nakşibendiyye’ye, gerekse sâir turuk-ı aliyyeye müntesib zevâtın târih boyunca icrâsına devâm ettikleri zikir halkalarının gâyesi, evvelen ve bizzât, Rasûl-i Kibriyâ Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in sünnet-i seniyyesine mutâbaat ve onun cümle müjdelerine iktidâdır.

Her ne kadar, tarîk-i Nakşibendiyye'nin meclis-i zikri, sâdât-ı kirâm-ı hâcegâna nisbetle “hatm-i hâcegân” nâmıyla yâd olunmakta ise de; sâir tarîklerin meclisleri de adı her ne olursa olsun bu halka-i zikrin bir vech-i yansımasıdır. “Meclis, hadra, leyle, devrân” gibi tâbirlerle müşahhas olan bu halkalar, mazmun ve mefhum îtibârıyla hep aynı hakîkate işâret eder: zikrullâh ın cemâatle îfâsı ve kalplerin tesfiyesi.

Hatm-i hâcegân dahi, bu mânâ üzere, Nakşibendiyye tarîkat-ı celîlesinde müstekar olmuş usûl ve erkân çerçevesinde icrâ edilen mukaddes bir zikr-i cemîdir. Sâlikân-ı kirâm, kendilerine tevcih edilen eyyâm-ı ma‘dûde miktârınca, bu zikirleri adedine riâyetle tekrar ederler ki, bu da zâhirde bir hesap, bâtında ise kalp âleminin nizam ve itminânıdır.

Zîrâ, fuhûl-i muhaddisîn tarafından rivâyet olunan hadîs-i şerîflerde, bâzı zikir ve tesbîhâtın belirli adedlerle icrâsı tavsiye kılınmış; vukûf-i adedînin edeb olduğu beyân olunmuştur. Bu edeb üzere, tarîkat erbâbı da zikrini bir nizâm ve ölçü dâhilinde icrâ eder.

Meşâyih-i Nakşibendiyye’den Şeyh Abdullâh Salâhaddin-i Uşşâkî Hazretleri İzhâr-ı Esrâr-ı Nihân ez Envâr-ı Hatm-i Hâcegân nâm eserinde buyururlar ki:

“Bâyezid-i Bistâmî, Hâce Hasan-ı Harakânî, Hâce Yusuf el-Hemedânî, Hâce Abdülhâlik-ı Gucdüvânî ve Hâce Bahâüddîn Şâh-ı Nakşibend (Kaddesallâhu Esrârahüm) Hazerâtı, bâzı mühim ahvâl ve hengâm-ı şedâidde, kolaylık, düşmana kahr, belâya def için bu tertibe devâm ederlerdi. İşte bu haseble bu tertîbe ‘hatm-i hâcegân’ denilmiştir.”

Bu beyan-ı âlî, hatm-i hâcegânın ne denli mukaddes, ne derece muazzam bir vesîle-i fütûhat olduğunu âşikâre izhar etmektedir.

Seyyidü’l-evvelîn ve’l-âhirîn Hazret-i Fahr-i Kâinât Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)den îtibâren, ashâb-ı güzîn-i kirâm, tâbi‘în-i izâm ve tebe‘-i tâbi‘în efâzılının teşkil ettiği selef-i sâlihîn cemâati ve onların halefi olan sûfiyye-i kirâm tâifesinin mübârek meşâyihi, nurlu Kur’ân âyetlerinden ve pak Nebevî sünnetten mülhemen bâzı zikirleri evrâd ve ezkâr edinmiş, bunları muayyen bir nizâm ve erkâna riâyetle tertip ederek müstahsen bir usûl üzere icrâ eylemişlerdir.

Bu mânâda, halkalar hâlinde icrâ olunan zikir meclislerinin en nurlu, en nezîh ve en râsih şekli olan hatm-i hâcegân, zâhiren vech-i nisbet îtibârıyla silsile-i hâcegâna, yâni hâcegân sâdâtına izâfe olunsa da, hakîkatte menba-ı ulvîsi asr-ı saâdete, bizzât Rasûl-i Ekrem Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in irşâdına, tâlim ve terbiyesine mebnîdir.

Zîrâ bu mübârek hatme, yalnız bir tarîkat geleneği gözüyle bakmak eksik bir teemmüldür. O, sünnet-i seniyyenin bir ihyâsı, cemâatle zikrin tekrîri, kalbin tezkiyesi, rûhun tasfiyesidir. Her ne kadar tertîbi ve tertîni hâcegân sâdâtı ile mütemeyyiz olmuşsa da, aslî menba‘ı, Habîb-i Kibriyâ’nın meclis-i rûhâniyetinden sâdır olmuş ve silsile-i nûriyye yoluyla biz âciz ümmete kadar ulaşmıştır.

Bu vesîleyle, hatm-i hâcegân sâdece bir zikir meclisi değil; ayniyle bir feyz mahalli, bir sırr-ı vuslat ve bir nev‘-i mârifet deryâsıdır. Kalp ve rûhun sükûn bulduğu, bâtının nurlandığı, ihlâsın izhâr olduğu bir meclistir ki, orada sâlik, hem zâhir hem bâtınla Hakk’a teveccüh eder.

Gümüşhânevî Hazretleri, Nakşibendî silsilesinin parlak bir nûru olarak, hem hâcegân makāmının hakkını veren, hem de hatmi hâcegân Nebevî ruh ve hikmetini asırların yükünden beri yaşatan kâmil bir şahsiyettir.

Onun hicrî sahafâtından süzülen zikir halkaları, yalnızca vakti geri çeviren bir ritüel olmayıp, hakîkaten “kalb-i sâdıktan feyzi Rabbânî’nin tecellî ettiği bir iklim” hükmünde olmuştur.

Gümüşhânevî Hazretleri hatm-i hâcegân meclislerinde zikrullâhı erkânla bütünleştirir; her ehliyete hem mânevî bir terbiye ulaştıran bir tecrübe ikrâm ederdi.

Hatmei hâcegânın “cemâatle zikirde” kazandırdığı bir sükûn, bir nev‘-i mârifet nişânı, Gümüşhânevî Hazretleri’nin himmetine mazhar olan her yürekte, samîmî bir teslîmiyet ve neşe-i kalb hâline bürünürdü.

Gümüşhânevî Hazretleri bu meclislerin her birini bir mânevî terbiye mektebi olarak görmüş, zâhir ile bâtın, ilim ile amel, edep ile muhabbeti bir arada yürütmüştür. Zikirlerin icrâsında vakar ve huşû esas alınır, her bir lafzın kalbe nakşedilmesi temin edilir, sohbetler ise gönülleri sükûnet ve huzurla beslerdi. Bu meclislerde dillerde zikrin tadı, kalplerde ise ihsân şuurunun lezzeti hâkimdi. Her bir zikir nefesi, gönüllerde paslanmış aynaları cilalayan bir kudret taşır, her “Allâh” nidası, kalbi dünyâdan arındırarak Mevlâ Te‘âlâ’ya yöneltirdi.

Gümüşhânevî Tekkesi’nin ihyâsı, tasavvufun en temel hikmetlerinden biri olan “diriliş” hakîkatini hayâta geçirmiştir. Zîrâ harap hâle gelen bir mâbedin, hem zâhirde hem bâtında yeniden inşâsı, aslında gönüllerde de bir inşânın tezâhürüdür. Bu kutlu mekânda icrâ edilen hatm-i hâcegân meclisleri, yalnızca belirli bir zümrenin değil, İstanbul’un her kesiminden gelenlerin, arayış içinde olan gönüllerin nefes aldığı bir dergâha dönüşmüştür. Buraya adım atan her sâlik, sâdece bir zikir meclisine değil, bir ahlâk mektebine, bir edep medresesine, bir kalp dergâhına kavuşurdu.

Zamanla Gümüşhânevî Tekkesi, Osmanlı’nın mânevî ikliminde derin bir tesir bırakarak, yalnız İstanbul’da değil, Anadolu’nun dört bir yanında irfân halkalarının çoğalmasına vesîle olmuş, sayısız gönül eri bu dergâhtan aldığı feyizle hizmet ehli olmuştur. Gümüşhânevî Hazretleri’nin sohbetleri, hatm-i hâcegân halkalarıyla iç içe geçmiş, zikirler, kalplerin sekîne bulduğu anlar hâline gelmiştir. Bu meclisler, tasavvuf yolunda birer mârifet kapısı olmuş, dillerden dökülen her lafız, kalbin derinliklerine işleyerek, ruhları İlâhî huzûra hazırlamıştır.

Dergâhın zamanla taşıdığı bu misyon, yalnızca bir ibâdet mekânı olmanın ötesine geçip, bir medeniyet mayası, bir ahlâk ve muhabbet ocağı olmasını da sağlamıştır. Hatme-i hâcegân meclislerinin dâimîliği ise, kurulan vakfiyede şart koşularak bu meclislerin kıyâmete kadar sürecek bir irfân silsilesi hâline gelmesine vesîle olmuştur.

Her bir halka, bir öncekinden aldığı nûru bir sonrakine taşımış; zâhir ile bâtın, ilim ile amel, aşk ile edep iç içe geçirilmiştir. Bu mânevî zincir, tekkelerin zâhiren kapatıldığı dönemlerde bile gönüllerde yaşamaya, sözlerde ve hâllerde tecellî etmeye devâm etmiştir.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin mânevî önderliğinde, ilim ve irfân meşalesinin sönmeden devâm etmesi için tesis edilen Gümüşhâneli Tekkesi’nin vakfiyesi, tasavvuf târihimizde ayrı bir anlam ve kıymet taşır. Bu vakfiye, yalnızca bir maddî hukuk belgesi değil, aynı zamanda bir mâneviyât manifestosu, bir kalp ahdidir. İrşâd meclislerinin, zikir halkalarının ve hatm-i hâcegânın kesintisiz şekilde icrâ edilmesini temin etmek üzere yapılan bu hayırlı teşebbüs, Seyyid Mustafa Efendi tarafından vücûda getirilmiş ve hukukî zemin üzerinde ebedîleştirilmiştir.

Bu vakfiyenin kütüğe kaydı, hicrî 20 Rebîulevvel 1280 târihinde gerçekleştirilmiş olup, Sultan Abdülazîz Hân’ın saltanat dönemine tekābül etmektedir. Bu târihler, yalnızca rakamlardan ibâret değildir; aynı zamanda Gümüşhânevî Tekkesi’nin mânevî feyzinin kurumsal bir hüviyet kazandığı, edep ve zikir meclislerinin devlet nezdinde de tescil edildiği mukaddes bir dönüm noktasıdır.

Vakıf senedinin Evkāf Muhâsebesi Defteri’ne kaydedilen kısmında, zikir meclislerinin ve Kur’ân tilâvetlerinin sürekliliği üzerine vurgu yapılır ve şöyle denilir:

“Vakf-ı nukûd-ı mevkûfe-i sâhibü’l-hayrât Mustafa Efendi berâ-yı tilâvet-i hatm-i Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân ve icrâ-yı hatm-i hâcegân-ı Gümüşhâneli Hoca Ahmed Efendi an-meşâyihi Tarîkat-ı Aliyye-i Nakşibendiye-i Hâlidiye der-câmi-i şerîfi Fatma Sultan der-civârı bâb-ı âli kayd şude vakfiye-i ma‘mûlun bihâ be-muhâsebe-i evkāf müceddeden kayıd şude fermûde bâ-arzuhâli vakf-ı mütevelli ve bâ i‘lâmı Seyyid Mehmed Kadrî Efendi müfettiş-i evkāf ve ba-işâreti Seyyid Abdülhamîd Ferid Efendi nâzır-ı evkâf-ı hümâyun ve bâ-fermân-ı âli vâki fî 18 Muharrem 1281.”

Bu ifâdeler, yalnızca bir vakfiyenin resmî metni değil, aynı zamanda bir mânevî yolculuğun, ihlâs ve sadâkatin, ümmete hizmetin yazıya dökülmüş nişânesidir. Hatme-i hâcegân gibi yüksek bir ibâdet meclisinin dâimâ devâm etmesi için ihlâsla kurulan bu vakıf, hem Seyyid Mustafa Efendi’nin hayır niyetini hem de Gümüşhânevî Hazretleri’nin mânevî nefesini taşır.

Vakfiyenin tescili sürecinde, vakıflar müfettişi Seyyid Mehmed Kadri Efendi tarafından hazırlanan îlâm üzerine, Evkāf-ı Hümâyun Nâzırı Seyyid Abdülhamîd Ferîd Efendi (Rahimehullâh) işâret buyurmuş, nihâyetinde Sultan Abdülazîz Hân’ın fermânıyla vakfiye 18 Muharrem 1281 hicrî târihinde Evkāf Muhâsebesi kütüğüne kaydedilmiştir. Böylece bu kudsî adım, hem İlâhî rızâya hem de resmî teminata mazhar olarak ebedîleştirilmiştir.

Bu metin, İslâm hukûkunda vakıf geleneğinin nasıl yalnızca bir mal tahsisi değil, aynı zamanda ihyâ, edep, hizmet ve sadâkatle yoğrulan bir kulluk anlayışının tezâhürü olduğunu gözler önüne serer.

Mustafa Efendi (Rahimehullâh)ın gönlünden süzülüp gelen bu hayır niyetiyle kurulan vakıf, Gümüşhâneli Dergâhı’nın mânevî nefesini asırlara taşımış, zikir ve sohbet halkalarının dâimî olmasını temin etmiştir.

Hatme-i hâcegânın icrâsına dâir bu titizlik ve vakıfla kurulan bu süreklilik, bize gösterir ki, hakîkî tasavvuf ehli, sâdece kendi zamânını değil, kıyâmete dek gönülleri besleyecek mânevî bir zincirin halkasını örmeyi vazîfe bilmiştir.

“Erer maksûduna ol kimse hatm-i hâcegân eyler,Cihanın câh u iclâlinde kesb-i izz ü şan eyler.

Bu hatmi okumak kesret verir emval ü evlâda,Girifdârı ider âzâd gamından şâdumân eyler.

Bu hatm ile bulur hâif selâmet şerr-i a‘dâdan,Edâ-yı deyni ol medyûn olanlardan dâmân eyler.

Şifâlar bahş edüp ashâb-ı emrâza verir sıhhat,Sülûk erbâbına esrârını Hakk’ın ayân eyler.

Bu hatmin feyz-i rûhânîlerin ol kimse anlar kim,Tarîk-ı Nakşibendî üzre hatm-i hâcegân eyler.”

Kaddesallâhu esrârahümü’l-aliyye ve efâdâ aleynâ min berekâtihi’s-seniyye ve li-sâiri’s-sâdâti’t-turuki’l-aliyye.

Rıdâen celle ve alâ bi-sırri’l-Fâtiha.

Gümüşhânevî Tekkesi’nin Vakfiye Kaydı ve Mânevî İrşâd Ocağının İhyâsıFormun ÜstüFormun Altı

Kurulan her vakıf, yalnızca bir müessesenin değil, aynı zamanda bir ihlâs ve ebediyet niyetinin şahididir. Gümüşhânevî Hazretleri’nin mânevî önderliğinde inşâ edilen ve irşâd meclislerinin merkezi hâline gelen Gümüşhâneli Tekkesi’nin vakfiyesi de böylesine kutlu bir niyetin yazıya dökülmüş ifâdesidir.

Vakfiyenin sonunda yer alan zarif ifâdeler, bu hukûkî belgenin târihini ve tescil sürecini hem zâhir hem bâtın açısından anlamlı kılar. “Cerâ zâlike ve hurrire fi’l-yevmi’l-işrîne min şehri rebî‘i’l-âhir li-sene semânîne ve mieteyni ve elf min hicreti men lehu’l-izzu ve’s-se‘âdetü ve’ş-şeref” ibâresinden anlaşıldığı üzere bu vakfiye, hicrî 20 Rebî‘ulâhir 1280 târihinde, mîlâdî karşılığıyla 4 Nîsan 1863 günü tertip edilmiştir. Vakfiyenin baş tarafında bulunan kayıt şerhinden de açıkça anlaşılmaktadır ki, vakfiye, hicrî 18 Muharrem 1281, mîlâdî 22 Hazîran 1864 târihinde Evkāf Muhâsebesi kütüğüne kaydedilmiştir. Bu târihlerin her biri, yalnızca takvim yapraklarında birer gün değil; aynı zamanda bir irfân meşalesinin kurumsallaşarak ebedîleştiği mukaddes anlardır.

Gümüşhânevî Hazretleri zamanla bu mânevî merkezin çevresini daha da genişletmek, irşâd hizmetlerini daha güçlü şekilde sürdürebilmek amacıyla tekkenin yanı başında mütevâzi bir ev yaptırmış ve burada ikāmet etmeye başlamıştır. Bu karar, onun dünyevî makamdan uzak, irşâd ve hizmet makāmına sâdık bir duruşunun da göstergesidir. Burası yalnızca bir ev değil; bir mürşidin gönlünün, tevekkülünün ve tebliğinin mekânı olmuştur.

Gümüşhânevî Hazretleri bu ev ile berâber, tekkenin geniş imkânlarına kavuşmuş ve irşâd vazîfesini daha da güçlü ve ihâtalı bir şekilde îfâ eder hâle gelmiştir. Zîrâ zamanla bu dergâh, İstanbul’un yalnızca bir mahallesine değil, bütün bir ümmete açılan bir mârifet kapısı, bir hikmet pınarı hâline gelmiştir. Bu kutlu mekânda, ilim ehli nice âlimler mânevî terbiye almış, nice velîler gönül huzûrunu burada bulmuş, nice sultanlar ise muradına erişmiştir. Bu dergâhın kapısından giren her gönül, ilmin ve irfânın terbiye edici nefesiyle yıkanarak yepyeni bir dirilişe adım atmıştır.

Bu irşâd ocağının en mühim husûsiyetlerinden biri de, vakfiyede açıkça kayıt altına alınan bir şarttır: Burada icrâ edilecek irşâd hizmetlerinin, mutlaka Gümüşhânevî Hazretleri’nin mânevî silsilesine bağlı kalması gerekmektedir. Bu şart, yalnızca bir maddî tescil değil; aynı zamanda silsile-i saâdetin korunması, mânevî feyzin bozulmadan, kemâl üzere devâm etmesini sağlamak içindir. Böylece, vakıf sâyesinde bu yolun aslı, meşrebi ve usûlü güvence altına alınmış; hakkaniyet üzere bir istikāmet çizilmiştir.

Bu dergâhın vakfiyesi, zamanlar ötesi bir sadâkat belgesi, bir mânevî sözleşme, bir kalplerin ahdidir. Her gelen, bu ahde sadâkatle bağlanır, her mürşid, bu silsilenin edebine ve usûlüne riâyetle vazîfesini sürdürür. Bu kutlu dergâh ve onun vakfiyesi, sâdece bir dönem için değil, kıyâmete kadar sürecek bir irfân zincirinin sağlam halkasıdır.

Tekkenin vakfiyye şartları şu şekildedir:

  1. Bâbıâli civârında Fatma Sultan Câmi-i Şerîfi’nde ve her hafta salı ve cumâ günleri öğlen ve ikindi ve her gün sabah namazından sonra işrâk vaktinde tarîkat-ı aliyye-i Nakşibendiyye-i Hâlidiyye şeyhlerinden Mahmud Paşa Medresesi’nde oturan Gümüşhâneli fazîlet sâhibi, zâhid Şeyh Hoca Ahmed Ziyâüddîn Efendi tarafından hatm-i hâcegân-ı Nakşibendiyye ve (âhirinde) Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân tilâveti yaptırılması,

  2. Hâsıl olan sevâbın evvelen bizzât sultânü’l-enbiyâ burhânü’l-asfiyâ Habîb-i Hüdâ şefî‘-i rûz-i cezâ e‘nî bihî Hazret-i Muhammedeni’l-Mustafa (Sallâllâhu Te‘âlâ Aleyhi ve Sellem) Efendimiz Hazretleri’nin pâk, münevver, mutahhar, azîz, latîf ravza-i mutahharalarına ve zevcât-ı mutahharât ve evlâd-ı kirâm ve ashâb-ı zevi’l-ihtirâm hazarâtının ervâh-ı tayyibelerine ve sâir rüsul-ı kirâm ve enbiya-yı izâm (Sallâllâhu Alâ Nebiyyinâ ve Aleyhimi’s-Salevâtü ve’s-Selâm) hazarâtının ervâh-ı kudsiyyelerine ve tâbi‘în ve tebe‘-i tâbi‘în ve eimme-i müctehidîn (Rıdvanullâhi Te‘âlâ Aleyhim Ecmaîn) hazarâtının ervâh-ı tayyibelerine ve tarîk-ı Nakşibendiyye ve’l-Kādiriyye ve’l-Kübreviyye ve’s-Sühreverdiyye ve’l-Çiştiyye ve sâir tarîk-i aliyyeden güzerân eden cemî‘i pîrân (Kaddesellâhu Esrârahum) hazarâtının ervâh-ı kudsiyyelerine ve sâhibetü’l-hayrât Fatma Sultan rûhuna ve kâffe-i ehl-i îmân ve ebeveynim ve sâir güzeştegân-ı müteallikātımın ervâhına hediye edilmesi, benim dahi hayatta oldukça iki dünyâda selâmetim için duâ ve ölümümden sonra hayır duâ ile ismimin anılması,

  3. Gümüşhânevî Hazretleri’nin vefâtından sonra yerine muktedir bir zât nasb ve tâyin olunarak icrâ-yı hatm-i Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân ve hatm-i hâcegân edüb sevâbını yukarıda zikredilenlere hîbe edilmesine ilişkin vazîfelerin yerine getirilmesi.

  4. Hatm-i hâcegân esnâsında hizmet eden iki kişiye söz konusu nemâdan yıllık yirmi beş kuruş verilmesi,

  5. Ve yine söz konusu nemâdan yıllık iki yüz elli kuruşluk zeytinyağı, ûd ve gülsuyu satın alınıp hatm-i hâcegân esnâsında yakılması, güzel kokular saçılması ve yayılması ve bu kokuların katılanlar üzerine serpiştirilmesi,

  6. Ve yine anılan nemâdan yıllık yirmi beş kuruş tevliyet ücreti olarak vakıf mütevellîsine verilmesi,

  7. Ve söz konusu nemâdan her ne fazla kalır ise asıl mala zam ve ilâve olunması ve bu paranın yeterli olması hâlinde münâsip yerlerde gelir getirici akar satın alınması,

  8. Adı geçen vakfın mütevelliliği hayatta oldukça vakıf kurucusunun kendisine, vefâtından sonra hatm-i hâcegân eden zât her kim bulunur ise ücreti ile berâber ona verilmesi,

  9. Günler aylar ve yılların geçmesiyle şartların uygulanması mümkün olmaz ise vakfın neması fakir Müslümanlara harc ve sarfolunması şart kılınmıştır.

Gümüşhânevî Tekkesi’nin kuruluşuyla birlikte, bu mânevî ocağın dâimî olarak hizmet vermesi ve irşâd meclislerinin kıyâmete dek kesintisiz devâm etmesi için vakfiyesi de titizlikle kaleme alınmış ve şartları ayrıntılı bir şekilde belirlenmiştir. Bu vakfiye, sâdece bir mal yönetimi metni değil, aynı zamanda mânevî terbiyenin, kalp inşâsının ve tasavvufun rûhunu korumanın bir ahidnâmesidir. Her bir madde, Gümüşhânevî Hazretleri’nin ve vakıf kurucularının ne kadar ince düşünceli, ihlâslı ve hizmet ehli olduklarını göstermektedir.

Vakfiyenin ilk şartında, Bâbıâlî civârında bulunan Fatma Sultan Câmi-i Şerîfi’nde, her hafta salı ve cumâ günleri öğle ve ikindi vakitlerinde ve her gün sabah namazından sonra işrâk vaktinde, Mahmud Paşa Medresesi’nde mukîm olan Gümüşhânevî Hazretleri’nin nezâretinde hatm-i hâcegân-ı Nakşibendiyye ve akabinde Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân tilâveti yapılması kararlaştırılmıştır. Bu zikrin ve tilâvetin devamlılığı, hem meclisin rûhâniyetini hem de vakfın esas gâyesini muhâfaza etmek içindir.

İkinci şartta, bu meclislerde hâsıl olan sevâbın evvelen ve bizzât Fahr-i Kâinat Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafa (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Hazretleri’nin aziz ve mübârek ruhlarına, zevcelerine, evlatlarına, sahâbe-i kirâma, diğer peygamberlere ve evliyâullâhın tümüne hediye edilmesi, ayrıca Fatma Sultan’ın rûhuna ve tüm mü’minlerin ervâhına ithâf edilmesi, vakfın mânevî derinliğini ve ehl-i tasavvufun gönül genişliğini yansıtan bir inceliktir. Bu hayırların duâlarla desteklenmesi, kurucusunun sağlığında ve vefâtından sonra hayırla yâd edilmesini sağlamak amacıyla ilâve edilmiştir.

Üçüncü şart, Gümüşhânevî Hazretleri’nin vefâtından sonra da bu irşâd hizmetlerinin ve zikrin devâmını sağlamak için, yerinin mutlaka ehil ve muktedir bir zatla doldurulmasını ve bu zâtın da aynı şekilde Kur’ân hatmi ve hatm-i hâcegânı icrâ ederek sevaplarını yukarıda zikredilenlere bağışlamasını şart koşar. Bu, silsilenin kopmadan, ihlâs üzere devâm etmesinin güvence altına alındığını gösterir.

Dördüncü şart, hatm-i hâcegân meclislerinde hizmet eden iki kişiye vakıf gelirlerinden yıllık yirmi beş kuruş tahsis edilmesini düzenler. Bu küçük meblağ, hizmet edenlerin gönüllerini hoş etmek, samîmiyetlerini ve adanmışlıklarını takdir etmek içindir.

Beşinci şartta ise, her yıl vakfın gelirlerinden iki yüz elli kuruş değerinde zeytinyağı, ūd (öd ağacı) ve gül suyu satın alınarak zikir meclislerinde yakılması, güzel kokularla ortamın nurlandırılması, meclise katılanların bu güzel kokulardan nasiplenmeleri kararlaştırılmıştır. Bu, tasavvuf meclislerinin gönül huzûru ve letâfet içinde icrâ edilmesinin zarif bir ifâdesidir.

Altıncı şart gereği, vakfın idâresiyle görevli olan mütevelliye yıllık yirmi beş kuruş tevliyet ücreti verilmesi de vakfiyeye dâhil edilmiştir. Böylece hizmetlerin idâmesi için adâletli ve hakkāniyetli bir teşkilat kurulmuştur.

Yedinci maddede, vakfın gelirlerinden artan meblağın, asıl sermâyeye eklenmesi, bu paranın birikerek daha sonra münâsip yerlerde gelir getirici akarlar satın alınması öngörülmüştür. Bu da vakfın maddî olarak güçlenmesini ve kalıcı olmasını sağlayacak ileri görüşlü bir tedbirdir.

Sekizinci şartta, vakfın mütevelliliği, kurucu Seyyid Mustafa Efendi’ye hayâtı boyunca tahsis edilmiştir. Vefâtının ardından ise, bu görev hatm-i hâcegân meclisini icrâ eden zâta, yâni doğrudan irşâd hizmetini sürdüren ehil kişiye geçecektir. Böylece yönetim ve mânevî hizmet birbirinden ayrılmadan yürütülecektir.

Son şartta ise, vakfiyede belirtilen şartların zamanla değişen durumlar sebebiyle uygulanamaz hâle gelmesi halinde, vakfın gelirlerinin fakir Müslümanlara harcanması ve infâk edilmesi emredilmiştir. Bu, İslâm vakıf hukûkunun hikmetli esnekliğini ve vakfın rûhunu koruma hassâsiyetini gösterir.

Bu vakfiye, zâhirde maddî hükümleri ihtivâ etse de, bâtında bir mürşid-i kâmilin gönül nefesidir. Her bir satırı, irfânın, sadâkatin, edebin ve aşkın tezâhürü olarak, vakfın mânevî damarlarını beslemiş, asırlara uzanan bir feyz zincirini tahkim etmiştir. Gümüşhânevî Hazretleri’nin ismiyle anılan bu dergâh ve vakfiye, kıyâmete dek sürecek bir kalp terbiyesinin, zikir nefesinin ve hakîkat mektebinin teminâtıdır.

Gümüşhânevî Tekkesi’nin ihyâsıyla birlikte, tasavvufun zarif ve derin meclisleri olan hatm-i hâcegân halkalarının dâimî olması, vakfiyenin en temel şartları arasında yer almıştı. Bu meclislerin devamlılığı, yalnızca bir ibâdet değil, aynı zamanda bir irfân zincirinin korunması, kalplerin diri tutulması ve İlâhî feyzin kuşaktan kuşağa aktarılması anlamına gelmekteydi.

bu sebeple vakfiyede, her hafta salı ve cumâ günleri ile her sabah namazının ardından hatm-i hâcegân ve Kur’ân-ı Kerîm tilâveti yapılması kesin bir şekilde şart koşulmuştu. Bu zikir meclisleri, Gümüşhânevî Hazretleri’nin gönlünde yalnızca bir âdet değil; kalp terbiyesinin ve ruh uyanışının vazgeçilmez bir nefhası olarak yer etmişti.

İşte bu kutsal vazîfelerin, yâni hatm-i hâcegân icrâsı ve Kur’ân-ı Kerîm tilâvetiyle birlikte vakfın idâresine (tevliyetine) dâir sorumlulukların, Gümüşhâneli Dergâhı şeyhi Hoca Ahmed Ziyâüddîn Efendi’nin vefâtından sonra da aynı edep ve ihlâs üzere devâm etmesi gerekiyordu. Bu ulvî görev, mânevî silsilenin korunması adına, vefâtının ardından vakfiyede belirtilen usul ve âdâba uygun şekilde Şeyh Hoca Hasan Hilmi Efendi’ye tevcih edilmiştir. Bu atama, 28 Cemâziyelevvel 1327 hicrî târihinde, usûl-i kadîme riâyetle, tevliyet makāmına kaydedilmiştir.

Bu tevcih, yalnızca bir yönetim değişikliği değil; aynı zamanda Gümüşhânevî silsilesinin sürekliliğinin ve feyzinin korunmasının teminâtıdır. Zîrâ her hatme, sâdece bir zikir halkası değil; kalpten kalbe akan bir nur zincirinin her bir halkasıdır. Bu zincirin kopmaması, vakfiyenin aslî rûhunu muhâfaza etmek, Gümüşhânevî meşrebini ebediyen diri tutmak demektir.

Şeyh Hasan Hilmi Efendi’nin bu görevi üstlenmesiyle birlikte, Gümüşhâneli Dergâhı’nda ilim, irfân ve edep neşesi yeniden can bulmuş; hatme-i hâcegân meclisleri vakfiyede şart koşulduğu üzere hiçbir zaman inkıtâa uğramamış, meşveret ve muhabbet atmosferi korunarak tasavvufî terbiyenin canlı damarları beslenmeye devâm etmiştir.

Bu durum, bize bir kez daha göstermektedir ki, hakîkî tasavvuf geleneğinde mekânlar kadar gönüller de vakfedilmiştir. Maddî vakıf, mânevî vakfın hizmetkârıdır ve bu bütünlük, Gümüşhânevî Hazretleri’nin irşâd anlayışında, bir vakfiye şartı olmanın ötesinde, bir kulluk edebidir.

Ayrıca vakfiyesini tescil ettirmek üzere tescil mütevellisi olarak Haliloğlu Seyyid Mehmed Raşid Efendi (Rahimehullâh)ı mütevelli tâyin eden vakıf kurucusu en temiz ve helâl malından özellikle ayırdığı, zamânın râyicine uygun 3000 kuruşu Allâh rızâsını kazanmak için hatm-i hâcegân yapılması için kurdurduğu dergâha vakfettiğini vurgulamıştır.

Gümüşhânevî Tekkesi’nin kuruluş süreci, yalnızca bir mekânın ihyâsı değil; aynı zamanda ihlâsla atılmış, ebediyet niyeti taşıyan bir mânevî adımın temsîlidir. Vakfiyenin her satırı, bu ulvî niyetin maddî ve mânevî taraflarını öylesine zerâfetle kayda geçirmiştir ki, her bir kelime âdetâ bir sadâkat, bir edep ve bir teslîmiyet vesîkası olarak târihe nakşolmuştur.

Vakfiyenin tescili sürecinde, vakıf kurucusunun, tescil mütevellîsi olarak Haliloğlu Seyyid Mehmed Raşid Efendi (Rahimehullâh)ı tâyin ettiği görülür. Bu mütevellî tâyini, hem işlerin düzenli yürütülmesi hem de vakfiyede belirtilen şartların istikāmet üzere devâmı için titizlikle yapılmıştır. Zîrâ vakıf müessesesi, tasavvufta sâdece bir mal mülk meselesi değil; bir emânet, bir ahlâk, bir gönül terbiyesi meselesidir.

Vakıf kurucusu, bu mukaddes hizmetin kaynağı olan 3000 kuruşluk sermayeyi, zamânın râyicine uygun şekilde, en temiz ve helâl kazancından özellikle ayırmış ve bu meblağı Allâh rızâsını kazanmak, hatme-i hâcegân meclislerini dâim kılmak ve irşâd hizmetlerini sürdürmek için bu dergâha vakfetmiştir.

Bu vurgu, vakıf geleneğinin temelini teşkil eden helâl lokma ve saf niyetin ne kadar önemsendiğini gösterir. Çünkü tasavvufta mal ve servet, ancak Allâh’ın rızâsına ve kulların gönlüne hizmet ettiği ölçüde kıymetlidir. Bu nedenle kurulan her vakıf, mânevî bir nefes taşır; her harcanan kuruş, gönüllerde bir nur olur, sohbetlerde bir letâfet meydana getirir.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin meşrebine uygun olarak, bu vakıf sâdece ibâdetlerin değil; aynı zamanda ilim, edep, zikir ve ihlâsın da sürekliliğini temin eden bir hayat damarına dönüşmüştür. Vakfedilen bu helâl sermaye, yalnızca o günün değil; kıyâmete dek sürecek bir mânevî halkayı besleyen bir feyz menba‘ı olmuştur.

Şeyh Gümüşhânevî Hazretleri ve Sultanların İrşâd Kapısındaki Tevâzuu

Gümüşhânevî Tekkesi yalnızca halkın değil; devrin sultanlarının da gönül durağı, irfân kapısı olmuştur. Bu mübârek dergâh, maddî saltanatın ve dünyevî kudretin ötesinde, kalplerin feyz aldığı, ruhların terbiye gördüğü bir mekân olarak asırlara damgasını vurmuştur.

Özellikle Osmanlı’nın son devirlerinde devletin en yüksek makāmını temsil eden sultanlar dahi, bu mânevî kapının eşiğinde tevâzu ile diz çöküp irşâd halkalarına iştirâk etmişlerdir.

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri hayâtının her safhasında hem zâhir ilimlerinde hem de bâtınî mârifetlerinde derin bir vukûfiyet sergileyen, ilmî ve tasavvufî yoldaki seyr ü sülûkunu güçlü temeller üzerine inşâ etmiş bir mürşid-i kâmil idi. Bu kudsî yürüyüşünde, zâhir ilimlerde çok kıymetli hocalardan ders almış, kalbine düşen hikmet nûrunu, akıl ve ilimle tezyin ederek olgunlaştırmıştır.

Hazret’in zâhir ilimlerinde yetiştiği üstadlarından biri olan Hâfız Mehmed Emîn Efendi, devrin pâdişâhı Sultan II. Abdülmecîd Hân’ın hocasıydı. Bu kıymetli zât, sâdece ilmî birikimiyle değil; aynı zamanda edep ve zerâfetiyle de devrinin ileri gelen âlimleri arasında yer alıyordu.

Yine Hazret’in zâhirî üstadlarından Şehrî Hâfız Efendi, Sultan Abdülazîz Hân ve Sultan II. Abdülhamîd Hân’ın saray hocalarından biri olmuş, ilmiyle devlet erkânına rehberlik etmiştir. Bu kıymetli âlimlerden aldığı derslerle Gümüşhânevî Hazretleri, zâhir ilimlerde bir müderris vakarına, iç ilimlerde ise bir ârif-i billâh edâsına kavuşmuştur.

Bununla birlikte, mânevî seyrinde en fazla etkilendiği zâtların başında, Şeyh Abdülfettah Akrî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) gelir. Bu büyük zât, bir yandan Ordu-yı Hümâyûn Başkâtipliği gibi önemli bir devlet vazîfesini îfâ ederken, diğer yandan mâneviyât yolunda nice gönüllere rehberlik etmiş bir mürşid-i kâmildir. Şeyh Abdülfettah Efendi’nin sohbetlerinde yetişmiş olanlar arasında, dönemin ileri gelenlerinden Sivaslı Mehmed Rüstem Râşid Efendi ve Şeyhulislâm Refîk Efendi gibi Osmanlı’nın mühim devlet ricâli bulunmaktaydı.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin bu mümtaz üstadlarla olan ilmî ve tasavvufî irtibâtı, onun sâdece bir tarîkat şeyhi olarak değil; aynı zamanda devlet adamları, saray erkânı ve ulemâ arasında da hürmetle anılan bir şahsiyet olmasına vesîle olmuştur. Bu vesîleyle, daha sağlığında Osmanlı sultanlarının ve yüksek devlet erkânının muhabbetini ve takdîrini kazanmış, onların gönlünde bir fazîlet menba‘ı, bir hikmet kaynağı ve bir irfân pınarı olarak yer edinmiştir.

Onun ismi, saraylardan dergâhlara, mekteplerden ilim meclislerine kadar saygıyla anılmış; bu şöhreti, yalnızca zâhirî bir ün değil, mânevî kemâlin ve ilmin birleştiği bir vakar nişânesi olmuştur.

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri yalnızca bir irşâd pîri değil; aynı zamanda Osmanlı sarayına ve devlet ricâline mânevî rehberlik etmiş bir hikmet kaynağı olarak da bilinir. Onun, gönüllere olduğu kadar sultanların kalplerine de nüfuz eden edep, ilim ve feyizle yoğrulmuş irfânı, Osmanlı’nın en buhranlı ve çalkantılı dönemlerinde bile sükûnet ve hikmetle yol gösteren bir kandil olmuştur.

Bu mânevî yakınlıkların en bâriz örneklerinden biri, Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri ile kurduğu husûsî dostluk ve ünsiyet olmuştur. Bilinmektedir ki, Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri, daha şehzâdelik dönemlerinden îtibâren, amcası Sultan Abdülazîz Hân’ın Gümüşhânevî Hazretleri’ne duyduğu hürmet ve muhabbeti bizzât görmüş ve bu yüksek zatla kendisi de derin bir dostluk tesis etmiştir.

Kaynakların bize aktardığına göre, iki zât arasında yalnızca bir ziyâret ve tebcîl ilişkisi değil; aynı zamanda sohbet, istişâre ve gönül meclisleri de kurulmuş; Sultan II. Abdülhamîd Hân, özellikle saltanatının ilk dönemlerinde, devlet işlerinin zorlukları karşısında Hazret’in hikmet dolu tavsiyelerine ve mânevî nasîhatlerine başvurmuştur.

Bu istişâreler, sultânın şahsiyetine de sirâyet etmiş; Sultan Abdülhamîd Hân, hayâtı boyunca dîne, şerîata ve tasavvuf büyüklerine gösterdiği hassâsiyet ile tanınmıştır. Gümüşhânevî Hazretleri’nin sohbetlerinde bulunması, yalnızca bir muhabbet tezâhürü değil; aynı zamanda istikāmet üzere bir devlet idâresinin mânevî temelini güçlendiren bir hikmet bağı olmuştur.

Nitekim Gümüşhânevî meşrebinin zikir, ilim ve ahlâk merkezli irşâd usûlü, Sultan Abdülhamîd Hân’ın devlet anlayışında da kendine yer bulmuş; bu sultan, her dâim mânevî zümrelerle irtibâtını güçlü tutarak, milletin kalbini ayakta tutacak İlâhî değerlere sımsıkı sarılmıştır.

İşte bu dostluk ve istişâreler, Gümüşhânevî Hazretleri’nin gönül ikliminin, sâdece dergâhlarla sınırlı kalmayıp, Osmanlı’nın en yüksek makamlarına kadar tesir ettiğinin bir şâhididir. Bu hâl, onun bir mürşid-i kâmil olarak sâdece ferdi değil; cemiyeti de irşâd eden bir hakîkat sancağı taşıdığını göstermektedir.

Başta Sultan Abdülazîz Hân, ardından Sultan II. Abdülhamîd Hân ve son olarak da Sultan Vahîdüddîn Hân Hazretleri, hem Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin irşâdı döneminde hem de ondan sonra gelen Gümüşhânevî şeyhlerinin tasarrufları döneminde bu dergâhın müdâvimleri olmuşlardır. Bu sultanlar, yalnızca zâhirî iktidar sâhipleri değil; aynı zamanda kalp ehlinden, hakîkat yolcularından biri olarak bu meclislere iştirâk etmiş, tevhid nûrundan ve tasavvuf neşesinden nasiplenmişlerdir.

Osmanlı’nın büyük pâdişahları, Gümüşhânevî Dergâhında bulunmayı yalnızca bir mânevî destek olarak değil, aynı zamanda devlet işlerinde hikmet ve ferâset sâhibi olmanın bir vesîlesi olarak görmüşlerdir. Bu ziyâretler, sultanların gönül dünyâsında Allâh’a yakınlık arayışlarının, rûhen bir derinlik kazanma çabalarının ve kalp tevâzuunun nişânesidir. Zîrâ tasavvufta ne makāma ne mevkiye bakılır; her nefes, Allâh’ın huzûrunda eşit bir kulluğun ifâdesidir.

Bu dergâhta, sultanlar ile dervişler, şeyhler ile sâdeler bir araya gelmiş; birlikte zikir, birlikte duâ, birlikte murâkabe etmişlerdir. Bu ruh birliği, Osmanlı’nın son döneminde halk ile yönetici sınıf arasında mânevî bir köprü teşkil etmiş, her kesimden insanın gönlünde derin bir sevgi ve hürmet meydana getirmiştir. Gümüşhânevî meşrebinin zerâfeti, devrin sultanlarını bile cezbetmiş, bu mektebin kapıları aslâ kapanmamış, zamanla daha da genişleyen bir gönül ocağı hâline gelmiştir.

Gümüşhânevî Tekkesi yalnızca gönülleri zikirle dirilten bir mekân değil; aynı zamanda ilim, edep ve hikmetle donanmış bir irfân medresesi olarak asırlar boyunca gönüllere hitâb etmiş, her sınıftan insanın kalbinde silinmez izler bırakmıştır. Bu dergâhın kapıları, yalnızca dervişlere değil; aynı zamanda alimlere, devlet erkânına, komutanlara, paşalara ve saray mensuplarına da her dâim açık olmuştur. Bu evrensel kapsayıcılık, Gümüşhânevî Hazretleri’nin irşâdının ne denli geniş bir tesir alanına sâhip olduğunu açıkça göstermektedir.

Nitekim irşâd halkasında bulunan zatlar arasında, Arap Mehmed Ağa, Erkân-ı Harb livalarından Münib Bey, saray doktorlarından Emin Paşa, reîsü’l-ulemâ Tikveşli Yusuf Ziyâüddîn Efendi gibi, hem ilim hem idâre sahasında söz sâhibi, mümtaz şahsiyetler yer almıştır.

Bu isimler, dünyevî mevkilerine rağmen, Gümüşhânevî Hazretleri’nin mânevî meclislerinde tevâzu ile diz çöküp irşâd nefesinden pay almayı şeref bilmişlerdir. Bu durum, tasavvufun gönül birleştirici, ruhları eşitleyen, mevkileri ve makamları eritip hakîkat aynasında saflaştıran özelliğini en güzel şekilde ortaya koyar.

Söz konusu zatların irşâd halkasında bulunmaları, yalnızca şahsî bir tercih değil; aynı zamanda bu dergâhın ne denli yüksek bir mânevî câzibeye ve ilim-irfân kudretine sâhip olduğunun delilidir.

Çünkü her biri, zamânının seçkinleri olmakla berâber, gönüllerinde taşıdıkları hakîkat arayışını ve kalp huzûrunu bu meclislerde bulmuşlardır. Gümüşhânevî Hazretleri’nin sohbetleri, yalnızca dilde değil; kalpte yankı bulmuş, zihinleri arındırırken ruhları da terbiye etmiştir.

İşte bu sebebledir ki, Gümüşhâneli Dergâhı, İstanbul’un mânevî haritasında bir kutup yıldızı gibi parlamış; meclislerinde zengin ile fakir, yönetici ile sâde halk aynı halka içinde, aynı aşk ve muhabbetle bir araya gelmişlerdir. Bu birliktelik, zâhirde farklılıklar taşıyan gönüllerin, bâtında aynı vuslat yolunda nasıl yekvücut olabildiğini göstermesi açısından da tasavvufun yüceliğini ortaya koyar.

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri yalnızca bir tasavvuf büyüğü, bir zikir ve irfân meşalesi değil; aynı zamanda Osmanlı sultanlarının da gönül mürâcaat kapısı, hikmet meclislerinin istişâre kaynağı olmuştur. Özellikle Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri ile saltanatının ilk yıllarında aralarında husûsî bir yakınlık bulunduğu, zaman zaman özel istişârelerinin olduğu bilinmektedir. Bu yakınlık, yalnızca siyâsî bir destek değil; aynı zamanda gönül dünyâlarının buluşması, hakîkat arayışlarının müşterekliği olarak tecellî etmiştir.

Gümüşhânevi Hazretleri’nin kudsî irşâd sancağı altında yükselen Gümüşhâneli Dergâhı, her neşverde nûr saçan bir dergâh idiyse de, sarayın güçlü odaklarının gözünde bu îmânî merkez zaman zaman bir fitne kaynağı, bâzen de imparatorluk iç siyâsetiyle şahlanan bir tehlike imişçesine değerlendirilmiştir.

Devletin zirvesinden teklif olunan taleplerde, sadâret makāmından Âlî Paşa’nın, sarayın spiritual siyâsetine hâkim bâzı meşâyihin arzuları doğrultusunda “gölgelenmesi” istenmiş; Bosnalı Şeyhulislâm ile Evkāf Nâzırı Fâzıl Paşa ve Devlet Reîsi Kıbrıslı Mehmed Paşa gibi makam sâhipleri de bu ortak cephenin savunucuları arasında yer almıştır.

Gümüşhânevî tekkesinin saray üzerindeki otoritesinden fevkalâde rahatsız olmuş bu hukûka müdâhele etmeye çalışmışlardır. Bu müdâhele hattı, Gümüşhânevî Hazretleri’nin irşâd zeminini ipotek eden bir kampanya hüviyetine bürünmüştür. Hased o denli menhus bir ilettir ki Gümüşhânevî Hazretleri’nin sürgün edilmesini dahi talep etmişlerdir.

Zîrâ saray ile meşâyih arasında usul farkından öte, bir güç mücâdelesi cereyân etmiş; bâzıları büyük mürîd zincirinin damarlarına zarar vermek arzusu taşımıştı. Bu şahsî ve siyâsî ihtilâf atmosferinde Ebu’lHüdâ esSayyâdî Hazretleri de bu sürece dâhil olmuştur.

Bu yankı, yalnız bir saray mektubu değil, aynı zamanda o devrin yalnızlıklarında kalemiyle direnen bir rûhî savrulmanın da alâmetiydi.

Rivâyet olunur ki, Sultan II. Abdülhamîd Hân, Gümüşhânevî Hazretleri’nin sohbet halkalarına büyük bir rağbet göstermiş, bu meclislere düzenli olarak devâm etmiş ve hattâ Hazret’ten Nakşibendî tarîkatına dâir ders aldığı, mânevî terbiyeye nâil olduğu da nakledilmiştir. Bu rivâyet, Osmanlı’nın ruh köklerini ve Devlet-i Aliyye’nin hakîkat arayışındaki samîmiyetini gösteren nâdide bir vakadır. Zîrâ Abdülhamîd Hân, sâdece zâhirde bir sultan değil; aynı zamanda bâtında bir kalp yolcusu, hakîkat aşığı, mâneviyât dostu idi.

Osmanlı sultanlarının gönül dünyâlarında Gümüşhânevî Hazretleri’nin yeri, yalnızca bir mürşid olarak değil; aynı zamanda ilim, edep, hikmet ve tevâzu sâhibi bir kutup olarak her dâim müstesnâ kalmıştır. Onun ilim ve irfân halkalarının feyzine mazhar olan pâdişahlar, maddî kudretlerinin yanında mânevî bir istikāmeti de koruma arzusuyla bu meclislere katılmışlardır.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin ömr-ü saâdetlerine tekābül eden Osmanlı sultanları, dönemin hem siyâsî hem mânevî çehresini tamamlayan isimlerdir. Bu sultanlar, târihteki kronolojik sıralamalarıyla şu şekildedir:

● Sultan II. Mahmud Hân (1808-1839): Reformların ve modernleşmenin öncüsü, ancak aynı zamanda mâneviyâtı önemseyen bir pâdişah.

● Sultan I. Abdülmecîd Hân (1839-1861): Tanzimat Fermânı’nın îlânıyla devletin yeni bir yola girdiği devir.

● Sultan I. Abdülazîz Hân (1861-1876): Hem modernleşme hem de mâneviyâta bağlılık çizgisinde yürüyen bir hükümdar.

● Sultan V. Murad Hân (1876): Kısa süren saltanatına rağmen, gönüllerde hassas ve derin izler bırakmış bir pâdişah.

● Sultan II. Abdülhamîd Hân (1876-1908): Hem siyâsî dirâyeti hem mânevî arayışı ile Osmanlı târihinin en dikkat çekici sultanlarından biri.

Bu isimlerin her biri, Gümüşhânevî Hazretleri’nin yaşadığı dönemde Osmanlı tahtında bulunmuş, kimisi bizzât irşâd halkalarına katılmış, kimisi ise dergâhın mânevî izlerinden feyz almıştır. Bu teselsül, Osmanlı ile tasavvuf arasındaki ayrılmaz bağı, devlet ile mâneviyât arasındaki uyumu ve Gümüşhânevî Hazretleri’nin asırlar ötesine ulaşan gönül tesirini gözler önüne serer.

Yukarıda arz ettiğimiz üzere, Osmanlı’nın son devirlerinde taht-ı saltanatta bulunan pâdişahlar, yalnızca siyâsî kudretin temsilcileri olarak değil; aynı zamanda kalp ve ruh terbiyesi arayışında olan gönül yolcuları olarak da temâyüz etmişlerdir. Bu pâdişahlar, devrin en büyük Hâlidî mürşidi, yüksek mârifet ve derin tasavvuf ilmiyle gönüllere ışık tutan Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin sohbet halkalarına katılmak sûretiyle mânevî feyze mazhar olmuşlardır.

Sultan Abdülmecîd Hân, Sultan Abdülazîz Hân, Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri ve Sultan Mehmed Vahîdüddîn Hân Hazretleri zamanlarının siyâsî sorumluluklarını omuzlarında taşırken, gönüllerini de tasavvuf meclislerinin letâfet ve huzur ikliminde beslemeyi ihmâl etmemişlerdir. Bu yüksek rûhâniyet erbâbının sohbetlerine iştirâk eden sultanlar, Gümüşhânevî Hazretleri’nin ilmî derinliği, sohbetlerindeki edep ve hikmet, zikrindeki vakar ve letâfetten ilhâm alarak, hem iç dünyâlarını hem de devlet işlerinde hikmetle hareket etme gayretlerini tâzelemişlerdir.

Osmanlı’nın en mühim pâdişahlarından biri olan Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri, yalnızca siyâsî kudretiyle değil; aynı zamanda dîne, ilme, ulemâya ve tasavvuf erbâbına gösterdiği derin hürmet ve teveccühle de târih sahnesinde seçkin bir mevkî edinmiştir. Bu hürmet ve teveccühün en parlak tezâhürlerinden biri de, Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri ile kurduğu yakın ve samîmî dostluktur.

Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretler tıpkı selefleri gibi, Gümüşhânevî Hazretleri’ne büyük bir muhabbet ve ihtiram beslemiş; yalnızca zâhiren değil, aynı zamanda sohbetlerine katılarak, görüş ve düşüncelerine sık sık mürâcaat ederek bu irtibatı derinleştirmiştir. Bu istişârelerde sultan, devlet idâresinin müşkil meselelerinde Hazret’in hikmet dolu tavsiyelerini, zâhir ve bâtın ilimlerine vukûfiyetini önemsemiş; onun gönül deryâsından feyiz almıştır.

Özellikle Gümüşhânevî Hazretleri’nin hadîs ilmine gösterdiği büyük ihtimam ve titizlik, Sultan Abdülhamîd Hân’ın gönlünde ona karşı duyduğu hürmetin en mühim sebeplerinden biri olmuştur. Hazret’in her sohbet meclisinde hadîs-i şerîflere yer vermesi, hadîs ilmini tedris etmesi ve bu ilmin ihyâsına gayret göstermesi, onu yalnızca bir tarîkat şeyhi değil; aynı zamanda şerîat ve sünnetin muhâfızı bir âlim olarak pâdişah nezdinde de yüceltmiştir.

Kaynakların bize naklettiğine göre, bu samîmî ünsiyet, sâdece zâhirî bir dostlukla sınırlı kalmamış; bilakis Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin mânevî dünyâsında da derin izler bırakmıştır. Zîrâ Osmanlı geleneğinde, pâdişahların ilim ve irfân erbâbına gösterdikleri hürmet, yalnızca bir şahsiyete değil; İslâm’ın ilim ve hikmetle yoğrulmuş irfân mîrâsına gösterilen bir vefadır.

Nitekim bu mânevî ilişki, Gümüşhânevî Hazretleri’nin irşâd halkalarının ve ilim tedrîsâtının Osmanlı sarayına kadar taşınmasına vesîle olmuş; pâdişahların himmeti ve sevgisiyle bu yol daha da geniş kitlelere ulaşmıştır. Hadîs ilminin, zikir meclislerinin ve ilmî sohbetlerin saraydan dergâha, dergâhtan halkın gönüllerine akması, işte bu mânevî ittifakın bereketli netîcesidir.

Her biri farklı zeminlerde ve farklı zamanlarda bu irfân meclislerinde hazır bulunmuş, Hazret’in nezih sohbetlerinden, kalp huzûrundan, mânevî himmetinden feyizlenmişlerdir. Bu gönül yolculuğu, aynı zamanda Osmanlı devlet geleneğinin mânevî derinliğini, tasavvufa verdiği kıymeti ve gönül ehline duyduğu hürmeti bir kez daha gözler önüne serer.

Şeyh Gümüşhânevî Hazretleri’nin sohbet halkaları, yalnızca dervişlere değil; ilim sâhiplerine, devlet erkânına ve sultanlara da kapılarını açmış; her birini aynı tevhîd sırrında birleştiren bir kalp mektebi hâline gelmiştir. Bu meclislerde sultanlar, taçlarını ve tahtlarını geride bırakarak, birer âciz kul edasıyla diz çökmüş, zikir nefesleriyle gönüllerini temizleyerek İlâhî huzûra yönelmişlerdir.

Bu feyziyâb oluş, yalnızca şahsî bir gönül yolculuğu değil; aynı zamanda Osmanlı’nın mânevî dokusunun ne denli sağlam ve köklü olduğunun da târihî bir şahididir. Bu irşâd silsilesi, yalnızca zâhirî bir sohbet değil; bâtında bir vuslat yolculuğu, kalpten kalbe akan bir nur menba‘ı olmuştur.Formun Üstü

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri zâhirde olduğu kadar bâtında da son derece mûtedil, vakarlı ve nezih bir hayat sürmüştür. 1874 yılında, dönemin pâdişahı Sultan Abdülazîz Hân devrinin ileri gelenlerinden biri olan Mehmet Emin Paşa’nın kızı Havva Seher Hanım ile evlilik akdini gerçekleştirmiştir. Bu izdivaç, Hazret’in hayâtındaki nâdide dönüm noktalarından biri olarak, ilim ve irfân yolculuğunun yanında münzevî fakat huzurlu bir âile yuvasının da kurulmasına vesîle olmuştur.

Bu âile birliği, dünyâ ile olan münâsebetlerinde ölçü ve dengeyi esas alan Gümüşhânevî Hazretleri’nin her hâl ve hareketinde olduğu gibi edep ve nezâketle şekillenmiştir. Sultan Abdülazîz Hân Hazretleri’nin, Gümüşhânevî Hazretleri’ne karşı duyduğu hürmet ve muhabbet de her dâim ziyâde olmuştur. Sultan yalnızca bir hükümdar olarak değil; aynı zamanda tasavvufun derinliğini idrak eden bir gönül insanı olarak, Hazret’e karşı dâimâ tâzimle hareket etmiştir.

Bu hürmetin en müşahhas örneklerinden biri, 1863 yılındaki hac yolculuğudur. Gümüşhânevî Hazretleri, mübârek Hicaz yolculuğuna niyet ettiğinde, Sultan Abdülazîz Hân Hazretleri ona husûsî bir gemi tahsis ederek bu kutlu menzile ulaşmasını temin etmiştir. Bu ihsân, yalnızca maddî bir kolaylık değil; aynı zamanda irşâd sancağının taşıyıcısına gösterilen bir vefâ ve kalbî yakınlığın da işâretidir.

Bu mukaddes yolculuk sırasında, İskenderiye’de verdikleri molada dönemin Mısır Hidivi, Hazret’i misâfir etmek istemiş, onu konağında ağırlamak arzusunu dile getirmiştir. Ancak Gümüşhânevî Hazretleri her zaman olduğu gibi dünyevî gösterişten ve maddî ihtişamdan yüz çevirerek, bu dâveti son derece nâzik bir üslupla, zerâfet içinde reddetmiştir. Bu tavır, onun tevâzu ve istiğnâ ile yoğrulmuş tasavvuf anlayışının, yalnızca sözlerde değil, fiiliyatta da ne derece derinlemesine yaşandığının bir göstergesidir.

Çünkü Gümüşhânevî Hazretleri için asıl ikrâm, asıl izzet, İlâhî huzurda olmanın lezzetidir. Ne makamlar, ne saraylar, ne servetler onun gönlünde yer tutabilmiştir. O, hakîkat yolunun garip ve fakir bir yolcusu olarak, kendisine gösterilen dünyâlık ikrâmlara her dâim hakkāniyet ve incelikle mukābelede bulunmuş, gönlünü ise yalnızca Cenâb-ı Hakk’ın tecellîlerine açmıştır.

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri gönlünde yıllardır taşıdığı mukaddes niyeti gerçekleştirerek, 1863 yılında hac farîzasını edâ etmek üzere mübârek beldelere doğru yola çıkmıştır. Bu yolculuk, zâhirde bir sefer görünse de bâtında bir vuslat yolculuğu, bir nefsin terki ve rûhun İlâhî dergâha adanışı idi. Hazret’in bu kutlu seferi, yalnızca kendisi için değil; onu sevenler, hürmet edenler ve mâneviyât yolunda yürüyenler için de bir hikmet ve ibret levhası hâline gelmiştir.

Sultan Abdülazîz Hân Hazretleri, Gümüşhânevî Hazretleri’ne gösterdiği samîmî hürmetin bir tezâhürü olarak, bu yolculuk için husûsî bir gemi tahsis etmiş, onun selâmetle Hicaz’a varmasını temin etmiştir. Bu lütuf, dönemin pâdişâhının sâdece bir tasavvuf büyüğüne değil; aynı zamanda bir mürşid-i kâmile, bir kalp sultânına gösterdiği derin vefânın işâretidir.

Yolculuk esnâsında İskenderiye’de Mısır Hidivi’nin gösterdiği iltifatları kibarca geri çeviren Gümüşhânevî Hazretleri, bu tevâzusunu ve istiğnâ hâlini Mekke-i Mükerreme’ye vardıklarında da sergilemiştir. Zîrâ Mekke Emîri Abdullâh Paşa, Sultan Abdülazîz Hân’ın husûsî misâfiri olduğunu öğrendiği Gümüşhânevî Hazretleri’ne, büyük bir tâzim göstermiş, her türlü ikrâm ve hürmetle kendisini ağırlamak istemiştir. Fakat Hazret, her zaman olduğu gibi, gösterişten ve dünyevî izzetten yüz çevirmiş, bu misâfirperverliği nezâketle karşılamış fakat kalbini yalnızca Beytullâh’ın aşkına hasretmiş, gönlünü Ka‘be-i Muazzama’nın huzûrunda tevhîd nûruna tevcih etmiştir.

Bu hâl, onun hem zâhir hem bâtın dünyâsındaki fânî olana değer vermeme, bâkî olana yönelme düstûrunun en güzel misallerinden biridir. Saraylar, emirlikler, makamlar ve mensıplar onun nazarında birer fânî gölge idi. Asıl izzet ve asıl makam, Hakk’ın rızâsına mazhar olmak ve kulluk şuurunda sâbit kadem kalmaktı.

Mekke’de aldığı bu hürmet, onun zâhirî bir mevki sâhibi olmasından değil; rûhen terakkî etmiş bir Hakk dostu, bir gönül sultânı olmasından kaynaklanıyordu. Çünkü gerçek izzet, makamda değil; ihlâsta, riyazatta ve tevhîd yolunda gizlidir.

Hazret’in Hicaz yolculuğu, yalnız bir sefer değil; mânevî bir menzil, bir hakîkat yürüyüşü idi. O, Beytullâh’a yönelirken aslında bütün âleme şu dersi veriyordu: Hak yolcusunun izzeti, ikramlarda değil; kalbin safiyetinde, kulluğun sadâkatinde saklıdır. Bu sebepledir ki Gümüşhânevî Hazretleri, kendisine takdim edilen dünyevî ihtişamı elinin tersiyle geri çevirmiş; Ka‘be’nin huzûrunda ise gönlünü tam bir huşû ile Hakk’a arz etmiştir.

Onun hâli, hakikî sûfînin duruşunu yansıtır: Dışta gösterilen tevâzu, içte tam bir istiğnâ; zâhirde bir yolcu, bâtında bir arif. Bu yüzden o, Mekke’nin beylerinden, Mısır’ın hidivlerinden gördüğü tazimi reddederken aslında hakikî bir izzetin ancak Allah’ın kulluğunda bulunduğunu ilan ediyordu.

Böylece Gümüşhânevî Hazretleri, kendi nefsine hiçbir pay çıkarmadan, ilâhî sevk ile yoluna devam etmiş; Ka‘be’nin gölgesinde duruşu, âdeta bütün müminlere “izzet, makamda değil, kullukta aranır” mesajını vermiştir. Bu tavrı, onu yalnız devrin sultanları nezdinde değil, asırlar boyunca gönül ehli katında da bir “gönüller sultanı” kılmıştır.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin Sultan II. Abdülhamîd Hân’a Yazdığı Mektup ve Mânevî Ünsiyetin Derinliği

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri ile Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri arasında kurulan mânevî bağ ve dostluk, yalnızca zâhirî bir hürmet ilişkisi değil; bilakis kalplerin ülfetiyle ve hikmetin derinliğiyle beslenen bir gönül yakınlığı olmuştur. Bu yüksek irtibâtın en parlak nişânelerinden biri, Gümüşhânevî Hazretleri’nin bizzât Sultan II. Abdülhamîd Hân’a hitâben yazdığı bir mektupta müşâhede edilmektedir.

Söz konusu mektubun üslûbundan ve içeriğinden açıkça anlaşılmaktadır ki, Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri, Hazret’e yalnızca bir mürşid olarak değil; aynı zamanda bir hikmet kaynağı, bir irfân kutbu ve bir nasihat ehli olarak da derin bir ihtirâm beslemektedir. Öyle ki, Gümüşhânevî Hazretleri mektubunda devlet işlerine dâir tavsiyelerde bulunabilecek kadar hükümdarın teveccühüne mazhar olmuş, saltanatın en zirvesindeki kalpler üzerinde dahi tasarruf eden bir gönül sultânı hâline gelmiştir.

Bu hâl, bizlere bir kez daha göstermektedir ki, Osmanlı sultanlarının gönüllerindeki tasavvuf meşalesi her dâim yanmış; devlet işlerinin zorlukları ve dünyâ meşgûliyetlerinin ortasında mürşid-i kâmillerin irfânına ve duâsına gönülden bağlanmayı bir lütuf bilmişlerdir. Sultan II. Abdülhamîd Hân’ın Gümüşhânevî Hazretleri’ne gösterdiği bu derin hürmet ve teveccüh, tasavvufun Osmanlı sarayında ne denli köklü ve itibarlı bir yere sâhip olduğunu bir kez daha gözler önüne sermektedir.

İşte bu mektup, sâdece bir yazılı belge değil; ilim ile hikmetin, siyâset ile mâneviyâtın, sultan ile mürşidin vuslatını simgeleyen kıymetli bir emânet olarak, Gümüşhânevî meşrebine ve Osmanlı irfânına ışık tutmaya devâm etmektedir.

Şeyh Gümüşhânevî Hazretleri’nin, Ahmed Ziyâüddîn adıyla temhîr edilmiş olan 1293 târihli mektubunda şu ifâdeler yer almaktadır:

“Dîn-i Muhammediyye’nin kıvâm ve imâdı ve şe‘âir-i İslâmiyyenin rükn-i a‘zamı cemâatle salât-ı mefrûza olduğundan cevâmi ve mesâcid-i şerîfelerde cemâatle salât-ı hamse edâsına devâm edilmesi ve büyük câmilerde ehâdîs-i şerîfe ve sûre-i feth vesâireden tefsîr okudulması ve namazlar akîbinde mücerreb ve mü’essir de‘avât-ı belîga ile tehlîl ve tevhîd edilmesi kat‘iyyü’l-müfâd irâde-i seniyye ile bi’l-umûm teblîg ve mütemâdiyen emr-i icrâsı hakkında hafî ve celî mütedeyyin memûrların ta‘yîni.

İşbu beyân olunan tefsîr ve ehâdîs-i Nebevî ders ve va‘zı ve nesâyihinde hâce efendilerin beyân edecekleri ahkâm ve siyerin ifâdâtında serbest olup hiçbir tarafdan mümâna‘at olunmamalıdır ve işbu dersleri tedrîs edecek zevât ulemâ-yı rüsûhdan olup râsihûndan olmak ve ifâdâtında hiçbir tarafdan çekinmeyüp emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehyi ani’l-münker etmeğe muktedir zevâtdan olmak meşrût buyrulması. İşte şu sûretle olan va‘z-ı nesâyihin te’sîrâtı görülmek içün mahallât arasında ve zükâklarda ve çarşularda vukû‘a gelmekde olan muharremâtın men‘i ve fuhşiyyâtın dahî kat‘ı esbâbına ber-devâm dikkat olması.

Salât-ı mefrûzayı evliyâ-yı umûr-ı Bâb-ı Âlî ve devâir-i sâirede cemâ‘atle edâ edilmesi esbâbı. İmâmet ve hitâbet ve meşîhat hidemât-ı celîleleri kā‘ide-i kadîmden sarf-ı nazarla ehl-i fazl ve rüşt, vera‘ ashâbına tevdî ve vücûh-ı birre tahsîs olunmuş evkâfın şerâit-i vakfiyyesi üzre müstahikkîne i‘tâsı. Akd-i nikâh maddesinde tekerrür-i akd ve süd karışıklığı misillü bir takım sifâhın önü alınması içün mahalle imâmlarına tenbîhât-ı mukteziyyenin îfâsı. Esâs-ı millet ve bekā-yı saltanat adâlete mübtenî olduğundan her bir dâireye müstakîm ve mücerrebü’l-etvâr bulunan zevâtı me’mûr idüb mesâlih-i vâkı‘ayı vakt ü zamânıyla rü’yet-birle erbâb-ı mesâlih senelerce sürünüp rahne-dâr ve müdde‘âsı bedelinde hatâ ve hasâr ve tûl-i müddet meksiyle târ u mâr olmakdan vâreste edilmek ve her sûretle herkes mazhar-ı adâlet olmak esbâbına i‘tinâ olunmak ve bunun hilâfında hareketde bulunanların kat‘iyyen cezâ-yı sezâlarını görmesi.

Merci‘-i adâlet ve ziyâdesiyle şâyân-ı dikkat olan hükkâm-ı şer‘iyyenin ıslâh-ı ahvâlleridir. Her nasılsa bir vaktden berû birtakım fıska vechle tarîk-i kazâ ve niyâbete dâhil olmuşlar ve hasebü’t-tarîk terakkî idüp rütbe ve pâyeler almışlar. Mücerred rütbesinin derecesine göre şer‘-i şerîfe me’mûr olup muktezâ-yı cehl ve fıskları üzre hukûk-ı şerî‘at-ı garrâyı pây-mâl ve memâlik-i mahrûsenin en büyük mahallerinde bir tâkım enîn nazarlarında medâr-ı tavr olarak nâmûs-ı şerî‘ati ihlâl edegeldikleri meşhûd bir hâldır.

Binâen-aleyh rütbe ve ruûs-ı hümâyûn ve me’mûrûnı şer‘iyye ehl-i fazl u ilmle ma‘rûf zevâta tefvîz olunması. Sultân Süleymân tâbe serâhü hazretlerine gelinceye kadar deverân iden kâid[e]-i mehâsin[i] fâde-i selâtîn-i sâlife-i izâm hazarâtın eserine iktizâ-i cenâb-ı mülûkâneleri dahî aralık aralık nezâretlere teşrîfe rağbet buyurup istislâh-ı vâkı‘ât ve icrâât ile iktizâsına göre me’mûrînin taltîf ve tehdiyeleri kaziyyelerine atf-ı nazarına tek bîdirîg buyurulması.

Ve ba‘zan dahî tebdîl-i sûretle çıkılup ebvâb-ı devâirin seyr ve temâşâsıyla ashâb-ı mesâlihin ve me’mûrînin ahvâl-i vâkı‘alarına muttali‘ olmaları. Pek ehemm ve elzem ve belki farz-ı ayn olan akâid-i dîniyyeye müteallik kütüb ve resâili mekâtib-i rüştiyyede ve fıkh-ı şerîf ve usûlu dahî mekteb-i mülkiyye ve mekâtibi sâirede tertîb üzre tedrîs olunması.”

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri 1293 târihinde Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri’ne kaleme aldığı bu mektûbunda, hem İslâm’ın hem de Osmanlı’nın selâmeti için derin bir basîret ve hikmetle dolu nasihatlerde bulunmuştur. Bu mektup, Hazret’in yalnızca bir mürşid değil, aynı zamanda ümmetin ve devletin hakîkat rehberi olduğunu bir kez daha göstermektedir.

Mektûbunda Hazret, başlıca şu hususları ihtimamla arz etmiştir:

  1. Namazın Cemâatle İcrâsı ve İslâm Şe‘âirinin İhyâsı

Hazret, İslâm’ın kıvâmı ve cemiyetin dirliği için beş vakit farz namazın cemâatle edâ edilmesinin elzem olduğunu beyân eder. Câmilerde yalnız namazla yetinilmeyip, hadîs-i şerîflerin ve tefsîrlerin okutulmasını, namazların ardından duâ, tevhid ve tesbihlerle meclislerin ihyâ edilmesini talep eder. Bu hayırlı işlerin devamlılığı için, sâlih ve müttakî memurların tâyini gerektiğini ifâde eder.

  1. Hutbe, Vaaz ve Tedris Usûlünün Islâhı

Vaaz ve nasihatlerin serbestçe ve hakkıyla yapılmasını, hiçbir müdahaleye uğramaksızın emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-münker görevlerinin hakkıyla yerine getirilmesini ister. Bu ders ve vaazların ehliyetli, ilim ve takvâ sâhibi kimseler tarafından icrâ edilmesi gerektiğini önemle vurgular.

  1. Toplumsal Ahlâkın ve Kamu Düzeninin Korunması

Hazret, cemiyetin huzûru ve mânevî sağlığı için toplumda işlenen günahların ve fuhşiyâtın önlenmesini, çarşı, sokak ve mahallelerde ahlâkın muhâfazasını salık verir. Bununla birlikte, devlet dâirelerinde de namazın cemâatle kılınmasını, imamlık ve vâizlik gibi ulvî görevlerin ehil ve takvâ sâhibi kimselere verilmesini talep eder.

  1. Adâletin İhyâsı ve Şer‘î Hâkimlerin Islâhı

Adâletin, İslâm’ın ve Osmanlı saltanatının temel direği olduğunu hatırlatarak, şer‘î hâkimlerin ve kadıların ahlâk, ilim ve fazîlet bakımından ıslâh edilmesi gerektiğini bildirir. Çünkü câhil ve fâsık kimselerin adâlet mekanizmasında yer almasının, ümmetin fesâdına ve nâmus-i şerîatın ihlâline yol açacağını ifâde eder.

  1. Ecdâdın Adâlet Geleneğine Dönüş

Hazret, Sultan Süleyman Hân ve selef sultanların adâletli idâresini misâl vererek, pâdişahların aralıklarla halkın ahvâlini bizzât tetkik etmelerini, memurların hâl ve gidişatlarını gözden geçirmelerini önerir. Böylece zulmün ve keyfîliğin önüne geçileceğini bildirir.

  1. Dînî İlimlerin Mekteplerde Tedrîsi

Son olarak, toplumun mânevî çöküşünü önlemek için, mekteb-i rüştiyelerde, mekteb-i mülkiyyede ve sâir mekteplerde, akāid, fıkıh, hadis, tefsîr ve usûl-i şer‘iyyenin tedris edilmesini, dînî ilimlerin devlet eliyle yeniden ihyâ edilmesini talep eder. Zîrâ ona göre, İslâmî ilimlerin ihmâli, toplumda inanç zaafına ve ahlâkî çöküşe yol açar.

Şeyh Ahmed Ziyâeddin-i Gümüşhânevî Hazretleri 1293 târihli mektûbunda, devrin dînî, ahlâkî ve ictimâî ahvâlini derin bir basîret ile tahlil ederek, Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri’ne ümmetin ve memleketin salâhı için mühim tavsiyelerde bulunmuştur. Bu tavsiyeler, yalnızca bir mürşid-i kâmilin gönlünden süzülen hakîkatler değil; aynı zamanda bir devlet nizâmının ihyâsına dâir hikmet dolu bir yol haritasıdır.

İşte Gümüşhânevî Hazretleri’nin Sultan II. Abdülhamîd Hân’a Maddeler Hâlinde Sunduğu Tavsiyeleri

  1. Namazların Cemâatle Kılınması ve Dînî Tedrîsâtın İhyâsı

Beş vakit namazın cemâatle edâ edilmesine ehemmiyet verilmesi, câmilerde namaz akabinde tefsîr ve hadîs dersleriyle meclislerin ihyâ edilmesi.

Namazlardan sonra zikir, duâ ve tesbîhâtın yapılması; bu hizmetlerde görev alacak kimselerin ilim, fazîlet ve ehliyet sâhibi olmalarına dikkat edilmesi.

Bu husûsun, pâdişâh irâdesiyle resmî bir şekilde tebliğ edilmesi ve umum halkın haberdar edilmesi.

  1. Dînî Derslerde Hürriyet ve Cesâretin Sağlanması

Câmilerde vaaz ve tedris vazîfesini îfâ edenlerin, hiçbir makamdan, kimseden çekinmeksizin hakîkati söyleyebilecek cesârette olması ve bu zevâta hiçbir sûrette baskı yapılmaması.

  1. Toplumsal Ahlâkın Korunması

Câmi derslerinin tesirini artırmak maksadıyla, sokak ve çarşılarda işlenen haramların önlenmesi, ahlâkî yozlaşmanın bertaraf edilmesi için gayret gösterilmesi.

  1. Devlet Dâirelerinde Namazın Cemâatle Kılınması

Bâb-ı Âlî başta olmak üzere tüm devlet dâirelerinde memurların beş vakit namazı cemâatle kılmaya özen göstermeleri, bu husûsun devlet erkânının örnekliğinde yaygınlaştırılması.

  1. Dînî Makamlara Ehil Kimselerin Getirilmesi

İmamlık, hatiplik ve vaizlik gibi irşâd vazîfelerine ehliyet ve takvâ sâhibi kişiler tâyin edilmesi; vakıf mallarının da şer‘î hükümler doğrultusunda gerçek ihtiyaç sâhiplerine ulaştırılması.

  1. Nikâh Akdinde Dînî Şartlara Riayet

Nikâh akdinde süt emzirme meselesi, boşanıp tekrar nikâhlanma gibi meselelerin dikkate alınması ve mahalle imamlarının bu hususlarda uyarılması.

  1. Adâletin Tesisi ve Memurların Islâhı

Her dâirede, alanında tecrübe ve liyakat sâhibi kimselerin görevlendirilmesi, herkesin adâlet karşısında eşit muâmele görmesi ve bu nizâma aykırı hareket edenlerin mutlaka cezâlandırılması.

  1. Şer‘î Hâkimlerin (Kadıların) Islâhı

Ehliyetsiz ve fısk ehli kişilerin kadılık makāmına oturmasının cemiyeti fesâda sürüklediği belirtilerek, bu görevlere ilim ve ahlâkta meşhur, güvenilir kimselerin tâyin edilmesi.

  1. Pâdişahların Devlet Dâirelerini Ziyâret Geleneğinin İhyâsı

Sultan Süleyman Hân’a kadar devâm eden, pâdişahların bizzât devlet dâirelerini teftiş etme geleneğinin yeniden ihyâ edilmesi; memurların hâllerine göre taltif ve îkāz edilmesi.

  1. Devlet Dâirelerinin Teftişinin Sürekliliği

Pâdişahların zaman zaman kılık değiştirerek (tebdîl-i sûret) halk arasında ve devlet dâirelerinde denetimlerde bulunmaları, böylece gerçek vaziyetlere vâkıf olmaları.

  1. Dînî İlimlerin Mekteplerde Tedrîsi

Rüştiye mekteplerinde akāid kitaplarının, Mülkiye mekteplerinde ise fıkıh ve şer‘î ilimlerin tedris edilmesinin, farz-ı ayn derecesinde bir zarûret olduğu vurgulanmıştır.

Bu hikmet dolu tavsiyeler, Gümüşhânevî Hazretleri’nin sâdece bir mürşid değil, aynı zamanda bir cemiyet mühendisi, bir kalp ve toplum mürebbî olduğunu gösterir. Onun kaleminden dökülen bu nasihatler, ümmetin dirilişi, devletin selâmeti, kalplerin ihyâsı için zamâna ve mekâna sığmayan bir irfân meşalesidir.

Bu mektup, bize açıkça göstermektedir ki, Şeyh Ahmed Ziyâüddin-i Gümüşhânevî Hazretleri, Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin nazarında öyle bir mânevî îtibâr ve ağırlığa sâhipti ki, devletin en yüce makāmına dahi böylesine ulvî tavsiyelerde bulunmaya muktedir olmuş, sözleri gönülden gönüle ulaşan bir irfân sultânı olarak kabûl edilmiştir.

Hazret’in kaleminden dökülen her bir kelam, yalnızca bir nasihat değil; aynı zamanda bir rahmet nefesi, bir ıslâh çağrısı, bir hakîkat îkāzıdır. Sultan II. Abdülhamîd Hân’ın, bu nasihatleri alçakgönüllülükle kabûl buyurması da, mürşid-i kâmillerin Osmanlı sultanlarının kalbindeki o derin hürmet ve muhabbet makāmını açıkça ortaya koymaktadır.

Onun mânevî büyüklüğüne ve devlet nezdindeki yüksek hürmetine nişâne olarak, Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri, cenâze merâsimine husûsî bir elçi göndererek bizzât temsil edilmiş; bu azîz mürşidin hâtırasına en yüksek derecede tâzim gösterilmiştir.

Sultan, aynı zamanda Gümüşhânevî Hazretleri’nin naaşının, Kānûnî Sultan Süleyman’ın Süleymâniye Câmii avlusunda bulunan mübârek türbenin giriş kısmına defnedilmesini emretmiş; böylece onun mekânını da Osmanlı ilim ve irfânının en seçkin sîmâlarının yanına lâyık görmüştür. Bu tercihin, sâdece zâhirî bir takdir değil; bir gönül yakınlığının, bir mânevî sadâkatin ve bir irfân nişânesinin ifâdesi olduğu açıktır.

Bu büyük vefâ, Gümüşhânevî Hazretleri’nin Osmanlı sultanlarının gönlünde taşıdığı müstesnâ mevkii gözler önüne sererken; onun, yalnızca bir devrin mürşidi değil, asırlar boyu hayırla yâd edilen bir mâneviyât sultânı olduğunu da îlân etmiştir.

Şeyh Ahmed Ziyâüddin-i Gümüşhânevî Hazretleri bu fânî âlemden bâkî âleme irtihâl buyurduğunda, yalnız İstanbul değil, Ümmet-i Muhammed’in gönül coğrafyası derin bir hüzne bürünmüştü. Onun cenâze merâsimi, sâdece bir şahsın vedâsı değil; bir irfân çağının, bir ilim ve hizmet devrinin vedâsı mahiyetindeydi.

Nitekim Hazret’in bu mukaddes vedâsını, halîfesi Şeyh Mehmed Feyzi Efendi menâkıbında şu mânidâr beyitle dile getirmiştir:

“Hazret-i Abdülhamîd-i Tâcdâr, Ol Şehinşâh-ı Cenâb-ı Pâyidâr.

Gönderip memur-ı mahsûslar, Adîd anlara itmişti fermân-ı ekîd.”

Bu beyanda da açıkça görüldüğü üzere, Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri, Şeyh Gümüşhânevî Hazretleri’nin cenâze merâsimini bizzât husûsî elçileri vâsıtasıyla tâkip ettirmiş ve bu hizmete dâir kesin bir ferman irâde buyurmuştur. Bu tutum, pâdişâhın Hazret’e duyduğu derin muhabbetin, gönül bağlılığının ve mânevî teslîmiyetinin apaçık bir tezâhürüdür.

Bu büyük vedâda, bir mürşid-i kâmilin huzûru, bir irfân güneşinin batışı, Devlet-i Aliyye’nin en yüksek katında dahi derin izler bırakmış; Hazret’in bıraktığı ilim, edep ve ahlâk mîrâsı, gönüllerde ebediyen yaşamaya devâm etmiştir.

Mükerrem Kömücüoğlu’nun elimizdeki mektûbuna göre pâdişâh önce Aksaray’da Vâlide Câmii’nin yanına defnedilmesini emretmiştir. Pertevniyal Vâlide Sultan (v. 1883), Gümüşhânevî Hazretleri’nin sevenlerindendir. Fakat mânevî işâretle Süleymâniye’ye defnedilmiştir.

Şeyh Ahmed Ziyâüddin-i Gümüşhânevî Hazretleri ömrünü ilme, irşâda, ümmetin ıslâhına vakfettikten sonra, Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin bizzât yakın alâka ve iltifatlarıyla, İstanbul’un kalbinde, Süleymâniye Câmi-i Şerîfi’nin mübârek hazîresine defnedilmiştir. Bu kutlu mekân, Hazret’in hayat boyu taşıdığı ilim, hikmet ve mâneviyât nûrunun bir nişânesi olarak, yüzyıllardır gönül ehline sükûnet ve feyiz vermeye devâm etmektedir.

Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin bu derin bağlılığı yalnızca cenâze merâsimiyle sınırlı kalmamış; Hazret’in kabr-i şerifinin inşâsı, muhâfazası ve hürmeti husûsunda da bizzât titiz bir ihtimâm gösterilmiştir. Kabr-i şerifin etrâfına yaptırılan zarif demir parmaklıklar, pâdişâhın gönlünde Şeyh Gümüşhânevî Hazretleri’ne duyduğu sevgi ve saygının sükûtî bir şâhididir.

Bu zarif demirlikler, yalnızca bir mîmârî süs değil; devlet ile irfânın, saltanat ile mâneviyâtın, zâhirî kudret ile bâtınî hikmetin el ele verdiği bir vefâ mühürüdür. Bugün dahi Süleymâniye Câmi-i Şerîfi’nin serin avlusunda, bu kabr-i şerîfin başında durmak, gönül erbâbı için bir tesellî, bir tefekkür, bir iltifat vesîlesidir.

Böylece Gümüşhânevî Hazretleri’nin adı, yalnızca gönüllerde değil; taşlarda, kubbelerde, demirlerde, duâlarda ve zamânın şâhitliğinde yaşamaya devâm etmektedir.

Tasavvuf, Diplomasi ve Sultan Abdülhamîd Hân’ın Siyâsî Basîreti

Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri yalnızca bir hükümdar değil; aynı zamanda derin bir siyâset dehâsına, güçlü bir basîrete ve mânevî hassâsiyete sâhip bir devlet adamıydı. Onun en büyük meziyetlerinden biri, dünyâ siyâseti ile İslâm’ın gönül dünyâsını birleştirebilen o nâdide temkin ve ölçü anlayışıydı.

Bu yüksek basîret doğrultusunda, sûfî çevrelere yaklaşımında da son derece seçici ve titiz bir tutum sergilemiştir. Her gönül yolcusunun değil; ilim, edep ve istikāmet ehli olan, sünnet-i seniyyeye sâdık, hikmet sâhibi mürşidlerin himmetinden istifâde etmeyi prensip edinmiştir.

Bu çerçevede, Gümüşhânevî meşrebine mensup, ilim ve irşâd yolunda temâyüz etmiş mutasavvıflar, Sultân’ın nezdinde ayrı bir teveccühe mazhar olmuştur. Nitekim Üsküdar Özbekler Tekkesi’nin şeyhi Süleyman Efendi (Kuddise Sirruhû) de bu güven ve teveccühe lâyık görülerek, 1294/1877 senesinde Sultan II. Abdülhamîd Hân tarafından, Devlet-i Aliyye nâmına Macaristan’a gönderilen diplomatik bir heyetin başkanlığına tâyin edilmiştir.

Hazret bu vazîfe ile Peşte’de düzenlenen Turan Kongresi’ne bizzât katılmış ve Sultan II. Abdülhamîd Hân’ı temsîlen o kongrede bulunmuştur. Bu hâdise, Osmanlı’nın tasavvuf erbâbını sâdece mânevî hizmetlerde değil; gerektiğinde diplomatik ve siyâsî sahalarda da ne derece îtimâd ettiği ve bu güvenin ilim ve ahlâk temelli bir seçicilikle şekillendiğini apaçık göstermektedir.

Sultan’ın bu temkinli yaklaşımı, hem devletin bekāsı hem de İslâm’ın izzet ve vakarının korunması açısından büyük bir basîret örneğidir. Bu ölçülü siyâset, sûfîlerin de devlete olan sadâkatini ve ümmetin birlik harcını dâim kılmış; Gümüşhânevî meşrebinin ilimle irşâd arasındaki dengesini daha da kuvvetlendirmiştir.

Sultan II. Abdülhamîd Hân’ın sûfîlere olan yaklaşımı, yalnızca bir hükümdarın maneviyata teveccühü değil; aynı zamanda bir medeniyet idrakinin tezâhürüydü. O, tasavvufun hakîkî mânâda temsil edildiği dergâhları, devletin yalnız mânevî değil, siyâsî bekâsının da teminatı saymıştı. Çünkü bilir idi ki, mürşid-i kâmiller yalnız kalpleri değil, cemiyetleri de ihyâ eden hakîkat önderleridir.

Üsküdar Özbekler Tekkesi şeyhi Süleyman Efendi’nin diplomatik bir vazifeye memur edilmesi, bu anlayışın müşahhas bir nişânesidir. Zira devlet, onun şahsında sâdece bir sûfîyi değil; ilmiyle, edebiyle, sadâkatiyle mücehhez bir hakîkat yolcusunu görevlendirmiştir. Bu tercih, tasavvufun yalnız tekkelerin duvarları içinde kalmadığını; gerektiğinde ümmetin siyâsî vakarına da hizmet ettiğini gösterir.

Abdülhamîd Hân’ın temkini, sûfîler arasında bir ayıklama değil; hak ile bâtılı, istikāmetle hevesi, edep ile şöhreti birbirinden ayırma basîretiydi. Bu sebeple Gümüşhânevî meşrebine bağlı âlim ve ârifler onun gönlünde ayrı bir yer buldu. Onların ilmî birikimiyle tasavvufî irfanı mezceden çizgileri, hem devletin siyâsetinde hem de ümmetin birlik şuurunda sağlam bir dayanak oldu.

Bu manzaradan çıkan hikmet şudur: Gerçek sûfî, yalnız dergâhta değil; devletin temsilinde, cemiyetin nizamında, ümmetin vahdetinde de bir hizmetkârdır. Sultan’ın bu basîreti, tasavvufun İslâm medeniyetindeki asli rolünü bir kez daha tasdîk etmiş; Gümüşhânevî meşrebini de ilmî ve ahlâkî ölçülerle devlete bağlayan bir rıza köprüsüne dönüştürmüştür.

Sultan II. Abdülhamîd Hân’ın sûfîlerle münâsebetinde gözettiği ölçü, aslında bir denge siyâsetinin tezâhürüydü. O, tasavvufu devletin ruhu, siyâseti ise bedenin nizamı gibi telâkkî etmişti. Ruh ile bedenin ayrılması nasıl hayâtı söndürürse, tasavvufun siyâsetten, siyâsetin de tasavvuftan bütünüyle ayrılması ümmetin direncini kırardı. Bu yüzden Sultan, gerçek mürşidleri devletin istikāmetiyle bir araya getirerek, ümmetin hem kalbini hem aklını beslemiştir.

Gümüşhânevî meşrebine mensup âlim ve âriflerin Abdülhamîd Hân nezdinde ayrı bir hürmete mazhar olmaları da boşuna değildir. Çünkü onlar, ilmiyle ameli mezceden, edep ile hizmeti bütünleştiren kimselerdi. Onların meclislerinde siyâsî ihtiras yok, yalnız hakîkat aşkı; dünyevî menfaat yok, yalnız hizmet şuuru vardı. İşte bu hâl, Sultan’ın gönlünde derin bir teveccüh uyandırmış ve onları devlete yakın kılmıştır.

Netice olarak, Abdülhamîd Hân’ın sûfîlere yaklaşımı, devletin siyâsî bekâsıyla ümmetin mânevî istikâmetini birleştiren ince bir siyâsettir. Bu siyâset, sûfîlere yalnız birer mânevî önder olarak değil; aynı zamanda ümmetin birliğini pekiştiren, devlete sadâkatle bağlı irfan ehli olarak bakmasını sağlamıştır. Böylece Gümüşhânevî meşrebi, ilim ile siyâset, tasavvuf ile devlet arasındaki dengeyi temsil eden en canlı örneklerden biri olmuştur.

Şeyh Gümüşhânevî Hazretleri’nin İrşâd Usûlü: İlim, Cihâd ve Tasavvufun Bütünlüğü

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri yalnızca gönül dünyâsının sultânı, zikir halkalarının rehberi değil; aynı zamanda ilim ve amel sahasında derin bir irfân ve hikmet yolcusu idi. Onun irşâd usûlü, hem zâhirî ilimlere hem bâtınî terbiye yollarına dayanıyor; kalp ve aklı, nefis ve rûhu bir bütün hâlinde terbiye etmeyi hedefliyordu.

İlmi sahada te’lîf ettiği eserlerin çokluğu ve kıymeti, onun ilim aşkını ve İslâmî ilimlerdeki derin vukûfiyetini açıkça ortaya koyar. Fıkıh, hadis, tasavvuf, kelâm gibi alanlarda kaleme aldığı eserler, sâdece devrinin ulemâsı için değil; asırlar boyu ilim yolcularına rehberlik edecek, Ehl-i Sünnet çizgisinde bir ilim mîrâsı olarak yaşamaya devâm edecektir. Zîrâ Gümüşhânevî Hazretleri için ilim, sâdece akıl ve hâfızada yer tutan bilgiler değil; kalpte hikmete dönüşen bir nur idi.

Ancak onun irşâd usûlünün en dikkat çekici yönlerinden biri, yalnızca sohbet ve zikirle yetinmeyip, gerektiğinde cihâd meydanlarında da Hakk’ın sancağını taşımaktan geri durmamış olmasıdır. Gümüşhânevî Hazretleri, ömrünün bâzı dönemlerinde Devlet-i Aliyye’nin saflarında, İslâm sancağını muhâfaza etmek üzere kâfirlere karşı cihâd vazîfesini de deruhte etmiştir. Bu hâl, onun yalnızca bir mürşid-i kâmil değil; aynı zamanda bir mücâhid-i ekber ve mücâhid-i asgar olduğunu gösterir.

Zîrâ tasavvufta gerçek kemâl, hem nefse karşı cihâdı (cihad-ı ekber) hem de gerektiğinde din ve millet yolunda bedenle yapılan cihâdı (cihad-ı asgar) birlikte yürütmekle mümkündür. Gümüşhânevî Hazretleri, bu bütünlüğü şahsında cemeden nâdir şahsiyetlerden biri olarak târihe mâl olmuştur. O, hem kalpleri irşâd eden bir mürşid, hem de devletin ve ümmetin muhâfazası uğrunda kılıç kuşanan bir mücâhid olarak ilim, amel ve hizmetin zirve noktasında durmuştur.

Bu yönüyle Gümüşhânevî Hazretleri’nin irşâd anlayışı, yalnızca dergâh sohbetlerine ve zikir halkalarına hapsolmayan, bilakis hayâtın her safhasını, cemiyetin her katmanını, ümmetin her ferdini içine alan kuşatıcı bir tasavvuf anlayışıdır. Onun bu duruşu, tasavvufun hayattan kopuk bir inzivâ değil; bilakis hayâtın ta merkezinde bir hakîkat yürüyüşü olduğunu bir kez daha gözler önüne serer.

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri irşâd yolunda olduğu kadar, gerektiğinde cihâd meydanlarında da Allâh yolunda saf tutmaktan aslâ geri durmamış bir mürşid-i kâmil ve mücâhid-i muvahhid idi. Onun tasavvuf anlayışı, yalnızca sohbet meclislerinde zikir ve tefekkür ile sınırlı olmayan, bilakis ümmetin varlığını, İslâm’ın izzetini ve adâletin bekāsını müdâfaa etmek uğruna canını dahi fedâ etmeye hazır bir aksiyon tasavvufuydu.

Nitekim Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin saltanatının ilk yıllarında vukû bulan, târihe “93 Harbi” olarak geçen Osmanlı-Rus savaşlarında, Gümüşhânevî Hazretleri, cihâdın Kur’ânî bir emir, farz-ı ayın bir vazîfe olduğuna olan kesin inancıyla, müridleriyle birlikte cepheye koşmuş, bizzât muhârebe meydanında çarpışmıştır. Bu hareket, onun yalnızca gönülleri değil; bedeniyle de Hakk’ın yolunda sebât ettiğinin, sâdece sözde değil fiilde de tam bir teslîmiyet ve cesâret sâhibi olduğunun en açık delilidir.

Hazret gönüllü olarak iştirâk ettiği bu savaşta cihâd emr-i ilâhîsine ittibâ etmiş, nefsiyle olduğu kadar kâfirle de mücâdele etmiş, böylece tasavvufun hem içte hem dışta cihâdın birleştiği en kâmil hâlini sergilemiştir. Bu cihâd seferberliği sırasında savaşın bir müddet kesintiye uğradığı bir hengâmede, doğup büyüdüğü topraklara, yâni Of’a yönelmiş, burada tarîkat neşrinde bulunmuş, irşâd hizmetlerini ihmâl etmeden sürdürmüştür. Bu duruşu, onun zâhiren bir savaşçı, bâtınen bir gönül sultânı olduğunun mührüdür.

Ne var ki savaş yeniden alevlenir alevlenmez, Gümüşhânevî Hazretleri tereddütsüz bir şekilde muhârebe meydanına geri dönmüş, Hakk yolunda verilen bu mücâdelede yine bir nefer, bir mürşid, bir mücâhid olarak safını almıştır. Bu irfân dolu duruş, bize onun şu hakîkat yolculuğunu gösterir: “Sûfi olan, hem nefsiyle cihâd eder hem ümmetin derdiyle dertlenir; kalemiyle olduğu kadar, canıyla da hizmetten geri durmaz.”

İşte bu gönül eri, devrin fırtınalı zamanlarında yalnızca zikir halkalarının değil; cihâd meydanlarının da sükûnet ve vakar taşıyıcısı olmuştur. Onun hayâtında ilim, amel, irşâd ve cihâd birbirinden ayrılmaz, hepsi tevhîd şuurunda bir araya gelmiş dört kudsî halkadır.

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin gönülden yürüttüğü bu hizmetler, bilhassa 93 Harbi’nde gösterdiği cesâret, vefâ ve ihlâs, Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin kendisine duyduğu ihtiram ve muhabbetin daha da ziyâdeleşmesine vesîle olmuştur. Zîrâ Gümüşhânevî Hazretleri, yalnızca bir tarîkat şeyhi değil; aynı zamanda devletin zor zamanlarında ümmetin istikbâlini, İslâm’ın izzetini kendi nefsi üzerine tercih eden bir hizmet eri, bir mürşid-i mücâhid idi.

Bu hâli, sultanların da takdîrini kazanmış; saltanat makāmının ihtişâmından öte, gönül saltanatının derinlikleriyle buluşmalarına vesîle olmuştur. Zîrâ II. Abdülhamîd Hân Hazretleri, tasavvufun ince sırlarını ve Gümüşhânevî Hazretleri’nin ilim-irfân dolu meclislerini bir istikāmet pusulası olarak görmüş, bu sâdelik ve ihlâs yolunda ona kalben bağlanmıştır.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin irşâd usûlü, klasik anlamda yalnızca “bir lokma, bir hırka” düstûruyla dünyâ nîmetlerinden bütünüyle el çekmekten ibâret bir anlayışın ötesindedir. Onun metodu, tasavvufun zâhirle bâtını, dünyâ ile âhireti, kalp ile hizmeti bir denge noktasında buluşturduğu “el kârda gönül yârda” esâsına dayanır. Bu yaklaşımda, mürîd hem dünyevî vazîfesini bihakkın yerine getirir, hem de kalbini dâimâ Allâh-u Te‘âlâ’ya bağlı, âriflerin edebinde sâbit kılar.

Çünkü Gümüşhânevî Hazretleri’ne göre, tasavvuf dünyâdan tamâmıyla el etek çekmek değil; dünyâda bulunurken kalben dünyâdan arınabilmek, iş yaparken Allâh’tan gâfil olmamak, meşgûliyetin içinde aşk ile dâim kalmaktır. Bu usul, cemiyet hayâtından uzaklaşıp bir kenara çekilmekten ziyâde, toplumun içinde kalarak ahlâk-ı hamîde ile vasıflanmak, zâhirî vazîfelerle meşgul olurken bâtında kalp huzûrunu ve İlâhî aşkı kaybetmemek demektir.

İşte bu denge üzerine kurulu irşâd anlayışı, asırlardır Gümüşhânevî meşrebinin temel taşı olmuş, nice gönül ehli bu yolda yetişmiş, hem ilim hem hizmet hem muhabbet ile donanmıştır. Onun talebeleri, hem ilim meclislerinde feyizlenmiş, hem cemiyetin ihtiyaçlarına koşmuş, hem de zikir halkalarında ruhlarını arındırmışlardır. Bu çok boyutlu ve derin irşâd usûlü, onu asırlara uzanan bir mürşid-i kâmil olarak târihe nakşetmiştir.

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri yalnızca tasavvuf yolunun bir mürşid-i kâmili, yalnızca cihâd meydanlarının gönül eri değil; aynı zamanda ilmin, kültürün, sosyal adâletin ve vakıf medeniyetinin de müstesnâ bir mîmârı olmuştur. Onun irşâd usûlü, yalnızca gönüllere dokunmakla sınırlı kalmamış; aynı zamanda toplumun her katmanına şefkat, ilim ve hizmet ulaştırmak gâyesiyle derin bir sosyal vizyonla şekillenmiştir.

Gümüşhânevî tekkesi sâdece bir zikirhâne değil; aynı zamanda bir ilim ve hizmet merkezi, bir mârifet ocağı olmuştur. Hazret, bu tekkede ilim tahsil eden talebelere harcırah tahsis etmiş, böylece maddî imkânsızlıkların ilim yolculuğuna engel olmasını önlemek için cömertçe destek olmuştur. Bu yaklaşım, onun tasavvufla ilmi bir arada yürüten bütüncül irşâd anlayışının en güzel örneklerinden biridir.

İlmin yayılması ve kalıcı hâle gelmesi adına büyük bir matbaa satın aldırmış, burada kendi te’lîf ettiği ve diğer kıymetli eserleri bastırarak ilim dünyâsına kazandırmıştır. Bu matbaa, yalnızca kitapların basıldığı bir mekân değil; aynı zamanda hakîkat yolunun ilim kandilini asırlara taşıyan bir feyz merkezi olmuştur.

Gümüşhânevî Hazretleri bu eserlerin çoğaltılması ve yaygınlaştırılması için yatırım sandığı kurdurmuş; böylece ilim hizmetinin kesintisiz ve istikrarlı şekilde devâmını sağlamıştır. Bu ileri görüşlü hamle, vakıf ve tasavvuf geleneğinin sosyal dayanışma rûhuyla nasıl bütünleştiğinin zarif bir örneğidir.

Ancak Hazret’in hizmetleri sâdece İstanbul ile sınırlı kalmamıştır. Beş yüz altınlık vakıflarla, İstanbul, Bayburt, Rize ve Of’ta ilim kandillerinin yanmasını temin edecek dört ayrı kütüphâne tesis ettirmiştir. Bu dört kütüphâne, toplamda on sekiz ibn ciltlik kıymetli eserle Anadolu’nun dört bir yanına ilim ve irfân menheçleri kurmuş, gönüllere ışık, zihinlere hikmet saçan kutlu mekânlar hâline gelmiştir. Bu adım, Gümüşhânevî Hazretleri’nin ilim ile tasavvufu bir araya getiren meşrebini, kalıcı bir mîrâs olarak zamanlar üstü bir ufka taşıdığını gösterir.

Onun bu hizmet anlayışı, yalnızca kendi çağının insanlarına değil; aynı zamanda gelecek nesillere, ilim ve irfân yolcularına da bir kutlu nefes bırakmıştır. Kütüphâneler, matbaalar, vakıflar, harcırahlar ve sosyal hizmetler; hepsi onun gönlünde “ilimle amel eden bir toplumun, mârifetle yoğrulan bir ümmetin inşâsı” yolunda atılmış adımlardır.

Böylece Gümüşhânevî Hazretleri’nin irşâdı, sâdece kalpleri değil; şehirleri, toplumları ve medeniyetleri de diriltmiş; onun vakıf eliyle kurduğu her müessese, bir rahmet ve bereket menba‘ı hâline gelmiştir.

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri hayâtı boyunca ilme, irfâna ve tasavvufa hizmeti en yüce kulluk vazîfelerinden biri olarak görmüş, bu şuurla hem İstanbul’da hem Anadolu’nun dört bir yanında kalıcı eserler ve hizmetler vücûda getirmiştir.

Bu yüksek gönül insanının en güzel hizmetlerinden biri de, Of Kazâsı’nda tesis ettiği kütüphâne ve bu kütüphâne için tertip ettiği vakfiyedir. hicrî 1285 yılı, Muharrem ayının birinci günü (mîlâdî 24 Nisan 1868) târihinde düzenlenen bu vakfiye, Of Kazâsı, Çifaruksa Köyü’nde bulunan Câmi-i Kebîr’in bitişiğinde inşâ edilen kütüphâne için tesis edilmiştir.

Bu vakfiyede, Gümüşhânevî Hazretleri, İstanbul’da Fatma Sultan Câmii’nde mukîm olduğu sırada, huzur-i şer‘îde şâhitler huzûrunda hayır ve hizmet yolunda sahîh ve müebbed bir vakıf olarak ikrâr ve îtirâf etmiştir.

<w:tab w:val="left" w:pos="4678"/></w:tabs><w:spacing w:before="120" w:after="120" w:line="240" w:lineRule="auto"/><w:ind w:firstLine="567"/><w:jc w:val="both"/><w:rPr><w:rFonts w:ascii="Palatino Linotype" w:eastAsia="Meiryo UI" w:hAnsi="Palatino Linotype" w:cs="Calibri"/><w:sz w:val="26"/><w:szCs w:val="26"/></w:rPr></w:pPr><w:r w:rsidRPr="008035D5"><w:rPr><w:rFonts w:ascii="Palatino Linotype" w:eastAsia="Meiryo UI" w:hAnsi="Palatino Linotype" w:cs="Calibri"/><w:b/><w:sz w:val="26"/><w:szCs w:val="26"/></w:rPr><w:t>Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin Of Kazâsı’nda kâin kütüphânesiyle ilgili gurre-i Muharrem (1) 1285 / 24 Nisan 1868 târihli vakfiyesi şöyledir: “…Mahmiye-i İstanbul’da Bâb-ı âlî nezdinde vâki merhûme ve mağfûrun-lehâ Fatma Sultan tâbe serâha hazretleri câmi-i şerîfleri harîminde bir bâb odada mukîm tarîkat-ı aliyye-i Hâlidiyye-i Nakşibendiyye meşâyih-ı kirâmından sâhibü’l-hayrât reşâdetlü el-Hac Ahmed Ziyâüddîn Efendi ibn Mustafa ibn el-Hâc Abdurrahmân savbi şer‘-i enverden me’zûnen bi’l-hüküm tâyin ve irsâl olunan kâtib Âsım Efendi’nin oda-yı mezkûrede zeyli kitabda muharrerü’l-esâmî-i Müslimîn huzurlarında akdeylediği meclis-i şer‘-i şerîfi enver ve mahfel-i din-i münîfi ezherde vakf-ı mezkûr li-ecli’t-tescil ve’l-itmâmı emri’l-vakfı ve’t-tekmil mütevellî nasb ve tâyin eylediği Behâüddîn Efendi ibn Nûmân mahzarında ikrâr-ı sahih-i şer‘-i ve îtirâf-ı sarîh-i mer‘î edüb yedimde olan emvalden işbu meclis-i ma‘kûd u mezkûrda muayyene olunan esâmî ve suturları zeyl-i vakfiyede muharrer cem‘an iki yüz cilt basma ve yazma kütüb ve resâil-i mütenevvi‘a ve atyeb-i mal ve enfes-i menâlimden ifrâz ve kemâl-i imtiyaz ile mümtâz eylediğim nakdi râyicü’l-vakt ibn kuruşu hasbeten lillâhi teâlâ ve taleben li-merzâtı rabbi’l-‘alâ vakf-ı sahîh-i müebbed ve habs-i sarîh-i muhallet ile vakf ve habsedüb böyle şart eyledim ki kütüb-i mezkûre vilâyet-i Anadolu’da Of Kazâsı’nda Çifaruksa Karyesi’nde câmi-i kebir ittisâlinde kâin bundan akdem karye-i mezkûre ahâlîsinin inşâ eyledikleri kütübhâneye vaz‘ ve kütüb-i mezkûre için iki nefer hâfız-ı kütüb tâyin olunub kütüb-i mezkûreyi dâimen gubar ve müezziyatdan hıfz ve müderrisîn ve ulemâ ve tullabdan liecli’l-mütâle‘a gelen kimselere istedikleri kütübü i‘tâ ve ba‘de’l-mütâle‘a ahz ve mahalline vaz‘ oluna ve kütüb-i mezkûre kütüphâne-i merkûmeden ihrâc olunmayıp fakat ulemâ ve müderrisînden bulunan kimesneler mütâle‘a ve istifâde zımnında kütüb-i mezkûreden bir veyâhut birkaç cilt kütüb ahz ve ihrâc murâd eder ise ahz ve ihrâc edeceği kütübün kıymeti ne miktar ise iki misli akça veyâhut zî-kıymet eşya rehin verildiği hâlde müddet-i muayyene ile îfâ ve hitam müddetle ahz ve mahalline vaz‘ oluna ve nakit meblağı mezkûr dahi kazâ-i mezkûrde rehn-i kavî ve kefil-i mâli ve lede’l-hâce ikisinden biri ile bâ yed-i mûtevelli istirbah ve istiğlâl olunub hâsıl olan nemâ ve gallesinden hâfız-ı kütüb olan kimselerin beherine şehriye yirmi beşer kuruştan cem‘an elli kuruş vazîfe verile ve şehriye on kuruş tevliyet vazîfesi olan ve nemâ-yi merkumdan vezâyif-i mezkûre ihrâc olunduktan sonra bâkî kalan fazlası yedi mütevellide hıfz olunub lede’l-iktizâ kütüb-ü merkûmenin tâmir ve termîmine sarf oluna ve kazâ-i mezkûrda tedrîs-i ulûm eden hâce efendiler vakf-ı mezkûrun ber-vech-i hasbi nâzır olalar ve üç senede bir defâ mütevellî ve nâzır ve hâfız-ı kütüb efendiler muvâcehelerinde kütüb-ü mevkûfe-i mezkûre ta‘dât ve evsaf ve eşkâlini mübeyyin tanzim eylediğim memhur defterine tatbik olunarak noksanı zuhûr eder ise kimin yedinde zâyi olmuş ise tanzim ettirile ve tevliyet-i mezkûre vazîfeyi mersûmesiyle kazâ-i mezkûr ahâlîsinden el-Hâc Osman Efendi ibn Ömer’e meşrud olub ba‘de vefâtihi kazâ-i mezkûr ahâlîsinden aslah-ı nas olan bir kimsene mârifet-i şer‘ ile mütevelli nasb ve tâyin oluna ve mürûru eyyâm ve küsuru avâm ile şurûtu vakfa riâyet müteazzire olur ise menâfi-i vakıf mutlaka fukarâ-yı müslimîne sarf oluna.”

Vakfiyede, Hazret’in iki yüz cilt kıymetli yazma ve basma eseri, en seçkin mallarından ifrâz ederek bu kütüphâneye vakfettiği belirtilir. Bununla birlikte ibn kuruşluk nakit sermâyeyi de hasbeten lillâh olarak, Rabb-ı Zülcelâl’in rızâsını kazanmak gâyesiyle bu hizmete tahsis etmiştir. Bu mal varlığıyla oluşturulan kütüphâne, ilim talebelerinin, müderrislerin, ulemânın ve her yaştan okuyucunun istifâdelerine açık tutulmuştur.

Vakfiyeye göre kütüphânede dâimâ iki hâfız-ı kütüb (kütüphâneci) bulunacak, bu kişiler kütüphâne eserlerini tozdan, tahribattan koruyacak, talebe ve âlimlere diledikleri kitapları tahsis edeceklerdir. Kitaplar kütüphâneden dışarı çıkarılmayacak; ancak ilmî araştırma ve mütâlaa için dışarı almak isteyenlere, kitap değerinin iki katı kefâlet karşılığı bu izin verilebilecektir. Böylelikle, ilme erişim sağlanırken, emânetin korunmasına da azamî dikkat gösterilecektir.

Vakıf gelirlerinden hâfız-ı kütübe aylık yirmi beşer kuruş tahsîs edilmiş, tevliyet hizmeti için de ayda on kuruş ödenmesi şart koşulmuştur. Vakıf mallarının nemâ ve getirisiyle kütüphânenin bakımı, kitapların tâmiri, eksiklerin giderilmesi temin edilecektir. Ayrıca kütüphâne malları ve kitapları üç yılda bir defa, mütevellî, nâzır ve hâfız-ı kütüb eşliğinde sayılacak, eksikler varsa tespit edilerek sorumlusu belirlenip zararı telâfi edilecektir.

Vakfın tevliyeti, ilk etapta kazadan el-Hâc Osman Efendi ibn Ömer'e verilmiş, onun vefâtından sonra ise yine kazânın en sâlih insanları arasından, mahkeme-i şer‘iyye kararıyla yeni bir mütevellî tâyin edilmesi şart koşulmuştur. Eğer zamanla vakfiyedeki şartların uygulanması imkânsız hâle gelirse, elde edilen menfaatin mutlaka fakir Müslümanlara sarfedilmesi de ayrıca teminat altına alınmıştır.

Bu vakfiye, yalnızca maddî bir teminat değil; aynı zamanda ilim yolunun, tasavvufun ve sosyal adâletin bir arada yürütüldüğü Osmanlı vakıf medeniyetinin rûhunu yansıtır. Gümüşhânevî Hazretleri’nin gönlünde, ilmin yayılması, kitaba erişimin kolaylaştırılması, mârifetin topluma mal edilmesi, irşâdın bir parçası olarak görülmüş; bu yüksek anlayış, vakfiyenin her satırına işlenmiştir.

Onun bu hizmeti, hayâtının sâdece dergâh duvarları arasında değil; cemiyetin her köşesinde, gönüllerde ve zihinlerde dirilttiği bir medeniyet inşasının nişânesidir. Kurduğu kütüphâneler, bastırdığı eserler, matbaalar, vakıflar ve ilim meclisleri, Gümüşhânevî meşrebinin asırlar boyu sürecek kalıcı nefesidir.

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri hayattayken yalnızca gönülleri değil; ilim ve hikmet yoluyla toplumları da ihyâ eden bir mürşid-i kâmil olarak, Anadolu’nun çeşitli beldelerinde kütüphâneler kurarak ilmin ve irfânın sürekliliğini sağlamaya gayret etmişti. Onun Of, Rize ve Bayburt’ta tesis ettirdiği kütüphâneler, sâdece birer kitap topluluğu değil; aynı zamanda bir medeniyetin, bir mârifet yolculuğunun kalbinde yanan feyz meşaleleriydi.

Ne var ki Osmanlı’nın son devirlerinde, bilhassa I. Dünyâ Savaşı ve sonrasında cereyân eden Rus istilâsı sırasında, bu ilim menheçleri de ağır tahribata uğramış; kütüphâneler yağmalanmış, nadide eserler Rus kuvvetleri tarafından Tiflis’e nakledilerek Anadolu topraklarından uzaklaştırılmıştı. Bu menfur hadise, ilmin ve kültürün üzerine çöken bir karanlık gibi, Gümüşhânevî Hazretleri’nin gönül mîrâsını yaralamış ve bu kaybın telafisi ümmetin ehil ellerine bırakılmıştı.

İşte bu elim durum üzerine, Gümüşhânevî Hazretleri’nin ihvânından olan Of Kazâsı müderrislerinden Hacı Ferşad Efendi, vakfın baş mütevellîsi sıfatıyla, devrin en kıymetli komutanlarından Şark Ordusu Kumandanı Kazım Karabekir Paşa’ya bir mektup kaleme almıştır.

5 Teşrîn-i sânî 1337 (5 Kasım 1921) târihinde yazılan bu mektup, bir yandan vakıf emâneti ve ilim mîrâsına duyulan hassâsiyeti, diğer yandan da mânevî bir nezâket ve tevâzu diliyle şekillenen tasavvufî irfânı yansıtmaktadır.

Mektubun girişinde, Hacı Ferşad Efendi, Sevgili Peygamberimiz Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in “Nâsın hayırlısı, insanlara faydalı olandır” meâlindeki hadîs-i şerîfini hatırlatarak başlar.

Bu hadîs, aslında mektubun rûhunu da taşır. Zîrâ her kelimesi, ihlâsla, ümmetin maslahatını gözeterek yazılmıştır. Ferşad Efendi, Gümüşhânevî Hazretleri’nin Bayburt’taki kütüphânesinin Ruslar tarafından imhâ edildiğini ve kitapların topluca Tiflis’e nakledildiğini haber verir. Bu eserlerin çoğunun kütüb-i diniyye, yâni dînî ve tasavvufî eserler olduğunu ve bunların Ehl-i İslâm nazarında aziz ve muhterem olduğunu vurgular.

Mektûbunda, Karabekir Paşa’dan, bu eserlerin tekrar celbedilmesi ve istifâde olunması husûsunda himmet buyurmasını istirham eder. Zîrâ Hazret’in eserleri, yalnızca bir şahsın değil; ümmetin rûhâniyeti, ilim kandilleri ve hakîkat nûrudur. Bu sebeple, kaybolmalarının ve gaspedilmelerinin telâfîsi, yalnızca bir mâl-i maddînin değil; bir mânevî emânetin muhâfazasının gereğidir.

Ferşad Efendi en samîmî ifâdeleriyle, bu işin ancak Kâzım Karabekir Paşa’nın azîm ve kudretiyle gerçekleşebileceğini beyân ederken, duâ niyâzıyla, hem Paşa Hazretleri’ni hem de hânedân-ı âlî kerîmânelerini ehl-i İslâm duâlarına dâhil eder. Bu üslup, bir mürşid terbiyesi almış bir ârifin zerâfeti ve edeple yoğrulmuş dilidir.

Bu mektup, yalnızca bir talep yazısı değil; aynı zamanda Gümüşhânevî Hazretleri’nin açtığı ilim yolunun, müridleri ve ihvânı tarafından nasıl büyük bir sadâkat ve vefâ ile korunduğunu da gösterir. Çünkü tasavvuf yolunun yolcuları için, yalnızca nefis terbiyesi değil; ilim ve irfânın da bir emânet olduğunu bilmek bir hakîkattir.

Gümüşhâneli Dergâh-ı Şerîfi: Nakşibendîyyeni Altın Zinciri ve Tevcihlerin Devâmı

Hazret-i Peygamber Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Hazret-i Aliyyü’l-Murtazâ (Radıyallâhu Anh)ı bizzât terbiyelerinde büyütmüş, onu mânevî ilim ve irfânda bir meşale kılmışlardır. Hazret-i Ali’den tevârüs eden Ehl-i Beyt mektebi, zamanla İmâm Zeynelâbidîn, İmâm Câfer-i Sâdık, Kutbu’l-Aktâb Şeyh Abdülkādir Geylânî, Şâh-ı Nakşibend, Gavs-ı Âzam Ahmed er-Rifâ‘î (Kaddesallâhu Esrârehumü’l-Aliyye) gibi her devirde zühd, takvâ, ihlâs, kurbiyyet, yakîn, üns ve rızâ hâllerinde zirveye erişmiş zevât-ı kirâm ile ümmete âb-ı hayat mesâbesinde olmuşlardır.

Bu kudsî irfân menbalarının en müstesnâlarından biri, belki de başlıcası, Nakşibendiyye mektebidir. Silsile-i şerîfesi, Fahr-i Kâinât Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) ile Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk (Radıyallâhu Anh)a nisbet olunmuş olan hâcegân-ı kirâm, zamanla bu silsileye iltihak eyleyen pîrânın izzetli isimleriyle tesmiye olunmuş, her bir halkasında mânevî bir kemâlin nişânesi taşıyan bu tarîk, ehl-i tasavvuf için müstesnâ bir nur menzilesi olmuştur.

Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz’in devr-i saâdetinde bu mânevî yol Sıddîkıyye nâmıyla yâd olunmuş; İmâm Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin kudsî devrinde Câferiyye ismini almış; zühd ve aşk-ı ilâhîde şâheser bir menzile erişmiş olan Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri devrinde Tayfûriyye ünvânıyla meşhûr olmuştur.

Ardından, mânevî terbiyenin usûl ve erkânını bir nizâma bağlayan ve “vukuf-i kalbî” mefhûmunu ihdâs eden Abdülhâlik-i Gucdüvânî Hazretleri döneminde bu silsile-i meşhûre Hâcegâniyye adıyla temâyüz etmiştir. Sonrasında, bu nûrânî yolun büyüklerinden Şâh-ı Nakşibend Hazretleri döneminde, onun ismine nisbetle Nakşibendiyye diye anılmış; Şeyh Ubeydullâh Ahrâr Hazretleri ile Ahrâriyye, İmâm Rabbânî Müceddid Elf-i Sânî Hazretleri ile Müceddidiyye, onun nûr-i timsâl mahdûmu Şeyh Muhammed Ma‘sûm Hazretleri zamânında Ma‘sûmiyye ismiyle teşehhür etmiştir.

Bu nûr silsilesi, İmâm Rabbânî Hazretleri’nin torunlarından sonra mazhar-ı cemâl ve celâl olan Mirzâ Mazhar-ı Cân-ı Cânân Hazretleri’ne intikal eylemiş ve onunla birlikte Mazhariyye nâmıyla yâd olunmuştur. Akabinde, bu kutlu silsile Şâh-ı Dihlevî’den Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’ne (Kuddise Sirruhum) intikal etmiş ve bu büyük zât ile birlikte, bu tarîk-i aliyye artık Tarîkat-ı Nakşibendiyye-i Hâlidiyye ünvânını alarak, zâhir ve bâtın ehlinin yol haritası kılınmıştır.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin yüce himmet ve feyziyle bu tarîkat öyle bir inkişâf göstermiştir ki, halîfelerinin kesret ve kemâliyle birçok kollara ayrılmıştır. Bizim bu mütevâzi çalışmamızda ağırlıklı olarak ru’yet ve tasarruflarına mürâcaat edeceğimiz zât, bu yüce silsilenin mümtâz rükünlerinden olan Gümüşhânevî Hazretleri olacaktır.

Nakşibendiyye tarîk-i aliyyesi, kaynaklara göre, Fahr-i Kâinât Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafa (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e iki kudsî silsile vâsıtasıyla vâsıl olur. Bunlardan biri, Ehl-i Beyt’in mümtaz imamları yoluyla Hazret-i Aliyyü’l-Murtazâ’ya müteveccih olurken; diğeri, hâcegân sâdâtı vesîlesiyle Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk’a dayanır. Her iki kudsî zincirin de kesiştiği, vuslat noktası ise, İmâm Câfer-i Sâdık Hazretleri’dir ki, bu zât-ı muhterem hem zâhir ilimde hem de bâtın ilimde zirve olmuş bir mâneviyat menba‘ıdır.

Şeyh Muhammed Buhârî Hazretleri (1142/1729), Nakşibendiyye yolunu târif ederken, bu tarîkatin ashâb-ı kirâmın yoluna bihakkın mutâbık olduğunu, ne ziyâde ne noksan kılındığını ifâde ile beyân etmiştir. Tarîkat-ı Nakşibendiyye, Kur’ân ve sünnetin muhtevâsı üzere şekillenmiş, bidat ve hevâdan uzak, sahîh bir sülûk menzilesidir.

Bu nurlu yolun altın halkalarından Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, kendi irşâd üslûbunu “halvet der-encümen” yâni “halk içinde Hakk ile berâber olma” esâsına mebnî kılmış; uzlet değil, hizmeti tercih etmiştir. O Hazret, fütüvvet ahlâkının timsâli olarak, el emeği ile geçinmeyi tarîkatın âdâbı arasında saymış, tembellik ve atâleti kabûl etmemiştir. Kâmil bir sûfî, hem kalbiyle Hakk’a bağlı, hem ameliyle halka faydalı olandır.

Şâh-ı Nakşibend Hazretleri buyururlar ki: “İnsanların hayırlısı, insanlara faydalı olandır.”

Bu yüce mefhum, Nakşibendî yolunun esaslarından olup, onun hayâtında zirâatla meşgûliyet, kimseye yük olmamak, çalışırken Hakk’tan gâfil olmamak gibi ulvî düsturlar olarak tebârüz etmiştir.

İşte bu esâsa binâen, Nakşibendî yolunun müridleri, hem dünyâda hem âhirette azîz ve mükerrem olmak gâyesiyle, çalışmayı ibâdet telakkî etmiş, halka hizmeti Hakk’a hizmet bilmişlerdir. Bu sebeple Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’nin tasavvuf anlayışı, zühdü sâdece bir köşeye çekilmek değil, Hakk ile berâber halk içinde olmaktır.

Nakşibendî sâdât-ı kirâmı kudsiyâtlarının taayyün ettiği mânevî semâlarda muvahhid ve müttakî zevât-ı kirâmın gönüllerinde yegâne meveddet ve muhabbetle anılagelmişlerdir. Zîrâ onlar, rûhen ve ahlâken bozulmamış, selîm fıtratların meftûnu olduğu Allâh dostlarıdır. Gönülleri hakîkate açık olanlar bu zatlara karşı meveddet beslemiş; aksi hâlde, dil uzatanlar, yalnızca onların feyzinden ve irfân nurlarından mahrum kalmışlardır.

Arapça menşeli “sâdât” lafzı “seyyid”in cemîi olup “efendiler, büyük zatlar” mânâsına gelir. Her kim ki bu yüce zevâtı sever, onun muhabbetiyle yanarsa, o da halk arasında mahbûb olur. Lâkin onların sevgisine yüz çevirenler, yalnızca kendi kalbî nasipsizliklerinin îlânını yapmış olurlar.

Bu kudsî silsilenin önde gelenlerinden Hâce Ahrâr-ı Semerkandî Hazretleri “Fıkarât” namlı eserinde, Hâcegân sâdâtının yolunu “Hâcegân-ı Nakşibendiyye ve Azîzân-ı Silsile-i Zehebiyye” şeklinde tesmiye ederek, onların izzetli ve nûrânî yolunu beyân buyurmuşlardır.

Nakşibendiyye Tarîkat-ı Aliyyesi’nin temelini teşkil eden ve sekiz erkân-ı azîmeden ibâret olan “kelimât-ı kudsiyye” ki -bunlar; “Hûş der-dem, nazar ber-kadem, sefer der-vatan, halvet der-encümen, yâdkerd, bâzgeşt, nigâhdâşt ve yâddâşt” şeklinde sıralanır- Hacegân’ın ser-silsilesi kabûl olunan Şeyh Abdülhâlik Gucdüvânî Hazretleri tarafından tertip ve te’lîf edilmiştir.

Nakşibendiyye turuk-ı aliyyesinin en mûteber eserlerinden biri olan Hulâsâtü’l-Mevâhib’de bu yüce yol hakkında şöyle denilmiştir: Nakşibendî sâdâtının tarîk-i aliyyeleri, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat akāidine sımsıkı sarılmak, hem zâhir hem bâtın yönüyle abdiyetle hemhâl olmak, dâimâ kalben huzûr-u ilâhîde olduğunu idrâk etmek, sünnet-i seniyyeye titizlikle ittibâ etmek ve ruhsatlardan tecerrüd ederek azîmetlerle amel etmektir.

Bu mertebede ruhsatlardan murâd, sâlikin hakîkati talep ederken, nefsin hoşuna gidecek lüzumsuz mübahlarla meşgûliyetten çekinmesidir. Misâlen lüzumsuz konuşmak, fuzûlî gülmek gibi hâller bu tarîkatta sâlikin sadrında sönmeye yüz tutmuş bir kandil misâli kabûl edilmiştir. Bu sebeple Nakşibendî sâdâtı, zâhirde sıradan gibi görünen ama bâtında mânevî seyri engelleyen her türlü hâli terketmeyi farz telakkî etmişlerdir.

Mevlânâ İmâm Rabbânî Hazretleri şöyle buyurmuşlardır: “Sâdât-ı Nakşibendiyye’nin hâlleri, devamlılık ve istikāmet üzere seyr u sülûk eder. Onların her bir ânı, huzûr-ı ilâhîde dâimî bir müşâhede hâlinin içinde geçer. Vakitlerinin kıymeti, huzurdan uzak bir an dahi yaşanmadığı için gaybın yokluğundan âzâdedir. Bu sebeple onlara teveccüh et ve onların irfânına râm ol; umulur ki onlardan birinin mânevî imdâdı ve teveccüh-ü ruhânîsiyle refî‘-i derecâta kavuşur, bu yüce tarîkin akl u hayâle gelmeyen türlü nîmetlerinden nasîb alırsın ve bâtınını telbîsten halâs eylersin."

İmâm Rabbânî Hazretleri devamla, bu yüce yolun kolaylık üzere olduğunu beyân ederek:

“Sâdât-ı Nakşibendiyye’nin tarîki, Allâh-u Te‘âlâ'ya vuslat yollarının en suhûletlisi ve en yakınıdır. Zîrâ bu yolda seyr ü sülûk, tasarruf temellidir. Fahr-i Kâinât Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in vârisleri olan mürşid-i kâmiller, daha mürîd sülûke başlamadan evvel, Allâh’ın izniyle onların kalplerine cezbeyi ve nûr-u ilâhîyi ilkā ederler. Bu cezbe ve nurlar, mürşidlerin Hakk Te‘âlâ’ya olan muhabbet ve vuslatlarının bir in‘ikâsı olarak tecellî eder. O büyük mürşidler, Allâh’tan aldıkları feyz-i ilâhîyi, mahlûkāt arasında ayırım gözetmeksizin yansıtırlar. Ne âmî ne âlim, ne sağ ne ölü; hiçbirini feyzden mahrum bırakmazlar.”

Şeyh Seyyid Muhammed Bahâeddîn Şâh-ı Nakşibend Hazretleri (Kuddise Sirruhû) ise bu yüce yolun mâhiyetini şu veciz beyân ile ortaya koymuştur: “Bizim tarîkimiz, Allâh-u Te‘âlâ’ya vuslat eden yolların en akrebidir (yakınıdır).”

Hâce Ubeydullâh Ahrâr Hazretleri ise şöyle ferman buyururlar: “Sâdât-ı kirâmın yolu neden Hakk’a en yakın olmasın ki?! Bu tarîkte nihâyette elde edilmesi murâd olunan ledünnî hâllere, daha başlangıçta nâil olunmaktadır. Bu nurlu yola girip de istikāmet üzere yürümeyenler, gerçekten mahrum kalmışlardır; girip de yüz çevirenler ise nasipsizlikle damgalanmışlardır. Eğer göz, hakîkati görmüyorsa, güneşin kabahati ne olabilir ki?!”

Bil ki, bu tarîkat-ı aliyyeye sülûk edebilmek, ancak tasavvufun inceliklerine vukûfiyeti olan bir mürşid-i kâmilin telkiniyle mümkündür. Zîrâ bu telkinin bâtınî sırrı, kalpten kalbe intikal ederek Fahr-i Kâinât (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e uzanan bir silsile-i şerîfeye bağlıdır. Telkin vâsıtasıyla bu silsileye dâhil olan bir müridin, kalbî bir cezbe anında şâhit olacağı en az tesir, silsiledeki tüm evliyâullâhın ervâhının ona teveccüh ve icâbet etmesidir.

Bu yüce mükâfat, ancak istikāmet ve sadâkatle sülûk eden ihlâslı gönüllere lutfedilir. Bu yolda ihsân ve yakınlık, müridin bâtınında rûhânî bir inkılâb meydana getirir; bu inkılâb ise onu müşâhede ve mârifetullâhta kemâl derecelerine ulaştırır.

Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in hakîkî vârisleri olan silsile-i aliyye büyükleri (Kaddesallâhu Esrârahum) Medîne-i Münevvere’den doğan hidâyet güneşinin nurlarını ve şuâlarını, cihânın dört bir tarafına neşreylemiş, gönülleri mârifet nûruyla aydınlatmışlardır. Bu yüce hizmette, Allâh yolunun ârifleri olarak, diyardan diyâra rıhleler eyleyip, zahmet ve mihneti kendilerine kolay bilmiş, istikāmet ve azimle ummanlar misâli ilmî ve irfânî seferlere revân olmuşlardır.

Bu yolda, taşıdıkları mânevî emânetin ağırlığını hakkıyla idrâk ederek, zaman ve mekânın kaydına takılmaksızın, nice yüce hizmetlerde bulunmuşlar; müceddidlik ve irşâd vazîfelerini fevkalâde bir sadâkat ve gayretle îfâ eylemişlerdir.

Nakşibendî-Müceddidî-Hâlidî yolunun, bu mânevî sülûk içerisinde, yüzlerle iftihâr edilecek şûbe ve kolları zuhûr etmiştir. Her biri tarîkat-ı aliyyenin küllî meşrebi dâiresinde mütâlaa olunmakla birlikte, mânevî mîzaç ve irşâd metodunda kendine mahsus bir letâfet ve husûsiyet arz eder.

İşte bu kutlu silsilede, Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin, Şeyh Ahmed el-Ervâdî Hazretleri ile kurduğu rûhânî intisab, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’ne vâsıl olan kudsî bir zincirin müstesnâ bir halkasını teşkil eder. Bu rûhânî iltihak ile, zâhir ve bâtında kemâl bulmuş bir meşrep zuhûr etmiş ve bu yüce silsilede “Ziyâiyye” şûbesi olarak anılan bir kolda tecellî etmiştir.

Bu kol, Gümüşhânevî Hazretleri’nin mânevî mîrâsı ve ilmî irşâdıyla, asrın karanlıklarında bir kandil-i hidâyet olmuş, vuslat yolunun tâliplerine bir mecrâ, bir menba-ı feyz olmuştur. Bu kudsî yol hem usûl hem asılda Rasûlüllâh Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) rabtolunmuş; bu yolda sülûk eden her bir âşık-ı sâdık, onların izinde, hakîkate vuslatın kemâlâtını yaşamıştır.

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri yalnızca bir çağın değil; asırlar boyu sürecek bir irfân silsilesinin ve ilim medeniyetinin kurucusu olmuş, tesis ettiği Gümüşhâneli dergâh-ı şerîfi ile hem zâhirde hem bâtında iz bırakan bir mâneviyât ocağı inşâ etmiştir. Bu kutlu dergâh, Hazret’in kaleminden dökülen o nurlu beyitlerde olduğu gibi:

“Nakşibendî dergâhıdır bu makâm-ı dil-küşâ,İşte meydân-ı muhabbet gel azîzim merhabâ!”

ifâdelerinde hayat bulmuş, bir aşk ve muhabbet meydanı hâline gelmiştir. Bu beyitteki letâfet ve dâvet, yalnızca şiirsel bir ifâde değil; aynı zamanda Gümüşhânevî meşrebinin kapılarını her dâim açık tutan bir gönül felsefesidir.

İşte bu mübârek mekânda, nice Osmanlı sultanları, vüzerâ, hulefâ ve ilim erbâbı mânevî tedrîsattan geçmiş, zikir halkalarında aşk ile terakkî etmiş, sohbet meclislerinde hikmet ve mârifetle yoğrulmuşlardır. Bu dergâh, yalnızca bir tasavvuf merkezi değil; aynı zamanda ahlâk, edep ve ilim mektebi olarak gönüllerde taht kurmuştur.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin irtihâlinden sonra, irşâd sancağı, şerefli halîfeler zinciri içinde bir elden diğerine tevdî edilmiştir. Bu mukaddes vazîfenin sürdürülmesinde, her halîfe, yalnızca bir şeyh değil; aynı zamanda bir emânetçi, bir hakîkat muhâfızı olarak vazîfe üstlenmiştir. Bu silsilede, Şeyh Hasan Hilmi Efendi (Kuddise Sirruhû), Gümüşhânevî Hazretleri’nin irşâd meşalesini en güzel şekilde taşıyan zatlardan biri olmuş; ancak onun da fânî âleme vedâ etmesinin ardından, bu yüksek vazîfe, 2 Zilhicce 1329 hicrî târihinde Şeyh İsmâîl Necâti Efendi (Kuddise Sirruhû) Hazretleri’ne tevcih edilmiştir.

Bu tevcih, sâdece bir makam değişikliği değil; aynı zamanda mânevî zincirin kopmadan, hikmet ve feyz üzere devâm ettiğinin en güzel tezâhürüdür. Çünkü tasavvuf yolunda aslolan, bir zâtın şahsında tecellî eden nûrun, Allâh dostları vâsıtasıyla kesintisiz bir şekilde gönülden gönüle aktarılmasıdır. Böylece Gümüşhâneli Dergâhı, bu silsile ile kıyâmete kadar mânevî nefesini, ilim meşalesini, aşk iklimini koruyacak bir feyz ocağı olarak varlığını sürdürmüştür.

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) tarafından kurulan ve asırlar boyu zikir, sohbet, ilim ve edep mektebi olarak hizmet veren Gümüşhâneli Dergâh-ı Şerîfi, irşâd silsilesi içerisinde her bir mürşid-i kâmil ile canlı kalmış, mânevî nefesini hiçbir zaman kaybetmemiştir. Bu kutlu zincir, sadâkatle taşınan bir emânet-i ilâhiye olarak, gönülden gönüle intikal etmiştir.

Şeyh İsmâîl Necâti Efendi (Kuddise Sirruhû), 2 Zilhicce 1329 hicrî târihinde tevcih edilen irşâd makāmını büyük bir vakar ve ihlâsla taşımış; tarîkat neşri ve ilim tedrisi husûsunda üstün gayret göstermiştir. Ancak onun da 1338 (1919) târihinde vefat etmesi üzerine, vakfiyede belirtilen şartlar gereği, mevcut halîfeler arasından erşed ve e‘lem olan kişi seçilmiş ve bu yüce vazîfe, Dağıstanlı Ömer Ziyâüddîn Efendi (Kuddise Sirruhû) Hazretleri’ne tevcih edilmiştir.

Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri yalnızca bir mürşid değil; aynı zamanda ilim ve hikmetin, tasavvufun ve fütüvvetin temsilcisi olarak dergâhı idâre etmiş; hem tedris faaliyetlerini hem de tarîkatın mânevî neşv ü nemâsını kesintisiz sürdürmüştür. Ancak onun da 1339 (1920) yılında vefât etmesiyle, bu kutlu görev bir kez daha emânetin ehline tevdî edilmiş ve Gümüşhâneli Dergâhı şeyhliğine Şeyh Mustafa Feyzî Efendi (Kuddise Sirruhû) tâyin edilmiştir.

Bu intikaller, dünyevî bir makam silsilesi değil; bilakis bâtınî bir nur zincirinin, sadâkat, ihlâs ve feyz esaslarıyla korunarak sürdürülmesidir. Her bir şeyh, yalnızca bir postnişin değil; aynı zamanda bir ahlâk mektebinin rehberi, bir gönül sultânı, bir edep ve mârifet menba‘ı olmuştur.

Gümüşhâneli Dergâhı bu mânevî silsile sâyesinde, en zorlu zamanlarda bile nefesini kaybetmemiş, her bir halîfenin gönül nûru ile yeniden ihyâ olmuştur. Bu dergâh, silsile-i saâdâtın mührünü taşıyan bir irfân menheci olarak, sâdece geçmişin değil; her dâim hakîkate susayan gönüllerin de durağı olmaya devâm etmiştir.

Tasavvuf yolunda silsile, zahirde bir isimler silsilesi gibi görünse de, hakikatte bir nur ve feyz intikalidir. Bu zincirin gücü, makam ve mansıpta değil; sadâkatin, ihlâsın ve teslimiyetin sürekliliğinde gizlidir. Her bir şeyh, bir öncekinden aldığı nuru kendi gönlünde saflaştırarak, mürîdlerinin kalbine akıtmış; böylece mânevî yol kesintisiz bir şekilde devam etmiştir.

Gümüşhâneli Dergâhı da bu zincirin bir halkası olarak, yalnızca mekânın değil, gönüllerin de süreklilik kazandığı bir merkez olmuştur. Posta oturan her şeyh, makamı işgal eden bir zât değil; ahlâkı ile irşâd eden, edebi ile öğreten, mârifeti ile gönülleri Hakk’a yönlendiren bir rehber olmuştur.

İşte bu yüzden, dergâhın nefesi zamanın zorluklarıyla kesilmemiştir. Çünkü nefes, şahıslara bağlı bir ses değil; silsile-i saâdâttan gelen ebedî bir soluktur. O soluk her devirde yeni bir şeyhte yeniden can bulmuş, gönüllere tazeliğiyle sirâyet etmiştir.

Gümüşhâneli tekksinin bu hususiyeti, tasavvufun en temel hakîkatlerinden birini hatırlatır: Hak yolunun sürekliliği, fânî şahsiyetlerde değil, bâkî nurda aranmalıdır. O nur ise, sadâkatle korunmuş silsilelerde, edep ve ihlâsla yürütülen hizmetlerde dâim olmuştur.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin Vakfiyesindeki Ulvî Vasiyet: İrşâd Zincirinin Ebedîliği ve Tarîkatın İhyası

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) yalnızca yaşadığı dönemin bir mürşid-i kâmili değil; aynı zamanda gelecek asırlara da hikmetle bakan, irşâd yolunun devâmını teminat altına alan bir gönül sultânıydı. Bu yüce hedefin en güzel tezâhürü ise, vakfiyesinin satırlarında hayat bulmuş ve onun tasavvuf anlayışının ne kadar ileri görüşlü, sistemli ve ihlâsla yoğrulmuş olduğunu ortaya koymuştur.

Vakfiyenin birinci ve ikinci sahîfelerinde, Gümüşhânevî Hazretleri dergâhın geleceği ve tarîkatın bekāsı için şu ulvî vasiyeti kaleme almıştır:

“Kendi halîfelerimin, halîfelerimin halîfesinin müteselsilen en sâlih olanının sâkin ve mutasarrıf olması ve yukarıda yazıldığı üzere âyin-i tarîkat-ı aliyyeninin yâni hatm-i hâcegânın icrâ edilmesi. Eğer halîfelerimin halîfelerinden ehil ve erbâb kimse bulunmaz ise veyâhut halîfelerimin sonu gelirse, tarîkat-ı aliyye-i mezkûreden (Nakşibendiyye tarîkatının Hâlidiyye kolundan) halîfeliğe lâyık bir kimse sakin ve mutasarrıf olup, yazıldığı üzere icrâyı âyin-i tarîkat yâni hatm-i hâcegânı icrâ eylemesi.”

Bu beyân, tasavvuf yolunun en mühim esâsı olan silsile-i saâdâtın korunmasına ve irşâd meclislerinin kesintisiz olarak sürdürülmesine dâir yüksek bir hassâsiyetin ifâdesidir. Gümüşhânevî Hazretleri bu vakfiyesiyle yalnızca kendi zamânındaki ihvânını değil; gelecek nesillerdeki mürşidlerin de adâlet, liyâkat ve ehliyet zemininde seçilmesini sağlamayı hedeflemiştir.

Burada iki temel esas dikkat çekmektedir:

  1. İrşâd Makāmı Ehliyet ve Salâhiyetle Devâm Eder

Hazret, kendi halîfelerinin ve onların halîfelerinin, aralarından en sâlih, en ehil ve en fazîletli olanının dergâhta sâkin ve mutasarrıf olmasını, tarîkat âyinlerini yâni hatm-i hâcegân meclislerini icrâ etmesini şart koşmuştur. Bu, tarîkatın kemâl ve istikāmet üzere devâm etmesini temin eden bir düsturdur.

  1. Eğer Silsile Kesilirse Ehliyetli Nakşî Halîfelerden Devâm Ettirilir

Gümüşhânevî Hazretleri eğer kendi halîfelerinin silsilesi son bulur yâhut ehliyetli kimse kalmazsa, bu kutsal vazîfenin Nakşibendiyye tarîkatının Hâlidiyye kolundan liyâkat sâhibi bir zâta tevdî edilmesini emretmiştir.

Böylece tarîkatın rûhu korunmuş, mürşidlik makāmının şahıslar değil, usul ve edep ekseninde devâm etmesi teminat altına alınmıştır.

Bu vakfiye satırları, yalnızca maddî bir kurumun geleceğini değil; aynı zamanda bir gönül ikliminin, bir irfân yolunun, bir feyz silsilesinin ebedîliğini sağlamaya matuftur. Zîrâ tasavvufta asıl olan, kalpten kalbe aktarılan hakîkat nûrunun kopmadan devâm etmesi, her devirde insan-ı kâmil vasfına hâiz gönül erlerinin halkalara rehberlik etmesidir. Gümüşhânevî Hazretleri’nin bu basîretli vakfiye vasiyeti, tasavvuf yolunun yalnızca bir zümreye veyâ döneme değil; kıyâmete dek sürecek bir rahmet ve irfân zinciri olduğunun en güzel delilidir.-

Gümüşhânevî Hazretleri, bu ifadelerinde dergâhın ve tarîkatın geleceğini yalnız şahısların iradesine bırakmamış; “en sâlih olan” kaydıyla, aslında liyâkat, istikamet ve salâhiyet ölçüsünü temel şart kılmıştır. Yani silsilenin devamı, neseb yahut makam üzerinden değil; ahlâk, ihlâs ve sadâkat üzerinden teminat altına alınmıştır.

Hatm-i hâcegânın vakfiye şartı hâline getirilmesi ise, bu yolun esası olan zikrin kesintisiz sürmesi için atılmış bir adımdır. Çünkü sûfîler bilir ki, zikir bir dergâhın rûhudur; o kesildiğinde mekânın da mânevî nefesi tükenir. Hazret’in vasiyetiyle bu zikrin daimiyeti, hem manevî bir emanet hem de yazılı bir teminat hâline gelmiştir.

Ayrıca vasiyetin ikinci kısmında, “eğer halîfelerimden ehil kimse bulunmazsa, Hâlidiyye kolundan ehil olan bir zât bu görevi üstlensin” buyurması, onun geniş ufkunu ve teslimiyetini gösterir. Gümüşhânevî Hazretleri, hizmetin şahıslara bağlı kalmasını değil, yolun ruhuna bağlı kalmasını istemiştir. Burada esas olan, bir kişinin değil, tarîkatın hakikat üzere devam etmesidir.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin İkinci Hac Yolculuğu ve Hâlidiyye Nisbetinin Âleme Yayılması

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû), gönül dünyâsının olduğu kadar, zâhirî hizmetlerin de öncüsü bir mürşid-i kâmil olarak hayâtının her safhasında irşâd aşkıyla ve tevhid nûruyla hareket etmiştir. İlmin, edebin, ihlâsın ve hizmetin âdetâ tecessüm ettiği bu yüce zât, yalnızca İstanbul’daki dergâhıyla sınırlı kalmamış; İslâm coğrafyasının dört bir yanına feyz ve hikmet taşıyan bir gönül seferberliği gerçekleştirmiştir.

Bu meyanda, 1877 yılında, dergâhtaki irşâd hizmetlerinin aksamaması için, Kastamonulu Hasan Hilmi Efendi’yi pâyitahttaki merkez tekkede görevlendirerek, bir kez daha hac yolculuğuna niyet etmiştir. Bu ikinci hac seferi, onun sâdece bir mükellefiyet değil; aynı zamanda bir aşk yolculuğu, bir irfân seferberliği, bir vuslat arayışı olmuştur.

Hazret bu seyâhatinde Mekke-i Mükerreme, Medîne-i Münevvere başta olmak üzere birçok İslâm beldesini ziyâret etmiş, buralarda Hâlidiyye tarîkatının feyzini ve mânevî nisbetini aktarmış, gönüllere aşk, kalplere mârifet nefesi üflemiştir. Bu ziyâretler, sâdece birer zâhirî yolculuk değil; aynı zamanda mânevî bir dirilişin, tasavvuf neşvesinin, kalp ve ruh terbiyesinin yayılması adına atılmış kutlu adımlardır.

Bu mukaddes yolculuk esnâsında Gümüşhânevî Hazretleri, irşâd halkalarını genişletmiş, birçok beldede Hâlidî nisbetini temsil eden halîfeler yetiştirmiş, böylece tarîkat-ı aliyyenin nûru Endülüs’ten Hicaz’a, Kafkaslardan Kuzey Afrika’ya kadar uzanan geniş bir gönül coğrafyasına taşınmıştır. Onun bu hizmeti, tasavvuf yolunun yalnızca bir zikir halkasında kalmayıp, ümmetin tamâmına ulaşmayı hedefleyen evrensel boyutunu gözler önüne sermektedir.

Çünkü Gümüşhânevî Hazretleri için mürşidlik, sâdece bir beldede postnişin olmak değil; Hakk yolunun ışığını her yere ulaştırmak, mazlum gönülleri diriltmek, mütehayyir kalpleri tevhid nûruna kavuşturmak demektir. Bu yüzden onun irşâd ufku, yalnızca İstanbul’a değil; bütün İslâm âlemine açılmış, her yolculuğu bir rahmet menziline, bir hakîkat meşalesine dönüşmüştür.

İşte bu hac yolculuğu da yalnızca farz bir ibâdetin îfâsı değil; aynı zamanda ilmin, edebin, zikrin ve aşkın seferberliği olarak, Gümüşhânevî meşrebini ebedî bir nefes hâline getirmiştir.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin Mısır’daki İlim Halkaları: Ezher ve Tanta’da Râmûzu’l-Ehâdîs Dersleri

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû), gönül seferberliğinin yanı sıra, her dâim ilim ve irfân yolunun da sarsılmaz bir neferi olarak yaşamıştır. Onun irşâd yolculukları, yalnızca kalplere hitâb etmekle kalmamış; aynı zamanda ilim meclislerini diriltmek, mârifet kandillerini yakmak ve İlâhî hakîkatleri tâlim etmek adına da pek çok beldede silinmez izler bırakmıştır.

İşte bu hizmet aşkının en güzel örneklerinden biri, ikinci hac yolculuğunun dönüş yolunda vukû bulmuştur. Hazret, dönüş sırasında Mısır’a uğradığında, oranın ilim erbâbı, ulemâsı ve talebeleri, kendisinin mânevî derinliğinden ve ilmi vukûfiyetinden istifâde etmek arzusu taşıyarak ders talebinde bulunmuşlardır. Bu samîmî ve içten dâveti, Gümüşhânevî Hazretleri kendine has zerâfet ve şefkatle karşılamış, bu güzel niyeti geri çevirmeyerek Mısır’da bir süre ikāmet etmeyi kabûl etmiştir.

Bu kabûl üzerine Hazret, Mısır’ın en köklü ilim merkezleri olan Tanta, Kāhire’deki Nâsırıyye Medresesi, Câmi‘u’l-Ezher ve Seyyidina Hüseyin Câmii gibi mekânlarda, üç yıl boyunca talebelere Râmûzu’l-Ehâdîs okutmuş; hadîs ilminin inceliklerini, rivâyetlerin hikmet boyutunu ve tasavvufun latif yorumlarını gönüllere nakşetmiştir.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin bu dersleri, sâdece zâhirî ilimlerle sınırlı kalmamış; bilakis her kelimesiyle kalp terbiye eden, gönül açan, hikmetle yoğrulmuş bir ilim atmosferi oluşturmuştur. Bu meclislerde yetişen talebeler, sâdece hadîs metinlerini öğrenmekle kalmamış; aynı zamanda bir mürşidin hal, edep ve takvasına şâhitlik ederek, ilmî derinliğin yanında mânevî letâfete de erişmişlerdir.

Bu hizmetiyle Hazret, Hâlidiyye tarîkatının nefesini Kuzey Afrika topraklarına taşımış, yalnızca bir tarîkat pîri değil; aynı zamanda ilmin ve hikmetin muhâfızı olarak Ezher geleneğine de katkı sunmuştur. Onun ilim ve irşâd anlayışı, coğrafya tanımayan, gönüllere dokunan ve her zaman eylemle desteklenen bir tasavvuf yoludur.

Üç yıl süren bu ilim seferberliği, Gümüşhânevî Hazretleri’nin ümmetin ilim susuzluğunu gidermeye, gönülleri ve zihinleri aydınlatmaya ne kadar ehemmiyet verdiğinin berrak bir göstergesidir. Bu duruş, onu yalnızca Anadolu’nun değil; ümmetin kalbi olan İslâm coğrafyasının her köşesinin mânevî mîmârı kılmıştır.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin Mısır’daki İlim Halkaları ve Ezher’deki Hatm-i Râmûz’un Feth-i Kalpleri

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû), ilim yolculuğunu yalnızca Anadolu topraklarıyla sınırlı bırakmamış; Mısır’ın ilim ve hikmet menba‘ı olan Câmi‘u’l-Ezher’de de derin izler bırakmıştır. Onun Râmûzu’l-Ehâdîs dersleri, orada birer ilim meşalesine, mârifet halkasına dönüşmüş; her ders, ilim ve irfân susuzluğunu gideren bir rahmet sofrası hâline gelmiştir.

Hazret, Ezher’de Râmûz’u tam yedi defâ hatmetmiş, her bir hatim halkasında ders meclisleri genişlemiş, tâliplerin aşk ve iştiyâkı artmıştır. Bu zengin ilmî faaliyetler esnâsında, özellikle yedinci hatminde, ders halkası öylesine büyümüştür ki, iki yüz kadar sarıklı, âlim ve fakih Hazret’in feyizli sohbet ve derslerine katılmış, bu irfân ziyafetinden istifâde etmiştir.

Bu meclislerde yalnızca ilim değil; aynı zamanda edep, hikmet, ahlâk ve tasavvufun letâfeti de hâkim olmuştur. Zîrâ Gümüşhânevî Hazretleri’nin sohbetleri, yalnızca aklı doyurmakla kalmaz; kalpleri de muhabbet nûruyla aydınlatır, nefisleri de tezkiye ederdi. Onun ilmî vukûfiyetiyle berâber ahlâkî nezâketi, vakar ve şecaati, Mısır ulemâsı arasında derin bir hayranlık uyandırmıştır.

Bu hayranlığın en dikkat çekici tezâhürlerinden biri de, dönemin Mısır müftüsü Muhammed ibn Sâlim Tamûm el-Menûfî Hazretleri’nin Gümüşhânevî Hazretleri’ne intisâb etmesi olmuştur. Sâdece intisâb etmekle kalmamış, Hazret’in yüksek himmet ve teveccühüne mazhar olarak hilâfet almıştır. Bu hadise, Gümüşhânevî Hazretleri’nin tasavvufî meşrebinin ve ilmî derinliğinin sâdece Anadolu’yu değil; aynı zamanda İslâm dünyâsının en kadîm ilim merkezlerinden biri olan Mısır’ı da ihata ettiğinin parlak bir delilidir.

Çünkü Gümüşhânevî Hazretleri için ilim, yalnızca kitap sayfalarında değil; kalplerin safasında yazılan bir hakîkattir. Onun ders halkaları, sâdece birer bilgi aktarma zemini değil; mânevî terbiye, kalp ihyâsı ve ruh arınması meclisleri olmuştur. Bu yüzden Mısır ulemâsı, sâdece zâhirî ilimde değil; aynı zamanda bâtınî feyizde de Hazret’in irşâdını büyük bir hürmet ve teslîmiyetle kabûl etmiştir.

Böylece Gümüşhânevî Hazretleri’nin Mısır’daki irşâd nefesi, hem ilmiyle hem ahlâkıyla hem de şecâat ve zerâfetiyle aktâr-ı âleme yayılan bir feyz kapısı olmuş, ümmetin dört bir yanına hikmet tohumları serpmiştir.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin Ezher’deki ilmî ve tasavvufî faaliyetleri, onun şahsiyetinde birleşen iki kudreti açıkça ortaya koyar: ilimde vukûfiyet ve gönül terbiyesinde kemâl. Ders halkalarının büyümesi, onun sadece âlimler arasında değil, taliplerin gönlünde de müstesnâ bir karşılık bulduğunu gösterir. Râmûzu’l-Ehâdîs gibi bir eseri tekrar tekrar okutması, ilmin bir defalık aktarım değil; süreklilik isteyen bir terbiye ve içselleştirme yolculuğu olduğuna işaret eder.

Bu derslerdeki asıl sır, yalnız ilmin aktarılması değil; o ilmin feyizle yoğrulmasıdır. Hazret’in sohbetleri, zahirde ilmi beslerken, bâtında edep ve ahlâkı işaret eder. Böylece meclisleri, medrese ile dergâhın ruhunu aynı potada eriten bir irfan ocağına dönüşmüştür.

Mısır’ın büyük ulemâsından bir müftünün intisabı ve hilâfet alışı, Hazret’in yolunun yalnızca Anadolu’ya münhasır olmadığını, İslâm coğrafyasında da tesir halkaları oluşturduğunu ispatlar. Bu, onun meşrebinde taşınan evrenselliğin, yani ilim ile tasavvufun birleştiğinde ortaya çıkan kalıcı tesirin en parlak örneklerinden biridir.

Sonuçta Gümüşhânevî Hazretleri, Mısır’daki ilmî faaliyetleriyle, tasavvufun sadece bir zikir ve hal mektebi değil; aynı zamanda ilim, ahlâk ve hizmeti birleştiren bir medeniyet tasavvuru olduğunu fiilen göstermiştir. Onun Ezher’de bıraktığı iz, mekânla sınırlı kalmamış; silsilesi ve eserleriyle ümmetin farklı coğrafyalarına taşınarak, hâlen tesirini sürdüren bir hikmet kaynağına dönüşmüştür.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin Pâyitahta Dönüşü ve Yûşa Tepesi’ndeki Son İrşâd Yılları

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû), ikinci hac yolculuğu ve Mısır’daki ilim hizmetlerinden sonra pâyitaht-ı İstanbul’a döndüğünde, irşâd hizmetine aynı gayret ve ihlâsla devâm etmiştir. Ancak bu defâ, mânevî tefekkür ve huzur arayışının bir tezâhürü olarak, yılın mevsimlerine göre farklı mekânlarda gönül dostlarını ve ihvanını irşâd etmeye yönelmiştir.

Yaz aylarında, İstanbul’un mânevî burçlarından biri olan Yûşa Tepesi’ne çekilen Hazret, burada sâde bir çadırda ikāmet ederek, sükûnet ve tefekkür içerisinde irşâd hizmetini sürdürmüştür. Bu mübârek tepede, dağların ve denizin sessizliği eşliğinde, gönül meclislerini kurmuş; dervişlere ve muhibbana tarîkat neşvesiyle, mârifet dolu sohbetler ikram etmiştir. Gümüşhânevî Hazretleri’nin bu tercihinde, tasavvuf yolunun tevekkül, huzur ve fıtratla bütünleşme düstûrunun da izleri bâriz şekilde görülmektedir.

Yine de her hafta, cumâ günlerinde, muhabbetle bağlı olduğu Gümüşhâneli Dergâh-ı Şerîfi’ne dönerek hatm-i hâcegân meclislerini icrâ etmiş, ardından tekrar Yûşa Tepesi’ndeki inzivâsına çekilmiştir. Bu muntazam ziyâretler, onun tarîkat âyinlerine gösterdiği hassasiyeti, istikāmeti ve vefâyı bir kez daha gözler önüne serer.

İrşâd yolculuğunun son senelerinde ise, artık yaşının ilerlemesi ve zâhirî bedenin zayıflaması sebebiyle, Gümüşhâneli Dergâhı’ndaki irşâd vazîfesini halîfesi Kastamonulu Hasan Hilmi Efendi (Kuddise Sirruhû)ya tevdî ettiği rivâyet olunmaktadır. Bu emânetin devriyle birlikte Hazret, tamâmen Yûşa Tepesi’nde, son zamanlarını ibâdet, zikir, murâkabe ve müşâhede ile geçirmiştir.

Bu hâl, Gümüşhânevî Hazretleri’nin tasavvuf anlayışının derinliklerinde yatan bir sırrı da ifşâ eder: Tasavvufta esas olan ne mekândır ne de zâhirî sûrettir; asıl olan kalptir, ruhtur, vuslattır. O, ömrünün son demlerini dünyâ hengâmesinden uzak, Rabbine daha yakın bir huzur ve teslîmiyet içinde idrâk etmiş; gönlünde taşıdığı aşkı, fânî bedenden azade bir şekilde ebediyete taşımaya hazırlanmıştır.

Yûşa Tepesi böylelikle yalnızca bir tefekkür mekânı değil; Gümüşhânevî Hazretleri’nin irşâd nûrunun son şuâlarını yaydığı bir mâneviyât kubbesi hâline gelmiştir. Bu kutlu mekânda solan her nefes, Hakk’a vuslatın habercisi, kalplerde bir ölümsüzlük yankısı olmuştur.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin Zühd, Takvâ veAhlâk-ı Muhammedî ile Müşekkel Mânevî Hayâtı

Gümüşhânevî Dergâhı’nın meşâyihından Şeyh Mustafa Fevzi Efendi Hazretleri, kaleme aldığı Menâkıb adlı eserinde, Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin zâhir ve bâtın hayâtına dâir fevkalade kıymetli bilgiler sunar. Bu menkıbe, yalnızca bir biyografik tasvir değil; aynı zamanda bir hakîkat yolcusunun her anını ibâdet, edep ve mârifet üzere nasıl tanzim ettiğinin açık bir şahididir.

Hazret, her zaman hizmetkârlarıyla berâber yemek yemeyi, yalnızlıkla değil; cemiyetle, tevâzu ve muhabbetle yaşamayı tercih ederdi. Misafirsiz sofraya oturmaz, Peygamber Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in sünnetine mutâbık bir hayat sürerdi. Yatsı namazından sonra hiçbir şekilde konuşmaz, dünyevî kelâmları işitmekten sakınır, lüzumsuz sözlerden ve edebe muğâyir sohbetlerden uzak dururdu. Ahlâkı düzgün olmayanlarla dostluk kurmaz; her işini helâl dâiresinde, her sözünü nezâket ve zerâfet içinde sürdürürdü.

Her gece, yatağına çekildiğinde Yâsîn Sûresi’ni okur, hastalandığında dahi bunu terk etmez, okuyamayacak hâle geldiğinde bir başkasına okutur ve huşu ile dinlerdi. Çünkü onun her hali, sünnet-i seniyye ile tezyin edilmiş bir hayâtın parlak bir numûnesi idi.

Kandil geceleri ve bayram geceleri gibi İslâm’ın mukaddes zamanlarında aslâ uyumaz, bütün geceyi zikirle, tesbihle, sohbet ve ibâdetle ihyâ ederdi. Özellikle Receb, Şa‘bân, Şevvâl ayları, Muharrem’in ilk on günü, pazartesi ve perşembe oruçları ile âyın 13-14-15. günlerinde oruç tutmayı aslâ ihmâl etmezdi. Vücûdu zayıf düşse de bu ibâdetleri derin bir aşkla sürdürür, tâkatinin yetmediği anlarda dahi kalbiyle bu yolda dâim kalırdı.

Şafak vaktinden kuşluk vaktine dek dilinde dâimâ zikir, gönlünde dâimâ aşk-ı İlâhî olurdu. Kuşluk sonrası, kırk kadar mürîdiyle berâber hatm-i hâcegân meclisini icrâ eder, ardından mutlaka iki rekât şükür ve nâfile namazı kılardı. Bu âdetini son nefesine kadar hiç terk etmediği bilinir. Cumâ günleri ise Fatma Sultan Câmii mahşerî kalabalıkla dolup taşar, namazın ardından Hazret, cemâatiyle bölük bölük görüşerek irşâd halkalarını devâm ettirirdi. Bu usul, Gümüşhânevî meşrebiyle İstanbul’un ve Anadolu’nun her yanına yayılarak bir irfân geleneği hâline gelmiştir.

Özellikle salı geceleri, uzaktan yakından gelen bütün dervişler hatm-i hâcegândan sonra yetmiş ibn adet kelime-i tevhid zikriyle geceleri ihyâ ederlerdi. Bu ibâdet, o zamâna kadar şehirde yapılmayan ve Hazret’in teşvikiyle İstanbul tasavvuf hayâtına yerleşen bir âdet-i hasenedir.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin mânevî edebinin en latîf tezâhürlerinden biri de, aslâ ayaklarını uzatarak yatmaması, gecelerini Rabbi ile huzurda olma şuuru içinde geçirmesidir. Yılın iki büyük ayı olan Zilhicce ve Receb’de ise mutlaka halvete çekilir, bu içe yönelişle kalp safâsını tazelerdi. Yûşa Tepesi’nde geçirdiği yaz günlerinde dahi, son zamanlarına kadar Râmûzu’l-Ehâdîs derslerini ihmâl etmemiş; hem ilmi hem irşâdı hem de zühd ve takvâ hayâtını aynı istikāmetle sürdürmüştür.

Onun bu muazzam hayâtı, dünyâ sevgisinden arınmış, sünnet-i seniyyeye sadâkatle bağlı, edep, hikmet ve ihlâsla örülü bir mâneviyât yolunun çağlar ötesine taşınan bir numûnesidir.

Bu ifâdelerden açıkça anlaşılmaktadır ki, Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû), Yûşa Tepesi’nde inzivâda bulunduğu dönemde de irşâd ve ilim hizmetlerinden aslâ geri durmamış, her hâliyle tasavvuf yolunun neferi, ilmin ve zikrin hâdimi olmayı sürdürmüştür. Her sabah namazının ardından, hatm-i hâcegân meclislerini ihyâ etmeye devâm etmiş; bu mânevî halkayı, mekânın değişmesiyle sekteye uğratmadan aynı titizlik ve istikāmetle sürdürmüştür.

Aynı şekilde, ilmin kıymetini her zaman en yüce mertebede tutan Hazret, Râmûzu’l-Ehâdîs derslerini de Yûşa Tepesi’nde okutmaya devâm etmiş, böylece orada da sohbet meclislerini, ilim halkalarını ve gönül irşâdını devâm ettirerek müritlerini ve muhibbânını mârifet nûru ile beslemeyi sürdürmüştür.

Bu hâl, onun hem amel-i sâlih hem de ilim ve irşadla süslenmiş zühd hayâtının en parlak tezâhürlerinden biridir. Zîrâ Gümüşhânevî Hazretleri için tasavvuf, yalnızca zikirle meşgul olmak değil; aynı zamanda ilmiyle âmil olmak, sohbetiyle kalpleri diriltmek ve nefsi terbiye etmek demektir. Nerede olursa olsun, gerek Fatma Sultan Câmii’nde gerekse Yûşa Tepesi’nde, hayâtının her ânını bu ulvî hizmetlerin bir parçası olarak yaşamıştır.

Böylece onun irşâdı, mekâna bağlı kalmamış; aşkın, zikrin ve ilmin ikliminde dâimâ devâm eden bir kalp seferi olmuştur.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin İrşâdında Şerîat, Tarîkat ve Tasavvufun Mütahhar ve Müttehid Bütünlüğü

Gümüşhânevî Hazretleri’nin irşâd yolunda tâkip buyurdukları usûl, zâhirde bir bütünlük, bâtında ise hakîkatin tezâhürüdür. O zât-ı âlî, şerîatı, tarîkatı ve tasavvufu birbirinden ayrılmaz bir cevherin farklı yönleri, aynı hakîkatin mütemmim cüzleri olarak görmüş; bu üçlü yapıyı, bir binânın temeli, duvarı ve çatısı misâli cemederek, irşâdını bu bütünlük üzerine inşâ eylemiştir. Her biri kendi yerinde mukaddes ve lüzumlu olan bu erkân, onun nazarında bir tertip ve tanzim ile kulun Allâh’a vusûlünün zarûrî adımlarıdır.

Evvelâ, şerîat nâmına olan her ne var ise, onun mebde ve menşeidir. Zîrâ Gümüşhânevî Efendi, şerîatsız bir tarîkat ve tasavvufu bâtıl telakkî etmiş, şerîatın kılavuzluğundan çıkmış her anlayışı, aşk ile değil hevesle meşbû telakkî ederek reddetmiştir. Farzlara riâyet, haramlardan ictinâb, ibâdet ve tâat ile kulun seyrine zemin hazırlanır. Bu zemin muhkem esaslar üzerine kâim olmadıkça, üzerine çıkılacak mertebeler de dâim olmaz.

Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî Hazretleri hem zâhirin hem bâtının inceliklerinde mâhir bir âlim-i rabbânî olarak temâyüz eylemiştir. Hadîs ve fıkıh gibi ulûm-i dîniyyede icâzet-i aliyye almış, İstanbul’un ilim nurlarıyla münevver müessesesi olan Bayezîd Medresesi’nde müderrislik vazîfesini îfâ etmiş; ilim meclislerinde sayısız talebe-i ulûma icâzet vererek onları mânevî sahralarda rehber kılmıştır. Te’lîf buyurduğu âsâr-ı celîle ile devrinin en güzîde müellifleri arasına dâhil olmuş, ilim semâsında yıldız misâli parlamıştır.

Diğer yandan, Gümüşhânevî Hazretleri, tarîkat silsilelerinin erkânınca seyr ü sülûkünü kemâl-i edeple ikmâl etmiş; Kādiriyye’den Hâlidiyye’ye değin nice feyizli yollardan icâzet almış, her biriyle irşâda ehil görülmüştür. Nihâyet kendi adına tesis ettiği dergâh vâsıtasıyla irşâd hizmetini şehri İstanbul’da bihakkın deruhte ederek, Hâlidiyye tarîkatının en müessir ve nurefşân temsilcisi mertebesine erişmiştir. Hâsıl-ı kelâm, zâhiri bâtına, ilmi amele, şerîati tarîkata ve tasavvufa mezcederek kendi şahsiyetinde cem etmiş; hem hâl hem kal ile insan-ı kâmilin zirvesinde bir zât olarak temeyyüz buyurmuştur.

Sâniyen, tarîkat, şerîatın kalbe sirâyeti ve nefisle mücâdelenin terbiyesiyle kemâle erer. Gümüşhânevî Hazretleri müridlerine tarîkat âdâbını, mürşid huzûrundaki edeple, nefsin riyâzet ve mücâhede ile kırılması şeklinde tâlim buyurmuş; tarîkatı bir hâl değil, bir ahlâk ve teslîmiyet mektebi olarak takdim etmiştir. Bu yol, sabır, zikir, sükût, hizmet ve teveccüh gibi ahlâkî cevherlerle tezyîn olunur.

Sâlisen, tasavvuf ise bu seyrin kalpte nûr olarak tecellî ettiği noktadır. O makâmda, mârifet nûru parıldar; hakîkatin sırları gönle doğar. Fakat Gümüşhânevî Hazretleri bu hâlin de yalnızca lütufla değil, disiplinle ve şerîat-tarîkat mihveri üzere elde edileceğini beyân buyurmuştur. Onun tasavvuf anlayışında, mârifet ilhâmla değil, ilimle; vecd keyfiyetle değil, istikāmetle ölçülür. Kalbin safâsı, nefsin fenâsıyla berâber zuhûr eder.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin te’lîf buyurdukları eserlere, tâbi oldukları tarîkat silsilelerine ve fiilî hayattaki sâlihâne duruşlarına nazar kıldığımızda müşâhede olunur ki; zât-ı âlîleri, şerîat, tarîkat ve tasavvufu birbirinden müstakil, münferit mecrâlar olarak telakkî buyurmamışlardır. Bilâkis bu üç mübârek kavramı, birbiriyle tevâfuk eden, birini diğeriyle tekmîl eden mânevî mertebeler silsilesi olarak görmüşlerdir.

Hazret’e göre, şerîat, tarîkat ve tasavvuf bir merdivenin basamakları misâlidir. Evvelki basamak şerîat, ikinci tarîkat, üçüncü ise tasavvuf olup; bu nihâî basamak, tasavvuf ehlince “mârifet” ve “hakîkat” gibi nurlu kavramlarla da ifâde olunur. Bu tertîb-i ilâhîde sırayı gözetmek esastır. Nasıl ki bir kimse merdiveni basamak basamak çıkmadan zirveye erişemezse, mânevî yolculukta da şerîatsız tarîkata, tarîkatsız tasavvufa ulaşmak dahi hayalden öteye geçemez.

Bu tertibin teşkîli keyfiyet değil, hikmet iledir. Şerîatın evvel sırada yer alması, dikkatle üzerinde teemmül olunması gereken bir hakîkattir. Zîrâ şerîat, diğer mertebelere erişmenin temel taşı, olmazsa olmaz şartıdır. Onun hükümlerine ittibâ olmadan, farzlarını yerine getirip nehiylerinden ictinâb eylemeden, tarîkatın ve tasavvufun kapısından içeri adım atmak kābil değildir.

Diğer yandan, mertebe-i ulyâya nâil olan bir sâlik dahi, şerîatla olan râbıtasını koparmaz; bilakis o bağ, daha da sımsıkı bir hâl alır. Mânevî derecesi ne kadar yüce olursa olsun, o nisbetle şerîata olan bağlılığı da artar. Aksi hâl, kişinin tarîkat ve tasavvufa mensûbiyetini değil, belki bu yoldan uzaklaştığını ve tarîkat ehli arasında yer almadığını gösterir.

Gümüşhânevî Hazretleri işte bu ulvî esasları mâneviyât yolunun mihveri kılmış, bunları ilimle ve amel ile bizzât yaşayarak bir Nebevî önder gibi tatbik eylemiş; gönüller nazarında bir nümûne-i imtisâl olmuştur.

Ehl-i tasavvufun irfân dolu gönüllerinde mâlûmdur ki, insanı Cenâb-ı Hakk’a ulaştıran yollar, mahdut bir aded ile kayıtlanamaz. Bu hakîkati beyân sadedinde, yolların “mahlûkātın adedince” “nefeslerin sayısınca” yâhut “semâdaki yıldızlar kadar” olduğu vecizelerle ifâde olunmuştur. Zîrâ her nefes, bir vuslat yoludur; her varlık, bir kudret nişânıdır. Gümüşhânevî Hazretleri dahi bu husûsu tasdîk ederek, Hakk Te‘âlâ’nın kullarını Zât-ı Ehadiyyet’ine vuslata nâil kılmak murâdıyla, zâhirî ve bâtınî olmak üzere mahlûkātın nefesleri adedince sebepler halkettiğini ifâde buyurmuşlardır.

Bu cihetle, zâhirî sebeplerden olan namaz, oruç, zekât ve zikir gibi ibâdetler, sâlikin vuslat yolunda attığı ilk ve ehemmiyetli adımlardır. Ne var ki, Gümüşhânevî Hazretleri selef-i sâlihînin ve tarîkat-ı aliyye erbâbının izini tâkiben, bu yolları yalnızca kesret içinde aramamış; belki onları mânevî mânâda üç kısımda mütâlaa buyurmuştur. Ahyâr, ebrâr ve şuttâr adını taşıyan bu üç yüce yol, hakîkat yolculuğunun farklı istîdâtlara göre taksîm edilmiş merhaleleridir.

“Ahyâr” nâmıyla işâret olunan bu yol, halkın ekseriyetine mahsus olup, şer‘î ahkâma bağlılık esâsına mebnîdir. Bu güzergâhta yürüyenler, dînin açık hükümlerine sadâkat göstererek, Rabb-i Zü’l-Celâl’in emirlerini îfâ, nehyettiği hususlardan ise îtinâ ile kaçınmak sûretiyle Mevlâ’ya yakınlık arayışındadır. “İbâdet ve takvâ yolu” diye de anılan bu yol, zâhiren dînî bir hayat süren her bir mü’mini kuşatır.

Lâkin sâdece bu yolda sebât göstermekle, mânevî safâya ve kalb selâmetine erişmek, hakîkat yolunda ilerlemek kolay değildir. Ne var ki, yaratılıştan gelen istîdâdı sınırlı olanlar, derin mârifetleri kavramakta müşkilat çekenler için en güvenli, en sağlam istikāmet de budur. Bu seyrin nihâyetinde sâlikin kavrayacağı tevhîd anlayışı “kusûdî tevhîd” diye anılır ki, kulun irâdesini Hakk’ın murâdına tam anlamıyla teslim etmesi demektir.

Bu makamdakilerin hakîkati idrâk seviyesi “ilme’l-yakîn” mertebesindedir; yâni bilgiyle tasdîk, akıl ile tasavvur söz konusudur. Ancak bu yolun yolcuları için nefsin arzularını kırmaya yönelik riyâzet yâhut mücâhede gibi usûller şart görülmez; sâdece ibâdetle iktifâ olunur.

Ebrâr makāmı, husûsîyetle ihlâs ehli, müstesnâ zevât içindir. Bu menzilde yürüyenler, dînin vazgeçilmez vecîbelerini tastamam îfâ etmekle kalmaz; kalbin incelmesi ve rûhun tekâmülü için mânevî terbiye yollarına yönelirler. Bu yolda, riyâzetin çilesi, mücâhedenin sabrı, murâkabenin sükûtu ve zikirle tezyîn edilmiş virdlerin bereketi esastır. Halvetle dünyâdan tecerrüd, uzletle mâsivâdan sıyrılma hedeflenir. Bu sâlikler, nefsi irâdeyle zapt altına alarak, onun cismânî tahakkümünü kırmaya gayret ederler. Bunun mukābilinde, rûhun iç derinliklerinde gizli kalmış, henüz zuhûr etmemiş letâifin -ki bunlar sır, sırru’s-sır, hafî ve ahfâ nâmıyla bilinir- tezâhürünü temin etmeye çalışırlar. Amaç bu latîfelerin kalb ve bedende hâkimiyet kurmasıdır.

Ebrâr’ın yolunda ulaşılan tevhîd telâkkîsi “şuhûdî tevhîd” olarak isimlendirilir; ki bu hâl, Cenâb-ı Hakk’ın esmâ ve sıfatlarının gönül gözünde tecellîsine mâni hiçbir şeyin kalmaması demektir. Bu zevât, hakîkatleri kavrayışta “ayne’l-yakîn” derecesine yükselir; yâni mârifet, sâdece ilimle değil, müşâhede ile tasdîk olunmuş hâle gelir. Bu ulvî yol, zamanla İslâm coğrafyasında zuhûr eden birçok tarîkat tarafından benimsenmiş ve mânevî terbiyenin temel güzergâhı olarak kabûl görmüştür.

Şuttâr makāmı, sâdece seçkinler arasında temâyüz etmiş, mâneviyâtın zirvesine nâil olmuş kimselere mahsustur. Bu yol, Cenâb-ı Hakk’a kurbiyette en süratli, en tesirli seyr-i sülûku ihtivâ eder. Temelinde, riyâzet ve mücâhede gibi zâhirî meşakkatler değil, aşk-ı İlâhî ve cezbe-i rabbâniyye bulunur. Bu sebeple, bu yola halk arasında “aşk ve cezbe yolu” da denilmiştir.

Bu makāma eren sâlikler, kalplerinde yanan aşk ateşiyle mâsivâya olan alâkalarını siler, Hakk’tan gayrısını gönüllerinden çıkarırlar. Zikr-i dâimî ile rûhânî bir vecd içinde, tüm benlikleriyle Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd’a yönelerek “vahdet” deryâsına dalar; sonunda “fenâ fillâh” ve “bekā billâh” gibi yüce makamlara vâsıl olurlar. Bu tarîk üzere seyredenler için dış görünüşten ziyâde, iç derinlikteki hâl esas olup, Hakk’la olan muâmeleleri kalbte cereyan eder.

Ebrârın menzilinde olduğu gibi, bu yolda kat‘î ve çoklukla şekillendirilmiş zâhirî kurallar ağırlıkta olmaz. Zîrâ bu yol, bir hâl ve lütuf halidir; aşkın kabına sığmayan taşkınlığı, cezbenin rûhu sarmalayan celâliyle kendiliğinden vukû bulur. Bu seyr u sülûkun ulaştırdığı tevhîd idrâki “vücûdî tevhîd”dir. Yâni mutlak hakîkî varlık yalnızca Cenâb-ı Hakk’ın zât, sıfat ve esmâ tecellîleri olarak kabûl edilir; ğayrısı ise mecâzîdir, zâhirde vardır fakat hakîkatte yok hükmündedir.

Bu derecenin ehl-i vuslatı, İlâhî sır ve hakîkatlere vukûfiyet açısından “hakke’l-yakîn” makāmına vâsıl olmuşlardır. Yâni Hakk’ı bilmekle kalmayıp, bizzât o bilgiyi yaşamak, hakîkat bahrine dalmak mertebesine vâsıl olmuşlardır. Bu seyrin terbiyesi “usûl-i aşere” nâmıyla bilinen on esas üzere tesis olunur: tevbe, zühd, tevekkül, kanâat, uzlet, dâimî zikir, mahviyet, yöneliş, sabır ve rızâ. Bu basamaklar, sâlikin rûhunda birer meleke hâline gelir ve netîcede “ölmeden evvel ölmek” diye bilinen irâdî fenâya ulaşılır. İşte o zaman, kul nefsinden ve benliğinden geçerek, Hakk ile kāim olur.

Gümüşhânevî Hazretleri sülûk yoluna giren kimselerin hâl ve istîdâdlarına göre bu üç menzilden birine dâhil olacağını beyân buyurmuş; her bir yolun kendine mahsus husûsiyetleri ve ayrıcı cihetlerine bilhassa işâret etmiştir. Zât-ı âlîleri, mürîdin istîdâdı hangi yola meyilli ise, ona muvâfık bir usûlün tâyin edilmesi ve uygun bir terbiyenin telkin olunmasının zarûretine de dikkat çekmiştir.

Tasavvuf telâkkîsine göre kul, şerîat vesîlesiyle zâhirî hâl ve hareketlerini nizâma koyar; tarîkat sâyesinde kalbinin his ve tasavvurlarını, muâmele ve niyetlerini arındırır; tasavvufla ise rûhunun derûnunu, sırrını ve bâtınını Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına muvâfık kılar. Bu terbiye-i rûhâniyye, insanı her veçhesiyle kemâle erdirerek, nefsin arzularından, dünyânın câzibesinden ve mâsivânın bağlarından sıyrılmış hâle getirir.

Netîcede sâlik “fenâ” makāmında benliğinden soyunur; “bekā” mertebesinde ise Hakk ile bâkî olur. İşte bu noktada, kul artık “insan-ı kâmil” sıfatıyla yâd edilir ki, o zât hem zâhirde hem bâtında, hem fiilde hem niyette, Hakk ile hemhâldir.

Diğer bir vecihle bakıldığında, insan, mânevî terakkî yolunda ilerlerken evvelâ “şerîat” mertebesinde nefsin dünyevî arzularından yüz çevirir; “tarîkat” derecesinde âhiret menzillerine duyduğu iştiyaktan da sıyrılır; nihâyet “tasavvuf” seviyesine erince, Hakk’tan gayrısını -hattâ kendi mevcûdiyetini dahi- yoklukta fânî kılar. Böylece kul, kalbinde gizli şirk namına ne varsa hepsini silip süpürerek “vuslat” ufkuna varır.

Bu seyr-i sülûkun merhaleleri, ehl-i tasavvuf tarafından “terk-i dünyâ, terk-i ukbâ, terk-i terk” şeklinde hulâsa olunmuştur. Yâni sâlik önce dünyâdan yüz çevirir, sonra âhiretten, en son olarak da kendi terkten dahi vazgeçerek tam bir teslîmiyet ve hiçlik hâline bürünür.

İşte Gümüşhânevî Hazretleri de eserlerinde ve yaşantısında açıkça müşâhede olunduğu üzere, bu menzillerin her birini kemâl ile geçerek, Hakk’a vuslatın hakîkatine ermiş sâdık bir veli, sarsılmaz bir irfân eri olmuştur.

Ehl-i tasavvufun telâkkîsine göre, tarîkat ve tasavvufun nihâî hedefi; nefsi tezkiye, kalbi tasfiye, ahlâkı kemâle eriştirme, kul ile Mevlâ Te‘âlâ Hazretleri arasında mâsivâyı izâle etmek ve kalbin merkezine rûhu idâme etmektir. Diğer bir ifâdeyle, bu yolun gâyesi; nefsin hevâlarına, fânî âlemin câzibelerine gönül vermemek ve günahların perdelediklerini, Hakk Te‘âlâ ile kul arasındaki hicapları bertaraf etmektir.

Bu tezkiye ve tasfiye netîcesinde sâlikin kalbi sâfîleşmiş, dünyâ bağlarından âzâde olarak selîm bir kalb Mevlâ Te‘âlâ Hazretleri’ne teveccüh etmekle hâsıl olur. Çünkü insanın ebedî felâhı ve hakîkî selâmeti “kalb-i selîm” nâmındaki hâle ulaşmasıyladır. Bu kalb, ne mâsivâya meyleder, ne de nefse boyun eğer; ancak Hakk’ın nûruyla parlar ve O’nun rızâsıyla sükûna kavuşur.

Cenâb-ı Hakk yevm-i kıyâmda insanı kurtuluşa erdirecek yegâne sermâyenin, ne servet ne de soy-sop değil; ancak arınmış, temizlenmiş, Hakk’a yönelmiş bir gönül olduğunu beyân buyurmuştur. Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân’da şöyle buyrulur: “O gün ne mal fayda verir ne de evlât; ancak Allâh’a selîm bir kalp ile gelenler müstesnâdır.” (Şu‘arâ, 88–89)

Bu İlâhî mânâyı, irfân ehli şâirlerden biri şu vecîz beytiyle ne güzel dillendirmiştir:

“Sanma ey hâce kim senden zer ü sîm isterler,Yevme lâ yenfe‘u’da kalb-i selîm isterler.”

Yâni, ey gönül ehli! Zannetme ki senden altın ve gümüş isterler; mahşer günü geldiğinde senden istenen, arı-duru olmuş bir kalptir; Hakk’a teslîmiyetle dolmuş, nefsin ve dünyânın perdelerinden arınmış bir kalp.

Kalb-i selîm menziline vusûl ve gönül hânesini Hazret-i Hakk’ın tecellîgâh-ı sübhânîsi kılmak murâd eden bir ârif-i billâhın yegâne çâresi, kalbini mâsivâdan tâhir edip, aşk-ı İlâhî ile memlû kılmaktır. Zîrâ gönül ki, aşkın nûruyla münevver olmamış; Hakk’tan gayrısıyla dolmuşsa, oraya ne cemâl-i bâkî nazar eyler, ne de vuslat nûru vârid olur.

Bu hakîkatin inceliklerini, âriflerin mümtazlarından Şemseddîn-i Sivâsî Hazretleri şu mısrâlar ile billûr kelimeler içinde cem eylemiştir:

“Vâsıl olmaz kimse Hakk’a cümleden dûr olmadan,Kenz açılmaz şol gönülde tâ ki pür-nûr olmadan.

Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecellî ide Hakk,Pâdişâh konmaz saraya hâne mâmûr olmadan.”

Ey gönül! Bilmiş ol ki, her ne kadar vuslat niyetiyle yola revân olsan da, kalbinden ağyârı çıkarmadıkça, aşkın saf suyuyla yıkayıp temizlemedikçe, o sultân-ı ezelî hâne-i gönlüne nüzûl buyurmaz. Zîrâ her pâdişâh, gireceği sarayı evvelâ pâk ve âdâba münâsip ister. Kalb de böyledir; içi mâsivâ ile dolu olan kalpte Mevlâ’nın tecellîsine mecâl yoktur.

Tasavvufî irfânın en zarîf, en nûrânî mısralarıyla mârifet sırlarını terennüm eden Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’den, Yûnus Emre’ye; Hacı Bayram-ı Velî’den Eşrefoğlu Rûmî’ye; Niyâzî-i Mısrî’den İsmâîl Hakkı Bursevî’ye; Erzurumlu İbrâhîm Hakkı’dan Şeyh Gâlib Hazretleri’ne dek nice erbâb-ı irfân, gönül saraylarında bu ulvî hakîkati şiir lisânıyla bezeyip, dilden dile, asırdan asra ulaştırmışlardır.

Bu ârifân-ı kirâmın her biri, aşkı Hakk’ın nûru bilmiş, mâsivâdan yüz çevirmeyi vuslatın eşiği saymışlardır. Husûsiyle Niyâzî-i Mısrî Hazretleri aşk-ı ilâhîyi rûhunun kıblesi bilerek, niyazını şu letâfetle dile getirmiştir:

“Dîlerin senden Hüdâ’ya eyle tevfîkin refîk,Mâsivâyı aşkının sevdâsını gönlümden al,Aşkını eyle iki âlemde bana âşinâ.”

Yâni ey Yüce Rabbim! Lûtfunla bana öyle bir istikāmet ver ki, tüm dileklerim Sen’in rızânla hemhâl olsun. Gönlümde ne mâsivâya sevda kalsın ne de senden gayrı bir meyil. Aşkını bana iki cihanda yâr eyle, öyle ki ne bu dünyâda ne de ukbâda Senden başkasına yönelmiş bir kalbim kalmasın.

İşte Gümüşhânevî Hazretlerinin tarîkat ve tasavvuf yoluyla murâd ettiği nihâî gâye de budur: Kalbin mâsivâdan tâhir kılınıp, aşk-ı İlâhî ile münevver olması ve kulun her hâliyle Hakk’a müteveccih bulunması. Zât-ı âlîleri, pek çok tarîkat-ı aliyye silsilesinden icâzet almış olmalarına rağmen, husûsiyle Nakşibendiyye-i Hâlidiyye meşrebi üzere sülûk etmiş ve irşâd vazîfesini bu erkân üzre îfâ eylemiştir.

Hazret’in yolunda icrâ olunan zikir, sohbet-i sâlihîn, halvet ve uzlet gibi rûhânî ameller, hep bu mânevî hedefe müteveccihtir. Bu usûller, kalbi dünyâ muhabbetinden tathir ederek, Mevlâ'nın feyz ve rahmetine mazhar kılmak, gönül sarayını sultân-ı ezelîye tahsîs etmek içindir.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin tarîkat-ı aliyyelerinde, uzlet ve halvet, evrâd u ezkâr, murâkabe ve tefekkür, hattâ râbıta-i şerîfe gibi erkân-ı rûhânî, hep aynı yüce gâye içün tertîb olunmuştur. Bu uygulamalar, kulun nefsânî temâyüllerinden sıyrılarak, kalbini mâsivânın pasından arındırması ve o temiz gönül tahtını, Mevlâ Te‘âlâ’nın tecellîgâh-ı ezelîsi hâline getirmesi içindir.

Bilhassa zikr-i hafî, yâni kalbin iç sükûnetinde Hakk’ı anmak, Hazret’in meşrebinde bizzât tercih buyurulmuş ve seyr ü sülûkun temel taşlarından sayılmıştır. Sohbet-i meşâyih ise kalpten kalbe sır akıtan bir cevher-i nâdir olup, mânevî füyûzâtın en latîf vesîlesidir.

Gümüşhânevî Hazretleri’ne göre, tarîkat ve tasavvuf yolunun âlî maksadı “tevhîd-i vücûdî” sırlarına mazhar olmak, yâni her mevcutta Hakk’ın zuhurunu müşâhede etmek ve Hakk’tan gayrısını hayal bilmektir. Bu makām-ı ulyâya ise, sâdece zâhirî söz yâhut iddia ile değil, ibâdet-i kâmile, şeytânî vesveselere karşı dâimî murâkabe ve dünyâya, nefsin hevâsına muhabbetten tecerrüd ile erişilir. Bu menzilin sâliki, Mevlâ’ya aşk ile yönelmeli ve O’nun ehl-i velâyetini de yine O’nun nâmına sevmelidir. Zîrâ aşk, bu yolun anahtarıdır; mecâzdan hakîkate, nefisten Hakk’a geçişin tek yoludur.

Tarîkat-ı garrâ ve tasavvuf-i pürnûrun en mühim gâyelerinden biri dahi, ahlâk-ı hamîde ile müzeyyen bir kul olmaktır. Zîrâ Gümüşhânevî Hazretleri seyr u sülûk iddiâsında bulunan bir sâlikin, evvel emirde güzel ahlâkla çirkin ahlâkı temyîz etmesi, menfaatli olanla muzır olanı fark edebilmesi gerektiğini telkîn eder. Kalb-i hâsene sâhip olmayanın, zâhirî amelleri de sadra şifâ olmaz.

Zîrâ Rasûl-i Ekrem (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuşlardır: “Dikkat ediniz! Cesedde bir et parçası vardır ki, o sâlih olursa bedenin tümü sâlih olur; o fesâda uğrarsa bedenin bütünü ifsâd olur. Dikkat ediniz! İşte o kalptir.”

Gümüşhânevî Hazretleri irşâdât-ı celîlelerinde sâlik-i tâlibin önünde zuhûr eden üç büyük mânîye işâret buyurur: Dünyânın iğvâkâr süsü, nefsin bitmez arzu ve hevesi, bir de şeytân-ı laînin vesvese ve hud‘ası. Bu üç mâni, ahlâk-ı rezîlenin membaıdır. Ve şâyân-ı dikkat olan şudur ki: Kötü huylardan tecerrüd eylememiş bir kimse, hakîkaten sülûk iddiâsında bulunamaz; zîrâ sâliklik, evvelâ nefsin te’dîbiyle müyesser olur.

Bu sebeple, Hazret-i Pîr’in te’yîd buyurduğu en mühim düstur, ilmiyle âmil, kalbiyle hâl sâhibi bir mürşid-i kâmilin nezâreti altında bulunmaktır. Zîrâ ehl-i hakîkat nezdinde kadîmden beri meşhur ve mukarrer olmuştur ki: “Mürşidi olmayanın rehberi şeytandır.”

Yâni rehbersiz yola revân olanın varacağı menzil, ne selâmettir ne vuslat; belki dalâletin karanlık dehlizleridir.

Gümüşhânevî Hazretleri’ne göre, tarîkat ve tasavvuf, mürşid-i hakîkînin irşâdıyla kemâl bulur. Bu hususta yalnız kendileri değil, meşâyih-ı izâmın cümlesi müttefiktir. Zîrâ mürşid, tarîkatın bir temsilcisi değil, bizzât feyz-i ilâhînin nâkili, sırra vâkıf bir kılavuzdur. Sâliki Hakk yolunda menzile ulaştıran, kuru usûl yâhut lafzî bilgiler değil, mürşidin hâlidir, nefesidir, teveccühüdür.

Zîrâ yol çoktur, o da rehberle aşılır. Rehbersiz tarîkat, ne kemâl verir, ne vuslat getirir; sâdece yolda yorgunluk, gönülde karanlık bırakır. Mürşid ise, seyr ü sülûkun kandilidir, menzilin ışığıdır, Hakk’a götüren izdir.

Gümüşhânevî Hazretleri mürşid-i kâmilin, mânevî rehberliğe liyâkat kesbetmesi için kendisinde mevcut olması gereken beş meziyeti şerh ederek şöylece tasnîf buyurur:

  1. Zevk-i mânevîde açıklığa, idrâke ve huzûr-i kalbe sâhip olmak,

  2. Şer‘-i şerîfi ve usûl-i dînîyyeyi kemâl-i mârifetle bilmek,

  3. Rikkat-i kalbiyle müşfikkâr, himmetiyle âlî, gönlüyle cömert olmak,

  4. Kazâ ve kaderin her cilvesine karşı rızâ ile mukabele eylemek,

  5. Basîretiyle isâbetli kararlar verip, telkînâtıyla sâliki inkişâfa sevk eylemek.

Bu ulvî vasıflardan mahrum olan kimse, ne kadar iddiâ eylese de hakîkaten irşâd makāmına nâil olmuş addedilemez. Bilhassa, İslâm ahkâmına vâkıf olmayan, vakar ve heybet-i rûhâniyyeden uzak, gıybetle meşgul olan, yâhut ahlâk-ı zemîmeden kurtulamamış bir zât, mürşidlik makāmının şânına lâyık değildir.

Zîrâ mürşid-i kâmil, sâdece sâliki yönlendiren değil; aynı zamanda onu günah yollarından nehyeden, doğruya sevk eden, nefsin hîlelerine karşı koruyan bir sığınaktır. O zât, sâlikin hem dînî vazîfelerini telkîn eder, hem de onun dünyevî ve uhrevî hâllerini gözetip ihtiyaçlarını müşâhede eder. Mürşid, zâhirde bir rehber, bâtında bir sır taşıyıcıdır; o olmadan ne yol anlaşılır, ne de menzil tanınır.

Gümüşhânevî Hazretleri zamânın fitneleri içinde zuhûr eden sahte mürşidlerin, hem ferdî hem de ictimâî hayât üzerinde açtığı yaralara ciddiyetle dikkat çekmiş; bu gibi bâtıl zâtların halkı sapkınlığa sürüklediğini, sûret-i haktan görünerek hakîkatten uzaklaştırdığını beyân etmiştir. Bu meyanda, hakîkî mürşidin tespiti için, bâzı ölçülebilir mîyârlar ve ahlâkî vasıflar tâyin ederek, halkın irşâd istikāmetinde istismara uğramamasına gayret göstermiştir.

Lâkin irşâd sâdece mürşide yüklenmiş bir vazîfe değil; müride de terbiye ve edep düşer. Hazret, tarîk-i aliyyeye dâhil olan her bir tâlibin, seyr ü sülûkta kemâle nâil olabilmesi için riâyet etmesi gereken birtakım âdâb ve erkâna da dikkat çekmiştir.

İşte Gümüşhânevî Hazretleri’nin mürîd için tesbit buyurduğu edeplerden bâzıları şöyledir:

● İfrat ve tefrîtten uzak bir îtidâl üzere, dînin emir ve nehiylerine riâyet ederek takvâya sarılmak.

● Nefsi tezkiye edecek, takvâyı artıracak ibâdet ve hizmetleri ihlâs ile îfâ eylemek.

● Her fiil ve hâlini kalb murâkabesiyle süzerek, ulvî hissiyatla bezenmiş bir ahvâl üzere olmak.

● Âlim ve ârif zatlarla sohbet-i nâfiye üzere bulunmak.

● Kibir ve gurur sâhibi kimselerden tecerrüd edip, onların kalb karartıcı meclislerinden uzak durmak.

● Edep ve ahlâk üzere dâim olmak, lisânında ve libâsında nezâketi elden bırakmamak.

● Vaktin kıymetini bilip, her ânı Hakk rızâsına muvâfık şekilde îfâ eylemek.

● Cenâb-ı Hakk’ın murâkabe ve nazarından gâfil olmayıp, yalnız O’na yönelmek.

● Kalbini mahlûkāta bağlamayıp ihtiyâcını yalnız Halık-ı Zülcelâl’e arz etmek.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin telkîn buyurduğu bu edepler, mürîdin hem zâhirini nurlandırır, hem bâtınını safîleştirir. Zîrâ tarîkat yolculuğunda yalnız aşk değil, edep de bir mihverdir. Edep ki, müridin kâbesidir; o olmazsa sülûk bâtıl, iddiâ hüsrândır.

Gümüşhânevî Hazretleri mürîd-i sâdıkın sülûk yolunda dikkat etmesi îcâb eden âdâb-ı ilâhiyyeyi beyân ederken, her türlü hâl içinde huzur, sekînet ve teslîmiyet üzere bulunmasını, hiçbir işte zorluk çıkarmaktan sakınmasını tenbih buyurur. Zîrâ sâlikin gönlü rikkatle yoğrulmuş olmalı; ne kendisine yük olmalı, ne başkasına zahmet vermelidir.

Bununla berâber kalbin kuvvet bulması, sâlikin rûhî selâmeti için elzemdir. Hazret, kalb-i selîmin takviyesi husûsunda dört esaslı yol beyân buyurur:

● Dünyânın bir gurbet diyârı, bir sefer menzili olduğunu her dâim gönülde tutmak.

● Ecel saatinin şiddetli hengâmını ve can tesliminin dehşetini hatırdan çıkarmamak.

● Gönlü aşk-ı ilâhîden mahrûm bırakmamak için, ehl-i Hakk ile dâimî irtibat ve sohbet üzere olmak.

● Her iş ve fiilinde Mevlâ Te‘âlâ’nın huzûrunda olduğunu bilip, şer‘î hükümler dâiresinde yaşamak, bidat ve hurâfâta meyletmemek.

İşte bu kāidât-ı nâfiaya samîmiyet ve ihlâs ile riâyet eden kimse, mürşid-i kâmilin nazar ve teveccühüyle seyr ü sülûk menzillerini emin adımlarla kateder; nihâyet “kemâl” ve “vuslat” menziline nâil olur. O kişi, artık nefsinden geçmiş, Rabbine yönelmiş, sûretlerden sıyrılıp sîrete kavuşmuştur.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin tarîkat-ı aliyyesi de, bir kısım tarîkat-ı garrâlar gibi, yalnız şahsî kemâli hedeflemez. Onun irşâd faaliyeti, cemiyetin idrâkini artırmak, halkı şuur ve irfanla yoğrulmuş bir toplum hâline getirmek içindir. Ferdin ıslâhı ile cemiyetin ihyâsı, onun nazarında birbirinden ayrılmaz bir bütünlük arz eder.

Gümüşhânevî Hazretleri hakîkî mürşidin mahlûkāta karşı şefkat ve merhametle muâmele ettiğini, küçükleri nezâket ve rikkatle kucaklayıp, büyükleri hürmet ve tevâzu ile selâmladığını beyân buyurur. Zîrâ mürşid-i kâmil, gönlünde rahmet-i ilâhiyyeyi taşıyan, mahlûkātı Hakk’ın mahlûku bilip lütufla muâmele eden bir nûr menba‘ıdır.

Mürşidlik iddiâsında bulunan zatların sahîh olup olmadığını temyîz edebilmek için de, Gümüşhânevî Hazretleri bâzı mîyârlar ve nişâneler tâyin etmiştir. Tarîkat-ı aliyeye intisâb eden bir mürîdin ise, birtakım erkân ve edeplere bihakkın riâyet etmesi elzemdir. Zîrâ sülûk yolu, yalnız muhabbetle değil, edeble tahakkuk eder.

Bu esaslardan bâzıları şunlardır:

● İfrat ve tefrîtten beri bir takvâ üzere yaşam sürmek ve şer‘î emirlere riâyetle amel eylemek.

● Nefsin tezkiyesini temin edecek ibâdet ve hizmetlere gayret göstermek.

● Amelini kalbin murâkabesiyle tanzîm edip, sâfî duygularla bezemek.

● Ulemâ ve meşâyih-ı kirâm ile sohbet-i nâfiye kurmak, onların feyzinden istifâde etmek.

● Kibr ü gururdan uzak durup, tevâzu ile hâl bulmak.

● Her hâl ve harekette edepli, nezîh, vakarlı olmak.

● Vaktin kıymetini bilip, her lahzayı zikir ve tefekkürle ihyâ eylemek.

● Yalnız Cenâb-ı Hakk’a yönelmek, O’ndan gayrısına gönül bağlamamak ve hâcâtını yalnız O’na arz etmek.

Bunlara ilâveten Gümüşhânevî Hazretleri kalbin dâimâ Mevlâ Te‘âlâ’nın murâkabesi altında olduğunu unutmamayı ve Hakk dostlarıyla ünsiyet kurarak kalbi diri tutmayı da sâlikin selâmeti için zarûrî addeder. Zîrâ gönül ki Hakk’la hemhâldir, o gönülde mâsivâ karar kılamaz.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin hizmet telâkkîsi, yalnız mânevî terbiyede değil, ictimâî hayâtın bizzât içinde yer alarak halkın ıslâhına gayret göstermesiyle de temâyüz etmiştir. Tarîkat-ı Nakşibendiyye’nin esaslarından olan “halvet der encümen” yâni “kalben Hakk ile olurken, zâhiren halk ile berâber bulunmak” prensibini hayâtının mihveri kılmış, cemiyetin içinde iken dahi kalbi Hakk ile berdevâm bir irtibat üzere muhâfaza etmiştir.

“Hakk için halka hizmet” düstûru, Gümüşhânevî Hazretleri’nin irşâd anlayışının temel taşıdır. Bu kāide, hem Şâzeliyye, hem de Nakşibendiyye meşreplerinde mühim addedilen bir esas olup, Hazret’in telkîninde ve tatbîkinde öncelik kazandığı bir düstûrdur. Halk arasında bulunmak, onların ihtiyaçlarına cevap vermek, hem zâhiren hem bâtınen rehberlik eylemek, onun irşâd hizmetinin ayrılmaz parçasıdır.

Bununla berâber Gümüşhânevî Hazretleri birçok tarîkat-ı garrâdan icâzet alarak yalnız bir meşrepte kemâl bulmakla iktifâ etmemiş, bilâkis farklı meşrepler arasında vâhidiyet ve vuslat köprüsü olmuştur. Bu cihetle, tarîkatlar arasında te’lîf ve tevhîd vazîfesi üstlenmiş, ayrılığı değil, birliği esas kılmıştır.

Bu meyanda kaleme aldığı “Câmi‘u’l-Usûl” nâmındaki mühim eserinde, çeşitli tarîkatların usûl ve erkânını bir araya getirerek, sâliklerin her bir meşrepte irfân bulmasını ve bu yolların vahdet içinde telâkkî olunmasını temin eylemiştir. Bu eser, sâdece ilmî değil, mânevî bir vahdetin nişânesi olarak telâkki olunur.

Tasavvufun hakîkati, yalnız belli zikir tertiplerini yerine getirmek yahut riyâzetle nefsi yıpratmak değildir; onun özünde ahlâkın kemâle erdirilmesi yatar. Zira tasavvufun bütün usûlleri, sonunda güzel ahlâka ulaşmak için birer vesîledir. Bu sebeple Gümüşhânevî Hazretleri’nin mektebinde ahlâk, süs yahut tezyîn edici bir unsur değil; yolun merkezinde duran asli bir rükündür.

Onun eserlerinde de bu anlayışın izleri açıktır. İlmi birikimi, tasavvufî terbiyesiyle kaynaşmış; ortaya çıkan irşâd çizgisi, zahir ile batını, ilim ile ahlâkı, zikir ile hizmeti cem etmiştir. Bu sebeple Gümüşhânevî mektebinde yetişen talebeler yalnız âlim değil, aynı zamanda edepli, muhabbetli ve ahlâk sahibi kimseler olmuştur.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin irşâdında tasavvufun gayesi, müridin kalbini zikirle nurlandırmak kadar, ahlâkıyla topluma örnek kılmaktı. Çünkü onun nazarında hakikî tasavvuf, ilmin ahlâkla, zikrin edep ile birleştiği yerdedir.

Câmi‘u’l-Usûl

Evvelâ, Gümüşhânevî Hazretleri tarafından tertîb edilen Câmi‘u’l-Usûl nâmındaki bu müstesnâ eserin mâhiyetine nazar edelim. Bu eser, evvelki asırlarda irfân ehlinin gönül menba‘ı olmuş Kuşeyrî Risâlesi, Reşehât, Tibyânü’l-Vesâil, Mektûbât-ı Rabbânî, Füsûsü’l-Hikem, Me‘ârif ve emsâli nâdire eserlerin rûhunu hâvî olmakla berâber, kendi devrinde tasavvuf ilminin merkezî mevkîinde yer tutmuş mühim bir mürşid-i kitâb olmuştur.

Menbaı, Kur’ân-ı Kerîm’in âyât-i beyyinâtı ve Rasûl-i Ekrem (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in sünnet-i seniyyesidir. Câmi‘u’l-Usûl, sahîh nasslara istinâd eden bir tasavvuf ilmi menzumesidir.

Bu nâdide eserde, irfân mektebine dâhil olan bir sâlikin nasıl yetişeceği, hangi merâtipten geçeceği, ne gibi edepleri gözetmesi gerektiği tafsîlâtıyla beyân olunmuştur. Zâten ism-i şerifinden de mâlûm olduğu üzere, bu eser tasavvuf ilmine dâir muhtelif meşreplerin erkân ve usûllerini bir arada cemeden, kalpleri birleştirip yol ehline rehberlik eden bir hazîne-i irfandır.

Gümüşhânevî Hazretleri bu eser vesîlesiyle yalnız kendi tarîkini değil, ehl-i sülûkun mühim yollarını da bir araya getirerek, tasavvuf yolunun fıtrî ve şer‘î temeller üzerindeki vahdetini gözler önüne sermiştir.

Gümüşhânevî Hazretleri bütün yüksek mertebelerin tafsîlini, hikmet ve delîlleriyle birlikte kendi kaleme aldığı “Câmi‘u’l-Usûl” adlı eserinde geniş bir şekilde şerh eylediğini bildirir ve bu kapılara tâlip olanlara söz konusu esere mürâcaat etmelerini tavsiye eder. Zîrâ bu eser, tasavvufî ilimlerin temel esaslarını, seyr ü sülûk menzillerini, kalp ilimlerini ve İlâhî aşk sırlarını en mufassal şekliyle beyân eden nadîde bir hazînedir.

Gümüşhânevî Hazretleri devrinde mevcut olup günümüzde de mensûbiyetin devâm ettiği pek çok tarîkat-ı aliyyenin yol ve erkânını beyân eden eserlerin isimlerini zikrederek, bu kitapların mütâlaasının ne denli mühim olduğunu ihtâr eder ve bu vesîleyle, Câmi‘u’l-Usûl adlı eserini hangi hissiyâtla kaleme aldığını şu veciz ifâdelerle beyân buyurur:

“Cenâb-ı Hakk’ın yolunda olduğunu iddiâ eden birtakım kimseleri müşâhede ettim ki, bu yüce seyr ü sülûkun erkân ve âdâbına riâyet etmeyip, yolun aslını bozmaya, onu safiyetinden uzaklaştırıp yozlaştırmaya başlamışlardır.

Bu hazin hâl karşısında, ben de Hakk’a tevekkül ederek ve O’nun nusretine ilticâ ederek, bu yolun temel niteliklerini, esas usûl ve kāidelerini, evliyâullâhın hallerini, onların ıstılahlarını, davranışlarını, bâtınî sırlarını, edep ve erkânlarını, tarîkatların kollarını ve bu yolda mukarrer olan şartları bir araya getirip, tek bir eser hâlinde cemetmeyi arzu ettim.”

Bu sözler, Gümüşhânevî Hazretleri’nin yalnız bir müellif değil; aynı zamanda tarîkatlar arasında irşâd ve tecdîd misyonunu yüklenmiş bir mürşid-i müceddid olduğunu gösterir. Onun maksadı, irfân yolunun aslî saflığını korumak, tâlib-i hakîkîye şaşmaz bir yol haritası sunmaktır.

Gümüşhânevî Hazretleri tarafından te’lîf olunan bu nâdide eser, tasavvuf ilminin usûl ve erkânını mükemmel bir şekilde cemeden Câmi‘u’l-Usûl, dokuz mühim bâbdan müteşekkildir. Her bir bölüm, mânevî yolculuğun ayrı bir menziline rehberlik edecek mâhiyettedir.

Birinci bâb ile esere mukaddime yapılmakta; burada mâneviyât ordusunun teşkilâtı, yâni sülûk yolunun erkânı ve erkân sâhiplerinin vazîfeleri tafsîlâtıyla beyân olunmaktadır. Sanki bir ordugâh misâli, her rütbenin, her makāmın, her nefs mertebesinin yeri ve mesûliyeti îzâh olunarak, irfân mektebinin ictimâî ve rûhânî nizâmı gözler önüne serilmektedir.

İkinci bâbda ise, Cenâb-ı Hakk’ın Esmâü’l-Hüsnâ’sının, yâni en güzel isimlerinin, kâmil-i mükemmel insanlarda nasıl tecellî ettiğine dâir beyanlar yer almaktadır. Her bir ismin, sâlikin ahlâkında, hâlinde, kalbinde ve fiilinde nasıl tezâhür ettiğine dâir latîf açıklamalarla, kulun Rabbine nasıl “esmâî” bir aynâ olacağına dâir mânâlar sunulmaktadır.

Üçüncü bâb, muhtelif tarîkat-ı aliyyenin, bilhassa Nakşibendiyye, Şâzeliyye, Kādiriyye ve emsâli büyük meşreplerin erkân ve âdâbını, ayrıca mürşid ile mürîd arasındaki mânevî râbıtayı tafsîlâtıyla şerh etmektedir. Her bir yolun husûsiyetleri ve sülûk usûlleri bu bölümde berraklıkla sunulmuştur.

Dördüncü bâb, sâlikin ruhânî seyrinde geçeceği makāmâtı beyân eder. İhsân Makāmı, Ehadiyyet Makāmı, Akrebiyyet Makāmı, Basariyyet, Hayâtiyyet ve Mahbûbiyyet gibi yüce duraklar, bu bâbda letâfetle açıklanmıştır. Her bir makâm, kulun Rabbine olan yakınlığını daha da artıran birer duraktır.

Beşinci bâb, rûhânî merâtibi ihtivâ eder. Tevbe ile başlayan yolculuk, İstikāmet, Tezhîb ve Tazrîb mertebeleriyle derinleşir. Bu bölümde sohbet, telkîn, tevhîd, zikir, cezbe, havf, uzlet ve cihâd gibi seyr ü sülûkun zarûrî unsurları îzâh olunur. Aynı şekilde, vera’, ihlâs, yakîn, ilim, irâde, kerâmet, velâyet ve muhabbet gibi yüksek ahlâkî ve mânevî mefhumlar da burada tahlîl edilir.

Altıncı bâb, hakîkatlerin mâhiyetine temâs eder. Aklın hakîkati, idrâkin sınırları ve sâlikin seyr ü sülûk esnâsında misâfir olduğu menziller bu bölümde latîf bir dille ele alınmıştır. Her hakîkat, âdeta ilm-i ledünnînin perdesini aralayan bir anahtar gibi tevcih edilmiştir.

Yedinci bâb, şerîat, tarîkat, hakîkat ve mârifet mertebelerini bir bütünlük içinde değerlendirir. Bu dört makāmın birbirine olan irtibâtı, derinleşmesi ve kulun iç âleminde meydana getirdiği câzibe bu bâbda beyân olunur. Lâtîfelerin halleri, fenâ ve bekā makamları burada tafsil edilmiştir.

Sekizinci bâb, velâyeti iki mertebe üzere –suğrâ ve kübrâ– tahlîl eder. Bu iki derece, sâlikin Allâh-u Te‘âlâ’nın indindeki mânevî kıymet ve derecesini izhâr eden nişânelerdir.

Dokuzuncu ve nihâî bâb, mürşid-i kâmilin mürîdine olan teveccühünü ve bu teveccühün farklı hakîkat zâviyelerinden nasıl tecellî ettiğini beyân eder. Bu nazar ve yöneliş, mürîdin kalbinde öyle bir aşk uyanışına vesîle olur ki, nihâyetinde onu Mevlâ Te’âlâ’ya vuslata vâsıl eder.

Serîr-i irşâdın gölgesinde yer alan hakîkatlerin tafsîlâtına geçmeden evvel, Gümüşhânevî Hazretleri’nin zâtında temâyüz eden mühim bir husûsiyete işâret etmek elzemdir.

Cenâb-ı Hakk mevcûdât âlemine, bilhassa eşref-i mahlûk olan insana, Esmâü’l-Hüsnâ’sının tecellîleriyle nâzır olur. Kalbini bu İlâhî zuhûrâta mâni olacak mânevî kir ve paslardan arındıran ârif-i billâh, Rabbânî esmânın birine veyâ birkaçıyla tahalluk eder; öyle ki, bu isimlerin nûruyla boyanır ve o esrâr-ı ismin içre fânî olur.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin buyurduğu veçhile, Hakk’a mahsus olan bu isimlerin mânevî bir renk olarak in’ikāsından başka, hakîkî meşreb ve sahîh neş'e yoktur. Zîrâ tecellîsine erilen her bir isim, kulun kalbinde İlâhî bir pencere açar. Bu pencereden bakan sâlik, artık nazarını değil, Hakk’ın nazarını görür.

Her zaman ve zeminde, bir zât-ı celîl bulunur ki, Kutbu’l-Aktâb makāmına mazhar olup, bütün bu Esmâ-i İlâhiyye’nin cem’ine nâil olur. O zât, Cenâb-ı Hakk’ın ve Fahr-i Kâinât Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in yeryüzündeki vekîlidir. Bütün ruhânî feyzlerin, nûrânî tecellîlerin ilk menba‘ıdır.

Böylesi bir zât, âlemlerin nizâmında güneş misâli parıldar; onun feyziyle mevcûdât nurlanır, onun nazarıyla gönüller aydınlanır. Gümüşhânevî Hazretleri’nin kaleme aldığı Câmi‘u’l-Usûl ise, bu sırları yeniden vuzuha kavuşturur, unutan gönüllere hakîkati hatırlatır, gaflette olanlara İlâhî nûrun kapılarını aralar.

Bu meyanda, ikinci ibn yılın müceddidi, Zamânın Kutbu Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin, Trablus Müftüsü nâmıyla meşhûr halîfelerinden Ahmed Ziyâüddîn Ervâdî Hazretleri’nin, irşâd ve kutbiyet berâketini Gümüşhânevî Hazretleri’ne teslim etmesi, onun mânevî saltanatının ve tarîkat-ı ulemâ içindeki makāmının ne kadar sağlam, ne kadar mukaddes olduğuna şehâdet eder. Bu kadirli devirde Ziyâüddîn Hazretleri’ne irşâd izni verilmesi, vâkıanın bir beyân-ı bâhir ve i‘tikâdımızın ne denli sahîh olduğunu bir kere daha tasdîk ve takviyet eden bir delîl-i kat‘îdir.

Câmi‘u’l-Usûl nâm-ı şerîfiyle mâneviyat menba‘ı hâline gelen bu nâdide eser, ehl-i sülûk için, bâtın ordusunun tertîbini, yâni mânevî erlerin nizâmını şu şekilde beyân eyler:

Bu rûhânî ordunun başkumandanı, kutbiyet makāmının en yüce mertebesinde yer alan zât-ı celîl, Kutbu’l-Aktâb, diğer bir tâbirle Ğavsü’l-Âzam’dır. O, Allâh-u Te‘âlâ’nın feyz-i mutlakının merkezi, Rasûlüllâh Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in nûrânî mîrâsına en yüksek derecede nâil olan zattır.

Bu mübârek makāmın berâberinde, mânevî zemîni korumakla vazîfeli olan Evtâd bulunur. Sayıları ikiden dörde kadar tebeddül eder. Onları tâkiben, her biri yedi zât-ı şerîften teşekkül eden “ebdâl” nâmıyla mâruf Büdelâ gelir ki, Hakk yolunda dâimî istikāmetin sâhipleri olarak bilinirler.

Büdelâ'nın ardından, kırk nâdide zattan oluşan Nücebâ, yâni necîbler gelir. Onlar, İlâhî nurların taşıyıcısı ve bâtın ordusunun kemerbest erleridir.

Daha sonra, Nükebâ, yâni Nâkibler makāmı yer alır ki, üç yüz velîden mürekkep bu heyet-i şerîfe, halk içinde Hakk’a hizmet eden, bâtın sancağının muhâfızlarıdır.

Ve nihâyet, makamların en latîfi olan Ümenâ, yâni Eminler gelir ki, bunlar, tarîkatların Melâmî yolunda seyreden, kendilerini bâtında silmiş, zâhirde hiçlik libâsına bürünmüş yüce sîmâlardır. Bu mânevî kahramanların adedi husûsunda bir kayıt yoktur; onlar vakit vakit zuhûr ederler, zamânın rûhuna göre tecellî ederler.

Nasıl ki mü’minler Beytullâh’ı tavaf ederek vuslatın çevresinde pervâne olurlar, işte Ğavsü’l-Âzam da Rabbinin esmâ ve sıfat tecellîleri etrâfında mânevî tavaf hâlindedir. Bu cihetle şehirler içinde Mekke-i Mükerreme, insânlar içinde Ğavsü’l-Âzam’ın cesedi ve nihâyet, Ka‘be-i Muazzama, onun kalbi hükmündedir. Her biri bir diğerinin temsîli ve zuhûr mahallidir.

Bu azîzler tâifesi, zâhirde “sünnet ve cemâat ehli” olmakla mâruftur. Kalpleri Allâh ve Rasûlü’nün nûrânî muhabbetiyle mest olmuş, ruhları Rabbânî boya ile boyanmıştır. Onlar ne hevesle ne de hevâ ile hareket ederler; bilakis, her adımlarında edep, her sözlerinde hikmet, her nazarlarında rahmet tecellî eder.

Hazret-i Pîr Gümüşhânevî Melâmîleri şöylece tavsif eyler: “Melâmî, hayrını izhâr etmeyen, eksikliğini ise ketmeden kimsedir. Onlar, aşk ve ihlâs şekeriyle tatlandırdıkları hicran kâsesini sessizce yudumlarlar.”

Bunlar o yüce kullardır ki, hayâta ve takdîre dâir aslâ şekvâda bulunmazlar. Rızâ ve teslîmiyet onların sermâyesi, mahviyet ve aşk onların hâlidir. İlâhî tecellîlerle, Rasûl-i Zîşân Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in rûhâniyetiyle irtibat üzere olurlar.

Gümüşhânevî Hazretleri mâneviyât ordusunun “bahtiyârân-ı efkâr” neslinin son neferleri olan Meczublar’a da esâsında hakîkat dolu bir yer ayırmıştır. Onlar “şahsî irâdesini kullanamayan, dolayısıyla dünyevî mesûliyeti bulunmayan velîler” olarak tanımlanırlar. Zîrâ mânevî âlemde akl-ı şerîfin sınırları aşılmış, her şeyi Hakk’a bırakmış halleriyle, sanki güherden birer inci misâlidirler.

Bu hâlin hikmetini kudsî bir hadîs-i şerîf çok vecîz biçimde beyân eder: “Meczublar, irâdemizin terbiyede açılan kucağında, keremimizin sütünü içmeye nâil olurlar.”

Onlar, İlâhî hâkimiyetin incelikli bir süslemesi; gönül âleminin müstesnâ ziynetleridirler. Her ne kadar zâhiren akl-ı şer‘îyi terk etmiş gibi görünseler de, aslında bâtında en kudsî ifsatlardan muhâfaza edilmiş gönül nûrunun eşsiz temsilcileridir.

Velî, her devirde bir rehberdir. Her tarîkatın, her mânevî meşrebin başında, sâliklere yol gösteren bir veli temsilî durur. Mürşidler ise zamânın mânevî muallimleri, ıslâhçıları ve aydınlatıcılarındandır. Onlar, velâyeti üstlendikleri kimseleri, kendilerine münhasır irşâd metoduyla eğitir; o kulun, Allâh-u Te‘âlâ’nın rızâsına yaklaştığı noktaya kadar gönlünü terbiye eder.

Riyâzü’s-Sâlihîn’in izhâr ettiği gibi, hakîkaten kâmil bir kulun murâd-ı evsafı şudur: Allâh’ın râzı olduğu kul, kulun da Allâh’tan râzı olduğu kul olmaktır. Bu, bâtınen erişilen yüce bir mertebedir. Lâkin bu maksada yalnızca, Hakk’a karşı saygısızlık ve hükmünden gaflet eden kullar erişemez; zîrâ edep, takvâ, tevâzû ve muhâsebe, bu nefis terbiyesinin merdivenleridir.

Câmi‘u’l-Usûl’ün ikinci bâbında ele alınan Esmâü’l-Hüsnâ'nın tecellîlerine dâir bu nûrânî mânâyı, Gümüşhânevî Hazretleri şöylece terennüm ediyor: Câmi‘u’l-Usûl’ün ikinci bâbında, ism-i celîl olan Esmâü’l-Hüsnâ’nın, yâni Rabbü’l-âlemîn’in lütf u keremle kullarında tecellî eden güzel isimlerinin bâtınî sırları beyân buyurulmuştur. Zîrâ her bir velî, kudsî bir ismin cilvesine mazhar olmuş; her biri İlâhî isimlerin esrârında bir sırra vâkıf kılınmıştır. Her ismin kalpte ayrı bir nûr, ayrı bir hâl, ayrı bir yakîn halk ettiği bu âlemde, onların tecellîsiyle gönüller şekillenir, hâller kemâle erer.

Bilcümle esmâ arasında “İsm-i Âzam” olan “Allâh” ism-i şerîfi vardır ki, bu mübârek isim, bütün zât ve sıfat isimlerinin hazînesini içinde barındırır. Bu cihetle, Allâh-u Te‘âlâ Hazretleri, Habîb-i Kibriyâsı Peygamber Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)i en yüce şeref ünvânıyla methederek, Cin Sûresi’nin 19. âyet-i kerîmesinde şöyle ferman buyurmuştur: “Allâh’ın kulu Muhammed.”

İşte bu yüksek iltifat, nübüvvet sancağının en üst mertebesidir ki, kulu olmakla yüceltilen bir zâtın, Allâh ile olan irtibâtının ne denli ulvî olduğuna işâret eder. Hem âlemlere rahmet, hem de ubûdiyyetin zirvesinde bir gönül.

Ve evet, o kelime-i şehâdette buyrulduğu üzere evvelâ Allâh’ın kulu Muhammed Mustafa (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)dir. O ki, kendisini her dem kullukla meşgûl eylese de, ubûdiyyetin kemâline erişememekten dûçâr şikâyetle niyaz hâlindedir. Zîrâ kulluğun sonu yoktur; ama onun hâli “O O’ndan, O da ondan râzı” hükmüyle zirvede seyretmektedir.

Yüceler Yücesi Rabbimiz, esmâsıyla tecellî eden zât-ı akdesini, kullarının o güzel ve mukaddes isimlerle zikretmesini murâd buyurmuştur. Zîrâ her bir ism-i şerîf, kulun kalbinde mânevî bir pencere açar; o kalp, Rahmân’ın nûruyla cilâ bulur, tasfiyeye mazhar olur.

Zikrin hakîkati, mahbûbun yâdıdır. Seven, sevdiğini dilinden düşürmez. Çünkü aşkın lübbü, anıştır. Kalb, sevdiğine meyletti mi, onun ismi dillerden eksik olmaz. Zikrullâh , bir gönül âşinâlığıdır ki, onunla kul ile Mevlâ arasında perde kalkar, vuslat kokusu kalbe siner.

Her nîmetin kemâline vâsıl olduğu bir nokta vardır; lâkin Habîb’in yâdı ve muhabbetin iştiyakı mârifet ehlinin bir mânâdır. Gönül, sevgilinin ismiyle her an yeniden doğar. Kalp, onunla varlığın ötesine yolculuk eder. O hâlde, zikir, aşkın hem dili hem hâlidir.

Her ne kadar yollar çok, meşrepler muhtelif olsa da, hak ve sünnet üzere sâbit kadem bulunan tarîkatların ittifakla benimsediği beş temel erkân vardır ki, bu erkân her bir sâlikin seyr ü sülûk yolunda nişâne-i feyz ve kemâldir.

İlimle Müşerref Olmak: Evvel-i mertebe, sâlik-i hakîkat, din-i mübînin ve âlemin nizâmına dâir ilimlerle mücehhez olmalıdır. Bu mârifet kandiliyle mânevî karanlıkları delmeli, her dem irfânın târumâr ettiği perdeleri aralayarak kalbin semâsında yıldız gibi parlamalıdır. Zîrâ ilim, kalbe rahmet, cehâlet ise gönül mahzenine inen bir zifîrî gecedir. İlimsiz sülûk, yelkensiz sefîneye benzer; ne menzil bulur ne selâmet.

Edep ve İrfanla Bezenmek: Edep, velîlerin taç-ı iftihârı, sâlikin âyine-i ahlâkıdır. İrfan ise kalbin kevseridir, sohbet ise bu kevseri sunan tasavvuf meclisinin iksîridir. Mürşid-i kâmilin meclisinde edeple diz çökmek, kemâl ehlinin nefesiyle gönlün pasını silmek gerek. Zîrâ irfân meclisleri, semâvî bir huzûr ile kalpleri cilâlayan aşk aynalarıdır.

Ruhsatları Terk Etmek: Tarîkat ehli, nefsin bahâneleriyle verilen ruhsat perdelerine sığınmaz. Bilâkis, şüpheden sakınarak takvânın en yüksek burcuna çıkar. Şer‘î mübâhatta bile ihtiyatlı olur, helâlin dahi fazlasından yüz çevirir. Zîrâ nefsin insana ettiği hîle, bâzen helâlin kisvesine bürünerek gelen bir ziyan olur. Takvâ ise sûfînin zırhıdır, ihsân onun nişânesidir.

Zikre Devâm Etmek: Zikrullâh , aşkın hem lisânı hem lisânıdır. Hakk’ın adını tekrâr eden dil, kalbin kapılarını Rahmân’a açar. Her nefeste, her an, her hâlde o azîz ismi anmak, gönle feyz yağdırır. “Elâ bi-zikrillâhi tatmeinnü’l-kulûb” hitâbı, bu hakîkatin âyet-i berrâkıdır. Zikirsiz kalp, harâbe misâlidir; memur eden ise aşk ile yanmış bir yâd-ı Rahmân’dır.

Nefsi Hor Görmek ve Benliği Terk Etmek: Nefs, sâlikin en büyük düşmanıdır; içte gizli, dışta habîr bir yılan gibidir. Onunla mücâhede, en büyük cihaddır. Sâlik, nefsini hor ve hakîr bilmeli; hiçlik elbisesini giyinmelidir. “Ben” dâvâsını terk eden, Hakk’ın tecellîsine mazhar olur. Tevâzu, âriflerin gerdanlığı; bencillikten tecerrüd, kemâl yolunun ta kendisidir.

Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû)nun, husûsan Nakşibendiyye-i Hâlidiyye meşrebine gönül vermiş sâliklere ihtimamla vasiyet buyurduğu o ulvî düsturları, saray lisânının nezâket ve tasavvufî üslûbun letâfetiyle şu şekilde takdim ederim:

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat Akîdesine Temessük: Sâlik-i müttakî, îtikâdî mezhebin aslı olan Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat çizgisine kalben ve aklen râm olmalıdır. Bu yol, ecdâd-ı izâmın, selef-i sâlihînin ve tarîkat-ı aliyyenin sahîh istinâd noktasıdır. Şâibesiz akîde, seyr ü sülûkün temel taşıdır. Zîrâ îtikâdı sağlam olmayanın bâtınına, nûr-i hakîkat vârid olmaz.

Azîmetleri Ruhsatlara Tercih Etmek: Mânevî terakkîde, azîmetle amel etmek ihlâsın alâmeti, takvânın zirvesidir. Ruhsatlara temâyül, nefsin hîlesiyle zâhir olur. Sâlik, kolaylığı değil, râzı olunanı aramalıdır. Zîrâ azîmet, Rasûlüllâh Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in sünnetinde sebât edenlerin yoludur; ruhsat ise ehline verilir, heves ehline değil.

Her Hususta Mütenebbih Olmak: Seyr ü sülûk ehli olan kişi, gafletle değil, basîretle yürümelidir. Her sözde, her adımda, her mecliste, her hâl üzere kalbini muhâfaza etmeli; nefsin ve şeytanın tuzaklarına karşı uyanık bulunmalıdır. Zîrâ bu yol, nâzik ve ince bir sırat gibidir; dikkatsiz yürüyen zelîl olur.

Dâimâ Hakk’a Teveccüh Kılmak: Gönül gözü dâimâ Yüce Mevlâ’ya müteveccih olmalı; kalbin kıblesi Hakk’tan başkasına dönmemelidir. Her hâl, her ahvâl, Hakk’a kurbiyet için bir vesîle bilinmeli, niyet safiyetle O’na yönelmelidir. Tarîkat, kalbi mâsivâdan arındırıp Mevlâ’ya tahsîs etmekten ibârettir.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin Câmi‘u’l-Usûl adlı eserinde, meşâyih-ı izâmın sözleri arasından husûsan Ebu’l-Hasen eş-Şâzelî (Kuddise Sirruhû)nun beyân buyurduğu beş büyük hatâya ve bunların netîcesinde husûle gelen beş elim ziyâna, saray lisânının letâfeti ve tasavvufî nezâketle şu şekilde işâret eder:

Bidatle Meşgul Olanın Sünnetle Ülfeti Zâil Olur: Kim ki Nebevî yoldan ayrılıp uydurma bidatlerle amel eylerse, sünnet-i seniyyenin rûhâniyetinden mahrûm kalır. Zîrâ bidat, hak yolun gerdânesine vurulmuş karanlık bir zincirdir. Sünnetten uzak düşenin feyzi azalır, kalbi karışır, istikāmet şaşar.

Sâlihlerle Sohbeti Terk Eden, Ehl-i Gafletle Hemhâl Olur: Mü’min ki, erbâb-ı takvâ ile ünsiyeti bırakır, ehl-i dünyâ ve hevâ ehliyle meclis tutarsa, şeytanın ve nefsin penceresinden içeri süzülür. Zîrâ sohbet ya kurtuluşa vesîle yâhut helâke sebep olur. Kalbin istikāmeti, dost meclisinden belli olur.

Kulluğun Gereklerini Îfâ Etmeyen, Nefsin Hizmetkârı Olur: Rabbine ubûdiyette kusur eden, nefsin kölesi hâline gelir. İlâhî emirlere baş eğmeyen, nefsin arzularına esîr olur. Bu da kulun öz hürriyetini yitirip hevâya zebûn olması demektir. Hâlbuki hakîkî hürriyet, kulluk zincirine gönül rızâsıyla bağlanmaktır.

Dînin Hakîkatinden Yüz Çeviren, Bâtılın Ağında Perîşân Olur: Kim ki dînin öz cevherinden yüz çevirip uydurma bâtıl ideolojilere rağbet ederse, süflî gâye ve maksatların esîri olur. İlâhî hakîkati terk eden, mânevî harabeye dönmekten kurtulamaz. Hakk yol terk edilince, bâtıl yollar çığır açar.

Hakk’ı Tâlim Etmek İçin Gayret Göstermeyen, Nefsânî Çıkarlar İçin Çırpınır: Mevlâ’nın rızâsını gözetip Hakk’ı ikāme etmek için cehd ü gayret sarfetmeyen, menfaat ve dünyâ sevgisi uğrunda pervâne olur. Böyleleri zâhirde kalabalık, hakîkatte ise perişan bir hayâl peşinde sürüklenir. Bu beş kavî îkāz, Gümüşhânevî (Kuddise Sirruhû)nun irşâd mîrâsında yer bulan en mühim nasîhatlerdendir.

Tasavvuf dâvâsında bulunan, lâkin aşağıdaki beş illet-i nefsâniyyeden birini kendinde barındıran kimse, hakîkat yolunda sâdık değildir; dâvâsı iddiâdan öte geçmez.

Cevârihini Muhâlefetten Alıkoyamayan Beyhûde Uğraşır: Sûfîlik iddiâ eden bir zât, eğer âzâlarını Mevlâ’ya isyandan muhâfaza edemezse, onun tasavvuf yolu dâvâsı kuru bir sözden ibârettir. Elin harama uzanması, gözün nâmahreme bakması, kulağın gıybet ve mâlâyânîyle dolması; kalbin itminânına mânidir. Zîrâ tasavvuf, ibâdetten evvel hicâbı kaldırmak, günah kirinden temizlenmektir.

İbâdetini Riyâ ile Kirleten ve Nazar-ı Nâsa Meftûn Olan: Rabbine kullukta rızâsını değil, halkın takdirini arayan, gönlünü Hakk’tan gayrıya çeviren kimse, nefsin elinde maskaraya dönmüştür. Zîrâ her amel niyete bağlıdır; niyetin menzili Hakk’ın rızâsı değilse, ibâdet de ibtilâdır. Gösteriş ile bezeli kulluk, hakîkatin değil, riyânın tezâhürüdür.

Cûd ve Keremden Mahrûm, Buhl ile Meşgul Olan: Cimrilik, kalbin en katı perdelerindendir. Allâh’ın bol ihsânıyla nîmetlenen bir kul, bu nîmetleri yaratılanlarla paylaşmaktan kaçınırsa, onun mârifet yolundaki ilerleyişi menedilir. Cömertlik, tasavvuf ehlinin ziynetidir; zîrâ sâlik malda değil, Hakk’ta fânî olmalıdır.

Yaratılanlara Şefkat Göstermeyip Merhametten Yoksun Olan: Tasavvuf, yalnız mâbûda aşk değil, mahlûkāta da şefkattir. Kalbinde merhamet taşımayan bir kimse, Hakk dostluğundan uzaktır. Hattâ bir karıncaya bile zulmü hoş gören kalp, Hakk’ın rahmet nazarına mazhar olamaz. Sûfî, mahlûkâtın derdiyle dertlenen, kederiyle kederlenen kimsedir.

Edeb Şemsiyesinin Gölgesinde Karar Kılmayan: Edeb, hak yolunun baş tâcıdır. Sözde ve amelde nezâketten mahrûm olan bir kimse, sâlik değil, belki yol kesicidir. Zîrâ Rasûl-i Ekrem Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in fıtratı dahi edeb üzere yaratılmıştır. Edebi olmayanın, Hakk’a yolculuğu da boşlukta kalır.

Velhâsıl, sûfîlik makāmı ancak bu beş marazdan berî olup, hâlini edeb, gönlünü muhabbet, azâlarını taat, malını cömertlik ve ibâdetini ihlâs ile bezeleyen kimseler için geçerli bir şereftir.

Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû)nun, mürşid-i kâmil olma husûsunda beyân buyurdukları beş temel şartı, saray lisânının letâfetiyle ve tasavvufî üslûbun nezâketiyle şöyle ifâde eder:

Mânevî Zevke Mazhar Olmak: Hakk yolunun rehberi olacak zât, evvelâ kalben zevke ve ruhen hâle vâkıf olmalıdır. Zîrâ irşâd, sâdece kelâm ile değil, hâl ile olur. Mânevî lezzeti tatmamış olan, başkasına o zevki tattıramaz. Hakk’a vuslat yolunu bilen, o yolu târif edebilir.

Dîn-i Mübîn-i İslâm’ı Hakkıyla Bilmek: Mürşid, şer‘î ilimlerde rüsûh sâhibi olmalıdır. Zîrâ bâtın ehlinin zâhirde de sebâtı gerekir. Kitap ve Sünnet’ten gâfil olan bir zâtın, bâtın sultanlığı iddiâsı bâtıldır. Şerîat olmadan tarîkat, yol değil, yoldan sapmaktır.

Şefkat ve Himmetle Mâlûl Olmak: Kalbi şefkatle dolu olmayan, gönüllere dokunamaz. Mürşid, sâlikin hâline merhametle nazar eden, onun mânevî yükünü omuzlayan rahmet elçisidir. Himmeti yüksek olan mürşid, bir nazarla gönülleri ihyâ eder, bir duâyla yolları açar.

Rızâ Makāmında Sebât Etmek: Her geleni Mevlâ’dan bilip, her hâli hoş görmek, mürşidin kemâl alâmetidir. Bela ve nimet karşısında aynı sabır ve teslîmiyetle durabilen zât, Hakk’ın seçkin kuludur. Zîrâ mürşid, rızâ ile yâr olan, mihnetle imtihanı kazanan kişidir.

Basîretle Bakar, Telkiniyle Kalbe Tesir Eder: Sözleri hikmet, bakışı nur olan mürşid, kalbi tezkiye eder, nefsin pasını siler. Her nasîhatı gönülde derin iz bırakır. Zîrâ telkin, gönülden gönüle akan bir sırdır; bu sır da sadırdan sadıra ancak basîretle ulaşır.

Bu beş vasfa mâlik olmayan zât, halk arasında mürşid diye tanınsa da, hakîkatte o makāma lâyık değildir. Gümüşhânevî (Kuddise Sirruhû) mürşidlik gibi azîmetli bir vazîfeyi; sırât-ı müstakîmde sâlih kullara nasîb edilen büyük bir emânet telakkî etmiştir.

Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) sahte mürşidlerin alâmet-i farikalarını şu şekilde beyân eder:

Her kimde aşağıda zikrolunan beş nefsânî sıfat mevcut olur da yine de kendisini “mürşid” olarak takdîm eylerse, bilinsin ki o iddiâ, hakîkat değil, hayâldir. Bu kişi halkı Hakk’tan uzaklaştıran bir perdedir.

Dîn-i Mübin-i İslâm’dan Bîhaber Olmak: Mürşidlik gibi yüksek bir makāmı arzulayan kimse, evvelâ en azından ilmihâl derecesinde dînin zarûrî hükümlerini bilmelidir. Dînî hükümleri tanımayanın mürşidlik dâvâsı, karanlıkta meşale taşımaya benzer. Zîrâ ilimden mahrûm olanın irşâdı, hem kendine hem başkasına zarardır.

Mü’minlerin Kalbinde Muhabbet Uyandıramamak: Bir zât ki, halkın kalbine güven ve muhabbet veremez; duruşuyla hürmet telkîn edemezse, o zâtın mürşidlik iddiâsı bâtıldır. Zîrâ gerçek mürşidler, cemiyetin gönlünde yâd edilir, ismiyle sükûn bulur. Muhabbetsiz gönüller, hak yolun delîli olamaz.

Gıybetle Müllevves Meclislerde Bulunmak: Sözü gıybet, sohbeti mâlâyânî olan kişi, irşâd meclisine nâehildir. Zîrâ dedikodu, kalbin pası, meclisin belâsıdır. Mürşid odur ki, diliyle gıybeti meneder, meclisinde Hakk’ın adı anıldıkça nûr yayılır.

Nefsin Hevâsına Uymak: Hakk’a götüren bir rehber, nefsin arzularına meyletmez. Kendi hevâsını din edinenin, başkasına rehberliği zâhirde olur, bâtında felâkettir. Mürşid, hevâsını ayaklar altına alandır; nefsin hizmetçisi değil, terbiyecisidir.

Sert ve Kırıcı Lisanla Hitâb Etmek: Sözleri diken gibi batan, gönülleri inciten, şahısları hedef alarak konuşan kimse, ne bir mürşid olabilir ne de bir sâlik. Mürşid-i kâmil, sözünde lütuf, hitâbında hikmet taşır. Edebsiz kelâm, mürşidlik makāmına leke getirir.

Velhâsıl, bu beş hâlin her biri birer hicâbdır. Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) mürşidlik iddiâsında bulunan kimselerin bu perdelerden uzak olup, halkı Hakk’a ulaştıran birer nûr kandili olmaları gerektiğini nasihat buyurmuştur.

Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû)nun târif buyurduğu dört intisâb mertebesini şu şekilde beyân eylemektedir:

Bey‘at-ı Sûretiyye / El Ele Veren Ahidleşme: Evvel emirde, mürşid-i kâmil ile sâlik-i müştâk el ele verip, tevbe ile gönlünü cilâya, istiğfâr ile sînesini safâya kavuşturur. Bu hâl bir zâhirî bey‘at olsa da, bâtında kalp ile Rabb-i Zülcelâl arasında mukaddes bir yeminleşmedir. Mürşid, Allâh-u Te‘âlâ adına; zikre devâmı, tevekkülde sadâkati, ibâdette sebâtı, îmânda yakîni ve edepte inceliği telkin eder. Böylece bu bey‘at, gönüller mâbeyninde kurulan bir nûr kantarı olur.

Bey‘at-ı Rivâyetiyye / Mektûp ve Risâle ile Kurulan Nisbet: Fizîkî vuslatın mümkün olmadığı zamanlarda, mürşid-i ârifin kaleminden sâdır olan risâleler, mektuplar veyâ eserler sâlike ulaşır. O da bu satırları rûhuyla okur, kalbiyle kabûl eder. Bu yolla meydana gelen intisâb, fiziken uzak fakat bâtınen en derin bağdır. Zîrâ mürşid-i kâmilin kelâmı, müridinin kalbinde tecellî eder; işte o vakit, gönül mektubu mühürlemiş olur.

Bey‘at-ı Dirâyetiyye / Hikmetle Anlamak ve Tatbik Etmek: Bey‘at yalnız tekrar ile tamam olmaz; dirâyetle yâni anlayış ve hikmetle bezenip hayâta tatbik edilmelidir. Sâlik, mürşidin eserinden nûr alır, satır aralarında sırlar devşirir. Lâkin bu sırlar, ancak yaşanarak çözülür. Kaleme dökülen her söz, ancak hâle döküldüğünde intisâb tamam olur. Bu, mârifet bahçesinden gül devşirenlerin yoludur.

Bey‘at-ı Hakîkiyye / Fânîlik ve Bekā ile Tevhîd Mertebesi: Ve nihâyet, hakîkî intisâb budur ki; mürşid ile mürid, hâl üzere birleşir; fânîde yok olur, bekāda var olur. Burada diz çökülen, yalnızca mürşid değildir; aynı zamanda Hakk’a teslîmiyetin remzidir. Mürşid ile sâlikin sözleri ve niyetleri kaynaşır, aralarındaki bağ, sırra dönüşür. Bu vuslat, Tevhîd-i Hakîkî’nin kapısını aralar.

Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) sâlik-i münevverin seyr ü sülûk esnâsında geçtiği mukaddes makamları şu şekilde tasnif eder:

İhsân Makāmı: Bu yüce mertebede sâlik, tüm ibâdetlerinde Mevlâ’nın huzûrunda bulunduğunu derûnî bir kesinlikle hisseder: “Allâh seni görüyor” diyerek her nefeste O’nun nazarı altında olduğunu idrâk eder.

Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) bu husûsu şu şekilde beyân etmiştir: “İhsân, Allâh’ı seni görür gibi bilerek ibâdet etmektir.”

Kur’ân-ı Kerîm’de bu hakîkat şu âyetlerle ifâde olunur: “O, her şeyi ilm ve basîretiyle kuşatmıştır.” (Nisâ Sûresi, 26)

“Siz nerede olursanız olun, O her yerdedir.” (Hadîd Sûresi, 4)

Bu makam, saf bir aşkın ibâdetle buluştuğu en nazlı menzildir.

Ehadiyyet Makāmı: Sâlik, ihsânın ışığında terakkî ettikten sonra Ehadiyyet Makāmı’na vâsıl olur. Bu mertebede, bâtınında cem makāmı hâsıl. “De ki: O Allâh tektir; O her şeyden müstağnî, her şey O’na muhtaçtır; doğurmadı ve doğrulmadı; hiçbir şey O’na denk değildir.” (İhlâs Sûresi, 1–4)

Sâlik, vahdâniyetin o mukaddes tecellîsine kavuşmuş; hâl ve kalpte her zerre ile O’na teveccüh eder.

Akrebiyyet Makāmı: Derinleşen seyrin ardından sâlik, Akrebiyyet Makāmı’na yükselir ki, burada Rabbü’l-Âlemîn’in varlık âleminin her zerresine dâir yakınlığı hissedilir. “Biz onu (insanı), rûhumuzdan bir üflemeyle yarattık; onun şah damarından da ona daha yakınız.” (Kāf Sûresi, 16)

Bu makamda sâlik; O’nun yakınlığını; tıpkı cismi ile değil ama bâtını ile Hakk’a teveccüh ettiğini müşâhede eder.

Melîkiyyet Makāmı / Hüküm ve Kudretin Sırrı: Sâlikin sülûk menzillerinde yedinci basamak olarak terfî ettiği makam, Melîkiyyet Makāmı’dır. Bu makamda sâlik, her işin meâlini, her hükmün sâhibini, her şeyin mâlikini Yüce Mevlâ Hazretleri tarafından olarak idrâk eder.

En‘âm Sûresi’nin 73. âyetinde şöyle buyrulmuştur: “Gökleri ve yeri hak ile yaratan O’dur. O bir şeyin olmasını dilediğinde ‘Ol’ der, o da oluverir. Buyurduğu her söz gerçektir. Sûr’a üfürüldüğü gün mülk O’nundur.”

Bu makam, sâliki dünyânın ve nefsin hükmünden çıkarıp, yalnız Mevlâ’nın hükümranlığına boyun eğdirmeye dâvet eder. Sâlik burada tevhîdin en zâhir ve en azametli şubesine şâhit olur ve “Lâ hükme illâ lillâh” sırrına vâkıf olur.

Hayâtiyyet Makāmı / Varlığın Rûhânî Nefesi: Sekizinci menzil olan Hayâtiyyet Makāmı, kalbin, bâkî hayâtın hakîkatiyle dirildiği, bir tecellî menzilidir. Mü’min sûresi 65. âyette Rabbimiz şöyle buyurur: ‘Hayy olan O Allah’tır. O’ndan başka ilâh yoktur. O hâlde dîn yalnız O’na mahsustur. Duânızı yalnız O’na yapın. Hamd ise âlemlerin Rabbine mahsustur.’”

Bu âyet-i celîle, îmanı en müessir merkezinde tutar: Allâh’ın zat-ı ulûhiyeti—ezelen ve ebeden varlığı, üzerindeki hiçbir tasarrufu kabul etmeyişi—imandan ayrılmaz bir temeldir. Dîn’e münhasır olan ilâhlık sıfatı, insanı Allah’a kul olmanın hakîkatiyle yüzleştirir: Yaratıcının birliğinde teslimiyet, kulluğun en kamil ifadesidir.

“Yalnız O’na duâ edilir” cümlesi ise iki hakikati idrak ettirir: Birincisi, insanın her hâlât içinde yalnız Rabb’ine muhtaçlığıdır. İkincisi, tasavvufta duanın özü, duanızı O’ndan gayrısına vermemek—yani itimadı yalnızca Allah’a yöneltmektir.

Ve nihâyet, “Hamd, âlemlerin Rabbine mahsustur” ifadesi, insanı fiiliyattan önce nispet noktasına çeker: Hamd ile insan, kurtarıcıdan öte, bütün varlığın yaratıcısını her hâl, her merhale ve her dilde takdir etmeye çağrılır.

Bu meâni tasavvuftaki bir meratibin mahiyetidir: Vahdet, kulluk ve şükran. Tasavvufî yolculuk, bu üç şuurla büyütülen kalplerin inziva yerine, ilâhî kulluğun rahmet deryasında yüzdüğü bir yolculuktur.

Bu menzilde sâlik, vücutla değil, ruhla yaşar. Gönül, İlâhî hayâtın pınarından içer; varlıkta değil, hayat sâhibinde fânî olur. Bu mertebe, ebedî vuslatın eşiği bir makamdır.

Mahbûbiyyet Makāmı / Aşkın Taçlandığı Menzil: Seyr ü sülûkun dokuzuncu veçhesi, Mahbûbiyyet Makāmı’dır. Bu makam, aşkın alevlendiği, vuslatın vuslata dönüştüğü, kalbin yalnız sevilmek değil, sevilmeye de mazhar olduğu mahâldir. Mâide Sûresi 54. âyet-i kerîmesinde şöyle buyrulmuştur: “Allâh, bir kavim getirir ki, onları sever, onlar da Allâh’ı severler.”

Bu mertebeye ulaşan sâlik, artık Hakk’ın muhabbetine nâil olmuş, gönlü İlâhî sevdânın ocağında nûra bürünmüş olur. Onun hâli mahviyet, sözü muhabbet, teveccühü ise aşka olur. Artık o, yalnız Mahbûb’un cilvesini temaşâ eder.

Tevhîd-i Şuhûdî Makāmı / Sıfatların Tecellîsinde Fânî Olmak: Sülûk yolunun onuncu menzili olan Tevhîd-i Şuhûdî Makāmı, sâlikin nazarını yaratılmışların sûretlerinden alıp, onların ardındaki Hakk’ın cemâline yönelttiği, her varlıkta O’nun sıfatlarını müşâhede ettiği, kalbin bütün eşyâyı Hakk’a nisbetle gördüğü bir ulvî mertebedir. Bu makamda göz, eşyânın zâhirini değil, onların bâtınında tecellî eden İlâhî sıfatları temâşâ eder.

Hazret-i Sıddîk-ı Ekber (Radıyallâhu Anh) bu makāmın vecdini şu sözle beyân buyurmuştur: “Her neye baktımsa, evvelâ Hakk’ın varlığına işâret eden nişâneleri müşâhede ettim.”

Yâni gözün gördüğü her nesnede, kalbin sezdiği her hâdise ve zerrenin arkasında, Allâh-u Te‘âlâ’nın kudreti, hikmeti, irâdesi ve cemâli seyr ve temâşa edilir.

Bakara Sûresi’nin 115. âyet-i celîlesinde ise Yüce Mevlâ şöyle ferman buyurmaktadır: “Doğu da Batı da Allâh’ındır. Nereye dönerseniz, Allâh’ın vechi oradadır. Muhakkak ki Allâh her şeyi kuşatmıştır ve her şeyi bihakkın bilendir.”

Bu makamda sâlik, kendini değil, sâdece O’nun zât, sıfat ve esmâ tecellîlerini müşâhede eder. Kalb, mâsivâdan tecerrüd eder; gönül aynası, yalnız Hakk’ın cilvelerine âyine olur. Artık benlik kalır, ne de başka bir mâsiva; her şey Hakk’ın zuhuratında fânî olur.

Lâkin bu tecellî menzillerine vâsıl olmak için, yüce tarîkat erbâbının ittifâkla ifâde ettikleri gibi, bir kâmil ve mükemmil mürşidin terbiyesi şarttır. Zîrâ nefis, şeytan ve hevâ, bu yolda nice tuzak ve hîleler kurar.Nitekim meşhur kelâm-ı kibârda buyrulmuştur: “Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır.”

Sâlik, ancak mürşid-i kâmilin delâletiyle hakîkat menzillerine vâsıl olur. Onun nazarı kalbe sirâyet edende irşâd hâsıl olur. Böylece sâlik, tevhîd-i şuhûdî ile vuslata doğru kanat çırpar.

Pîr-i Mütehakkim Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) sâlikin mânevî yolculuğunu sıradan bir ilerleyiş değil, tıpkı bir mekteb-i âlî usûlünce tedrîcen kemâle eriş olarak tasvîr buyurmuştur. Bu kıymetli terakkî çizgisi dört ayrı merhale ile îzâh edilmiştir: İbtidâ, istidrak, irşâd ve itmâm.

Her biri bir öncekine vukûfiyetle bağlıdır; izinsiz geçişe meydan yoktur. Her basamak, bir sâlikin hem ehliyeti hem de liyâkatini test eden rûhî bir sınav mahiyetindedir.

Bu merhalelerin her biri, gönül deryâsında bir başka feyz menba‘ı, bir başka kemâl durağıdır. Her makam, ancak evvelkinden hakkıyla nasîb alanlara açılır. Zîrâ bu yol sıradan bir yürüyüş değil, kalpten kalbe akan bir hikmet irtibâtıdır.

Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) işâret buyurduğu mertebelerin ilki olan Tevbe Makāmı’nı şöyle tavzih buyumuştur:

Tevbe Makāmı / Sülûkun İlk Eşiği: Seyr ü sülûk yolunun evvel menzili, Tevbe Makāmı’dır. Bu makam, mânevî terakkînin başlangıcı, bütün hâl ve makamların temelidir. Sâlik bu menzilde nefsin girdaplarından sıyrılıp, gönlünü arındırarak, Cenâb-ı Hakk’a yönelmenin ilk adımını atar. Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) bu makāmı ilim yolculuğunun “ilk mektebi” mesâbesinde görür; diğer makamlara vuslat, ancak burada sadâkatle sebât edilmesiyle mümkündür.

Tevbe, yalnızca günahlardan pişmanlık değildir; bilâkis, gönlün mâsivâdan yüz çevirip, Mevlâ’ya yönelmesi, her türlü gafletten silkinişin nişânesidir. İster havâs ister avâm olsun, her tabakanın kendi hâline göre bir tevbesi vardır. Lâkin sâlikin ilk tevbesi, yedi mühim esâsa dayalı olmalıdır:

● Gönülden nedâmet: Geçmişteki isyan ve gafletin izini gönülden silmek, kalbi derin bir pişmanlıkla Mevlâ’ya döndürmek.

● Şimdiki hâli koruma: Her an yeniden bir günaha düşme endişesiyle, uyanıklık ve takvâ elbisesine bürünmek.

● Isrârı bırakmak: Nefsin alışkanlık hâline getirdiği kötü amellerden ve mâlâyânî hâllerden derhâl yüz çevirmek.

● Zulümden sakınmak: Hakk’ı zâyi etmemek, mahlûkāta, husûsen insanlara aslâ eziyet etmemek.

● Farzların telâfisi: Geçmişte ihmâl olunan farz ibâdetleri azimle kaza etmek.

● İbâdet sevgisi: Nefsi terbiye ederek ibâdetleri mecburiyet değil, muhabbetle îfâ etmek.

● Seher vaktini ihyâ: Gecenin sükûtunda, gözyaşı ile kalbi yıkamak, gafleti istiğfarla dağıtmak.

Kur’ân-ı Kerîm’in Nisâ Sûresi 17. âyet-i kerîmesinde bu makāmın lütuf ve rahmet yönü şöyle beyân edilmiştir: “Allâh, bir câhillik sebebiyle kötülük yapıp da, peşinden tez elden tevbe edenlerin tevbesini kabûl eder. Zîrâ Allâh bilendir, hikmet sâhibidir.”

Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz Hazretleri’nin kalb-i pâkleri, her an fevka’t-tecellîlere mazhar olduğu hâlde, ümmetine rehber olmak için şöyle buyurmuştur: “Ben her gün Allâh’a yetmiş defâ istiğfâr ederim.”

İşte bu makâm, seyr-i sülûk yolculuğunun ilk vechidir; her adımın öncüsü, her terakkînin menba‘ıdır.

Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) seyr ü sülûk yolundaki kemâl mertebelerinden İstikâmet ve Tezhîb Makamlarını şöyle şerh buyurur:

İstikāmet Mertebesi / Doğrulukta Sefer Eylemek: Bu mertebe, sâlikin hem zâhirinde hem bâtınında dürüstlük ve sadâkat üzere bir hayâtı kendisine şiar edinmesidir. İstikāmet, velâyet yolunun en sağlam direğidir. Hazret-i Pîr bu makāmı her mertebenin özü ve her makāmın kemâle ermesinin şartı olarak zikretmiştir.

Sâlik, bu makamda nefsinin oyunlarına, hevânın cilvelerine aldanmadan, İlâhî emir ve nehiylerde dosdoğru yürür. Zâhirde ve bâtında bir olmaya, sûret ile sîreti tevfîk ettirmeye çalışır. Mürşid-i kâmilin emirlerine tam bir teslîmiyetle riâyet, bu makamda sâlikin imtihan vesîlesidir.

Bu mertebenin aslı, Kur’ân’da “‘Rabbimiz ‘Allâh’tır’ deyip, sonra dosdoğru olanlara korku yoktur” (Ahkāf Sûresi, 13) âyet-i celîlesiyle tescil olunmuştur.

Tezhîb Mertebesi / Ahlâkın Tâhiri ve Kalbin Cilâsı: Bu mertebe, tasavvuf yolunun gülzârı; güzel ahlâkın hâkim olduğu bir iç bahçedir. Sâlik burada hem bedenî hem rûhî zerâfet kazanır. Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) bu makāmı geçmek isteyenin dört temel edeple bezenmesini tavsiye eder:

Lüzumsuz Kelâmdan İhtirâz: Az ve öz konuşmak, kelâmı lüzumsuzdan ve boş lafzdan korumak sâlike lâzım gelen ilk edeptir. Çünkü söz, kalbin tercümânıdır. Kalb temiz olmadıkça lisân da nezâket bulmaz. Mevlânâ buyurur: “Söz, cana giydirilmiş elbisedir; her söz, sâhibinin içini gösterir.”

Uzlet ve Sükût Hâli: Sâlik, halkın lüzumsuz meclislerinden uzak durup, nefesini kalb ile hemzedeceği bir iç inzivâya çekilmelidir. Zîrâ kalabalık, gafletin yoldaşıdır; uzlet ise hakîkatin eşiğidir.

Sıyâm-ı Merğûb / Nâfile Oruç: Nefsânî arzuları kırmanın en müessir yollarından biri oruçtur. Nâfile oruçlar, gönlü arındırır, rûha letâfet kazandırır. Oruç, sâlike sabrın sır kapısını aralar.

Seherlerde Uyanıklık: Uykuyu azaltmak ve seher vaktini ihyâ etmek, sâlikin kalbine İlâhî nûrun doğmasına vesîle olur. “Seherlerde istiğfâr edenler” (Zâriyât Sûresi, 18) sırrına nâil olmak, bu saatte gözyaşı döküp Hakk’a niyâz etmekle mümkündür.

Bu iki mertebe, sâlikin âfâktan enfüse, sûretten hakîkate doğru bir seyr-i sülûkun mihenk taşlarıdır. Her biri bir sabır, bir edep, bir irâde mektebidir.

Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) sâlikin seyr ü sülûk yolundaki menzillerini tahkîk etmiş, her bir hizmetin yalnız şekil ile değil, hakîkatiyle yaşanması gerektiğini beyân etmiştir:

Tevekkülün Hakîkati / Hakk’a Teslîmiyetin En Yücesi: Tevekkül, sâlikin kalbini dünyâ sebeplerinden azâd edip, yalnız Zât-ı İlâhî’ye güvenmesi demektir. Hâl ile teslîmiyet, kelâm ile tevekkülden üstündür. Gümüşhânevî Hazretleri tevekkülün yalnız dil ile “Allâh’a güveniyorum” demek olmadığını, kalben her işte yalnız O’na dayanmaktan ibâret olduğunu vurgulamıştır. Hakîkî tevekkül Allâh’a güvenerek kalbin huzûra erişmesidir.

Zühdün Hakîkati / Kalpte Mâsivâya Yer Yok: Zühd, sâlikin elinde olanı kalbinden çıkarması değil; kalbinde olmayana gönlünü bağlamamasıdır. Zâhirde dünyâyı terk etmek zühd değildir; zühd, kalpte yalnız Allâh’a yer vermek, mâsivâya tenezzül etmemektir. Bu hâl, riyâdan uzak, halîsâne bir kulluğun başlangıcıdır. Gümüşhânevî Hazretleri bu hâlin sâlikin kıblesini bâtına çevirdiğini ifâde buyurur.

Huşûnun Hakîkati / Kalbin Kudret Elinde Erimesi: Huşû, namazın süsü, kulluğun rûhudur. Lâkin zâhirî bir eğilme değil, kalbin Allâh’ın heybeti karşısında eriyip solmasıdır. Gümüşhânevî Hazretleri huşûnun kalbi tir tir titreten bir idrâk olduğunu, bu hâl olmadan kılınan namazın bir sûretten ibâret kalacağını buyurmuştur.

Secdenin Hakîkati / Aşk ile Yere Sürünmek: Secde, kulun en fazla Allâh’a yakın olduğu andır. Ama hakîkî secde, yalnız alnın yere konması değil; kalbin Hakk’a kapanmasıdır. Yüz, toprak olur; benlik, yoklukta silinir. Bu hâl ile secde, Hakk’a vuslatın kapısını aralar.

Hicrân’ın Hakîkati / Hicrânı Unutacak Kadar Hakk’a Vuslat: Hicrân, ayrılığın sızısıdır. Lâkin hakîkî hicrân, hicrânı dahi unutturacak bir vuslattır. Kalbin Allâh’tan gayrıya yönelmesini hicrân sayan Gümüşhânevî Hazretleri vuslatın, O’nunla olmaktan başka bir şey olmadığını buyurur.

Kurbun Hakîkati / Hakk’ın Varlığında Erimek: Kurb, yakınlık demektir. Hakîkî kurb, bir perde mesâbesinde olan benliği yok edip yalnız Hakk’ın cemâline yönelmekle tahakkuk eder.

Tevbenin Hakîkati / Çirkinden Güzeliye Yönelmek: Tevbe, yalnız dil ile “pişmânım” demek değildir. Hakîkî tevbe, kötü hâl ve fiilleri terk edip, güzel ahlâka yönelmekle olur. Gümüşhânevî Hazretleri tevbenin her an yenilenmesi gerektiğini, zîrâ her nefesin ayrı bir hesâba tâbi olduğunu buyurur.

İnâbe’nin Hakîkati / Hakk’a İlticâ ve Tam Teslîmiyet: İnâbe, gönlüyle Hakk’a yönelmek, başkasına kalben dönmemektir. İnâbenin hakîkati, yalnız O’na sığınmak ve yalnız O’ndan istemektir. Bu hâl, sâliki her türlü mahlûka perestiş etmekten kurtarır, yalnız Hakk’ın kapısına merğûb ve merbût kılar.

Kulluğun Hakîkati / Nefsî İrâdesini Küçültmek: Hakk’a kulluk, sâdece sözle değil, kalben “Ben değil, O’nu” hissederek kulluk etmektir. Gümüşhânevî Hazretleri’ne göre kulun en mühim vazîfesi, nefsinin sesini susturmaktır. Varlığını O’nun irâdesine teslim ederek göstermek, kulluğun hakîkatidir. En büyük ibâdet, bu teslîmiyettedir.

Sabrın Hakîkati / Şikâyetten Uzak, Nefs-i Mahkûmuz: Sabır, yalnızca dayanmak değil; kalbinde şikâyet tohumu bile yeşertmemektir. Mürîd, her sabır darbesinde nefsinin kapılarına kilit vurur, sabrı ıslâh makāmına taşır. Gümüşhânevî Hazretleri, asıl sabrın, nefsin sıkıntıya karşı sabr-ı sabretmesi olduğunu buyurur.

Rızânın Hakîkati / Kazâya Sevinçle Yol Almak: Rızâ, gönlün memnûniyeti meselesidir. Gümüşhânevî Hazretleri bu hâlin esmâsına sevinçle gövde vermekle oluştuğunu ifâde eder. Nezâketle kazaya şükretmek, Hakk’ın emrine boyun eğmektir. Rızâ, böylesine bir gönül huzûrudur.

İhlâsın Hakîkati / Engelleri Unutturan Başarma: İhlâs, kalbin O’na hâs kılınmasıdır. Yâni gönül, O’ndan başkasını anmaz hâle gelir. Gümüşhânevî Hazretleri’ne göre bu hâl, nefsin meşgalesini yitirmesiyle zuhûr eder İhlâs, nefsin gölgesini tamamen silmekle niyet-i tamamen rıza-i ilâhiye rabtetmekle elde edilir.

Kanâatın Hakîkati / Kalbin Zenginliğe Ermesi: Kanâat, malın değil, gönlün zenginliği meselesidir. Kalbî varlığa yönelen mürîd, bu mertebede artık dünyâ malına mâni olmaz. Çünkü gönlü, mânevî hazîneyle doymuştur. Gümüşhânevî Hazretleri bu hâli, gerçek zengine dönüşmek olarak tanımlar.

Zikrin Hakîkati / Kalpten Gafleti Dışlamak: Zikir, gönlün İlâhî esmâ ile âbâd olmasıdır. Gümüşhânevî Hazretleri kalpteki nefsani ahvali O’nu zikrin nûruyla ihyâ etmeyi tâlim eder. Zikrullâh kalbe vurulan bir nûr hamlesidir.

Nefsin Hakîkati / Kalbin İsyandan Temizlenmesi: Nefis, sürekli kabarma eğilimindedir. Gümüşhânevî Hazretleri’ne göre bu hâlden kurtulmak için benlik, yekpare teslim olmalı; gönlü rûhânî bir iklime taşınmalıdır.

Kalbin Hakîkati / Kirden Ârî Bir Kalb: Kalbin aslî vasfı “kalb-i selîm” olmasıdır. Gümüşhânevî Hazretleri kalbi kir, gaflet ve isyandan arındırmayı gerçek yolun hedefi sayar. Bir gönül ne kadar temiz ise Hakk’a o kadar tâlim eder.

Rûhun Hakîkati: Ruh yalnız kalpte değil, cisimde de berraklık talep eder. Gümüşhânevî Hazretleri bu hâli, rûha husûsî ve lübbe âit bir müstesnâ cisim hâli olarak tanımlar.

Gümüşhânevî Hazretleri sülûk erbâbının seyr ü sülûkunda mihver edineceği dört rüknü, yâni şerîat, tarîkat, hakîkat ve mârifeti, kemâl yolunun temel erkânı olarak takdim buyururlar. Bu dört menzilin birbiriyle münâsebetini anlatırken, büyük mürşidlerden Necmüddîn-i Kübrâ (Kuddise Sirruhû)dan şöyle bir temsil naklolunur:

“Şerîat gemidir, tarîkat deryâdır, hakîkat bu deryâda bulunan inci hükmündedir. Bu cevheri elde etmek isteyen evvelâ gemiye biner, ardından deryâya açılır ve nihâyet murâd ettiği incîyi bulur. Ancak bu yola revân olmayan kişi, o kıymetli incîye nâil olamaz. Bu incîyi tanıyıp elde etmek ise mârifet ehline mahsustur.”

Bu beyanla işâret olunmuştur ki, şerîat yola çıkış vesîlesi, tarîkat hakîkate erişin vâsıtası, hakîkat ise mârifete varışın kapısıdır.

Zîrâ şerîat ile teklif zuhûr eder, hakîkat ile irfân cilvelenir. Şerîat ilmin muktezâsına göre ayağa kalkmaktır, hakîkat ise hikmetin ziyâsı ile kalbi tenvîr etmektir. Şerîat hakîkatle te’yîd bulur, hakîkat de şerîatla mütemekkindir.

Şerîat, Yüce Mevlâ’nın hüküm ve buyruklarını kabulle amel etmektir. Hakîkat, bu hükümleri kalbî idrâk ile içselleştirmektir. Şerîat ibâdettir; hakîkat ise ibâdetin şuhûdu ve yakınlığıdır. Şerîat, Allâh-u Te‘âlâ’nın nîmet dâvetidir; hakîkat, bu dâvete vuslattır.

Tarîkat, fiil ile bu dâvete icâbet etmektir; hakîkat, hâl ile o dergâha vuslat etmektir; mârifet ise bu vuslata hayretle fânî olmaktır.

Şerîatın tahâreti, su ve toprakla bedenin temizlenmesidir. Tarîkatın tahâreti, nefsin hevâsından ve masivâdan arınmasıdır. Hakîkatin tahâreti, kalbin yalnız Allâh’a tahsîs edilmesidir. Mârifet ise bu tahsîsin kemâl derecede idrâkidir.

Velhâsıl kelâm; Şerîatsız tarîkat olmaz, tarîkatsız hakîkat olmaz, hakîkatsız da mârifet zuhûr etmez. Bu erkân, bir gerdanlıkta dizili cevherler gibi, birbirine bağlı ve birbirini tamamlar mâhiyettedir.

Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) Câmi‘u’l-Usûl’ün sekizinci ve dokuzuncu bâblarında, hak yolunun en ince ve derûnî meselelerinden olan vahdet-i vücûd ve vahdet-i şuhûd bahislerini, ledünnî irfânın safâsıyla kaleme almış, kâmil mürşîdin, sâdık mürîde olan teveccühünü incelikle beyân buyurmuştur.

Bu husus öyle ulvî bir sahadır ki, yalnız hâl ehlinin sohbetinde müzâkere edilmesi câizdir. Biz burada, zamânın kıymetini ve zemînin hassâsiyetini nazar-ı îtibâra alarak, bu incîlerin yalnız bir parıltısıyla iktifâ ediyoruz.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin Câmi‘u’l-Usûl’ü, sâlikin terbiye ve tezkiye sürecinde tâkip etmesi gereken âdâb ve erkânı, mürşid-mürîd münâsebetinin zerâfetini ve irfânî terbiyenin esaslarını en latîf şekilde cemeden müstesnâ bir eserdir. Bu kudsî eserin bize tevârüs ettirdiği irşâd ve terbiyenin metodolojisi, hem gönüllere şifâ hem de akıllara nûr olmuştur.

Gümüşhâneli Dergâhı’nın Dâru’l-Hadîs Olma Vasfı ve İrşâd Usûlünün İlmî Boyutu

Gümüşhâneli Dergâhı yalnızca bir zikir ve sohbet meclisi değil; aynı zamanda hadîs ilminin tedris edildiği, ilimle amel eden mürşidlerin yetiştiği bir Dâru’l-Hadîs mâhiyetinde faaliyet göstermiştir. Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû), dergâhında ihvânıyla bir araya geldiğinde hadîs derslerini aslâ ihmâl etmemiş, Râmûzu’l-Ehâdîs başta olmak üzere pek çok temel eserin tedrisini bizzât yürütmüştür.

Bu meclislerde yalnızca ilmî aktarımlar yapılmakla kalmamış, aynı zamanda ahlâkî terbiye, tasavvufî edep ve kalp safası da ihmâl edilmemiştir. Çünkü Gümüşhânevî Hazretleri için ilim, nefsin tezkiyesinden ve kalbin terakkîsinden ayrı düşünülemezdi. Hadislerin zâhirî mânâları kadar, bâtınî hikmetleri, kalbe yansıyan nurları ve hayâta tatbiki de bu derslerin asli gâyesi olmuştur.

Hazret, bu irşâd usûlünü yalnızca kendi devrinde değil; halîfelerine de bu usul üzere hizmet etmeyi ve hadisin merkezde olduğu bir mâneviyât yolunu sürdürmelerini tavsiye etmiştir. Böylece Gümüşhâneli Meşrebi, Hâlidiyye usûlü üzerine binâ edilmiş; ancak bu usûl, özellikle hadîs ilminin diriltildiği, ilim ve zikir meclislerinin iç içe geçtiği bir irfân yolu hâline gelmiştir.

İşte bu titiz duruş ve hadîs-i şerîflere gösterilen hürmet, Osmanlı sultanlarının da Gümüşhânevî meşâyihına karşı duyduğu ihtirâm ve teveccühün temel sebeplerinden biri olmuştur. Zîrâ Osmanlı’da hadîs âlimlerine ve yaşayan sünnet ehline duyulan saygı, devletin en yüksek kademelerinde dahi hiçbir zaman eksilmemiştir. Gümüşhânevî Hazretleri ve onun silsilesi, bu müstesnâ konumlarını yalnızca tarîkat ehli olmalarına değil; aynı zamanda ilim, edep ve sünnete sadâkatle bağlılıklarına borçludur.

Gümüşhâneli Dergâhı, böylece asırlar boyu ilmin ve zikrin, hikmetin ve hizmetin iç içe geçtiği bir mâneviyât menba‘ı olarak varlığını sürdürmüş; her dönemde hadîs-i şerîflerle nurlanan bir irşâd merkezine dönüşmüştür.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin Halifeleri ve Mürşid-i Kâmil Anlayışı: İrşadın İncelikleri

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) ilmiyle, irfânıyla, takvâsıyla ve fütüvvetiyle bir asra mühür vurmuş bir gönül sultânı olduğu gibi; geride bıraktığı zengin halîfeler silsilesiyle de tasavvuf yolunun kıyâmete dek sürecek bir feyz menba‘ı olmasını temin etmiştir. Nitekim onun halîfeleri, yalnızca bir tarîkat zincirinin halkaları değil; aynı zamanda ilim ve hikmet yolunun aydınlatıcı yıldızları hâline gelmiştir.

Mehmed Fevzi Efendi Hazretleri kaleme aldığı Hediyye adlı kıymetli eserinde, Gümüşhânevî Hazretleri’nin yüz on altı halîfesinin isimlerini tek tek zikretmiştir. Ancak bu listede adı geçmeyen daha nice irşâd ehli talebeler, zâhir ve bâtın ilimlerinde sebât etmiş halîfeler de vardır.

Bu geniş irfân halkası, Hazret’in insan yetiştirme mahâretinin, tasavvufun evrensel boyutunun ve Hakk yolunda sadâkatle yürüyenlerin birer şahididir. Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin ömrünü adadığı irşâd ve terbiye-i ruhâniyye sahasında yüz on altı halîfe yetiştirdiği, menkıbeler ve ilmî vesîkalarla sabittir.

Bu halîfeler, Hazret-i Şeyh’in feyzini ve tarîkat erkânını dört bir diyara taşıyarak Hâlidiyye meşrebini yaygınlaştırmış ve mânevî hizmette bulunmuşlardır.

Bu mübârek silsilenin en çok mâruf olanları arasında; Kastamonulu Hasan Hilmî Efendi, Safranbolulu İsmâîl Necâtî Efendi, Dağıstanlı Ömer Ziyâüddîn Efendi, Tekirdağlı Mustafa Feyzî Efendi, Lüleburgazlı Mehmed Eşref Efendi, Hâfız Ahmed Ziyâüddîn Efendi, Zeynullâh el-Kazânî, Hasan Hilmî ibn Ali el-Kevserî, Ünyeli Yûsuf Bahrî Efendi, Nallıhanlı Hasan Ziyâüddîn Efendi, Trabzonlu Hâfız Es‘ad Efendi, Kaymakam Hacı Osman Efendi, Ankaralı Ahmed Hilmî Efendi, Tarsuslu Hocazâde Hacı Hamza Efendi, Kırımlı Müctebâ Efendi, Şam’da Yûsuf en-Nâşûkî, Kırım’da İsmâîl el-Kırımî, Erzincan’da Hasan el-Erzincânî, Mahmûd el-Bosnevî, Adapazarı’nda Mustafa el-Kürdî el-Harpûtî, Düzce’de Hasan Hulûsî Efendi, Of’da Yûsuf Şevkî el-Ofî, Mısır’da Şeyh Cevdet ibn İbrâhîm ve Hâce Rahmetullâh Efendi gibi isimler zikrolunur.

Her biri Gümüşhânevî Hazretleri’nin mânevî terbiyesi altında neşv ü nemâ bularak, yalnızca kendi bölgelerinde değil, İslâm âleminin muhtelif coğrafyalarında da tasavvufun, ahlâkın ve ilim yolunun bayraktarlığını üstlenmişlerdir. Bu irşâd halkası, Ümmet-i Muhammed’in gönül âleminde bir nur zinciri olarak bi-iznillâh kıyâmete dek devâm edecekdir.

Gümüşhânevî Hazretleri, mürşid-i kâmil kavramını yalnızca bir post işgali veyâ makam sâhibi olmakla sınırlamamış; bu yüce vazîfenin altını derin ilim, yüksek ahlâk ve ince edep ile doldurmuştur. Ona göre, kâmil bir mürşidde bulunması gereken beş temel vasıf şunlardır:

  1. Açık Bir Manevî Zevk: Mürşidin kalbi, dâimâ İlâhî zevk ve huzurla dopdolu olmalıdır. Bu zevk, hem kendi rûhunu nurlandırır hem de taliplerin gönlünde dirilişe vesîle olur.

  2. Sahîh Bir İlim: Mürşid-i kâmil, zâhir ve bâtın ilimlerinde sahîh bir bilgiye sâhip olmalı, şerîat ölçüsünden bir an olsun ayrılmamalıdır. Bilgisini yalnızca aktarmakla kalmayıp, hikmetle terbiye edebilmelidir.,

  3. Yüksek Himmet: Sıradanlıkla yetinmeyen, yüksek gayret ve azim sâhibi, müridlerini de bu yüksek himmete teşvik eden bir gönül insanı olmalıdır.

  4. Marzıyye Hâli: Nefsini marzıyye makāmına, yâni Rabbin râzı olduğu kulluk hâline ulaştırmış, nefs terbiyesinde sebât ve istikāmet göstermiş olmalıdır.

  5. İsâbetli Görüş: Her meselede ferâset sâhibi, doğru kararlar verebilen, müridlerinin hâline vâkıf ve onlara en uygun nasihatleri sunabilecek bir hikmet eri olmalıdır.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin mürşid tasavvurunda ayrıca şu esaslar da öne çıkar:

Bir mürşid-i kâmil, muhâtap olduğu her seviyeden insana onun anlayışına uygun lisanla hitâb etmeli, ilimden yoksun olanlara öğreterek, eksikleri tamamlamaya gayret göstermelidir. O, müritlerini takvâ yoluna yönelten, haramlardan ve şüphelilerden uzaklaştıran, dînin emirlerini yaşatmayı teşvik eden bir hidayet kandili olmalıdır.

Yine mürşid-i kâmil, kendisine irşâd için başvuran herkese duâ eden, maddî ve mânevî sıkıntılarıyla ilgilenen, şefkat ve merhametle dolu, hürmet ehli bir zattır. Bu özellikler, onun sâdece öğreten değil; aynı zamanda gözeten, koruyan ve seven bir mürşid olmasını sağlar. Müridleri onun yanında yalnızca ilim almaz; aynı zamanda ahlâkî kemâl ve kalbî huzurda bulurlar.

İşte bu yüksek anlayış sâyesinde, Gümüşhânevî meşrebi, irşâd makāmını bir aşk, sadâkat ve edep yolculuğu hâline getirmiş; onun halîfeleri de bu ölçülerle kıymet kazanmışlardır. Bu feyiz zinciri, asırlardır silsile-i saâdât içinde parlamaya ve gönülleri nurlandırmaya devâm etmektedir.

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) yalnızca mânevî irşâd halkalarının pîri değil; aynı zamanda ilim yolunun sarsılmaz bir neferi, şer‘î ilimlerde derin vukûfiyete sâhip bir âlim-i rabbânî idi. Onun irşâd anlayışı, yalnızca kalpleri tezkiye etmekten ibâret kalmamış; aynı zamanda ilmî meclisler kurarak, talebelerini zâhir ilimlerde de en yüksek mertebelere ulaştırmak gâyesiyle şekillenmiştir.

Bu sebeple, Gümüşhânevî Hazretleri’nin mânevî halîfelik verdiği zatlar dışında, ilmî icâzet verdiği yüzlerce mücâz talebesi de bulunmaktadır. Bu icâzetler, yalnızca bir geleneğin devri değil; aynı zamanda ilimle amel eden, şerîatın zâhirine ve bâtınına riâyet eden âlimlerin yetişmesini sağlayan bir irfân zinciridir.

Hazret, gerek tasavvuf halkalarında gerekse ilmî ders meclislerinde, talebelerine fıkıh, tefsîr, hadis, kelâm gibi dinî ilimlerde derinlemesine eğitimler vererek, icâzet mertebesine erişenleri müderris, müftü, kadı ve vaiz olarak ilim hayâtına kazandırmıştır. Bu icâzet silsilesi, İstanbul’dan Anadolu’nun en ücra köşelerine, hattâ Kafkasya ve Rumeli’ye kadar yayılarak Gümüşhânevî meşrebini bir ilim ve irfân nehrine dönüştürmüştür.

Verdiği icâzetlerde öncelikli şartı, talebenin ahlâk-ı hamîde ile süslenmiş olması, amel ile ilmi mezcederek bir denge kurabilmesidir. Zîrâ onun nazarında ilim, kalbi tezkiye ile süslenmediği takdirde kuru bir bilgi yığınına dönüşür; amel ise ilimsiz bir cehâlet batağına saplanır. Bu sebeple icâzet verdiği her talebenin hem kalp hem zihin terbiyesini tamamlamış olması, en mühim şartlardan biri olmuştur.

İşte bu yüksek hassasiyet, Gümüşhânevî Hazretleri’nin talebelerinin ilmî olduğu kadar edebiyle de meşhur olmalarını sağlamış, onların hem şer‘î meselelerde fetvâ verebilecek hem de gönüllere rehberlik edecek donanıma sâhip kişiler olarak yetişmelerine vesîle olmuştur. Bu talebeler arasında ulemâ, şeyhler, mutasavvıflar, kadılar, müderrisler bulunmuş; her biri Hazret’in hem ilmini hem edebini hem de feyzini taşıyarak yeryüzünün dört bir yanına dağılmıştır.

Böylece Gümüşhânevî Hazretleri, yalnızca mânevî bir irşâd zinciri değil; aynı zamanda ilim yolunun sönmeyen kandillerini de yakarak ümmetin mârifet ve hikmet yolunda yürümesine rehber olmuştur.

Doğruluğu veyâ yanlışlığı bir yana, bir milyonu aşkın mürîdânının bulunduğunun telaffuz edilmesi dahi, Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri’nin cemiyet-i İslâmiyye üzerindeki tesîrâtının azametine işâret eder. Hazret, yalnızca hayatta olduğu müddetçe değil, vefâtından sonra dahi, telîf buyurduğu eserleri, irşâd ettiği talebeleri, halîfeleri ve mürîdleri vâsıtasıyla feyzini ve irfânını devâm ettiren bir kutb-i âzam hüviyetine mâlik olmuştur.

Zât-ı âlîleri, sohbetlerine iştirâk eden, nasîhatlerinden müstefîd olan kimseleri şahsiyetiyle, edeb-i manevîsiyle, zâhir ve bâtın kemâlâtıyla derinden etkilemiştir. Bu mânevî lezzet ve huzûrdan sâdece halk tabakası değil, pâdişâhından vezîrine, paşasından şeyhülislâmına, kumandanından müderrisine kadar devlet erkânı dahi istifâdeye can atmış, Hazret’in huzûrunda bulunmayı bir izzet ve saadet bilmişlerdir.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin hilâfet-i maneviyyesi ve irşâd kudreti üzerine daha evvel zikrolunan zât-ı şerîfler, onun yalnızca bir tasavvuf pîri değil, aynı zamanda devrin siyâsî ve ictimaî muhitlerine de tesîr etmiş bir mürşid-i kâmil olduğunu tasdîk eder. Öyle ki, mânevî meclislerinde bir araya gelen farklı zümreler, zikr ü sohbet halkalarında aynı feyzi bulmuş, Hazret’in rehberliğinde sülûk eylemişlerdir.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin İlim İcâzetinde Hikmet Dolu Öğütleri: İhlâs, İlim ve Sorumluluk

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) ilmin yalnızca zâhirini değil, kalplere sirâyet eden hakîkat boyutunu da talebelerine öğretmeye ömrünü vakfetmiş bir mürşid-i kâmil ve âlim-i rabbânî idi. Onun verdiği her icâzet, yalnızca bir ilmî yeterliliğin belgesi değil; aynı zamanda kalp terbiyesinin, edebin ve ihlâsın da bir emâneti olmuştur.

Verdiği bir icâzet-i ilmiyyede şöyle buyurmuştur:

“Bu âciz kula Cenâb-ı Hakk ikramlarda bulunmuş, onu itâatlerin en üstünü ile meşgul etmiş ve ibâdetlerin en büyüğünde çalıştırmıştır ki o da şerefli ilmi taleb etme işidir. Zîrâ insan Allâh-u Te‘âlâ’nın rızâsını istemekte, ihlâs sâhibi olduğu, çirkin olan gösteriş ve desinlerden uzak bulunduğu zaman, İlâhî emirle mükellef olanlar arasında temâyüz eder ve şeref kazanır. Aksi hâlde ilim, sâhibine vebal olur.”

Bu satırlar, Gümüşhânevî Hazretleri’nin ilim anlayışının rûhunu yansıtan bir hikmet çağrısıdır. Ona göre ilim, yalnızca akıl ile değil; kalple, edeble, ihlâsla ve tevekkülle birlikte yoğrulduğunda insanı kemâle erdirir. Aksi takdirde, riyâ, gösteriş, nefsanî temayüller ve dünyevî maksatlarla öğrenilen her bilgi, kişinin üzerine ağır bir vebal olarak döner.

Hazret, talebelerini ilme teşvik ederken her dâim şu iki noktaya dikkat çekerdi:

  1. İlim, en büyük ibâdetlerden biridir. Allâh-u Te‘âlâ’nın rızâsını talep eden ve ihlâsla bu yolda yürüyen kimse, kulluk makāmında yükselir, diğer insanlar arasında temâyüz eder, yâni gönüllerde iz bırakır, Hakk’ın huzûrunda kıymet bulur.

  2. İlim, vebâle dönüşebilecek bir emânettir. Eğer ilim, rızâ-i İlâhî için değil de gösteriş, kibir, dünyevî menfaat ve nefsânî heveslerle elde edilirse, kişiyi manen felâkete sürükler. Böyle bir bilgi, kişinin cehâletini artırır, kalbini karartır, âhiret yolunu daraltır.

Bu İlâhî ölçüler ışığında, Gümüşhânevî Hazretleri’nin her icâzeti, hem ilmi hem ahlâkı hem de kalp temizliğini bir arada taşımıştır. Talebelerine yalnızca kitap bilgisi değil; aynı zamanda takvâ, edep, ihlâs ve merhamet aşılamıştır. Çünkü gerçek bir mürşid nazarında, ilim ancak amel ile kıymet kazanır, ilimsiz amel de sapma ve yanlışlıkla sonuçlanır.

Onun bu hassâsiyetleri, yetiştirdiği yüzlerce âlimin hem ilmiyle hem de yüksek ahlâkıyla tanınmasına vesîle olmuş, Gümüşhânevî meşrebini yalnızca bir tarîkat değil; aynı zamanda bir ilim ve ahlak menheci hâline getirmiştir.

Gümüşhânevî Hazretleri için ilim, yalnızca öğrenilmesi ve öğretilmesi gereken bir bilgi yığını değil; imanı kuvvetlendiren, ameli sahihleştiren ve toplumu ihya eden bir anahtardı. Onun ilmî faaliyetleri, bu bakış açısının doğal bir yansımasıdır.

Hazret, ilmi ferdî bir şeref vesilesi olarak görmemiş, bilakis ümmetin istikâmeti için bir emanet bilmiştir. Bu yüzden kaleme aldığı eserlerde, vaazlarında ve ders halkalarında hep kolaylaştırıcı, derleyici ve rehberlik edici bir üslup tercih etmiştir. Özellikle Râmûzu’l-Ehâdîs’te görüldüğü üzere, onun gayesi, ilmi geniş kitlelerin istifadesine sunmak, hakikati sade ve anlaşılır bir dille talebelere ulaştırmaktı.

İlme verdiği önemin en dikkat çekici tarafı, onun ilmi ahlâk ve hizmetle birleştirmesidir. Zira Gümüşhânevî Hazretleri nazarında ilim, amel ve ahlâktan ayrı düşünülemez. Ahlâksız bir âlim, kuru bilgi taşır; amelsiz bir ilim, faydasızdır. Bu sebeple o, talebelerine hem ilmî disiplin hem de ahlâkî ölçü aşılamış; dergâhını ilimle ahlâkın buluştuğu bir mektep hâline getirmiştir.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin ilme verdiği önem, aynı zamanda onun evrensel bir ufka sahip oluşunda da görülür. Anadolu’da yetişmiş bir âlim olarak Mısır’daki Ezher’de büyük teveccüh görmesi, ders halkalarının yüzlerce âlimi kendine çekmesi, onun ilmî kudretini olduğu kadar ilmin ulviyetine verdiği değeri de gösterir.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin ilme verdiği önem, onu sadece bir mutasavvıf değil; aynı zamanda ümmetin ortak mirasına hizmet eden bir âlim, bir müderrîs ve bir rehber kılmıştır. Onun için ilim, kalpleri nurlandıran, akılları aydınlatan ve toplumu hakikate yönelten bir kandil olmuştur.

O, ilmi bir emanet gibi taşıdı; öğrendiklerini gizlemedi, talebelerine aktarmayı bir sorumluluk bildi. Yazdığı eserlerde kullandığı sade üslup, onun ilmi herkesin istifadesine açma niyetinin göstergesidir. Çünkü ona göre ilmin değeri, kalın kitaplarda gizli kalmasında değil; insanlara ulaşıp onların hayatını güzelleştirmesinde idi.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin ilme verdiği önemin en belirgin tezâhürü, onun ilmi irşâdın merkezine koymasıdır. Dergâhında yapılan sohbetler yalnız zikrullah meclisleri değil; aynı zamanda hadis, fıkıh ve tefsir derslerinin icra edildiği birer ilim halkasıydı. Böylece dergâh, hem mânevî terbiye hem de ilmî eğitim merkezi hüviyetine bürünmüştür.

Onun ilme yaklaşımı, medrese ve tekke arasındaki kopukluğu gideren bir köprü vazifesi görmüştür. Medrese yalnızca zahirî bilgiyi, tekke yalnızca kalbî terbiyeyi temsil etmez; ikisi bir araya geldiğinde hakikat kemâle erer. İşte Gümüşhânevî Hazretleri, bu bütünlüğü şahsında ve mektebinde fiilen göstermiştir.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin Hadîs İlmini İhyâya Yönelik Usûlü ve Osmanlı’daki Hadisçiliğin Yeniden Dirilişi

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) irşâd yolunu ve ilmî gayretini bilhassa hadîs ilminin ihyâsına binâ etmiş, tarîkat meclislerinin merkezine Kur’ân ve Sünnet’i yerleştirerek zikirle ilmi, edeble hikmeti birleştiren nâdir bir yol izlemiştir. Bu tercihi, yalnızca kendi tasavvuf anlayışının bir tezâhürü değil; aynı zamanda Osmanlı ilim hayâtının içinde bulunduğu ilmî zafiyetlere karşı ortaya konmuş bir ihyâ hareketi olarak da okunmalıdır.

Nitekim Yunus Macit’in (1990) yaptığı akademik çalışmada da ortaya konduğu üzere, Osmanlı Devleti’nin gerileme dönemi olarak bilinen 1699-1876 yılları arasında, hadîs ilmi diğer İslâmî ilimlere nazaran zayıflamış; bu zayıflama özellikle Dâru’l-Hadîs müesseselerinin zayıf kalmasında kendini göstermiştir. Osmanlı medreselerinde kelâm, fıkıh, mantık gibi ilimlere ağırlık verilirken, hadîs ilmi arka planda kalmış; sünnet merkezli bir ilim anlayışı, giderek zayıflayan bir damar hâline gelmiştir.

İşte bu ilmî boşluk ortamında Gümüşhânevî Hazretleri’nin kurduğu Gümüşhâneli Dergâhı, yalnızca bir tasavvuf merkezi değil; aynı zamanda bir Dâru’l-Hadîs gibi faaliyet göstermiştir. Hazret, dergâhında Râmûzu’l-Ehâdîs, Mişkâtü’l-Mesâbîh gibi temel hadîs metinlerini düzenli olarak okutmuş, hadislerin hem zâhirini hem de bâtınını açıklayarak ümmetin kalbine sünneti yerleştirme gayretini dâimâ diri tutmuştur.

Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin ve bağlı bulunduğu dergâh-ı âlînin, hadîs-i şerîf ile olan münâsebetini bihakkın kavrayabilmek için, evvelâ Hazret’in mensûbu bulunduğu tasavvuf geleneğinin hadîsle irtibatını ortaya koymak zarurîdir. Zîrâ Gümüşhânevî Hazretleri, Câmi‘u’t-Turûk denilen müteaddid tarîkatlardan icâzet almış, çok yönlü bir mânevî silsileye sâhip bir zât-ı şerîftir. Bununla birlikte, kendisini tarîkaten Nakşibendî, meşreben Şâzelî olarak tanımlamakta ve bütün tarîkat ve irşâd faaliyetlerini bu iki kudsî meşrebin esasları üzerine inşâ eylemiştir.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin ulvî talimâtlarıyla, mübârek zât Ervâdî Hazretleri tarafından hilâfet-i tâmme ile irşâda mezûn kılınan, büyükler büyüğü Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri hakkında kaleme alınan ve “Tarîkaten Nakşî, Meşreben Şâzelî” ünvânını taşıyan makāle, ehl-i irfân ve talebân için okunmaya şâyân bir eser-i tetkîkiyyedir.

Söz konusu makālede beyân olunduğu üzere, Gümüşhânevî Hazretleri, hem Nakşibendiyye tarîkatının, hem de Şâzeliyye meşreb ve yolunun halîfeliğini bizzât Ervâdî Hazretleri’nden almıştır. Ervâdî Hazretleri ise, Nakşî hilâfetini Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nden, Şâzelî hilâfetini ise Allâme Şeyh Ömer Feyzî eş-Şâzelî Hazretleri’nden tevellüd ederek almış ve bu mânevî silsileyi Gümüşhânevî Hazretleri’ne tevdî eylemiştir.

Bu menba‘-ı hikmet silsilesi, tarîkat-i aliyyenin birliğini, meşreplerin hakîkat üzere tevhîdini ve ilimle tasavvufun iç içe bir kudsî yol olduğunu gözler önüne sermekte; Gümüşhânevî Hazretleri’nin de bu iki ulvî meşrebi cem‘ ederek ümmete rehberlik ettiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Hazret’in ilmî ve irşâdî terbiyesinde Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin mübârek yolunu sürdüren, Nakşî-Hâlidî geleneğinin mümtâz simâlarından olan Ahmed ibn Süleyman el-Ervâdî Hazretleri’nin derin tesîri ayrıca zikre şâyândır.

Ervâdî Hazretleri yalnızca kaleme aldığı eserleriyle değil, aynı zamanda düzenlediği hadîs-i şerîf dersleri ve yetiştirdiği talebeleriyle devrinin öne çıkan simâları arasında yer almış, böylelikle Gümüşhânevî Hazretleri’nin hadîs merkezli irşâd anlayışının teşekkülünde mühim bir rol oynamıştır.

Gümüşhânevî Hazretleri bu feyz ve tesîrle, dergâhında hadîs-i şerîf okutmayı, irşâdın temeli kılmayı esas almış ve böylece zâhir ile bâtını mezceden bir Dârü’l-Hadîs mâhiyetinde bir mekteb vücûda getirmiştir. Bu anlayış, yalnızca devrine değil, kendisinden sonraki nesillere de tesîr etmiş, gönül ve ilim ehline rehberlik eden bir yol olarak devâm etmiştir.

Tarîkat-ı Aliyye-i Nakşibendiyye’nin Hâlidiyye kolunun son büyüklerinden biri olan Ahmed ibn Süleyman el-Ervâdî Hazretleri, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin son halîfesi olarak temâyüz etmiş, muhtelif meşâyihtan aldığı icâzetlerle Câmi‘u’t-Turûk yâni çoklu tarîkat silsilesine sâhip bir hilâfet-i tâmmeye mazhar olmuştur. Zât-ı âlîleri, derin ilmî birikimi ve tasavvufî rikkatiyle yalnızca mensûb olduğu Nakşibendiyye’ye değil, umûm tarîkat mecrâlarına tesîr etmiştir.

Ervâdî Hazretleri İstanbul’a gelerek Ayasofya Câmii’nde iki sene müddetle hadîs-i şerîf tedrîs etmiş ve bu esnâda Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri ile tanışmıştır. Bu mübârek buluşmanın netîcesinde, Ervâdî Hazretleri, Gümüşhânevî’ye hem hadîs dersleri vermiş hem de kendisine hilâfet-i tâmme ile icâzetnâme-i şerîfe tevdî etmiştir. Bu irtibat, Gümüşhânevî Hazretleri’nin hadîs merkezli irşâd anlayışının teşekkülünde mühim bir menba‘ olmuştur.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin terbiye ettiği talebeler arasında, ilim ve irfân yolunda yetişip hadîs icâzeti alan pek çok zât-ı âlî bulunmaktadır. Bunlar arasında Kastamonulu Hasan Hilmî Efendi, Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî, Nallıhanlı Hasan Ziyâüddîn Efendi, Sivas Aziziyeli Abdülkâdir Efendi, Gümüşhâneli Ahmed Hulûsî Efendi, İstanbullu Seyyid Ahmed Râşid Efendi, Uluborlulu Ali Kemâl Efendi, Arapkirli Hüseyin Avni Efendi (Karamehmedoğlu), Azdavaylı Mahmûd Celâleddîn Efendi, Ezineli Mehmed Hulûsî Efendi ve Yûsuf Ziyâüddîn Ersal Efendi gibi isimler meşhûriyet kesbetmişlerdir.

Bu silsile-i aliyye, hem hadîs-i şerîflerin muhâfazası hem de irşâdın sahîh temellere istinâd etmesini temîn eden bir ilmi ve mânevî emânet zinciri olarak kıyâmete dek devâm edecektir.

On dokuzuncu asırda Tarîkat-ı Hâlidiyye’nin Osmanlı topraklarında neşv ü nemâ bulmasını temîn eden en mühim sîmâlardan biri olan Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri, bu kutlu silsilenin çizgisini bihakkın muhâfaza etmiş ve dergâhını ilim ve irfân menba‘ı hâline getirmiştir. Hazret-i Şeyh, husûsan hadîs-i şerîf ilmine fevkalâde ehemmiyet atfetmiş, tekkesinde hadîs tedrîsini tarîkatın aslî unsurlarından biri kılmıştır. Bu maksadla te’lîf buyurduğu ve neşr eylediği Râmûzü’l-Ehâdîs isimli eserini bizzât okutmuş, talebelerine hadîs icâzeti vermeyi tarîkat erkânının zarûrî bir rüknü hâline getirmiştir.

Zât-ı âlîleri, ilmî kudreti ve irşâd gayretiyle devrinin ulemâ ve meşâyihı arasında Hâtimetü’l-Muhaddisîn nâm-ı şerîfiyle yâd olunmuş, onun himmetiyle dergâh-ı ‘âlîsi bir Dârü’l-Hadîs hüviyetine bürünmüştür. Bu mânevî mektep, sâdece sâlikânı değil, aynı zamanda yüzlerce hadîs âlimini yetiştirmiş, bâzıları Huzur Dersleri’nde mukarrirlik mertebesine, bâzıları ise Dârü’l-Hilâfeti’l-‘Aliyye Medresesi’nde hadîs ve hilâfiyat müderrisliği makāmına ulaşmıştır.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin kurduğu bu ilmî ve tasavvufî ekol, kendisinden sonra gelen halîfeleri tarafından da aynı hassâsiyetle sürdürülmüş; dergâhda Râmûz-i el-Hadîs okumak bir tarîkat âyîni, bir ruhânî gelenek olarak devâm etmiştir. Böylece bu mânevî ocak, yalnız gönülleri değil, ilim yolcularını da irşâd eden bir hikmet menba‘ı ve feyz mektebi olarak asırlara tesirini icrâ etmiştir.

Bu tavır, 19. yüzyıl Osmanlı’sında hadîs ilminin yeniden canlanmasına hizmet eden kritik bir işlev görmüştür. Zîrâ Gümüşhânevî Hazretleri’nin ders halkaları, sıradan bir tasavvuf meclisinden ibâret olmayıp, ilimle zikir, fıkıhla hikmet, amel ile mârifet arasında dengeli bir irfân yolu inşâ etmiştir. Bu yönüyle, Gümüşhânevî Dergâhı, sâdece müridlerin terbiye edildiği bir tekke değil; aynı zamanda hadîs ilminin yaşatıldığı, sünnet-i seniyyeye sadâkatin öğretildiği bir ilim ocağı olmuştur.

Bu irşâd ve tedrîsât anlayışı, Osmanlı’nın ilmî gerilemesinde hadîs ilminin yeniden ayağa kalkması için atılan en mühim adımlardan biri olarak değerlendirilmelidir. Çünkü Hazret, hadîs ilmini bir kitabi bilgi olmaktan çıkarıp, hayâta nüfuz eden bir ahlâk ve amel yoluna dönüştürmüş; sünneti yalnızca öğrenilen değil, aynı zamanda yaşanılan bir hakîkat hâline getirmiştir.

Böylece Gümüşhânevî Hazretleri’nin usûlü, hem Osmanlı ilim târihinde hem de tasavvuf geleneğinde özel bir yer edinmiş; hadîs ilminin ve sünnet-i seniyyeye bağlılığın bir dergâh vesîlesiyle yeniden ihyâ edilebileceğini bütün çağlara örnek olacak şekilde göstermiştir.

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû), tasavvuf yolculuğunu ve irşâd usûlünü her dâim ilimle zikir, hikmetle amel üzerine binâ etmiş; özellikle hadîs ilminin tedrisine verdiği önem ile hem kendi dönemine hem de kendisinden sonraki nesillere kuvvetli bir mânevî miras bırakmıştır. Bu usul, yalnızca onun şahsında değil; hulefâsı vâsıtasıyla da sadâkatle yaşatılmış ve Gümüşhâneli Meşrebi’nin ayrılmaz bir rüknü hâline gelmiştir.

Hazret’in yetiştirdiği halîfeler, onun irşâd mektebinde edindikleri hadîs derslerini tarîkat meclislerinin vazgeçilmez bir parçası olarak görmüşlerdir. Onlar da tıpkı mürşidleri gibi, zikir halkalarının yanı başında hadîs derslerini ihyâ etmeyi, mânevî terbiyenin olmazsa olmazı bilmişlerdir. Çünkü Gümüşhânevî Hazretleri’nin tasavvuf anlayışında, kalp terbiyesi ile ilim tahsili birbirinden ayrı düşünülemeyecek iki kudsî yol olarak telakkî edilmiştir.

Halîfeler, bağlı oldukları bu ilmi ve ahlaki silsileye sadâkatle riâyet etmiş, dergâhlarında kurdukları irşâd halkalarında hadîs-i şerîflerin nûrunu eksik etmemişlerdir. Böylece hem tarîkat-ı aliyyenin rûhu korunmuş, hem de hadîs ilmi üzerinden sünnet-i seniyyenin hayâtın merkezine yerleştirilmesi sağlanmıştır. Bu usulde sâdece zikirle yetinilmemiş; ilimle amel, amel ile takvâ, takvâ ile edep bir bütün olarak yaşatılmıştır.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin halîfeleri, ilimsiz tasavvufun kör, tasavvufsuz ilmin ise kuru olacağı düsturuyla hareket etmiş; her seviyedeki müridlerine ilim ve hikmet yolunu dâimâ açık tutmuşlardır. Böylece Gümüşhâneli Dergâhı, sâdece bir zikir merkezi değil; aynı zamanda bir Dâru’l-Hadîs, bir mârifet ocağı, bir sünnet mektebi olmayı asırlar boyu sürdürmüştür.

Bu eşsiz usul, tasavvufun zühd, ilim ve amel merkezli bir yaşayış biçimi olduğunu hatırlatan kıymetli bir miras olarak günümüze kadar ulaşmış; Gümüşhâneli silsilesi, bu bereketli irşâd yolunu hiç bozmadan taşımaya devâm etmiştir.

Gümüşhânevî Hazretleri ve Râmûzu’l-Ehâdîs: Hadîsi Bir Terbiye ve Tarîkat Yolunun Esası Kılmak

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) yalnızca bir mürşid-i kâmil değil; aynı zamanda hadîs ilmini hem bir mârifet kapısı hem de bir ahlâk mektebi olarak gören yüksek bir ilim ve irfân ehliydi. Onun tasavvuf anlayışında temel bir rükün, hiç şüphesiz ki hadîs-i şerîflerin gönül terbiyesi olmuştur.

Bu anlayışın en parlak tezâhürü, Hazret’in kaleme aldığı Râmûzu’l-Ehâdîs adlı eseridir. Bu kıymetli eser, ahlâkî ve tasavvufî içerikli tam 7103 hadîsi alfabetik bir sistemle bir araya getiren ve döneminin en çok okunan hadîs kitaplarından biri haline gelen müstesnâ bir başvuru kaynağıdır. Bu eser yalnızca bir hadîs mecmûası değil; aynı zamanda bir mürşidin, müridlerini terbiye etmek için kaleme aldığı mânevî bir kılavuz, bir tarîkat el kitabı olmuştur.

Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Hazretleri’nin kalem-i âlîsinden sâdır olan Râmûzü’l-Ehâdîs, müellifinin bizzât beyân buyurduğu üzere iki bâb üzerine tertîb edilmiş bir hadîs mecmû‘asıdır. Bu muazzam eserin birinci bâbında, ekseriyeti kavlî ve merfû‘ olan altı ibn dört yüz hadîs-i şerîf toplanmış; ikinci bâbında ise Peygamber-i Zîşân Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in hilye-i şerîfesi ve şemâil-i mübârekesi hakkında yediyüz bir hadîs cem‘ edilmiştir. Böylece eserde yer alan hadîs-i şerîflerin adedi yedi ibn yüz bir olup, bilâhare kenarlara derc olunan ziyâde rivâyetlerle bu rakam yedi ibn yüz yediye ulaşmıştır.

Gümüşhânevî Hazretleri Râmûzü’l-Ehâdîs’te dercetmiş olduğu hadîsleri, alfabetik bir tertîb ile nizâm etmiştir. Her bir hadîsin evvelinde lafz-ı şerîfi, ardından menba‘ını gösteren rumuzlar, sonra da rivâyeti nakleden sahâbî ismi açıkça zikr olunmuştur. Hadîs-i şerîfler, ilk kelimelerinin harf sırasına göre tertîb edilmekle birlikte, bâzı yerlerde mânevî irtibat gözetilerek alfabetik nizâmda tecvîz olunmuştur. Özellikle harf-i târif (el-) ile başlayan hadîs-i şerîfler, elif harfi ile başlayan bölümün sonuna derc olunmuştur.

Hazret eserin hâtimesinde, yalnız hadîsleri nakletmekle kalmamış, aynı zamanda râvîlerin cerh ve ta‘dîl durumlarına, hadîslerin sıhhat derecelerine ve rivâyetlerin güvenilirliğine dâir mühim şerh ve beyanlarda bulunmuştur. Bu cihetle Râmûzü’l-Ehâdîs, yalnızca bir irşâd mecmûası değil, aynı zamanda bir hadîs ilmi kaynağı, bir hikmet ve tefekkür menba‘ı olarak kıymet bulmuştur.

Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Hazretleri’nin kaleme aldığı Râmûzü’l-Ehâdîs, hadîs-i şerîfleri pek çok meşhur eserden derleyip cemettiği bir hikmet mecmû‘ası olması hasebiyle, eserde sıkça mürâcaat olunan menbâlara, remizlerle işâret olunmuştur.

Bu remizler, hem metnin tasarrufunda kolaylık sağlamak hem de râvîlerin veyâ eserlerin kısa yoldan gösterilmesini temîn etmek maksadıyla ihtiyâr olunmuştur. Meselâ mutlak sûrette İbn Cerîr ismi zikrolunduğunda, bilâkis onun meşhur eseri Tehzîbü’l-Âsâr’ının kast olunduğu anlaşılır ki, bu gibi hususlarda da husûsî kısaltmalara mürâcaat edilmiştir.

Her ne kadar Gümüşhânevî Hazretleri, Râmûz’daki hadîsleri yüz yirmi beşten fazla kaynaktan derlemiş ise de, Mukaddime kısmında yalnızca otuz üç menba‘nın remzini açıkça beyân etmiştir. Bu kaynaklar arasında, bilhassa geç dönem hadîs literatürüne mahsus eserlerden istifâde edildiği görülür. Özellikle İmâm Celâleddîn es-Suyûtî Hazretleri’nin meşhûr eserleri olan el-Câmi‘u’l-Kebîr ve el-Câmi‘u’s-Sağîr’den büyük ölçüde istifâdeye meyletmiş, eserin muhtevâsında ve tertîb-i hadiste bu eserlerle benzerlik arz etmiştir.

Lâkin Süyûtî’den ayrıldığı bâzı cihetler de mevcuttur. Bunlardan biri, Hazret-i Gümüşhânevî’nin, lâm-ı târif ile başlayan bütün hadîsleri, herhangi bir îzâh yâhut tafsîl vermeksizin, elif harfi ile başlayan hadîslerin sonunda, bir arada ve topluca zikretmiş olmasıdır. Diğer bir fark ise, Süyûtî’nin eserlerinde mevcut olan “Bâbu’l-Menâhî” gibi müstakil bölümler açmaktan Hazret’in sarfınazar etmiş olmasıdır. Yalnızca, eserin son kısmında “kâne” kelimesiyle başlayan hadîsleri “kâne”den sonraki kelimelere göre alfabetik sıraya koymuştur.

Bu tertîb, hem bir zikir ve okuma kolaylığı sağlamakta, hem de tasavvufî irşâd meşrebine muvâfık bir ilmî metot ortaya koymaktadır. Böylece Râmûzü’l-Ehâdîs, hem usûl hem tertîb hem de muhtevâ bakımından kendine mahsûs bir mevki ihraz etmiştir.

Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Hazretleri’nin kaleme aldığı Râmûzü’l-Ehâdîs, müellifinin bizzât beyân buyurduğu üzere, muhtevâsında on adet mevzû (uydurma) hadîs, yüz otuz mürsel ve yetmiş kadar zayıf hadîs-i şerîfe yer vermektedir. Eserde ayrıca Buhârî ve Müslim müşterekinden iki yüz seksen dört, Buhârî ve Tirmizî’den on yedi, Buhârî ve Nesâî’den ise dokuz hadîs-i şerîf zikredilmiştir.

Her ne kadar müellif, mevzû kaydını taşıyan rivâyetlerin adedini on ile sınırlandırmışsa da, eserde, bu rakamın ötesinde, pek çok zayıf ve hattâ mevzû rivâyete rast gelmek mümkündür. Bu hâl, eserin küllî bir tenkîd-i hadîs süzgecinden geçirilmesi zarûretini ortaya koymaktadır. Ne var ki, unutmamak gerekir ki, hadîslerin sıhhat derecelerine dâir verilen hükümler, çoğu zaman ictihâdî olup, bir muhaddisin zayıf addettiğini diğeri hasen veyâ sahîh telâkki edebilir. Bu sebeple, Râmûzü’l-Ehâdîs yâhut herhangi bir hadîs mecmûasında yer alan rivâyetlerin sıhhatine dâir hükümlerde ihtilâf olması tabiîdir.

Bununla birlikte, Râmûz’da zayıf yâhut mevzû hadîslerin bulunabileceğinin önemli karinelerinden biri, hadîslerin alındığı menbâların za‘f derecesidir. Meselâ hadîs erbâbının yakînen bildiği üzere, içinde pek çok zayıf ve mevzû hadîs bulunan Deylemî’nin el-Firdevs’i, İbn Adiyy’nin el-Kâmil fi’d-Du‘afâ’sı, İbn Asâkir’in Târîhu Dımeşk gibi eserlerden mühim miktarda hadîs alınmıştır. Bu da Râmûz’daki rivâyetlerin bir kısmının sıhhat yönünden zayıf olabileceği ihtimâlini artırmaktadır.

Bu itibarla, Râmûzü’l-Ehâdîs’in, hem tasavvufî irşâd hem de hadîs-i şerîf öğretimi cihetiyle büyük bir kıymeti hâiz olmakla berâber, ilmi tetkîk noktasında daha geniş çaplı ve müstakil incelemelere muhtaç olduğu da unutulmamalıdır.

Râmûzü’l-Ehâdîs bilindiği kadarıyla tamâmıyla İstanbul’da neşrolunmuş ve zaman içinde muhtelif isimlerle defalarca basılmıştır. İlk neşri hicrî 1275 (mîlâdî 1858-59) senesinde yapılmış olup, daha sonra 1312, 1316, 1320, 1326 ve nihâyet 1330 senelerinde de değişik adlarla baskıları vücûda getirilmiştir. Bu mübârek eser, Osmanlı matbûâtının sınırlı imkânlarına rağmen, dönemin ilim ve irfân ehli arasında şöhret ve kabûl kazanarak elden ele dolaşmıştır.

Lâkin, şunu da teemmül ile ifâde etmek gerekir ki, günümüzde mevcut olan Râmûzü’l-Ehâdîs baskıları, kolay okunabilirlik ve görsel sâdelik açısından maalesef elverişli değildir. İlk basım dönemlerinin teknik imkânları göz önünde bulundurulduğunda bu durum mâkûl karşılansa da, bugünün yayıncılık sanat ve teknolojisi muvâcehesinde bakıldığında, böylesine mühim ve mânevî kıymeti haiz bir eserin daha zarif, okunaklı ve ilmî bir baskıyı hak ettiği âşikârdır.

Bunun yanında, bir asırdan fazla mâzîye sâhip, her dâim geniş kitlelerin alâkasına mazhar olmuş ve İslâm dünyâsında irşâd ve hadîs ilminde müstesnâ bir mevkî kazanan böyle bir eserin, hâlen modern bir neşrinin yapılmamış olması, hakîkaten taaccüb edilecek ve yadırganacak bir hâl arz etmektedir. Gerek şekil, gerek muhtevâ, gerekse ilmî titizlik cihetinden Râmûzü’l-Ehâdîs’in, çağımızda lâyık olduğu ihtimamla yeniden neşredilmesi ilmiye erbâbının boynuna bir vecîbe olarak telakkî olunmalıdır.

Râmûzü’l-Ehâdîs mânevî kıymeti ve ilmî zenginliği dolayısıyla, zaman içinde Türkçe’ye de tercüme edilerek daha geniş kitlelerin istifâdelerine sunulmuştur. Bu kıymetli eser-i şerîfin bilinen iki tercümesi mevcuddur. Bunlardan birincisi, Nâim Erdoğan tarafından vücûda getirilen ve “Râmûzü’l-Ehâdîs (7101 hadîs) ve Tercümesi” nâmıyla neşr olunan çeviridir ki, hadîslerin tamâmının Türkçe lisâna aktarılması husûsunda ilk çalışmalardan biridir.

İkincisi ise “Râmûz el-Ehâdîs: Hadisler Deryâsı” ünvânıyla, Abdülazîz Bekkîne Efendi tarafından gerçekleştirilen tercümedir. Bu tercüme, devrin tanınmış âlimlerinden Cevat Akşit ve Lütfi Doğan tarafından da neşre hazırlanmış ve günümüz okuyucusunun istifâdesine sunulmuştur.

Her iki tercüme de Gümüşhânevî Hazretleri’nin bu muazzam eserini anlaşılır bir lisâna kazandırmakla birlikte, eserin orijinalindeki tasavvufî derinliği, hadîs ilmindeki incelikleri ve tertip usûlünü kısmen yansıtabilmiştir. Bu tercümeler, Râmûz’un irşâdî ve ahlâkî boyutunun geniş halk kitlelerine ulaşmasında mühim birer köprü vazîfesi görmüştür.

Râmûzü’l-Ehâdîs Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin nâm-ı celîliyle âdetâ özdeşleşmiş bir hadîs-i şerîf mecmûası hâline gelmiştir. Bu eser, bir kitabın şöhret kazanmasında müellifinin şahsiyet ve irfânının ne derece müessir olduğunun en güzel misallerinden biridir. Zîrâ Hazret-i Gümüşhânevî’nin ulvî şahsiyeti, tasavvufî edebi ve ilim yolundaki sebâtı, eserin kısa zamanda geniş halk kitlelerinin alâkasına mazhar olmasını temîn etmiş ve bu eser bilhassa tekke çevrelerinde okuna gelen bir el kitabı hüviyetini ihraz etmiştir.

Râmûz, hadîs-i şerîflerin nurlu ikliminde toplumu ahlâken, fikren ve mânen terbiye etmek maksadıyla te’lîf edilmiş muvaffak bir eser-i te’lîfîdir. Müellifin gâyesi, halkın gönüllerine Sünnet-i Seniyye’nin rûhunu nakşetmek, hadîslerin feyzini yaymak ve her kesimden insanı Rasûl-i Ekrem Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in sözleriyle irşâd etmektir. Bu sebeple, Râmûzü’l-Ehâdîs, hem tasavvuf erbâbının, hem medrese talebelerinin, hem de umum Müslümanların mürâcaat ettiği bir hikmet hazînesi olma şerefine nâil olmuştur.

Gümüşhânevî Hazretleri, Râmûzu’l-Ehâdîs’i sâdece yazmakla kalmamış; onu bizzât okumayı, okutmayı, zikir ve sohbet meclislerinde ders halkalarının merkezine koymayı tarîkatının bir rüknü hâline getirmiştir. Bu uygulama, Hazret’in vefâtından sonra da halîfeleri tarafından sadâkatle sürdürülmüş, hattâ mürşidlerin halvetteyken dahi Râmûz okumaya devâm ettikleri rivâyet edilmiştir. Bu durum, hadisin Gümüşhânevî meşrebinde yalnızca bir ilim değil; bir nefis terbiyesi, bir kalp dirilişi, bir mâneviyât nefesi olduğunun apaçık bir göstergesidir.

Hâtimetü’l-Muhaddisîn nâm-ı celîliyle yâd olunan Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri, bitmez tükenmez bir gayret ve ihlâs ile dergâhını âdetâ bir Dârü’l-Hadîs-i Âlî hüviyetine kavuşturmuştur. Hazret-i Şeyh, tekkesinde hadîs-i şerîf tedrîsine fevkalâde bir ehemmiyet atfetmiş ve husûsan Râmûzü’l-Ehâdîs okutmayı, mürîd ve talebelerine icâzet-i şerîfe vermeyi tarîkatın vazgeçilmez bir rüknü hâline getirmiştir.

Her hafta iki gün tertîb olunan bu Râmûz dersleri, soru-cevab: usûlüyle işlenmiş; böylelikle ilim ve irfân birlikte yüceltilmiştir. Hazret-i Gümüşhânevî, ömr-i şerîfi boyunca yetmiş defâ bu mübârek metni hatmetmiş ve aynı usûlü halîfelerine ve talebelerine tavsiyede bulunarak icâzet vermiştir. Bu yolla dergâh, yalnızca bir zikir ve sülûk menzili değil, aynı zamanda bir ilm-i hadîs mektebi, bir hikmet ocağı olarak asırlara mâl olmuştur.

Hazret’in bu kudsî gayretiyle tarîkat yolcuları, zikir ile fikri, ibâdet ile ilmi mezcetmiş; hadîs-i şerîflerin nurlu ikliminde kalp ve akıl safâsına nâil olmuşlardır.

Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri tasavvuf yolunun en mühim erkânından olan irşâd vazîfesini hayâtının her safhasında ve her şart altında bihakkın îfâ etmiş, bilhassa Râmûzü’l-Ehâdîs okutmak sûretiyle Rasûl-i Ekrem (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in sünnet-i seniyyesini ve mübârek hadîs-i şerîflerini nakletmeyi esas almıştır. Bu kudsî gayretiyle, yalnız zâhirde değil bâtında da Ümmet-i Muhammed’e nurlu bir rehber olmuştur.

Nitekim Hazret-i Gümüşhânevî, hicrî 1294 / mîlâdî 1877 senesinde gerçekleştirdiği ikinci hac seferinde, Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere’de pek çok kimseye hadîs-i şerîf okutmuş, irşâd faaliyetlerinde bulunmuştur. Bu feyizli seyahatin ardından Mısır’a geçmiş, orada üç sene ikāmet ederek Tantâ, Kāhire, Nâsırıyye Câmii, Câmi‘u’l-Ezher ve Seyyidünâ Hüseyin câmilerinde Râmûzü’l-Ehâdîs okutmuş ve bu müddet zarfında eseri yedi defâ hatmettirmiştir.

Öyle ki Hazret, 1293/1876-77 Osmanlı-Rus Harbi esnâsında dahi irşâd vazîfesinden geri kalmamış; bizzât cepheye gitmiş, harp şiddetinin hafiflediği ve sükûnetin hâkim olduğu bir vakitte Of Kazâsı’na gelerek, mübârek Ramazan-ı Şerîf boyunca 280’i aşkın talebeye Râmûzü’l-Ehâdîs okutmuştur. Bu hâl, onun ilim ve irşâd dâvâsında hiçbir vakit nefsine meyletmeyen, her dem muhabbet-i Nebeviyye ile yaşayan bir mürşid-i kâmil olduğunun bâriz bir nişânesidir.

Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri ömrünün yirmi sekiz yılını ki bu müddet hicrî 1263 (1847) - 1292 (1875) senelerini kapsar bilfiil neşriyât-ı ilmiyye ve telîfât-ı feyziyyeye hasretmiştir. Bu uzun ve bereketli zaman dilimi içerisinde, bilhassa Râmûzü’l-Ehâdîs’in şerhine azm ü gayret ile başlayarak 1864 (1281) senesinde bu kıymetli esere el atmış ve 1875 (1292) yılında kemâle erdirmiştir.

Hazret-i Şeyh’in müstakilen tarîkat neşrine de aynı yıl, yâni 1864’te başladığı naklolunmakta olup, bu dönemde icrâ eylediği haftalık sohbet meclislerinde, Râmûzü’l-Ehâdîs şerh ve tefsîrleri yapılmıştır. Bu sohbetlerde ortaya konan açıklamalar ve ilmî müzâkereler netîcesinde, Gümüşhânevî Hazretleri’nin muazzam birikimiyle yoğrulan Levâmi‘u’l-‘Ukûl adlı beş cildlik eseri vücûda gelmiştir.

Bu meclisler, yalnızca zâhir ilimlerin tedrîs edildiği değil, aynı zamanda gönüllerin nurlandığı, nefsin tezkiye edildiği tarîkat-i seniyye zemininde ruh ve akıl terbiye olunan kutlu mekânlar olarak meşhûriyet keşfetmiştir. Hazret’in bu gayreti, hem ilmî hem tasavvufî sahada bir mânevî dirilişin ihbarcısı olmuştur. .

Râmûzu’l-Ehâdîs, bu yönüyle Gümüşhânevî Hazretleri’nin tasavvuf anlayışının kalbini oluşturur. Zîrâ o, hadîsi sâdece nakledilen bir söz olarak değil; hayâtın merkezine yerleştirilmesi gereken bir eğitim aracı, bir irfân pusulası olarak görmüş ve ilmin amelsiz kalmaması için hadisle kalp terbiyesini birleştiren bir sistem inşâ etmiştir.

Bu kitap sâyesinde müridleri, her dâim Peygamber Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in ahlâkını, edebini, hikmetini gönüllerinde diri tutmuş; sünnet-i seniyyenin nûrunu hayatlarının merkezine almışlardır. Râmûz, yalnızca bir metin değil; Gümüşhânevî irfânının kalp atışı, tarîkat yolunun sâdık bir yoldaşı olmuştur.

İşte bu nedenle Gümüşhânevî Hazretleri, Râmûzu’l-Ehâdîs ile hadîsi bir eğitim aracı olarak esas alan, hem ilmi hem tasavvufu hem de amel-i sâlihi bütünleyen bir mârifet yolunun kurucusu olarak asırlar boyu gönüllerde yaşamaya devâm etmiştir.”

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) gönülleri diriltme yolculuğunda hadîs-i şerîfleri birer hakîkat meşalesi, birer feyz kaynağı olarak kabûl etmiş; her adımında ve her nefesinde Rasûlüllâh Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) mübârek sözlerini yol gösterici bilmiştir. Onun tasavvuf anlayışı, zikirle ilmi, amel ile sünneti birleştiren bir ilim ve irfân mektebi olmuştur.

Bu mektebin en temel dayanaklarından biri, Rasûlüllâh Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in şöyle müjdelediği nurlu hadîs-i şerîftir:

“Bizden bir şey işitip de onu duyduğu gibi başkasına ulaştıran kimsenin Allâh yüzünü ağartsın.”

Bu kutlu kelâm-ı nebevî, Gümüşhânevî Hazretleri’nin hadîs-i şerîflere gösterdiği ihtimâmın mânevî temelini teşkil eder. Zîrâ hadîs-i şerîf, yalnızca bir söz değil; nübüvvet nûrunun çağlar boyu taşınmasını sağlayan bir emânet, bir rahmet kapısıdır. Bu sebeple Hazret, hem kendi hayâtında hem de talebelerine verdiği derslerde, hadîs-i şerîfleri lafzıyla, mânâsıyla ve rûhuyla korumayı esas almış; nakilden amele, amelden ihlâsa giden yolu bu kudsî beyanlar üzerine binâ etmiştir.

Yine Rasûlüllâh Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) bir diğer hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Kıyâmet günü bana en yakın olanlar, bana en çok salevât getirenlerdir.”

Bu mübârek beyan, Gümüşhânevî Hazretleri’nin sohbet meclislerinde dillerden düşmeyen, gönülleri titretip gözleri yaşartan bir rahmet dâvetidir. Hazret, müridlerini her dâim salevât-ı şerîfe ile meşgul olmaya, Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in mübârek ismini aşk ve tâzimle anmaya teşvik etmiş; çünkü bilir ve öğretirdi ki, Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e olan yakınlık, hem bu dünyâda huzûrun hem de âhirette vuslatın anahtarıdır.

İşte bu hadîs-i şerîfler, Gümüşhânevî Hazretleri’nin irşâd usûlünün ve tarîkat mektebinin merkezini teşkil etmiştir. Zîrâ o, hadîs-i şerîfleri yalnızca kelimelerle değil; kalbiyle, haliyle, edebiyle, ameliyle yaşamış ve yaşatmıştır. Talebelerine de Peygamber Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in mübârek beyanlarını bir hayat düstûru edinmelerini, sünnet-i seniyyeye sımsıkı sarılmalarını her dâim tavsiye etmiştir.

Onun kurduğu irşâd halkalarında hadîs-i şerîflerin nûru, zikirlerin latifliği ve mârifet sohbetlerinin derinliği iç içe geçmiş; ilimsiz zikrin, sünnetsiz tasavvufun gönülleri diriltmeyeceği gerçeği bizzât Hazret’in usûlünde tecellî etmiştir.

Böylece Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû), hadîs-i şerîfleri o mübârek kelâm-ı nebevîleri, kalplere hayat veren bir nefes-i rahmet, gönülleri arındıran bir feyz menba‘ı, hakîkati aksettiren bir sır aynası bilmiş; ömrünü bu ulvî hakîkatleri yaşamak ve yaşatmakla geçirmiş ve ardında zamanları aşan, ilim ve irfanla bezenmiş müstesnâ bir mâneviyât mîrâsı bırakmıştır.

Kadîm ulemâ, her devirde hadîs ehlinin ümmet içerisindeki üstün makāmına işâret ederek şöyle buyurmuşlardır:

“Bu ümmet içinde hadîs ehlinden daha çok Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)’e salevât getiren hiçbir zümre yoktur.”

Bu ulvî beyandan anlaşılıyor ki, hadîs ehli, yalnızca Rasûlüllâh Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in sözlerini muhâfaza etmekle kalmamış; aynı zamanda kalplerini ve dillerini salevât ile süsleyerek, gönül dünyâlarında nübüvvet nûrunu dâimî bir şekilde diri tutmuşlardır. İşte bu sebeple, ulemâ nezdinde hadîs ehli, Peygamber Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e en yakın zümre olarak kabûl edilmiştir.

Zîrâ hadîs-i şerîflerin her birinde Allâh Rasûlü (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in mübârek nefesi, rahmet kokusu ve hikmet nûru saklıdır. Bu nurlu emâneti her dâim tâzimle okuyan, ezberleyen, aktaran ve yaşayan kimseler, elbette ki Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in rûhâniyetine en yakın olanlar arasında yer alırlar. Onların dilleri salevâtla ıslak, kalpleri muhabbetle doludur.

Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) ve onun gibi hadîs ehline gönül vermiş mürşid-i kâmiller, bu İlâhî hakîkatin temsilcisi olmuş; yalnız kendi nefislerini değil, çevrelerindeki mü’minleri de Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e aşk ve salevâtla bağlamışlardır. Çünkü bilirlerdi ki, salevât-ı şerîfe, sâdece bir duâ değil; bir yakınlık, bir vuslat, bir edep yoludur.

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû), hadîs ilmiyle iştigal etmenin, Rasûl-i Ekrem Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) ile ünsiyet ve kurbiyyet hâsıl edeceğine olan sarsılmaz îmân ve îtikādıyla, bir ömrü ihvânına hadîs dersi vermeye vakfetmiş, gönülleri o mübârek kelâm-ı nebevîlerle diriltmeye teksif etmiştir.

Çünkü o biliyordu ki, hadîs-i şerîflerle hemhâl olan gönüller, nübüvvet nûruna en yakın olan gönüllerdir. Hadîsin hem zâhirine hem bâtınına aşkla bağlı kalan her talip, Rasûlüllâh Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in mânevî huzûruna en yakın olanlardan sayılır.

Bu şuurla, Hazret’in irşâd halkaları birer mânevî mektep, hadîs dersleri ise kalpleri arındıran rahmet pınarları hâline gelmiş; ilim ve muhabbetle harmanlanan bu yol, asırlara şamil bir tasavvuf ve ilim mîrâsı bırakmıştır.

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû), hadîs ilminin fazîlet ve feyzini, kalpleri diriltme ve ümmet bilincini inşâ etme noktasında bir rahmet kapısı, bir kurtuluş vesîlesi olarak görmüş; bu ulvî yolun fâidesini bizzât kendi kutlu beyanlarıyla şöyle dile getirmiştir:

“Nebîler sultânı, Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in mübârek ağızlarından sâdır olan hadîs-i şerîflerin kalpleri ihyâ edeceği, dîne ve nizâm-ı âleme nice faydalar ve güzellikler sağlayacağı, güneşin aydınlığından daha zâhir ve daha parlaktır.

Nice âyet-i kerîme ve binlerce hadîs-i şerîf şehâdet eder ki, sultân-ı enbiyânın bütün fiil, söz, hâl ve evsâfına ittibâ ve iktidâ etmeden ümmet olmanın mânâsı tam mânâsıyla gerçekleşmez.

Binâenaleyh Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in hadislerini bilmeden, onun izinden yürümek, ona hakkıyla uymak aslâ mümkün değildir.

Nice evliyâ ve ulemâ bu hakîkati dile getirip kitaplarında beyân etmişlerdir ki, mürşid-i kâmilin şartlarından biri, hadîs ilminde sağlam ve derin bir bilgiye sâhip olmaktır. Çünkü hadîs-i şerîfler, Hazret-i Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in sözlerinden, fiillerinden, takrirlerinden ve şânı yüksek vasıflarından ibârettir. Bunların bulunmadığı yerde bereket, saadet, güzellik, rahmet ve nusret bulunmaz.

Buna mukābil ise; keder, kalp eğriliği, gam, musibet, beldelerde bozulma, ihtilaf, sıkıntı, azap, fakirlik ve korku hâkim olur.

Anlaşılır ki, Allâh’a ve Rasûlü (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in rızâsına nâil olmanın, hakîkate ermenin yegâne yolu hadîs-i şerîflerle mümkündür. Zîrâ hadîs-i şerîfler, Allâh kelâmının ezelî sırlarının ve İlâhî murâdının tefsîri ve açıklamasıdır. Sayısız hikmetlere, yüzbinlerce sır ve hassalara sâhiptir.

Dünyâda onlarla amel etmek, tilâvet etmek, öğrenmek ve öğretmek; nice saâdetlere, İlâhî rızâya ve ruh huzûruna vesîle olduğu gibi, âhirette de türlü tehlike ve felâketlerden muhâfazaya, ebedi saadete, şefâat ve yardıma kapı aralar.”

İşte Gümüşhânevî Hazretleri’nin bu kutlu beyânı, onun hadîs-i şerîfleri yalnızca ilim meclislerinin bir parçası değil; tasavvufun özü, yolculuğun rûhu, gönlün İlâhî nurla dirilmesinin anahtarı kabûl ettiğini açıkça göstermektedir.

Bu feyizli anlayış, asırlara köprü olmuş; onun dergâhlarında yetişen nice ârif, hadîs-i şerîflerin nûruyla kalplerini temizlemiş, gönüllerini nurlandırmıştır.

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) irşâd usûlünde yalnızca zikir ve sohbetle yetinmeyip, bu kutlu yolculuğun merkezine hatm-i hâcegân, teveccüh, ilim tedrîsâtı ve bilhassa hadîs derslerini yerleştirmiştir. O, mânevî terbiyenin ilmî birikimden, özellikle de sünnet-i seniyyeye dayalı sahîh bilgiye bağlılıktan ayrılamayacağını en güzel şekilde göstermiş; ilim ile tasavvufun el ele yürüdüğü bir meşrep inşâ etmiştir.

İşte bu hassas ve titiz irşâd anlayışı netîcesinde, Gümüşhâneli Dergâhı, klasik anlamda bir tekke olmanın ötesine geçmiş; hadîs ilminin tedris edildiği, sünnet-i seniyyeye bağlılığın merkezi hâline gelmiş bir Dâru’l-Hadîs hüviyeti kazanmıştır. Her hatme meclisinde mânevî teveccühün yanı sıra hadîs-i şerîflerin mütalaası ile gönüller nurlandırılmış, zikir meclisleri ilimle bezenmiş, ilmî ders halkaları ise kalpleri feyizle dolduran zikirlerle taçlanmıştır.

Bu feyizli ders halkalarının kıymeti o denli büyük olmuştur ki, zaman zaman bu hadîs derslerine Osmanlı’nın aziz sultanları da iltifat etmişlerdir. Sultan Abdülmecîd Hân, Sultan Abdülazîz Hân ve Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri, bizzât bu nûrânî meclislere iştirâk ederek Gümüşhânevî Hazretleri’nin sohbetlerinden ve hadîs derslerinden feyizyâb olmuşlardır.

Bu mübârek halkalarda yalnızca ilmin zâhiri değil; aynı zamanda bâtını, edebi, kalp selâmeti ve mârifet nûru da ihyâ edilmiştir. Hazret’in hadîs derslerine verdiği bu büyük önem, sâdece ilim ehline değil; devlet erkânına, saray erkânına ve halka da sünnet-i seniyyeye sadâkat yolunda bir ufuk kazandırmıştır.

İşte bu hassas dengeyle Gümüşhânevî Dergâhı, hem bir mekteb-i irfân hem de bir ilim merkezi olarak târih sahnesine altın harflerle kazınmış; ilim, amel, takvâ ve zikirle harmanlanmış bir irşâd usûlü ile asırlar boyunca gönüllerde iz bırakmıştır.

Görüldüğü üzere Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri, irşâd faaliyetlerinde hadîs-i şerîfleri merkeze almayı ihtiyâr etmiş, dâhil olduğu tasavvufî meşrebin telakkîlerini hadîsler vesîlesiyle nakletmeyi tercih etmiştir. Bu cihetle, te’lîf buyurduğu Râmûzü’l-Ehâdîs, zamanla tarîkatın bir rüknü ve el kitâbı hâline gelmiş, geniş halk tabakalarında şöhret bulmuş ve büyük bir ehemmiyet kesbetmiştir.

Arz ettiğim üzere Râmûzu’l-Ehâdîs, yalnızca halk arasında meşhur bir hadîs mecmûası olmakla kalmayıp, aynı zamanda müellifinin tasavvufî şahsiyetini de aksettiren bir eser-i latîf olmuştur. Hazret-i Gümüşhânevî zât-ı âlîsinde ulûm-ı İslâmiyye ile tasavvuf kültürünü cemetmeye azmetmiş ve bu gayreti eserlerine de yansıtmıştır. Bu sebepledir ki Râmûz’u, bir muhaddis titizliği ile berâber bir mutasavvıf nezâketiyle de tertip etmiştir.

Hazret, eserde ekseriyetle ahlâkî ve tasavvufî muhtevâya sâhip haberlere yer vererek, önceliği hadîslerin topluma nakledilmesine vermiş, hadîsleri bir irşâd vâsıtası kılmayı hedeflemiştir

Şeyh Ahmed Ziyaüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin Hadîs İlmindeki Dirâyet Gücü

Gümüşhânevî Hazretleri’nin Ramûzü’l-Ehâdîs adlı eserinde rivâyet ilmindeki vukûfiyetini, Levâmi‘u’l-‘Ukûl adlı muazzam şerhinde ise dirâyet ilmindeki mahâretini izhâr etmeye bendenizin kalemi yetmez. Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin hadîs ilmindeki dirâyetini ve usûl-i hadîs sahasındaki otoritesini Levâmi‘u’l-‘Ukûl ve Ramûzü’l-Ehâdîs ile hadîs ilmî sahasında derin bir iz bırakmıştır.

O, yalnızca hadisleri nakletmekle yetinmemiş, rivâyet ettiği her bir hadis-i şerîfi sened yönünden, râvîlerinin adâlet ve zabt vasıfları îtibârıyla, illet yönünden ve metin tenkidi zâviyesinden incelemiş; böylece usûl-i hadîs ilminde de mütebahhir bir allâme olduğunu ispat etmiştir.

Nitekim Levâmi‘u’l-‘Ukûl’e ilmî bir nazarla bakanlar, onun hadisleri sâdece teberrüken değil, derin bir tahkikle ve muhaddisâne bir bakış açısıyla ele aldığını göreceklerdir. Bu eser, yalnızca şerh değil; usûl, dirâyet, cerh ve ta’dîl kāidelerinin tatbikî bir laboratuvarı mahiyetindedir.

Ona hadîs ilminde talebe dahi olamayacak derecede ibtidâî mertebede bulunan kimselerin, Gümüşhânevî Hazretleri’nin eserlerini tenkit etmeye kalkışmaları, ilmin kıymetini bilmeyenlerin sözüne kulak verilmemesi gerektiğini bir kez daha göstermektedir. Bu gibilerin Râmûz hakkında konuşmadan önce Levâmi‘u’l-‘Ukûl’ü dikkatle tetkik etmeleri, kemâl-i edep ve had bilmenin gereğidir.

Zîrâ Gümüşhânevî Hazretleri gibi bir zât, hadîs ilminin hem nazariyesine hem tatbîkine vâkıf olmuş, eserleriyle asırlar boyu ulemâya ışık tutmuş bir zât-ı muhteremdir. Rabbim bizleri onun ilminden feyz alanlardan eylesin.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin Levâmi‘u’l-‘Ukûl adlı eserinde kullandığı usûl-i hadîs terimlerinin ıstılâhî (terimsel) târifleri, yapılan heyet çalışmalarıyla ilmen tespit edilerek ortaya konmuştur. Bu çalışma, yalnızca şerh metnine değil, aynı zamanda şârihin hadîs usûlündeki derinliğine ve ilmî kudretine de bir pencere açmaktadır. Biz de mezkûr eserde zikredilen usûl u hadîs ilmini hâvî ıstılâhî terimleri mâhiyetlerine dâir verilen îzâhlarla icmâlî (özet) bir bakışla, muhtasaran (özet olarak) bâzı tanımları aktarıp, Gümüşhânevî Hazretleri’nin dirâyet ilmindeki mevkiini bir nebze de olsa idrâk ettirmeye çalışacağız.

Ehl-i hadîs nezdinde, bu mevzû hoş ve nâdide incilerden sayılır; zîrâ hadîs nevilerinin taksimi, onların alınışı ve rivâyetiyle alâkalıdır. Bu meyanda zikredilen tüm ıstılâhî kelimeler Gümüşhânevî Hazretleri’nin Levâmi‘u’l-Ukûl adlı şerhinden istinbatla tavzih edilmiştir.

“Mâlumdur ki, her fen ilmini bihakkın öğrenmeye gayret eden erbâbın, o ilme dâir ıstılahâtı hakkıyla bilmesi zarûrîdir.

Bu hususta ilk te’lîfâtı vücûda getirenler şunlardır:

el-Muhaddisu’l-Fâsıl nâm eserinin müellifi Kâdî Ebû Muhammed er-Râmehürmüzî; ardından el-Hâkim Ebû Abdullâh en-Nîsâbûrî, Ebû Nu‘aym el-İsfahânî; el-Kifâye fî Kavânîni’r-Rivâye ve el-Câmi‘ li-Âdâbi’s-Semâ‘ ve’s-Sâmi‘ isimli kıymetli eserleri ile el-Hâfız Ebû Bekr el-Hatîb el-Bağdâdî; el-İlmâ‘ adlı mümtaz eseriyle Kâdî İyâz; bu sahada en mühim katkılardan biri, el-Menhecü’l-Meymûn fî Âdâbi’l-Müfîd ve’l-Müstefîd ile Mâ lâ Yes‘eu’l-Muhaddise Cehlühû isimli kıymetli risâlesiyle Ebû Ca‘fer el-Meyânîcî’ye, ve nihâyet Mukaddime’siyle meşhur olan el-Hâfız Ebû Amr İbnü’s-Salâh Hazretleri’ne aittir.

İnsanlar, İbnü’s-Salâh’ın ilmî yoluna sarıldılar ve onun çizdiği istikāmeti tâkip ettiler. Zaman içinde kimileri onun eserini manzum hâle getirdi, kimileri hulâsa etti, bâzıları ziyâdelerle tezyîn etti, kimisi ihtisar etti, bâzısı ise tenkitte bulundu yâhut destekleyici risâleler kaleme aldı. Cenâb-ı Hakk hepsini hayır ile mükâfatlandırsın.

Bilesin ki, hadîs ehli zatlar; Peygamber Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e izâfe edilen söz, fiil, takrir, vasıf ve ahlâkı; meselâ Hazret-i Hamza’nın şehâdeti veyâ Ebû Cehil’in helâkı gibi vakıaları, sünnetin mâhiyetinde telakkî etmişlerdir. Bu nevi rivâyetleri ise, şu kısımlara ayırmışlardır: Mütevâtir, Meşhûr, Sahîh, Hasen, Zayıf, Muzd‘af, Müsned, Merfû, Mevkûf, Mevsûl, Mürsel, Maktû‘, Munkatî‘, Mu‘dal, Mu‘an‘an, Mu‘allak, Müdelles, Müdrîc, Ma‘lûl, Müselsel, Garîb, Azîz, Mu‘allel, Ferd, Şâzz, Münker, Muztarib, Mevzû, Maklûb, Mürekkeb, Muhtelif, Mensûh, Mahsûl, Musahhaf ve sâir kısımlardır.

Mütevâtir Hadîs

Mütevâtir: Başından sonuna dek her tabakada, yalan üzere ittifak etmeleri âdeten mümkün olmayan bir cemâatin rivâyet ettiği hadîstir. Bu tarifte, bu cemâatin verdiği haberin sem‘î (işitme ile sâbit olan) bir bilgi olması da ihtivâ edilir. Misal olarak şu mübârek kelâm-ı Nebevî takdim olunur: “Her kim bana kasden yalan isnad ederse, cehennemdeki makāmını hazırlasın.”

Bu hadîs, mütevâtir kategorisine dâhil edilenlerden olup sahîh senedlerle nakledilmiştir.

Meşhûr Hadîs

Meşhûr, haber-i vâhidin ilk kısmıdır ki, ikiden fazla râvînin nakline hasredilmiş hadislerdendir. Bu neviden olan bir hadîs-i şerîf, Rasûl-i Ekrem (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)'in şu ferman-ı nebevîsidir:

«إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَاتِ.»

“Muhakkak ki ameller, ancak niyetlere göredir.”

Ancak bu hadîs-i şerîf, Yahyâ ibn Saîd’den îtibâren meşhûriyet mertebesine ulaşmıştır. Zîrâ hadîs, senedinin ilk tabakasında ferd mesâbesindedir.

Bununla berâber, muhaddisîn nazarında mütevâtir hadîsler zümresine dâhil kılınmıştır. Lâkin bu hadîs-i şerîf, nazarî yâni aklî bilgiyi ifâde eder mâhiyettedir.

Sahîh Hadîs

Sahîh, isnâdı muttasıl olup, adâlet ve zabt sıfatlarına bihakkın sâhip râvîlerin rivâyet ettiği; bir râvîsi dahi şâzz olmayacak sûrette, güvenilir bir râvînin kendisinden daha hâfız ve sayı îtibârıyla efdal olan râvîye muhâlefet etmeyen; bâtında gizli bir illet taşımayan ve sıhhati zedeleyici kusur barındırmayan, yâni isnâdı zaaf ile mâlûl olmayan hadîstir.

Sahîh ve Mu‘allak Hadîslerin Tahlîli

Her ne kadar yukarıda zikrolunan hadîs-i şerîf, zabtı kuvvetli ve sika râvînin rivâyetiyle sâbit olmuşsa da bu râvînin beşer olmasından neş’etle yanılması yâhut unutması mümkündür. Bu sebeple, böyle bir hadîs için “kesin ve mutlak doğru” hükmü verilemez. Ne zaman ki hadîs, mütevâtirlik mertebesine erişir, işte o vakit kat‘î doğrulukla hükmedilir.

Senedin baş tarafı, ortası veyâ külliyen tamâmının hazfedilmesiyle silsilesi kesintiye uğramış olan hadîs, mu‘allak olarak isimlendirilir. Bu nevi mu‘allak hadîsler, İmâm Buhârî’nin “Sahîh” adlı câmia-i muhtereminde hem merfû hem mevkûf olarak mevcuttur.

Senedin sıhhatini kesin olarak tâyin etmek, bâzen araştırmanın müşkilâtından dolayı tercih olunmaz. Zîrâ sened hakkında verilmiş bir hüküm, o senedde bulunan her bir râvînin, bütün râvîler nezdindeki kabûl derecesine bağlıdır. Meselâ bir sened, sahîh olarak vasıflandırılırsa, şu şekilde beyanda bulunmak câizdir:

Bâzı Sahâbîlerin En Sahîh Senedleri

<w:tblPr><w:tblW w:w="0" w:type="auto"/><w:tblCellSpacing w:w="15" w:type="dxa"/><w:tblLook w:val="04A0" w:firstRow="1" w:lastRow="0" w:firstColumn="1" w:lastColumn="0" w:noHBand="0" w:noVBand="1"/></w:tblPr><w:tblGrid><w:gridCol w:w="2166"/><w:gridCol w:w="6994"/></w:tblGrid><w:tr w:rsidR="00FD6368" w:rsidRPr="00311493" w14:paraId="7998394F" w14:textId="77777777" w:rsidTr="00E10E83"><w:trPr><w:tblHeader/><w:tblCellSpacing w:w="15" w:type="dxa"/></w:trPr><w:tc><w:tcPr><w:tcW w:w="0" w:type="auto"/><w:tcMar><w:top w:w="15" w:type="dxa"/><w:left w:w="15" w:type="dxa"/><w:bottom w:w="15" w:type="dxa"/><w:right w:w="15" w:type="dxa"/></w:tcMar><w:vAlign w:val="center"/><w:hideMark/></w:tcPr><w:p w14:paraId="51621228" w14:textId="77777777" w:rsidR="00E10E83" w:rsidRPr="00311493" w:rsidRDefault="00E10E83" w:rsidP="004709FC"><w:pPr><w:spacing w:before="120" w:after="120" w:line="240" w:lineRule="auto"/><w:ind w:firstLine="567"/><w:jc w:val="both"/><w:rPr><w:rFonts w:ascii="Palatino Linotype" w:eastAsia="Meiryo UI" w:hAnsi="Palatino Linotype"/><w:sz w:val="26"/><w:szCs w:val="26"/></w:rPr></w:pPr><w:r w:rsidRPr="00311493"><w:rPr><w:rFonts w:ascii="Palatino Linotype" w:eastAsia="Meiryo UI" w:hAnsi="Palatino Linotype"/><w:sz w:val="26"/><w:szCs w:val="26"/></w:rPr><w:t>Sahâbî

<w:tcPr><w:tcW w:w="0" w:type="auto"/><w:tcMar><w:top w:w="15" w:type="dxa"/><w:left w:w="15" w:type="dxa"/><w:bottom w:w="15" w:type="dxa"/><w:right w:w="15" w:type="dxa"/></w:tcMar><w:vAlign w:val="center"/><w:hideMark/></w:tcPr><w:p w14:paraId="3A5F6AFD" w14:textId="04ECC5F5" w:rsidR="00E10E83" w:rsidRPr="00311493" w:rsidRDefault="00E10E83" w:rsidP="006639E0"><w:pPr><w:spacing w:before="120" w:after="120" w:line="240" w:lineRule="auto"/><w:jc w:val="both"/><w:rPr><w:rFonts w:ascii="Palatino Linotype" w:eastAsia="Meiryo UI" w:hAnsi="Palatino Linotype"/><w:sz w:val="26"/><w:szCs w:val="26"/></w:rPr></w:pPr><w:r w:rsidRPr="00311493"><w:rPr><w:rFonts w:ascii="Palatino Linotype" w:eastAsia="Meiryo UI" w:hAnsi="Palatino Linotype"/><w:sz w:val="26"/><w:szCs w:val="26"/></w:rPr><w:t>En Sahîh Sened Zinciri

<w:trPr><w:tblCellSpacing w:w="15" w:type="dxa"/></w:trPr><w:tc><w:tcPr><w:tcW w:w="0" w:type="auto"/><w:tcMar><w:top w:w="15" w:type="dxa"/><w:left w:w="15" w:type="dxa"/><w:bottom w:w="15" w:type="dxa"/><w:right w:w="15" w:type="dxa"/></w:tcMar><w:vAlign w:val="center"/><w:hideMark/></w:tcPr><w:p w14:paraId="5FDB7DE3" w14:textId="77FE312A" w:rsidR="00E10E83" w:rsidRPr="00311493" w:rsidRDefault="00E10E83" w:rsidP="004709FC"><w:pPr><w:spacing w:before="120" w:after="120" w:line="240" w:lineRule="auto"/><w:ind w:firstLine="567"/><w:jc w:val="both"/><w:rPr><w:rFonts w:ascii="Palatino Linotype" w:eastAsia="Meiryo UI" w:hAnsi="Palatino Linotype"/><w:sz w:val="26"/><w:szCs w:val="26"/></w:rPr></w:pPr><w:r w:rsidRPr="00311493"><w:rPr><w:rFonts w:ascii="Palatino Linotype" w:eastAsia="Meiryo UI" w:hAnsi="Palatino Linotype"/><w:sz w:val="26"/><w:szCs w:val="26"/></w:rPr><w:t>Ehl-i Beyt

<w:tcPr><w:tcW w:w="0" w:type="auto"/><w:tcMar><w:top w:w="15" w:type="dxa"/><w:left w:w="15" w:type="dxa"/><w:bottom w:w="15" w:type="dxa"/><w:right w:w="15" w:type="dxa"/></w:tcMar><w:vAlign w:val="center"/><w:hideMark/></w:tcPr><w:p w14:paraId="027966C7" w14:textId="5EEE7449" w:rsidR="00E10E83" w:rsidRPr="00311493" w:rsidRDefault="00E10E83" w:rsidP="004709FC"><w:pPr><w:spacing w:before="120" w:after="120" w:line="240" w:lineRule="auto"/><w:ind w:firstLine="567"/><w:jc w:val="both"/><w:rPr><w:rFonts w:ascii="Palatino Linotype" w:eastAsia="Meiryo UI" w:hAnsi="Palatino Linotype"/><w:sz w:val="26"/><w:szCs w:val="26"/></w:rPr></w:pPr><w:r w:rsidRPr="00311493"><w:rPr><w:rFonts w:ascii="Palatino Linotype" w:eastAsia="Meiryo UI" w:hAnsi="Palatino Linotype"/><w:sz w:val="26"/><w:szCs w:val="26"/></w:rPr><w:t>Ca‘fer ibn Muhammed → Babası → Dedesi Ali (radıyallâhu anh)

<w:trPr><w:tblCellSpacing w:w="15" w:type="dxa"/></w:trPr><w:tc><w:tcPr><w:tcW w:w="0" w:type="auto"/><w:tcMar><w:top w:w="15" w:type="dxa"/><w:left w:w="15" w:type="dxa"/><w:bottom w:w="15" w:type="dxa"/><w:right w:w="15" w:type="dxa"/></w:tcMar><w:vAlign w:val="center"/><w:hideMark/></w:tcPr><w:p w14:paraId="7569D932" w14:textId="37A00E7E" w:rsidR="00E10E83" w:rsidRPr="00311493" w:rsidRDefault="00E10E83" w:rsidP="004709FC"><w:pPr><w:spacing w:before="120" w:after="120" w:line="240" w:lineRule="auto"/><w:ind w:firstLine="567"/><w:jc w:val="both"/><w:rPr><w:rFonts w:ascii="Palatino Linotype" w:eastAsia="Meiryo UI" w:hAnsi="Palatino Linotype"/><w:sz w:val="26"/><w:szCs w:val="26"/></w:rPr></w:pPr><w:r w:rsidRPr="00311493"><w:rPr><w:rFonts w:ascii="Palatino Linotype" w:eastAsia="Meiryo UI" w:hAnsi="Palatino Linotype"/><w:sz w:val="26"/><w:szCs w:val="26"/></w:rPr><w:t>Ebû Bekr es-Sıddîk

<w:tcPr><w:tcW w:w="0" w:type="auto"/><w:tcMar><w:top w:w="15" w:type="dxa"/><w:left w:w="15" w:type="dxa"/><w:bottom w:w="15" w:type="dxa"/><w:right w:w="15" w:type="dxa"/></w:tcMar><w:vAlign w:val="center"/><w:hideMark/></w:tcPr><w:p w14:paraId="78BE3C47" w14:textId="598D35D4" w:rsidR="00E10E83" w:rsidRPr="00311493" w:rsidRDefault="00E10E83" w:rsidP="004709FC"><w:pPr><w:spacing w:before="120" w:after="120" w:line="240" w:lineRule="auto"/><w:ind w:firstLine="567"/><w:jc w:val="both"/><w:rPr><w:rFonts w:ascii="Palatino Linotype" w:eastAsia="Meiryo UI" w:hAnsi="Palatino Linotype"/><w:sz w:val="26"/><w:szCs w:val="26"/></w:rPr></w:pPr><w:r w:rsidRPr="00311493"><w:rPr><w:rFonts w:ascii="Palatino Linotype" w:eastAsia="Meiryo UI" w:hAnsi="Palatino Linotype"/><w:sz w:val="26"/><w:szCs w:val="26"/></w:rPr><w:t>İsmâil ibn Ebû Hâlid → Kays ibn Hazîm → Ebû Bekr

<w:trPr><w:tblCellSpacing w:w="15" w:type="dxa"/></w:trPr><w:tc><w:tcPr><w:tcW w:w="0" w:type="auto"/><w:tcMar><w:top w:w="15" w:type="dxa"/><w:left w:w="15" w:type="dxa"/><w:bottom w:w="15" w:type="dxa"/><w:right w:w="15" w:type="dxa"/></w:tcMar><w:vAlign w:val="center"/><w:hideMark/></w:tcPr><w:p w14:paraId="7574001C" w14:textId="33F39073" w:rsidR="00E10E83" w:rsidRPr="00311493" w:rsidRDefault="00E10E83" w:rsidP="004709FC"><w:pPr><w:spacing w:before="120" w:after="120" w:line="240" w:lineRule="auto"/><w:ind w:firstLine="567"/><w:jc w:val="both"/><w:rPr><w:rFonts w:ascii="Palatino Linotype" w:eastAsia="Meiryo UI" w:hAnsi="Palatino Linotype"/><w:sz w:val="26"/><w:szCs w:val="26"/></w:rPr></w:pPr><w:r w:rsidRPr="00311493"><w:rPr><w:rFonts w:ascii="Palatino Linotype" w:eastAsia="Meiryo UI" w:hAnsi="Palatino Linotype"/><w:sz w:val="26"/><w:szCs w:val="26"/></w:rPr><w:t>Hz. Ömer

<w:tcPr><w:tcW w:w="0" w:type="auto"/><w:tcMar><w:top w:w="15" w:type="dxa"/><w:left w:w="15" w:type="dxa"/><w:bottom w:w="15" w:type="dxa"/><w:right w:w="15" w:type="dxa"/></w:tcMar><w:vAlign w:val="center"/><w:hideMark/></w:tcPr><w:p w14:paraId="7E352602" w14:textId="4770CD97" w:rsidR="00E10E83" w:rsidRPr="00311493" w:rsidRDefault="00E10E83" w:rsidP="004709FC"><w:pPr><w:spacing w:before="120" w:after="120" w:line="240" w:lineRule="auto"/><w:ind w:firstLine="567"/><w:jc w:val="both"/><w:rPr><w:rFonts w:ascii="Palatino Linotype" w:eastAsia="Meiryo UI" w:hAnsi="Palatino Linotype"/><w:sz w:val="26"/><w:szCs w:val="26"/></w:rPr></w:pPr><w:r w:rsidRPr="00311493"><w:rPr><w:rFonts w:ascii="Palatino Linotype" w:eastAsia="Meiryo UI" w:hAnsi="Palatino Linotype"/><w:sz w:val="26"/><w:szCs w:val="26"/></w:rPr><w:t>Zührî → Sâlim → Babası (Abdullâh) → Dedesi (Ömer)

<w:trPr><w:tblCellSpacing w:w="15" w:type="dxa"/></w:trPr><w:tc><w:tcPr><w:tcW w:w="0" w:type="auto"/><w:tcMar><w:top w:w="15" w:type="dxa"/><w:left w:w="15" w:type="dxa"/><w:bottom w:w="15" w:type="dxa"/><w:right w:w="15" w:type="dxa"/></w:tcMar><w:vAlign w:val="center"/><w:hideMark/></w:tcPr><w:p w14:paraId="160D7A1C" w14:textId="0F6C6A2E" w:rsidR="00E10E83" w:rsidRPr="00311493" w:rsidRDefault="00CC6392" w:rsidP="004709FC"><w:pPr><w:spacing w:before="120" w:after="120" w:line="240" w:lineRule="auto"/><w:ind w:firstLine="567"/><w:jc w:val="both"/><w:rPr><w:rFonts w:ascii="Palatino Linotype" w:eastAsia="Meiryo UI" w:hAnsi="Palatino Linotype"/><w:sz w:val="26"/><w:szCs w:val="26"/></w:rPr></w:pPr><w:r w:rsidRPr="00CC6392"><w:rPr><w:rFonts w:ascii="Palatino Linotype" w:eastAsia="Meiryo UI" w:hAnsi="Palatino Linotype"/><w:b/><w:sz w:val="26"/><w:szCs w:val="26"/></w:rPr><w:t>Ebû Hureyre

<w:tcPr><w:tcW w:w="0" w:type="auto"/><w:tcMar><w:top w:w="15" w:type="dxa"/><w:left w:w="15" w:type="dxa"/><w:bottom w:w="15" w:type="dxa"/><w:right w:w="15" w:type="dxa"/></w:tcMar><w:vAlign w:val="center"/><w:hideMark/></w:tcPr><w:p w14:paraId="1E1239AC" w14:textId="36BCEDB2" w:rsidR="00E10E83" w:rsidRPr="00311493" w:rsidRDefault="00E10E83" w:rsidP="004709FC"><w:pPr><w:spacing w:before="120" w:after="120" w:line="240" w:lineRule="auto"/><w:ind w:firstLine="567"/><w:jc w:val="both"/><w:rPr><w:rFonts w:ascii="Palatino Linotype" w:eastAsia="Meiryo UI" w:hAnsi="Palatino Linotype"/><w:sz w:val="26"/><w:szCs w:val="26"/></w:rPr></w:pPr><w:r w:rsidRPr="00311493"><w:rPr><w:rFonts w:ascii="Palatino Linotype" w:eastAsia="Meiryo UI" w:hAnsi="Palatino Linotype"/><w:sz w:val="26"/><w:szCs w:val="26"/></w:rPr><w:t>Zührî → Sâîd ibn Müseyyeb → Ebû Hureyre

<w:trPr><w:tblCellSpacing w:w="15" w:type="dxa"/></w:trPr><w:tc><w:tcPr><w:tcW w:w="0" w:type="auto"/><w:tcMar><w:top w:w="15" w:type="dxa"/><w:left w:w="15" w:type="dxa"/><w:bottom w:w="15" w:type="dxa"/><w:right w:w="15" w:type="dxa"/></w:tcMar><w:vAlign w:val="center"/><w:hideMark/></w:tcPr><w:p w14:paraId="497EF742" w14:textId="1B4230FB" w:rsidR="00E10E83" w:rsidRPr="00311493" w:rsidRDefault="00E10E83" w:rsidP="004709FC"><w:pPr><w:spacing w:before="120" w:after="120" w:line="240" w:lineRule="auto"/><w:ind w:firstLine="567"/><w:jc w:val="both"/><w:rPr><w:rFonts w:ascii="Palatino Linotype" w:eastAsia="Meiryo UI" w:hAnsi="Palatino Linotype"/><w:sz w:val="26"/><w:szCs w:val="26"/></w:rPr></w:pPr><w:r w:rsidRPr="00311493"><w:rPr><w:rFonts w:ascii="Palatino Linotype" w:eastAsia="Meiryo UI" w:hAnsi="Palatino Linotype"/><w:sz w:val="26"/><w:szCs w:val="26"/></w:rPr><w:t>İbn Ömer

<w:tcPr><w:tcW w:w="0" w:type="auto"/><w:tcMar><w:top w:w="15" w:type="dxa"/><w:left w:w="15" w:type="dxa"/><w:bottom w:w="15" w:type="dxa"/><w:right w:w="15" w:type="dxa"/></w:tcMar><w:vAlign w:val="center"/><w:hideMark/></w:tcPr><w:p w14:paraId="26E07752" w14:textId="30E66781" w:rsidR="00E10E83" w:rsidRPr="00311493" w:rsidRDefault="00E10E83" w:rsidP="004709FC"><w:pPr><w:spacing w:before="120" w:after="120" w:line="240" w:lineRule="auto"/><w:ind w:firstLine="567"/><w:jc w:val="both"/><w:rPr><w:rFonts w:ascii="Palatino Linotype" w:eastAsia="Meiryo UI" w:hAnsi="Palatino Linotype"/><w:sz w:val="26"/><w:szCs w:val="26"/></w:rPr></w:pPr><w:r w:rsidRPr="00311493"><w:rPr><w:rFonts w:ascii="Palatino Linotype" w:eastAsia="Meiryo UI" w:hAnsi="Palatino Linotype"/><w:sz w:val="26"/><w:szCs w:val="26"/></w:rPr><w:t>Mâlik → Nâfi‘ → Abdullâh ibn Ömer

<w:trPr><w:tblCellSpacing w:w="15" w:type="dxa"/></w:trPr><w:tc><w:tcPr><w:tcW w:w="0" w:type="auto"/><w:tcMar><w:top w:w="15" w:type="dxa"/><w:left w:w="15" w:type="dxa"/><w:bottom w:w="15" w:type="dxa"/><w:right w:w="15" w:type="dxa"/></w:tcMar><w:vAlign w:val="center"/><w:hideMark/></w:tcPr><w:p w14:paraId="30B47029" w14:textId="11E99F3C" w:rsidR="00E10E83" w:rsidRPr="00311493" w:rsidRDefault="00E10E83" w:rsidP="004709FC"><w:pPr><w:spacing w:before="120" w:after="120" w:line="240" w:lineRule="auto"/><w:ind w:firstLine="567"/><w:jc w:val="both"/><w:rPr><w:rFonts w:ascii="Palatino Linotype" w:eastAsia="Meiryo UI" w:hAnsi="Palatino Linotype"/><w:sz w:val="26"/><w:szCs w:val="26"/></w:rPr></w:pPr><w:r w:rsidRPr="00311493"><w:rPr><w:rFonts w:ascii="Palatino Linotype" w:eastAsia="Meiryo UI" w:hAnsi="Palatino Linotype"/><w:sz w:val="26"/><w:szCs w:val="26"/></w:rPr><w:t>Hz. Âişe

<w:tcPr><w:tcW w:w="0" w:type="auto"/><w:tcMar><w:top w:w="15" w:type="dxa"/><w:left w:w="15" w:type="dxa"/><w:bottom w:w="15" w:type="dxa"/><w:right w:w="15" w:type="dxa"/></w:tcMar><w:vAlign w:val="center"/><w:hideMark/></w:tcPr><w:p w14:paraId="153F9BA1" w14:textId="790EE16A" w:rsidR="00E10E83" w:rsidRPr="00311493" w:rsidRDefault="00E10E83" w:rsidP="004709FC"><w:pPr><w:spacing w:before="120" w:after="120" w:line="240" w:lineRule="auto"/><w:ind w:firstLine="567"/><w:jc w:val="both"/><w:rPr><w:rFonts w:ascii="Palatino Linotype" w:eastAsia="Meiryo UI" w:hAnsi="Palatino Linotype"/><w:sz w:val="26"/><w:szCs w:val="26"/></w:rPr></w:pPr><w:r w:rsidRPr="00311493"><w:rPr><w:rFonts w:ascii="Palatino Linotype" w:eastAsia="Meiryo UI" w:hAnsi="Palatino Linotype"/><w:sz w:val="26"/><w:szCs w:val="26"/></w:rPr><w:t>Ubeydullâh ibn Ömer → Kâsım → Hz. Âişe

Hadîs hıfzında derin ihtisâs sâhibi ve bu ilimde mütehassis kimseler, güvenilir râvîlerin rivâyet ettiği, meselâ bir hadîs cüzünde cem olunan rivâyetlerin sahîhliğine dâir hüküm beyân edebilirler. Bu hükme akıl erbâbı îtimâd edebilir. Böylelikle aklî melekeye sâhip bir zâtın, bir kitabın muttasıl, sahîh ve sâir cihetlerden güvenilir olduğunu söylemesi muteber olur. Bu da şu sûretle ifâde olunur: “Bu râvî sadûktur, bu rivâyetin bilgisi kat‘îdir.”

Sahîh-i Şeyhân (yani Buhârî ve Müslim), Süfyân, Ebû Dâvûd ve benzeri ehl-i hadîs kitapları hakkında bu kāide cârîdir.

Hasen Hadîs

Hasen, mahreci yâni çıkış yeri bilinen, meselâ Hicaz, Şâm, Irâk, Mekke veyâ Kûfe gibi beldelere izâfe edilen hadîstir. Bu hadîs, o belde halkının rivâyetiyle meşhur olan râvî tarafından nakledilmiş olmalıdır. Meselâ Basra’nın meşhur muhaddisi Katâde, Basralıların rivâyetinde bulunursa bu, hadîsin çıkış yerinin bilindiğine delil olur. Ancak başka bir râvîden rivâyet olunursa, aynı netîce hâsıl olmaz.

Burada gâye, hadîsin muttasıl oluşudur. Çünkü munkatı‘, mürsel ve mu‘dal hadîslerde, râvîlerinden birinin meçhul yâhut bulunamaması sebebiyle çıkış yeri tâyin olunamaz. Dolayısıyla, hadîsin menşeine dâir hüküm vermek câiz olmaz. Lâkin hasen hadîste dikkate alınan temel vasıf, hadîsin muttasıl olmasıdır. Zîrâ çıkış yeri bilinen her hadîs muttasıldır; fakat her muttasıl hadîs için aynı şey söylenemez.

Ayrıca hasen hadîsin en mühim husûsiyeti, râvîlerinin adâlet sâhibi olmaları ve zabt bakımından sahîh hadîs râvîlerine nisbetle bir derece daha aşağıda bulunmalarıyla birlikte, hadîsin toplumda mâruf ve yaygın olarak kabûl edilmesidir.

İsnâdın Sıhhati ile Metnin Değeri Arasındaki Fark

Bir hadîs hakkında “isnâdı hasen” yâhut “isnâdı sahîh” denilmesi, ehl-i hadîsin “hasen-sahîh hadîs” veyâ “hasen hadîs” tabirlerinden ayrı ve farklı bir mâna taşır. Zîrâ senedinin muttasıl oluşu, râvîlerinin güvenilirlik (adâlet) ve zabt vasıflarını hâiz olmaları sebebiyle, hadîs bir isnâd açısından sahîh veyâ hasen olarak telakkî olunabilir. Lâkin bu, metnin de sahîh veyâ hasen olduğu anlamına gelmez.

Zayıf bir metni rivâyet eden bir râvî, aynı zamanda sahîh bir metni de rivâyet edebilir. Bu durumda isnâdı sahîh olan bir rivâyetin metni, başka bir cihetten hasen olabilir. Böyle bir hadîs, isnâdı sahîh olup metni hasen olan bir rivâyet olarak değerlendirilir.

Sâlih Hadîs

Sâlih, hasen hadîsten dahi daha aşağı mertebede olan rivâyettir. Ebû Dâvûd (Rahimehullâh) şöyle buyurmuştur:

“Kitâbu’s-Sünen’de bir hadîste fazla zayıflık gördümse, onu açıklama cihetine gittim. Hakkında beyanda bulunmadığım hadîs ise sâlihtir. Bu hadîslerin bâzısı, diğerlerine nisbetle daha sâlihtir.”

İbn Hacer (Rahimehullâh) bu hususta şöyle demiştir: “Ebû Dâvûd’un ‘sâlih’ tâbiri, hadîsin delîl olarak kullanılabilir yâhut îtibâr maksadıyla zikredilebilir olması bakımından umumîdir. Eğer hadîs, sahîh olup daha sonra hasen seviyesine düşerse, bu birinci mânadadır (yâni delîl getirme yönünden muteberdir). Lâkin eğer hadîs hasen ve sahîh derecelerine ulaşmamışsa, bu takdirde ikinci mânadadır (yâni sâdece îtibâr içindir).” Bu seviyeden daha aşağıda olan hadîs ise, zayıflığı bariz olan rivâyettir.

Muza‘af Hadîs

Muza‘af, zayıflığı hakkında cumhurun ittifakı bulunan, lâkin senedinde yâhut metninde bâzı râvîler sebebiyle zayıf; diğer bâzı râvîler nedeniyle ise kuvvetli addedilen hadîstir. Bu nevi rivâyet, mutlak zayıf hadîsten dereke îtibârıyla daha üstündür. Bizzât İmâm Buhârî, Sahîh’inde bu tür rivâyetlere yer vermiştir.

Zayıf Hadîs

Zayıf hadîs, hasen derecesinin altındadır. Bu rivâyetlerde, sıhhatin temel şartlarının yokluğu veyâ zayıf oluşu nedeniyle, derecesine göre zayıflık tebellür eder. Bazıları az zayıf, bâzıları ise şiddetle zayıf olabilir.

Müsned ve Merfû‘ Hadîs

Müsned, merfû‘ yâhut mevkûf olmasına bakılmaksızın, râvîlerin silsilesi îtibârıyla senedi Rasûl-i Ekrem (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e kadar muttasıl olan hadîstir.

Merfû‘ ise ister muttasıl olsun ister munkatî; lâkin söz, fiil veyâ takrîr îtibârıyla doğrudan doğruya Peygamber Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e izâfe edilen rivâyettir. Müsned hadîslerin tamâmı, bu zümreye girer. Merfû‘ hadîs, aynı zamanda zayıf hadîsi de içine alabilir; zîrâ merfû‘ vasfı, sıhhati değil, isnâdın kime dayandırıldığını ifâde eder.

Mevkûf, munkatı‘ olmakla birlikte sahâbî tabakasında kalan söz ve fiillerdir ki, bu nevî rivâyetlere “eser” de denilmiştir. Peygamber Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e izâfe olunmadıkça, sahâbînin “biz şöyle yapardık” kabilinden beyanları da bu meyanda değerlendirilir.

Nitekim Câbir ibn Abdillâh (Radıyallâhu Anh)ın “Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz zamânında azîl yapardık” şeklindeki sözü, her ne kadar lafzen mevkûf addedilse de, zamanla Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e izâfe edildiğinden merfû hükmündedir. Zîrâ râvînin gâyesi dînî bir hakîkati beyân etmektir. Bu türden rivâyetlerin merfû olmadan da zikredildiği vâkidir.

Sahâbînin “bu sünnettendir” “bize emredildi” “bize yasaklandı” “mübah kılındı” veyâ “bize emredilmiyordu” gibi beyanları da merfû kapsamında değerlendirilmiştir.

Sahâbîden nakledilen, yâni “yatsı namazını geciktirirdi” tarzındaki sözler, yine onun “namazını Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in namazına çok benzeten benim” şeklindeki ifâdesiyle benzer mâhiyette olup, nüzûl sebebine dâir tefsîrler de bu kıyasta zikredilmiştir.

Mugîre’nin, yâni “Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in ashâbı, onun kapısını tırnaklarıyla çalarlardı” hadîsi de buna misâldir. İbnü’s-Salâh bu tür rivâyetlerin merfû olduğunu tasdik etmiş, Hâkim ise mevkûf olduğunu beyân etmiştir.

Tâbi‘în ve sonraki tabakalardan nakledilen “sahâbî hadîsi merfû yapar” sözüyle “رُوِيَ عَنِ النَّبِيِّ” yâni “Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)den rivâyet edildi” şeklindeki beyanlar ihtilafsız merfû telakkî edilir.

Aynı şekilde “رُوِيَ” “فَعَنْ” (birinci harfi meftûh, ikinci sâkin, üçüncü meksûr) “عَنْ رَسُولِ اللهِ”, yâhut “قَالَ” ifâdeleriyle nakledilen rivâyetler de bu kapsamda değerlendirilir. Şâyet bu ifâdeler kullanılmaz ve “سَمِعْتُ” (işittim) “شَهِدْتُ” (şahit oldum) “عَنْهُ” (ondan) “بِهِ” (ona dair) şeklinde nakledilirse, bu durumda rivâyetin sabitliğinde şek ve tereddüt doğar yâhut manen rivâyetteki ihtilaflar sebebiyle tedbirli davranılır.

Bâzı hadislerde sahâbînin “Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)den merfû olarak” ifâdesi, onun Allâh-u Te‘âlâ’dan aldığı bir emri beyân ettiğine delâlet eder ki, bu da kudsî hadîs kabilindendir.

“Mevkûf” tâbiri bâzen sahâbî dışındaki kimseler için de kullanılmakla berâber, eğer söz sahâbî devrine dayandırılırsa mevkûf olma ihtimâli mevcuttur. Zîrâ zâhir olan, sahâbîlerin bu sözü bilmeleri ve tasvib etmeleridir. Ancak mevkûf olmama ihtimali de vardır. Nitekim sahâbînin tasvibi, her zaman onu doğrudan Peygamber Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e dayandırmaz. Oysa Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in tasvibi böyle değildir.

Bir sahâbîden, ictihâda konu olamayacak bir meseleye dâir bir söz mevkûf olarak rivâyet edildiğinde, sahâbîlere hüsn-i zannımız sebebiyle bu tür rivâyetlerin hükmü merfû addedilir.

Nitekim İbn Mes‘ûd (Radıyallâhu Anh)ın: “Kim kâhine veyâ falcıya gider ve onun söylediklerini tasdik ederse, Muhammed (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e indirileni inkâr etmiş olur” sözü bu görüşe delildir. Bu kanâati Hâkim (Rahimehullâh) da savunmuştur.

Mevsûl Hadîsin Tanımı

Mevsûl, hadîs ilminde “muttasıl” olarak da isimlendirilmiş olup, senedi baştan sona kadar kesintisiz olan merfû yâhut mevkûf hadislere denir. Bu bağlamda, senedi Peygamber Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e veyâ sahâbeye kadar ulaşan ve râvîler arasında herhangi bir inkıtâ‘ (kopukluk) bulunmayan rivâyetler mevsûl olarak vasfedilir.

Bununla birlikte, tâbiîne kadar kesintisiz ulaşan hadisler bu tabire dâhil edilmez. Ancak örneğin, bir hadisin Saîd ibn Müseyyeb veyâ Zührî gibi büyük tâbi‘îler silsilesinde kesintisiz olarak rivâyet edildiği tespit olunursa “felân râvîye kadar mevsûldür” demek câizdir. Zîrâ muttasıl olma niteliği, isnâdın tamâmını değil, râvî zincirinin belirli kısmını kastetmek sadedinde kullanılabilir.

Mürsel Hadisin Tanımı

Mürsel, hadîs ilminde tâbi‘înin veyâ büyük tâbi‘îlerden birinin, Peygamber Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e doğrudan merfû olarak dayandırdığı; ancak sahâbî râvînin isnâd zincirinden düşürüldüğü rivâyet şeklidir. Bu yönüyle, mürsel hadîs senedinde bir inkıtâ bulunduğundan, Şâfi‘î ve cumhur-i ulemâ nezdinde zayıf kabûl edilmiştir.

Bununla berâber Ebû Hanîfe, Mâlik ve meşhur rivâyete göre Ahmed ibn Hanbel, bu tür rivâyetleri delil olarak kabûl etmektedir. Mürsel bir hadis, başka bir senedle müsned olarak sâbit olursa yâhut irsâl eden râvî, birinci mürsel hadisin râvîlerinden başka kimselerden benzer mâhiyette bir mürsel rivâyetle desteklenirse, o hâlde bu hadis, huccet olarak kabûl edilebilir. Bu îtibarla İmâm Şâfi‘î, bilhassa Saîd ibn Müseyyeb’in mürsel hadislerini delil olarak kullanmıştır. Zîrâ bu hadislerin başka senedlerle müsned şekillerinin varlığı sabittir.

Nevevî bu meseleye dâir şöyle demiştir: Selef-i sâlihîn arasından gelen arkadaşlarımız, İmâm Şâfi‘î’nin “Saîd ibn Müseyyeb’in mürseli bize göre güzeldir” sözünün mânâsında iki farklı görüş beyân etmişlerdir. Bunlardan birincisine göre, Saîd ibn Müseyyeb’in mürseli, Şâfi‘î’ye göre delil mahiyetindedir. Ancak diğer mürsel rivâyetler aynı hükme dâhil değildir. Zîrâ bu hadislerin müsned olarak varlığı kat‘î sûrette sabittir. İkinci görüş ise, Şâfi‘î’nin Saîd ibn Müseyyeb’in mürselini delil olarak kabûl etmediği, bilakis diğer mürsel hadisler gibi değerlendirdiği yönündedir. Şâfi‘î’nin bu tür hadisleri yalnızca örneklendirme ve mukâyese gâyesiyle zikrettiği beyân olunmuştur.

Bu bağlamda el-Hatîb de şu şekilde hüküm vermiştir: Doğru olan görüş ikinci görüştür. Birinci görüş, delillendirme bakımından sahîh bir anlam ifâde etmemektedir. Zîrâ Saîd ibn Müseyyeb’in mürseli, hiçbir sûrette diğer mürsel rivâyetlerden daha kuvvetli addedilemez.

Sahâbîlerin küçüklerinden sayılan İbn Abbâs (Radıyallâhu Anhümâ) ve benzeri bâzı zatların rivâyet ettikleri hadisler, zâhiren küçük isnadlı olarak değerlendirilse de, doğrudan Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e izâfe edilen mürsel rivâyetleri, kabûl edilebilirlik açısından câiz görülmüştür. Nitekim “Velisiz nikâh olmaz” hadîsi bu kabilden bir misal teşkil eder. Bu hadis, bâzı güvenilir râvîlerce muttasıl senedle, diğer bâzı râvîlerce ise mürsel olarak rivâyet olunmuştur. Bu durumda, mürsel ve mevsûl hadisler arasında bir çelişki vukû bulmuştur.

Meselâ bu hadîsi İsrâîlî ve bir grup râvî, Ebû İshâk es-Sebî’î’den, o da Ebû Bürde’den, o ise Ebû Mûsâ’dan, nihâyetinde ise Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)den rivâyet etmiştir. Aynı hadîsi, es-Sevrî ve Şu‘be de Ebû İshâk’tan, o Ebû Bürde’den ve nihâyetinde Peygamber Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)den nakletmişlerdir.

Bu noktada denilmiştir ki, eğer râvî, adâlet ve zabt sıfatlarına hâiz ise, müsned yâni mevsûl olan hadîs esas alınır. el-Hatîb bu görüşün sahîh olduğunu beyân etmiş ve bu tarz rivâyetlerin kabûl edilmesi gerektiğini ifâde etmiştir. Ona göre, güvenilirlik bakımından daha güçlü olan rivâyet tercih olunur. Bu bahsedilen râvîlerin mürsel rivâyet yapan kısmı Şu‘be ve Süfyân gibi hadîs ilminde ezber gücü ve rivâyet sağlamlığıyla temâyüz etmiş zatlardır.

Bununla birlikte, bâzen de çoğunluğun rivâyet ettiği hadîs esas alınır denilmiştir. Yine, ezberi kuvvetli olan râvînin rivâyet ettiği hadîs öncelenir görüşü de mevcuttur. Ancak bu takdirde, zaman îtibârıyla üstün ve ezberi daha güçlü râvînin rivâyeti mürsel dahi olsa, mevsûl olarak rivâyet eden râvînin adâletine ve ehliyetine bir halel gelmez.

Merfû ile mevkûf hadisler arasında bir ihtilaf vukû bulduğunda, yâni güvenilir bir râvînin, başka bir râvî tarafından mevkûf olarak rivâyet edilen hadîsi merfû olarak nakletmesi durumunda, bu ihtilâfta tercih edilen görüş, mevkûf olarak rivâyet edilen hadisin esas alınması yönündedir. Zîrâ merfû rivâyeti nakleden râvî, mevkûf rivâyete göre bir râvî daha ziyâde etmiştir; mevkûf rivâyet ise bu râvîyi zikretmemiştir. Bu durumda, mevkûf rivâyeti nakleden râvî, bir râvîyi rivâyet zincirinden çıkarmış olur ki, bu hâlde merfû rivâyeti nakleden râvînin beyanı tercih olunur.

Doğru olan görüşe göre, mutlak olarak güvenilir bir râvî tarafından yapılan ekleme kabûl edilir. Bu, ister yalnızca bir şahıs eklenmiş olsun, isterse de râvî hadîsi bir defasında ekleme yapmadan, başka bir defasında eklemeli olarak rivâyet etmiş olsun yâhut bu ekleme, eksik rivâyet eden başka bir râvî tarafından nakledilmiş olsun, hüküm yine aynıdır.

Diğer taraftan, bâzıları şöyle demiştir: Bilâkis böyle bir ekleme mutlak olarak reddolunur. Yine denilmiştir ki: Aynı râvî tarafından yapılan ekleme makbul değildir; ancak başka bir râvî tarafından yapılmışsa, o kabûl edilir.

Bu bağlamda Maksud es-Süleymî şöyle beyân etmiştir: Eğer meclis bir olup, râvînin bu gibi eklemelerde genellikle dikkatsiz davranmadığı biliniyorsa, böyle bir ekleme kabûl olunmaz. Ancak, bu tarz bir ihmalin vukû bulma ihtimali söz konusuysa ve bu ekleme güvenilir bir râvî tarafından nakledilmişse, bu hâlde söz konusu ekleme kabûl edilebilir. Aynı şekilde, rivâyet birden fazla mecliste vâki olmuşsa yâhut bir mecliste farklı bir ekleme rivâyet edilmişse, bu takdirde de bu ekleme muteber kabûl edilir.

Maktû’ Hadisin Tanımı

Maktû’, tâbi‘îlerden sâdır olmuş ve tâbiî tabakasında kalmış söz ve fiillere denilir. Bu nev‘ rivâyet, şer‘î delil olarak kabûl edilmez. Zîrâ Peygamber Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e veyâ sahâbeye ulaşmayan bir isnâd, hüküm istinbatında itimad edilecek mertebede değildir.

Munkatı’ Hadisin Tanımı

Munkatı’, sahâbî tabakasına ulaşmadan önce râvîlerinden birinin isnâd zincirinden düştüğü hadistir. Bu inkıtâ’, birden fazla râvînin düşmesini gerektirmemekle birlikte, isnâdın iki veyâ daha fazla yerinden râvî düşmesi hâlinde dahi munkatı‘ olarak adlandırılır. Bu durum, rivâyetin sened yapısında kesinti meydana gelmiş olmasından dolayıdır ve rivâyetin kabûl derecesini zayıflatır.

Mu‘dal Hadisin Tanımı

Mu‘dal, sahâbî tabakasına varmadan önce senedde arka arkaya iki veyâ daha fazla râvînin düştüğü hadistir. Bu hâle misal olarak, İmâm Mâlik’in “Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu” şeklindeki rivâyeti zikredilebilir. Bu örnekte, iki râvînin birden senetten düşmüş olması, hadîsi mu‘dal kılmaktadır.

İbnü’s-Salâh musanniflerin “Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu” lafzını doğrudan isnâdsız kullanmalarını da mu‘dal kabilinden saymıştır. Aynı şekilde, Peygamber Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) ile sahâbî ifâdesinin birlikte zikredilmesine rağmen hadisin metninin tâbiî tabakasında kalması da mu‘dal hadislerden sayılmıştır.

Bu bağlamda A‘meş’in, eş-Şa‘bî’den rivâyet ettiği şu söz bu türdendir: “Kıyamet günü adam şöyle yapar, böyle der. Bunun üzerine organları konuşur.” rivâyeti bu nev‘den sayılmıştır.

Mu‘an‘an Hadisin Tanımı

Mu‘an‘an, rivâyet lafzında işitme, kıraat veyâ haber verme gibi sarih ifâdeler bulunmaksızın, yalnızca “felan kişi, felan kişiden rivâyet etti” şeklindeki lafızla gelen hadistir.

Bu tür rivâyetler, râvîlerinin kimlikleri bilinen kimseler olması şartıyla değerlendirilir. Hadisçiler ekseriyetle, mu‘an‘an yolla rivâyette bulunan râvîlerin, en az bir kere dahi olsa karşılaşmış olmalarını ve bu karşılaşmadan doğan teslîmiyetin (mülâkâtın) bulunmasını gerekli görmüşlerdir. Bu takdirde, söz konusu rivâyet mevsûl kabûl edilir.

Ancak bu râvîlerin karşılaşıp karşılaşmadıkları, uzun süreli sohbet edip etmedikleri ve mu‘an‘an rivâyetin râvîsi tarafından bu rivâyetin gerçekten işitilerek alındığı konularında ihtilaflar mevcuttur. Ali ibn el-Medînî bu meselede karşılaşma şartını açık ve kesin bir şekilde ortaya koymuştur. Aynı görüşte olan İmâm Buhârî de, mu‘an‘an rivâyetin sıhhati için mülâkî olmayı esas bir şart olarak kabûl etmiştir. Bu yaklaşım, sahîh hadisin temel şartları arasında zikredilmiştir.

Nevevî bu görüşü asrî mutedil âlimlere dayandırmış ve bunun İmâm Şâfi‘î’nin sözlerinin tabii bir gereği olduğunu ifâde etmiştir. Buna mukâbil, İmâm Müslim bu şartı koşmamış ve rivâyet zincirinde mülâkî olmayı zarûrî addetmemiştir. Üstâdî Sâlih, kendi eserinin mukaddimesinde bu görüşü kabûl etmemiş ve hattâ bu şartın daha evvel kimse tarafından ileri sürülmemiş, uydurma bir görüş olduğunu beyân etmiştir.

Mü‘ennen Hadisin Tanımı

Mü‘ennen, râvînin “felan kişi, felan kişi şöyle şöyle söyledi” diyerek “bize hadîs okudu” mânâsında kullandığı bir rivâyet şeklidir. Bu tür rivâyetlerde, teslîmiyet (mülâkî olma), karşılaşma, aynı mecliste bulunma ve işitme gibi şartlar açısından mü‘an‘an rivâyetler ile aynı hükme tâbidir. Dolayısıyla, sıhhat ve kabûl bakımından aralarında esaslı bir fark gözetilmemiştir.

Mu‘allak Hadisin Tanımı

Mu‘allak, sened zincirinin baş tarafındaki bir veyâ daha fazla râvînin zikredilmediği, yâni isnâdın ilk kısmından kopmuş olduğu rivâyet şeklidir. Bu hâl, hadisin râvîsi tarafından isnâdın başlangıç kısmının hazfedilmesi ile meydana gelir. "Mu‘allak" tâbiri, bu eksiklik ve kopukluk sebebiyle, hadisin duvara asılı bir parça gibi bağlantısız kalmasına teşbihen kullanılmıştır.

Müdelles Hadîs ve Çeşitleri

Müdelles, şeddeli "د" harfiyle telaffuz edilir ve daha çok “Tadlîsü’l-İsnâd” olarak isimlendirilir. Bu tür rivâyette, râvî hocasını atlar ve hadîsi ondan rivâyet etmiş gibi gösterir veyâ geçici ve zâhirde kesintisiz bir isnâd silsilesi ile başka bir râvîye izâfe eder. Bu durumda, râvînin doğrudan işitmediği bir rivâyeti, işitmiş gibi göstermesi söz konusudur.

Aksi hâlde, râvî hadîsi doğrudan işitmediğini belli eden bâzı ifâdeler kullanır: (filan kişiden), (filan kişi dedi ki) veyâ (filanın şöyle dediğine göre...) gibi ibareler, bu nevîden tadlîse örnek teşkil eder.

Müdelles Hadisin Şartları ve Çeşitleri

Bir hadis, yalnızca şu hâllerde müdelles kabûl olunur: Tedlîs yapan râvî, kendisinden rivâyette bulunduğu râvî ile aynı asırda yaşamış ve onunla karşılaşmış olmalıdır. Lâkin ondan hadîs işitmemiş yâhut işitmiş olsa bile tedlîs yaptığı hadîsi bilfiil işitmemiştir. Bu durumda, isnâdın sıhhati zâhirde korunmakla birlikte, bâtında bir kopukluk mevcuttur.

Tedlîs yaptığı bilinen bir râvîden ancak “işittim” gibi açık ve kesintisizliği teyit eden lafızlarla rivâyet edilen hadisler makbuldür. Nitekim Buhârî ve Müslim’in “Sahîh”lerinde, bu tür râvîlerden işitme ifâdesiyle rivâyet edilmiş pek çok hadîs mevcuttur. el-A‘meş, Sevrî ve Katâde gibi râvîler bu hususta misal teşkil eder. Buhârî ve Müslim’in eserlerinde, bu râvîlere âit mu‘an‘an ve benzeri lafızlarla gelen hadisler de yer almakla birlikte, bu imamların rivâyet ettiklerine hüsn-i zannımız sebebiyle, bizâtihi semâ‘ (işitme) yoluyla sâbit olmuş hadisler olarak telakkî edilmiştir.

İkincisi: Tedlîs-i tesviyedir. Bu tür tedlîste, râvî, iki güvenilir hocası arasındaki zayıf bir râvîyi senedden çıkararak, isnâdı yalnız güvenilir râvîlerden oluşmuş gibi gösterir. Böylelikle senedin tamâmı zâhiren kuvvetli bir hâle gelir. Bu tedlîs şekli, en ağır ve en çirkin olanıdır. Bâkiye ibn el-Velîd bu tarzda tedlîsi en çok yapan râvîlerden biri olarak zikredilmiştir.

Üçüncüsü: Tedlîs-i şuyûhtur. Bu ise, râvînin, kendisinden hadîs işittiği hocasını, açık ve mâruf ismiyle değil; daha az bilinen bir künyesi, nisbesi veyâ vasfı ile zikretmesidir. Bunun maksadı, râvînin kimliğini gizlemek, şöhretini perdelemek veyâ talebenin râvî araştırması konusunda uyanık olup olmadığını denemektir. Bu tarz bir tedlîs, talebeyi imtihan kastıyla yapılmışsa, câiz görülmüştür.

Müdrec Hadisin Tanımı

Müdrec, rivâyet yapısında bâzı karışıklıklar ve ilâveler sebebiyle ortaya çıkan bir durumdur. Bu, çeşitli şekillerde vukû bulur:

a) Hadisin hemen akabinde, ona bitişik şekilde zikredilen ve aslında hadise dâhil olmayan bir sözün, hadisin bir parçasıymış gibi zannedilmesidir. Bu tarz bir ilâve, dinleyenin zihninde, söz konusu ifâdenin bizzât Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e âit olduğu kanâatini uyandırır.

b) Râvînin elinde, iki farklı isnâda sâhip iki ayrı metin bulunmakla birlikte, bu râvî, her iki metni yalnızca bir isnâd silsilesiyle rivâyet eder. Bu hususa Sâîd ibn Ebû Meryem’in şu rivâyeti misal teşkil eder: “Birbirinize düşmanlık etmeyin, haset etmeyin, birbirinize sırt çevirip uzaklaşmayın ve (haksız yere) birbirinizle rekabet etmeyin.” Bu rivâyette “rekābet etmeyin” ifâdesi, aslında başka bir metinden alınarak hadisin içerisine ilâve edilmiştir.

Bu tarz durumlarda, râvî ya kendi zihninde şekillenen bir ifâdeyi, hadîs zannıyla rivâyete dâhil eder yâhut başka bir râvîden aldığı bir sözü, bizzât rivâyet ettiği hadîse ekler. Bu durumda, sözü dinleyen kimse, ilâve edilen bölümü hadîsin orijinal bir parçası olarak telakkî eder ve o şekilde nakleder.

Bâzen müdrec, hadîs metninin baş kısmında da vukû bulur. Ebû Hureyre (Radıyallâhu Anh)ın rivâyet ettiği bir hadîs bu hususta misal olarak zikredilmiştir.

Ebû Hureyre (Radıyallâhu Anh)ın rivâyet ettiği hadiste geçen “Abdesti eksiksiz alın. Çünkü Ebu’l-Kāsım (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: Vay ateşe! (abdesti eksik alıp kuru bıraktığınız) topuklara” ifâdesinde, abdestin eksiksiz alınması yönündeki söz Ebû Hureyre’ye âit olup mevkûftur. Onun akabinde gelen kısmı ise merfû olup, Peygamber Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e âittir. Bu tür rivâyetlerde, râvînin kendi sözü ile Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in sözü iç içe geçmiş olup, bu hâle “idrâc” denilir.

İdrâc, hadîs metninin yalnız başında değil, ortasında yâhut sonunda da vâki olabilir. Lâkin çoğunlukla metnin sonunda vukû bulur. Bu meyanda, Abdullâh ibn Mes‘ûd (Radıyallâhu Anh)ın rivâyet ettiği ve Peygamber Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in namazda teşehhüdü öğrettiği şu hadîs örnek olarak zikredilmiştir: “Bütün tâzim, duâlar ve senâlar, bedenî ve mâlî bütün ibâdetler, en güzel şeyler Allâh’a mahsustur. Selâm, Allâh-u Te‘âlâ’nın rahmet ve bereketleri de ey Peygamber sana mahsustur. Selâm bizlere ve Allâh-u Te‘âlâ’nın sâlih kullarının üzerine olsun. Kesinlikle bilir ve tanıklık ederim ki Allâh’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Tanıklık ederim ki Muhammed O’nun kulu ve rasûlüdür.”

İbn Mes‘ûd’un bu rivâyetine, sonradan bir âlim olan Ebû Hâşim’in Züheyr ibn Muâviye’den, onun da el-Hasan ibn el-Hurr’dan yaptığı nakil ile şu ifâde eklenmiştir: “Bunu okuduğun zaman namazını bitirmiş olursun. Artık kalkmak istersen kalk, oturmak istersen otur.” Bu son cümle, İbn Mes‘ûd’a isnat edilmiş olmakla berâber, hadîs metnine sonradan dâhil edilen müdrec bir bölümdür.

Âlî ve Nâzil Hadisin Tanımı

Âlî, hadîs ilminde sened bakımından yüksek ve fazîletli olan rivâyetlere verilen isimdir. Bu kavram, beş kısımda mütâlaa olunur:

Birincisi: Mutlak aliyyet. Bir hadîsin, çok sayıda râvîyle gelen benzer başka rivâyetlerin senedine nisbetle daha az râvî zinciriyle Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e daha yakın ulaşmasıdır. Bu kısa isnâd yapısı, rivâyetin kıymet ve güvenilirliğini artırır.

İkincisi: Ezber ve zabt gibi ilmi meziyetlere sâhip büyük muhaddislerden birine yakın olmaktır. Bu zümreye İmâm Mâlik ve İmâm Şâfi‘î gibi hadîs imamları dâhildir. Bu tür sened, ilim halkasında daha üstün addedilir.

Üçüncüsü: Buhârî, Müslim ve Sünen sâhipleri olan İbn Mâce, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesâî gibi muhaddislerin sembolleriyle tanınan senedlerin işâret edildiği rivâyetlerdir. Bu sened yapılarıyla âlî olmak, rivâyetin kaynaklara nisbetle kuvvetli oluşunu gösterir.

Dördüncüsü: Râvînin daha önce vefat etmiş olması sebebiyle senedin âlî kabûl edilmesidir. Bu hâlde, hadîsin, râvînin vefâtına yakın yâhut çok daha evvel bir vakitte işitilmiş olması esas îtibârıyla fark etmez.

Beşincisi: Hadîsin daha erken bir vakitte işitilmesiyle âlîlik kazanmasıdır. Bir râvînin bir hadîsi, bir hocasından daha erken bir dönemde işitmesi, onu aynı hocadan daha sonra rivâyet eden râvîye nisbetle daha üstün kılar.

Nâzil, âlî rivâyetin bütün bu kısımlarının mukâbili olup, aynı çerçevede fakat zıddı hükümlerle değerlendirilir. Yâni râvî sayısının fazlalığı, rivâyetin geç vakitte alınmış olması veyâ senedde zayıf râvîlerin bulunması gibi unsurlar, rivâyeti nâzil yapar.

Müselsel Hadisin Tanımı

Müselsel, rivâyet zincirinde yer alan râvîlerin veyâ rivâyet şeklinin tamâmında tek bir durumun sâbit olmasıyla tanınan hadîs türüdür. Bu tür hadislerde, tüm râvîler belirli bir fiili, lafzı veyâ hâli sürdürerek rivâyette bulunmuşlardır. Müselsel hadisin en sahîh şekli, rivâyette Saff Sûresi’nin okunması ile vukû bulanıdır.

Garîb Hadisin Tanımı

Garîb, bir râvînin hadîsi metin yâhut sened bakımından yalnız başına rivâyet etmesiyle ortaya çıkan hadistir. Bu, özellikle ez-Zührî gibi hadîs hâfızlarının rivâyetlerini toplayan kimseler nezdinde vâki olur. Garîb hadîs üç kısma ayrılır:

a) Sahîh Garîb: Buhârî ve Müslim’in “Sahîh”lerinde tesbit edilen ferd hadisler buna misal teşkil eder.

b) Zaîf Garîb: Garîb hadislerin en çok rastlanan ve yaygın olan kısmıdır.

c) Hasen Garîb: Tirmizî’nin “Câmiʿ” adlı eserinde bu tür hadislere çokça rastlanır.

Azîz Hadisin Tanımı

Azîz, iki yâhut üç râvînin birlikte rivâyet ettiği, fakat bu râvîlerden başkalarının rivâyet etmediği hadîs şeklidir. Bu râvîler, hadîs hâfızı olup, rivâyette yalnız kalmışlardır. Bu tür hadisler, ferdiyete daha yakın ve özel rivâyet karakteri taşır.

Mu‘allel Hadisin Tanımı

Mu‘allel, zâhiren sıhhat şartlarını haiz ve kusursuz gibi görünen, ancak hadîs uzmanlarının tarikleri bir araya getirerek yaptıkları derin tetkikler netîcesinde içinde saklı bir illetin bulunduğu tespit edilen hadistir. Bu illet, bir hadisin mürsel iken mevsûl gösterilmesi, mevkûf bir hadisin merfû olarak nakledilmesi, metne âit olmayan bir kelime, lafız yâhut cümlenin hadîse eklenmesi, seneddeki bir râvînin güvenilir zannedilmesi gibi sebeplerle ortaya çıkar. Bu tür kusurların farkına varılması, benzer fakat daha güçlü bir senedle rivâyet edilen bir hadisin mevcudiyeti veyâ diğer râvîlerin bu yönde rivâyet etmemesi gibi gerekçelere dayanır.

Gizli kusur iki yerde bulunabilir: İsnâdda yâhut metinde.

Birincisi: Gizli kusurun isnâdda olmasıdır. Ya‘lâ ibn Ubeyd, Sevrî’den; o da Amr ibn Dînâr’dan “Alıcı ile satıcı (birbirlerinden ayrılmadıkça) muhayyerdir” hadisini rivâyet etmiştir. Ancak hadisin bu yolla değil, Abdullâh ibn Dînâr üzerinden rivâyet edilmesi gerektiği beyân olunmuştur. Sevrî’nin diğer râvîlere göre daha üstün olması, karışıklığın ise hem baba adı hem de künyeleri aynı olan iki râvînin benzerliği ve vefat târihlerinin yakınlığı sebebiyle vukû bulmuştur.

İkincisi: Gizli kusurun metinde olmasıdır. Bu kısma Müslim’in, İmâm Evza‘î yoluyla Enes’ten kendisine mektup ile bildirilen rivâyeti örnek teşkil eder.

Enes ibn Mâlik (Radıyallâhu Anh) şöyle demiştir: “Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem), Ebû Bekr, Ömer ve Osman’ın arkasında namaz kıldım. Onlar, kıraâtin ne başında ne de sonunda besmeleyi söylemeden ‘el-Hamdü lillâhi rabbil âlemîn (Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsustur)’ diye başlarlardı.”

İmam Şâfi‘î ve onunla aynı görüşü paylaşan diğer bâzı âlimler, bu hadiste geçen besmelenin zikredilmemesini bir kusur addederek şu şekilde îzâh etmişlerdir: Yedi yâhut sekiz râvî aynı yönde birleşmiş ve el-Hamdü lillâhi ile başlamaları husûsunda ittifak etmişlerdir.

Bu, onların zamm-ı sûreye geçmeden evvel Fâtiha ile namaza başladıkları anlamına gelir; besmele terk olunmuştur anlamı çıkarılamaz. Böyle olunca, bâzı râvîler hadîs metnini lâyıkıyla anlayamamış ve bu anlam eksikliğiyle rivâyette bulunmuşlardır. Bu sebeple, besmele zikredilmeksizin doğrudan el-Hamdü lillâhi ile başlamak, hadîs metninden çıkarılan hatâlı bir anlamdır. Hâlbuki bu yorum, râvîlerin yanılmasından ibârettir.

Bu rivâyet, Enes ibn Mâlik’ten sahîh yolla nakledilen başka bir hadîsle desteklenmektedir. Nitekim Katâde şöyle demiştir: “Enes’e, Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in kırâati nasıldı?” diye sordum. Enes şöyle cevap verdi: “Onun kırâati tertîl üzereydi.”

Sonra şu âyeti okudu ve besmeleyi uzatarak sesini yükseltti.

Bununla birlikte, şu da zikredilmelidir ki, Katâde küçük yaşta, görme özürlü bir çocuk idi. Aynı zamanda, onun bir kâtibinin bulunduğu da bilinmemektedir. İşte bu durum, hadîsin mu‘allel olmasında temel unsurlardan biri olarak kabûl edilmiştir.

Mu‘allel hadîs, hadîs ilimlerinin en girift ve en hassas sahalarındandır. Bu alanda derin bir anlayış, geniş bir ezber kabiliyeti, râvîlerin derecelerine dâir sağlam bir bilgi ve isnâd ile metinler husûsunda güçlü bir melekeye sâhip olan kimseler söz söyleyebilir. Ne var ki bazen, hadîsin illetli olduğuna delâlet eden bir rivâyet, farkında olmadan kusurlu hadîsi nakleden bir râvî tarafından zikredilmiş olabilir. Bu gibi durumlarda o kişi, kıymetli bir parayı değerince sarf etmeye çalışan fakat ehlinden olmayan bir sarraf gibidir.

Ferd Hadîsin Tanımı

Ferd hadis, rivâyet zincirinde yalnız bir râvînin yer aldığı rivâyet şeklidir. Bu, ferd-i mutlak olarak isimlendirilir. Yâni güvenilir olsun yâhut olmasın, herhangi bir râvîden yalnızca bir râvînin rivâyette bulunması durumunda bu hadis, ferd olarak kabûl edilir. Bu yönüyle, isnâd zincirinde teklik bariz bir şekilde öne çıkar.

Ferd Hadîsin Çeşitleri

Ferd hadis, bâzen özel bir niteliğe veyâ duruma bağlı olarak da ferdiyet kazanabilir ki bu hâl, ferd-i nisbî olarak adlandırılır. Ferd-i nisbî, çeşitli şekillerde vukû bulur:

  1. Hadîs, güvenilir bir râvî tarafından rivâyet edilmiş olmakla birlikte, bu rivâyeti yalnızca o kimse nakletmiştir. Bu neviden hadisler ferd-i hâsîr yâhut ferd-i nisbî olarak isimlendirilir.

Bu kısma misal olarak şu rivâyet verilir: Bir kişinin, Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in kurban ve Ramazan Bayramı namazlarında Kâf ve el-Kamer sûrelerini okuduğunu rivâyet etmesi. Bu hadisi, Dâmra ibn Sa‘îd kuvvetli bir şekilde rivâyet etmiş ve bu rivâyette Ebû Vâkıd el-Leysî’den nakilde yalnız kalmıştır.

  1. Ferd hadîs bazen, bir sahâbî veyâ belli bir beldeye mensûbiyetle kayıtlı olarak da ferdiyet kazanır. Buna ferd-i nisbînin başka bir nev‘i olarak bakılır. Meselâ bir hadîsin yalnız bir sahâbî tarafından rivâyet edilmesi yâhut Mekke, Basra ve Kûfe gibi belirli bir şehir mensuplarıyla kayıtlı kalması bu gruba girer.

Bu minvalde, Ebû Dâvûd’un es-Sünen adlı eserinde, Ebû Saîd el-Hudrî’den rivâyet edilen şu hadîs örnek gösterilmiştir. Bir râvî, Ebu’l-Velîd ibn Tayâlisî’den, o da Hemmâm’dan; o Katâde’den, o Ebû Nadrâ’dan ve o da Ebû Saîd el-Hudrî’den şu rivâyeti nakletmiştir: “Bize Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) namazda Fâtiha Sûresi ile birlikte kolayımıza gelen başka bir sûre okumamızı emretti.”

Bu hadîsi yalnızca Basralılar rivâyet etmiş, diğer şehir mensuplarından kimse bu rivâyete katılmamıştır. Hâkim bu hususta şöyle beyanda bulunmuştur: “Basralılar, bu hadîste ‘emir’ lafzını zikretmek sûretiyle, senedin başından sonuna kadar yalnız kalmışlardır. Kendileri dışında hiçbir râvî, bu lafızla hadîsi nakletmemiştir.”

Yine Hâkim, Abdullâh ibn Zeyd’in Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in abdestine dâir rivâyetinde geçen şu ifâdeyi garîb sünnet olarak nitelendirmiştir: “Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) elinde kalan sudan fazlasıyla başını meshetti.” Bu hadîsi, yalnızca Mısırlılar rivâyet etmiş, kendilerine bu konuda iştirak eden olmamıştır.

Bu tür rivâyetlerin ferd olması, onların zayıf addedilmesini gerektirmez. Ancak eğer bu türden bir ferdiyet, Basralılardan yalnız bir kimseye nisbet edilirse, o takdirde bu hadîs ferd-i mutlak olarak kabûl olunur.

  1. Ferd hadîsin bir diğer türü de, yalnızca bir râvî tarafından rivâyet edilmiş olan rivâyetlerdir. Yâni bir hadîs, belirli bir şahıstan yalnızca bir kişinin nakletmiş olmasıyla ferd olur. Bu da ferd-i nisbînin çeşitlerinden biridir.

Bu kısma, Ebu’l-Fadl ibn Tâhir’in dört Sünen kitabında (İbn Mâce, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî) Süfyân ibn Uyeyne’den, onun da Zührî’den ve Zührî’nin Enes ibn Mâlik’ten rivâyet ettiği şu hadîsin akabinde sarfettiği söz örnek teşkil eder: “Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Safiyye (Radıyallâhu Anh) ile evliliğinde, onunla yol arkadaşlığını mehir tâyin etti ve düğün yemeğini kavut ve hurma ile verdi.”

Bu hadîsi yalnız Vâil rivâyet etmiştir. Bu sebeple hadîs garîb addedilmiştir. Ayrıca bu rivâyet, Vâil’den de yalnızca kendisi tarafından aktarılmıştır. Yâni, hadîs hem metin hem isnâd bakımından râvîsinde tek kalmıştır.

Ebu’l-Fadl bu rivâyet hakkında şunu da eklemiştir: “Bu hadîsi İbn Uyeyne’den, onun da Zührî’den naklettiğini ve bu ikisini bir araya getirdiğini görmekteyiz.” Bu durumda Süfyân ibn Uyeyne, iki ayrı râvîyi birleştirerek rivâyet etmiş ve rivâyet zincirinde tekliğiyle öne çıkmıştır.

Mütâbi‘ ve Şâhidin Tanımı

Bir hadîsin ferd olduğuna hükmetmek, ancak o hadîsin rivâyet yolları iyiden iyiye araştırıldıktan sonra vâki olur. Şöyle ki ferd olduğu zannedilen hadîsi rivâyet eden râvîye, başka bir râvî tarafından bir iştirâk söz konusu mudur, değil midir? İşte bu sualin cevâbına binâen, hadîsin ferdiyetine hükmedilir. Eğer hadîs ferd kabûl edildikten sonra, îtibâr yâhut iştihâd niyetiyle başka bir râvînin o hadîse muvâfakat ettiği, yâni aynı hadîsi başka bir yolla rivâyet ettiği anlaşılırsa, bu durumda şu ayrım yapılır:

Şâyet bu muvâfakat lafzî olursa, bu tür rivâyet mütâbi‘ adını alır. Ancak muvâfakat yalnız mânâ îtibârıyla olmuşsa, o hâlde hadîse şâhid denir. Eğer hadîse ne lafzî ne de mânâ yönünden herhangi bir muvâfakat bulunmazsa, bu takdirde hadîsin ferdiyeti kat‘iyet kazanır. Mütâbi‘ ve şâhitler vesîlesiyle ferdiyetin ortadan kalktığı hadîs yollarının araştırıldığı yerler, atrâf adı verilen özel hadîs literatüründe yer alır.

İbn Hibbân bu bahiste şu misâli zikretmiştir: Hammâd ibn Seleme, mutâbaatı bulunmayan bir hadîsi Eyyûb’tan; o da İbn Sîrîn’den, o Ebû Hureyre’den, o da Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)den rivâyet etmiştir. Bu durumda yapılacak şey, Eyyûb’tan başka bir güvenilir râvînin de aynı hadîsi İbn Sîrîn’den rivâyet edip etmediğini araştırmaktır. Eğer bu rivâyet mevcutsa, o hadîs için bir asıl mevcuttur. Bu bulunamazsa, bu kez İbn Sîrîn dışında güvenilir bir râvînin, hadîsi Ebû Hureyre’den rivâyet edip etmediği tetkik edilir. Bu da bulunmazsa, Ebû Hureyre dışında bir sahâbînin, aynı hadîsi Peygamber Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)den rivâyet edip etmediği araştırılır. Bunlardan herhangi biri bulunursa, o hadîs muteber bir aslâ dayanıyor demektir. Aksi takdirde, o hadîsin kaynağına dâir asıl mevcut değildir.

Mütâba‘at ve şâhitlerde râvînin güvenilirlik derecesi için bir sınırlama yoktur. Nitekim hadîs ile hüccet getirilmesi mümkün olmayan kimselerin rivâyetleri dahi, bu kısımda mütalaa olunur. Hattâ bu râvî zayıf dahi olsa, onun rivâyeti mutâba‘at ve şâhidler alanına dâhil edilir. Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde zayıf addedilen bâzı râvîlerin bu çerçevede yer aldığı görülmüştür. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, her zayıf râvî bu mevkiye elverişli değildir. Bu hususta, Dârekutnî’nin de aynı minvalde söz sarf ettiği bilinmektedir.

Bâzı râvîlerin hadîsleri i‘tibâra şâyân görülürken, bâzılarınınki bu kıymeti haiz değildir. Bu hususta Nevevî, Sahîh-i Müslim şerhinde şöyle beyanda bulunmuştur: Hadîsçiler, mutâba‘at ve şevâhid alanında zayıf râvîleri de değerlendirmeye almışlardır. Zîrâ bu tür râvîlerin rivâyet ettikleri hadîslerde güven, bilhassa mutâbî‘ olunan râvîye değil, o râvîden bir önceki tabakadaki şahsa duyulur. Yâni sağlamlık, doğrudan rivâyetin isnâdında kendisinden önce gelen kimseye dayandırılır.

Bâzı âlimler, bu konuda râvîler arasında güven sınırının olmadığını, hattâ hem mutâbî‘ olan hem de mutâbî‘ olunan râvîlerin tamâmının güvenilir addedilebileceğini ifâde etmişlerdir. Bu takdirde, mutâbî‘ ile mutâbî‘ olunan râvînin rivâyetlerinin bir araya gelmesiyle hadîste kuvvet meydana gelir.

Bu hususa dâir örneklerden biri, İmâm Şâfi‘î’nin el-Ümm adlı eserinde yer alan rivâyetidir. Bu hadîsi, Mâlik’ten; o da Abdullâh ibn Dînâr’dan; o ise İbn Ömer (Radıyallâhu Anhümâ)dan rivâyet etmiştir: “Ay, yirmi dokuz gündür. Hilâli görene kadar oruç tutmayınız. Onu görünceye kadar da iftar etmeyiniz. Hava kapalı olursa, sayıyı otuza tamamlayınız.”

Bu hadîs, bütün Muvatta nüshalarında Mâlik’ten, şu lafızla nakledilmiştir: “Hava kapalı olursa sayı takdir ediniz.”

İmam Beyhakî, Şâfi‘î’nin bu hadîsi Mâlik’ten bu lafızla rivâyet ettiğini, başka kimsenin onunla bu lafızda ortak olmadığını, yâni Şâfi‘î’nin yalnız kaldığını beyân etmiştir. Ancak yapılan tahkik ve tetkik netîcesinde görülmüştür ki, İmâm Buhârî bu hadîsi Sahîh’inde rivâyet etmiş ve şöyle demiştir: “Bize Abdullâh ibn Mesleme el-Ka‘nebî rivâyet etti. O dedi ki: Bize Mâlik bu hadîsi, Şâfi‘î’nin aynı lafzıyla rivâyet etti.”

Bu rivâyet, Şâfi‘î’nin naklini teyit eden mükemmel bir mutâba‘attır. Bu da gösterir ki, İmâm Mâlik bu hadîsi Abdullâh ibn Dînâr’dan, onun da İbn Ömer’den olan rivâyetini kesintisiz bir senedle aktarmıştır. Böylece bu hadîste İbn Ömer’den rivâyette, Abdullâh ibn Dînâr’a iki ayrı yoldan mutâba‘at yapılmış ve hadîsin sıhhati kuvvetle sâbit olmuştur.

Birinci rivâyet: İmâm Müslim, Sahîh’inde bu hadîsi Ebû Üsâme kanalıyla, Ubeydullâh ibn Ömer’den; o da Nâfi‘ aracılığıyla rivâyet etmiş ve sened zinciriyle birlikte zikretmiştir. Hadîsin sonunda şu ifâdeye yer verilmiştir: “Hava kapalı olursa, sayıyı otuza tamamlayınız.”

Bu ifâde, hilâlin görünmemesi durumunda orucun başlatılması veyâ bayram îlân edilmesinin geciktirilmesi gerektiğini beyân eden fıkhî bir hükme delâlet eder.

İkinci rivâyet: İbn Huzeyme, Sahîh’inde bu hadîsi Âsım ibn Muhammed ibn Zeyd kanalıyla, babasından; o da dedesi olan Abdullâh ibn Ömer’den rivâyet etmiş ve aynı lafızla aktarmıştır: “Hava kapalı olursa, sayıyı otuza tamamlayınız.”

Bu rivâyet, bir mutâba‘at olarak değerlendirilir. Lâkin bu mutâba‘at eksiklik arz etmektedir. Zîrâ hem isnâd hem metin açısından diğer yollara nisbetle zayıf düşmektedir.

Bununla birlikte, bu hadîsin iki ayrı şâhidi bulunduğu beyân olunmuştur. Bu şâhidler, lafzî yâhut mânevî uygunluk sergileyerek hadîsin orijinal mânâsını teyit etmekte ve ona kuvvet katmaktadır. Böylece hadîs, mutâba‘at ve şevâhid vesîlesiyle daha sağlam bir zemine kavuşmuş olur.

Birinci rivâyet: Bu hadîs, Ebû Hureyre radıyallâh ü anh ’den nakledilmiştir. İmâm Buhârî, bu hadîsi Âdem’den, o da Şu‘be’den; Şu‘be, Muhammed ibn Ziyâd’dan; o da Ebû Hureyre’den şu lafızla rivâyet etmiştir: “Hava kapalı olursa, Şa‘bân ayının sayısını otuza tamamlayınız.”

Bu ifâde, hilâlin görülmemesi hâlinde Ramazan orucunun başlamasının ertelenmesini emreden bir Nebevî talimattır.

İkinci rivâyet: Bu hadîs, İbn Abbâs (Radıyallâhu Anhümâ)dan rivâyet edilmiştir. İmâm Nesâî, hadîsi Amr ibn Dînâr’dan; o da Muhammed ibn Huneyn’den; o da İbn Abbâs’tan şu şekilde nakletmiştir: “Bize İbn Dînâr, Muhammed ibn Huneyn’den, o da İbn Abbâs’tan, İbn Dînâr’ın İbn Ömer’den bize rivâyet ettiği aynı hadîsi lafzıyla rivâyet etti.”

Bu rivâyet yollarının çokluğu ve farklı râvîler tarafından aktarılması sebebiyle bu bahis biraz tafsilatlı tutulmuştur.

Üçüncü durum: Güvenilir bir râvî, sâbit ve meşhur bir hadîs lafzına yâhut bu lafzı nakleden zabt sâhibi râvîlerin topluluğuna aykırı bir lafızla hadîs rivâyet etmişse, bu durumda rivâyet ya şâzz, yâhut merdûd sayılır. Bu hususta Beyhakî şöyle demiştir:

İbnü’s-Salâh, zayıf hadîsin tarifi bağlamında şunu beyân etmiştir: “Zayıf hadîs, şâzzdır; merdûddur.”

Eğer zabt gücü daha üstün olan râvîye muhalif şekilde rivâyet eden kimse, aynı zamanda zabt ve adâlet sâhibi ise, bu durumda rivâyet sahîh kabûl olunur. Ancak bu kimse, zayıf râvîlerden biri olup, meşhur râvîlerin rivâyet ettiği metne şâzz olarak rivâyet etmişse, bu durumda rivâyet şâzz addedilir.

Yine başka râvîlerin lafzına aykırı bir lafızla rivâyet etmiş ve bu aykırılık çok uzak değilse, fakat kendisi zabt sâhibinin derecesine ulaşmamışsa, o hâlde bu rivâyet şâzz yâhut münker olur. Ancak bu râvî, zabt yönüyle güvenilirlerin derecesine yaklaşmışsa, bu durumda rivâyet hasen kabûl edilir.

Şâzzlık senedde de olabilir. Bu hususta Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce’nin, İbn Uyeyne’den; o da Amr ibn Dînâr’dan; o da Avsece’den; o da İbn Abbâs (Radıyallâhu Anhümâ)dan rivâyet ettiği şu hadîs misal gösterilmiştir: “Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) zamânında bir adam vefat etti ve geriye yalnızca âzâd ettiği bir köleyi bıraktı. Bu hadîs devâm etmektedir.”

Bu rivâyet, seneddeki karışıklık ve metne dâir lafzî farklarla birlikte, şâzzlık ve zabt farklılıklarının doğurduğu ihtilafların misallerinden biridir.

Hammâd ibn Zeyd, bahsi geçen hadîsi Amr’dan, İbn Abbâs’ı zikretmeksizin mürsel olarak rivâyet etmiştir. Ancak bu hadîsin muttasıl olarak sâbit olması husûsunda, İbn Cüreyc ve diğer bâzı muhaddisler, İbn Uyeyne’ye mutâba‘at etmişlerdir. Böylelikle hadîsin muttasıllığı, yalnız bir isnâdla değil, farklı yollarla da teyit edilmiş olur.

Şâzzlık yalnız isnâdda değil, metinde de vukû bulabilir. Buna örnek olarak, meşhur hadîste geçen “Arefe günü” ifâdesinin metne eklenmiş olması verilir. Zîrâ asıl lafız şu şekildedir: “Teşrîk günleri, yeme, içme ve Allâh-u Te‘âlâ’yı zikretme günleridir.”

Bu hadîse, sonradan “Arefe günü” ibaresinin eklenmiş olması, metinde şâzz bir fazlalık olarak değerlendirilmiş ve hadîsin orijinal lafzına aykırı düşen bir ilâve kabûl edilmiştir.

Bahsi geçen hadîsin, hiçbir rivâyet yolunda “Arefe günü” ifâdesi mevcut değildir. Bu eklemeyi, Mûsâ ibn Uleyy; İbn Rabâh’tan, o da babasından, o ise Ukbe ibn Âmir’den rivâyet yoluyla zikretmiştir. İbn Abdilberr’in işâret ettiği üzere, İbn Huzeyme, İbn Hibbân ve Hâkim bu hadîsin sahîh olduğunu ve Müslim’in sahihlik şartlarına muvafık bulunduğunu beyân etmişlerdir. Tirmizî ise bu rivâyeti hasen sahîh olarak vasıflandırmıştır.

Hadîs bu şekilde sâbit olmuştur. Zîrâ bu ifâde, güvenilir bir râvînin ilâvesidir. Bu türden bir ilâve, sened yapısına zarar vermemekte; bilakis hadîsin sahihliğine kuvvet kazandırmaktadır. Bu ilâvenin ref’ edilerek müdrec bir rivâyet olduğu şeklinde yorumlanması ise, hadîsin metniyle bağdaşmaz ve kabûl edilmez.

Münker Hadîsin Tanımı

Münker, râvisinin rivâyetinden başka bir yolla sâbit olmayan, ne mutâbî‘ ne de şâhidi bulunmayan rivâyettir. Bu tarifi, el-Berdcî ortaya koymuştur. Ancak daha doğru olan îzâh, İbnü’s-Salâh’ın “şâzz” hadîs konusundaki açıklamasıdır. Yâni münkerlik, yalnızlığıyla birlikte metne aykırılık ve zayıflık unsurlarını da kazandırır.

Buna dâir bir örnek şudur: İmâm Mâlik, Zührî’den; o da Ali ibn Hüseyin’den; o ise Ömer ibn Osman’dan; o da Üsâme ibn Zeyd’den, merfû olarak şu hadîsi rivâyet etmiştir: “Müslüman, kâfire mîrasçı olamaz.”

Bu hadîs, râvîsi yönüyle tek kalmış olup, onun dışında başka hiçbir kimseden benzer bir rivâyet vârid olmamıştır. Bu cihetle, güvenilir bir râvînin yalnız başına rivâyet ettiği, ancak bu yönüyle münker addedilen hadîs sınıfına dâhil olmuştur.

İmam Mâlik Hazretleri, bu hadîsin râvîsini “Ömer” diye zikretmeksizin, diğer güvenilir râvîlerin rivâyet ettiği şekle muhâlefet etmiştir. Zîrâ bu hadîste adı geçen şahıs, rivâyetlerin çoğunda “Amr” olarak geçmektedir. Müslim ve diğer muhaddisler, Mâlik’in bu hadîsteki şüphesini açık ve kesin ifâdelerle beyân etmişlerdir. Bu durumda, Mâlik’in rivâyeti, metin ve isnâd bakımından ihtiyatla ele alınmıştır.

Rivâyetinde Tek Kaldığına Yorumu Yapılamayan Güvenilir Râvîye Dâir Örnek

Ebû Zükeyr Yahyâ ibn Muhammed ibn Kays, Hişâm ibn Urve’den; o da babasından; o ise Hazret-i Âişe’den, merfû olarak şu hadîsi rivâyet etmiştir: “Hurmânın yaşını kuru olanı ile birlikte yiyiniz. Zîrâ bu, alacalık hastalığını giderir.”

Bu hadîsi yalnızca Ebû Zükeyr rivâyet etmiştir. Oysaki kendisi yaşlı ve sâlih bir zattır. Müslim, Sahnûn’a bu rivâyeti “inhidam” yâni rivâyetin sona ermesi bağlamında nakletmiştir. Ancak Ebû Zükeyr’in bu hadîste tek kalmış olması, onun dışında bir başka râvînin bu hadîsi rivâyet etmemesiyle dikkat çekicidir.

Ahmed ibn Hanbel, İbn Mâce ve İbn Hibbân, Ebû Zükeyr’i zayıf bir râvî olarak değerlendirmişlerdir. Öte yandan İbn Adiyy, onun hadîsinin münker olduğunu ifâde etmiş, ancak adâlet ve zabt husûsunda kendisinde bir kusur görmemiştir. Yine de İbn Adiyy, bu hadîsi zayıf râvîlerden biri olarak Ebû Zükeyr’den nakletmeyi uygun bulmuştur.

Muztarîb Hadîsin Tanımı

Muztarîb, râvînin aynı hadîsi birbirinden farklı şekillerde veyâ hattâ çelişkili olarak rivâyet etmesiyle tanınan hadîs türüdür. Bir râvî, hadîsi bir defasında bir üslûpla, başka bir zamanda ise karşıt bir şekilde nakletmiş olabilir. Ayrıca, isnâd zincirinde güvenilir olan birden fazla râvî, aynı hadîsi birbirine matuf ama zıt anlamlar taşıyan biçimlerde rivâyet etmişse, o hâlde bu da muztarîb sayılır.

Bu duruma misal teşkil eden hadîs şöyledir:“Hûd Sûresi ve ona benzeyen sûreler saçlarımı ağarttı.”

Bu misal, bir râvinin veyâ bâzı râvîlerin rivâyette farklı şekillere başvurması netîcesinde vukû bulmuş muztarîb rastlantılarının klasik misâlidir.

Bu hadîs husûsunda Ebû İshâk hakkında ihtilaf vukû bulmuştur.

Denilmiştir ki: Bu hadîs, Ebû İshâk’tan, o da İkrime’den, o ise Ebû Bekr’den rivâyet edilmiştir. Bâzı râvîler, bu râvî silsilesine İbn Abbâs’ı dâhil ederek rivâyet etmişlerdir.

Yine denilmiştir ki bu hadîs, Ebû İshâk’tan, o da Ebû Cuheyfe’den, o ise Ebû Bekr’den nakledilmiştir.

Bir diğer rivâyete göre: Bu hadîs, Ebû İshâk’tan, o da Berâ’dan, o ise Ebû Bekr’den rivâyet olunmuştur.

Denilmiştir ki: Bu hadîs, Ebû İshâk’tan, o da Ebû Meysera’dan, o da Ebû Bekr’den rivâyet yoluyla gelmiştir.

Ayrıca: Bu hadîs, Ebû İshâk’tan, o da Mesrûk’tan, o da Âişe radıyallâh ü anh ’dan, nihâyetinde Ebû Bekr’den nakledilmiştir.

Yine denilmiştir ki: Bu hadîs, Ebû İshâk’tan, o da Alkame’den, o da Ebû Bekr’den rivâyet edilmiştir.

Başka bir görüşe göre: Bu hadîs, Ebû İshâk’tan, o da Âmir ibn Sa‘d’dan, o da babasından, o da Ebû Bekr’den rivâyet olunmuştur.

Denilmiştir ki: Bu hadîs, Ebû İshâk’tan, o da Mus‘ab ibn Sa‘d’dan, o da babasından, o da Ebû Bekr’den gelmiştir.

Son olarak, bu hadîsin Ebû İshâk’tan, o da Ebu’l-Ehvas’tan, o ise İbn Mes‘ûd’dan rivâyet ettiğini söyleyenler de olmuştur.

Muztariplik, metinde de vukû bulabilir. Ancak buna tam mânâsıyla uyan bir misâlin bulunması nadirdir. Fâtiha Sûresi’nde Besmele’nin okunmadığını ifâde eden rivâyet, bu hususa örnek teşkil eder. Zîrâ kendi mevzuunda mufassal olarak beyân olunduğu üzere, bu hadîste okumanın yokluğu, işitmenin yokluğu ile yorumlanmakta; işitmenin yokluğu ise açıktan okumamaya hamledilmekte ve böylelikle muztariplik hâli zail olmaktadır.

İster senedde ister metinde olsun; muztariplik, râvînin zabtındaki zaafı haber verdiğinden, ilimde derinlik ve dikkat gerektiren bir hususiyet arz eder.

Mevzû Hadîs

Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) adına kasten yalan isnâd etmek demektir. “Muhtelak mevzû” olarak da tesmiye edilir. Bu kabilden olan bir hadîsi, mevzû olduğunu bilerek rivâyet etmek ve mutlak sûrette onu uygulamak haramdır. Ancak, uydurma olduğunu açıkça beyân ederek rivâyet etmekte haramlık bulunmaz.

Hadîs uydurmanın sebepleri; unutkanlık, iftirâ ve benzeri kusurlardır. Bir hadîsin mevzû olduğu, ya onu uyduranın ikrârı ile yâhut râvîsinde yâhut metninde görülen açık alâmetlerle anlaşılır. Bâzı hadîsler vardır ki lafızlarının zayıflığı ve anlamlarının düşük mertebesi, onların uydurma olduklarına apaçık delâlet eder.

Rivâyet olundu ki, Rebî‘ ibn Haysem (Rahimehullâh) şöyle buyurmuştur:“Hadîsin, gün ışığı gibi bir ziyası olur; böylece hadîs olduğu mâlum olur. Yine hadîsin, gece karanlığı gibi bir zulmeti olur; bu sebeple yadırganır, reddolunur.”

Maklûb

Örneğin bir hadîs metninin Sâlim gibi bir râvî ile meşhur olması ve hadisin garip olması nedeniyle ona olan ilgiyi artırmak için bu râvînin, o tabakadaki Nâfi‘ gibi ona denk bir râvî ile değiştirilmesidir.

Ya da muhaddislerin Bağdatlıların, Ebzerrî olan râvîlerin imtihan amacıyla yüz hadîsi değiştirmeleri üzerine ileride geleceği üzere, onları çeşitli yönleriyle reddetmiştir.

Maklûb Hadîs

Maklûb, rivâyet silsilesinde veyâ metninde bilinçli yâhut hata ile yapılan bir değişikliktir. Meselâ bir hadîsin metninin Sâlim gibi meşhur bir râvî ile bilinmesi ve hadîsin garip olması hasebiyle ona duyulan ilgiyi artırmak amacıyla, bu râvînin aynı tabakada bulunan Nâfi‘ gibi bir râvî ile değiştirilmesi maklûb kabûl olunur. Kezâ muhaddislerin Bağdat’taki Ebzerrî râvîlerin imtihan maksadıyla yüz hadîsin râvîlerini çeşitli yönlerden değiştirmeleri buna örnektir. Bu maklûbiyet, ilerde tafsilatıyla îzâh edileceği üzere, ilmî usulle reddedilmiştir.

Mürekkeb Hadîs

Mürekkeb, rivâyette meydana gelen birleşim kusurudur. Az evvel işâret olunduğu gibi, Sâlim’in Nâfi‘ ile değiştirilmesi misâlinde olduğu üzere, bir hadîsin isnadının başka bir hadîsin metniyle veyâ metninin başka bir isnadla birleştirilmesidir. Bu birleşim, kasıtlı ya da sehven olabilir. Netîcesinde hadîsin sahihliği büyük ölçüde tehlikeye düşer.

Munkalib Hadîs

Munkalib, râvînin hadîste bâzı lafızları değiştirerek rivâyet etmesidir ki, bu değişiklik mânâyı da tahavvüle uğratır. Buhârî’nin “Muhakkak ki iyilik edenlere Allâh’ın rahmeti çok yakındır” (el-A‘râf Sûresi, 56) âyeti hakkında rivâyet ettiği bir hadîs bu bâba örnektir. Sâlih ibn Keysân, A‘reç’ten, o da Ebû Hureyre’den şu lafızla rivâyet etmiştir:

“İzâ kâne yevmu’l-cum‘a, kāme İblîs yenşuru râyetehû.”“Cumâ günü olduğunda İblîs kalkar ve sancağını açar.”

Hadîsin devamında geçen “Allâh’ım! Cehennem için onu dolduracak yeni bir halk yarat” ifâdesi, diğer rivâyetlerde farklı şekillerde gelmiştir. Buhârî’nin başka bir yerde, Abdurrezzâk’tan, o da Hemmâm’dan, o da Ebû Hureyre’den şu şekilde rivâyet ettiği hadîs buna misaldir: “Cennete gelince Allâh onun için yeni bir halk meydana getirir.”

Bu farklılıklar, lafzî nakilden ziyâde mânâ ile rivâyeti göstermekte olup, İbnü’l-Kayyim bu rivâyette hata olduğunu açıkça ifâde etmiş, Bulkinî de aynı meyle kapılarak rivâyeti reddetmiştir. Zîrâ Cenâb-ı Hakk’ın kelâmı apaçıktır: “Rabbin hiç kimseye zulmetmez.” (el-Kehf Sûresi, 49)

Müdebbec Hadîs

Müdebbec, tek noktalı ب (bâ) ve ت (tâ) harfleriyle yazılır. Bu tâbir, yaş ve ilmî seviyede birbirine denk ve aynı derecede bulunan râvîlerin birbirlerinden rivâyette bulunmaları hâlidir. Bu nevî hadîs rivâyetinde, senedin halkaları yaş ve ilim bakımından iç içedir. Meselâ ashâb-ı kirâmdan Ebû Hureyre ile Âişe vâlidemiz arasında her birinin diğerinden rivâyette bulunması bu kısma dâhildir. Kezâ, tâbi‘înden Zührî’nin, kendi döneminden Ömer ibn Abdülazîz gibi bir tâbiîden rivâyeti de bu tarza misaldir. Bu tür rivâyetlerde, ilmî mübâdele, aynı dönemin eşit düzeydeki râvîleri arasında vukû bulmuştur.

Musahhaf Hadîs

Musahhaf lafzın harflerinde vukû bulan değişiklikle ortaya çıkan bir kusurdur. Hadîs, harflerin nokta, hareke ve sükûnları ile şeklen değişikliğe uğramış olur. Bu bâbda en nâzik misâl şudur: “Übeyy (b. Ka‘b), Hendek günü ayak bileği hizasındaki damardan vuruldu.” hadîsidir.

Gunder isimli râvî bu rivâyette noktalama ve harekeleme cihetinden hata yaparak lafzı “اَبِي” yâni “babam” şeklinde okumuştur. Hâlbuki burada kastedilen zât, Übeyy ibn Ka‘b’tır. Zîrâ hadîsi rivâyet eden Câbir’in pederi, Uhud Gazvesi’nde şehid düşmüş idi. Bu sebeble “babam” ifâdesi târihi hakîkate muhalif düşmüştür.

Nâsih ve Mensûh

Nesih yâni bir şer‘î hükmün izâlesi (ortadan kaldırılması), şâri‘in (kanun koyucunun) bunu sarîh bir beyanla ifâde etmesiyle sâbit olur. Büreyde’den rivâyet olunan şu hadis-i şerîf buna misâldir: “Evvelce sizleri kabirleri ziyâretten nehyetmiş idim; artık onları ziyâret ediniz.”

Nesih, bâzen bir sahâbînin, bir hükmün neshedildiğini açıkça beyân etmesiyle dahi bilinir. Nitekim Câbir’in Sünen kitaplarında geçen şu sözü bu nev‘îdendir: “Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz bizlere, şehidi yıkamamamızı emretmiştir.”

Yine, neshin zaman bakımından takdîm ve te’hîriyle tâyin edilmesi de, târih vesîkasıyla bilinmesi de mümkündür. Şâyet nesih bu yollardan biriyle sâbit olamazsa ve iki hadîs arasında râvîlerin çokluğu, güvenilirliği veyâ sened ve metin îtibârıyla bir tercih imkânı varsa, bu takdirde tercih edilen hadisle amel olunur. Eğer iki rivâyet arasında tercih ciheti de mümkün olmazsa, bu hâlde cem‘ (iki hadîsi tevfik) yoluna gidilir. Şâyet cem‘ de mümkün olmazsa, bu durumda her iki hadîsle de amel terk olunur.”

Gümüşhânevî Hazretleri’nin Bir Kısım Eserleri

Gümüşhânevî Hazretleri zâhirî ulûm-i şer‘iyyenin tahsîline bihakkın ehemmiyet atfeylemiş, irşâd vazîfesine memur edeceği halîfelerinde evvelen ve bizzât ilmî kifâyet aramıştır. Derûn-ı dergâhında yetişen mensûbân arasında mu‘âvenet ve tesânüdü temin etmek maksadıyla bir sandûk-ı karz tesis eylemiş, evlerde ve dükkânlarda atâlete mahkûm bulunan menkûl servetleri mezkûr sandıkta cem‘ etmiştir. Bu meblağ ile bir matbaa inşâ ettirmiş ve neşrolunan eserleri bilâ-bedel olarak ahâlînin istifâdelerine arz eylemiştir.

Aynı sermâyeden tahsîs olunan beş yüz altınlık vakfiyelerle, pâyitaht-ı İstanbul olmak üzere Bayburt, Rize ve Of beldelerinde dört kütübhâne-i âlî inşâ olunmuştur. Gümüşhânevî Hazretleri Dîn-i Mübîn-i İslâm’ın ulûm-i şer‘iyyesine ve Sünnet-i Seniyye’ye ittibâ husûsunda fevkalâde hassâsiyet göstermiş, tekkesini bir Dârü’l-Hadîs mahiyetine büründürerek hadîs-i şerîf tedrîsine büyük ehemmiyet vermiştir.

Zamânın tekkelerinde müşâhede olunan ilmî ve mânevî seviye kaybına karşı serfiraz bir duruş sergilemiş, ulemâ ve meşâyih arasında zuhûr eden ihtilâfları suhuletle izâleye gayret eylemiştir. Bu meyanda telîf buyurduğu Câmi‘u’l-Usûl ile tarîkatlara âit evrâd ve ahzâbı cem‘ eden Mecmû‘atü’l-Ahzâb adlı eserleri, onun ilmî ve irşâdî gayretlerinin nişânesidir.

Tarîkat-ı Nakşibendiyye ve meşreb-i Şâzeliyye’ye mensûb olduğunu bizzât beyân eden Hazret, bu iki silsilenin usûl ve âdâbı çerçevesinde irşâd vazîfesini deruhte etmiştir. Her iki tarîkatın esâsâtını tevfîk ederek, hem zâhirî ilimlerde hem bâtınî terbiyede dengeli ve mutedil bir yol benimsemiştir. Bu hâl, onun ilmî derinliğini, irfânî genişliğini ve ahlâkî istikāmetini cem‘ eden şahsiyetinin müşahhas bir tezâhürüdür.

Telîf buyurduğu eserler arasında Câmi‘u’l-Usûl, Rûhu’l-‘Ârifîn, Mecmû‘atü’l-Ahzâb, Kitâbü’l-‘Ârifîn fî Esrâri Esmâ’il Erba‘în gibi tasavvufa müteallik eserlerin yanı sıra; Râmûzü’l-Ehâdîs, Levâmi‘u’l-‘Ukûl, Ğarâibü’l-Ehâdîs, Letâifü’l-Hikem, Hadîs-i Erba‘în gibi hadîs-i şerîf sahasında kaleme aldığı eserler de zikre şâyândır.

Ahlâk ve nefs terbiyesine dâir Necâtü’l-Ğâfilîn, Devâü’l-Müslimîn, Netâ‘icü’l-İhlâs adlı telîfâtıyla kalplere şifâ, gönüllere huzûr bahşetmiştir. Fıkıh ve akâid sahasında ise Câmi‘u’l-Menâsik ‘alâ Ahseni’l-Mesâlik ve Câmi‘u’l-Mütûn eserleriyle ilmî hâzînesini tamamlamıştır.

Hazret, eserlerinde serdettiği her kelâmda hikmet ve mârifetle bezeli ifâdeler kullanmış, irşâd ve telkînlerinde ne ifrat ne tefrit üzere olmayıp hikmet-i vüs‘at ve tevâzû-ı ilmî ile hareket eylemiştir.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin Mecmû‘atü’l-Ahzâb’ı

Duâ, beşeriyetin başlangıcından bu yana her milletin, her inanç ve meşrebin müşterek bir lisan-ı hâlidir. Âdemoğlu, ezelden ebede sığınacak bir kapı, dayanacak bir kudret aramış; kalbinin derûnunda yanan ümit ve muhtaçlık ateşini duâ vesîlesiyle semâya yükseltmiştir. Bu hâl, farklı yollar ve usullerle tezâhür etmiş; lâkin özünde hep aynı niyâz ve yakarış barındırmıştır.

İslâm dîni ise, duâyı yalnızca bir istek ve arzu ifâdesi değil, kulluğun en latif nişânesi, ubûdiyetin en samîmî tercümanı olarak telakkî etmiştir. Şerîat-ı garrâya göre duâ, kulun kendi zaaf ve acziyetini idrâk ederek, İlâhî kudret karşısında inkisar ve mahviyetle, gönlünün en derinlerinden Rabb-i Zülcelâl’e yönelmesidir.

Zîrâ duâ, mü’minin dilinde terennüm bulan bir mârifet ve muhabbet şarkısıdır. Kul, bu hâl üzere Rabb’ine teveccüh eder ve der ki: “Sen Rabb’sin, ben aciz bir kul; Sen verensin, ben isteyenim; Sen her şeyin sâhibisin, ben ise hiçbir şeye malik olmayanım.” Bu îtirâf, hakîkatte kulun Hakk’a yakınlık talebi, kurbiyet arzusu ve aşk ile huşû içerisinde secdeye kapanışıdır.

Duâ, Müslümanlar için meşrûiyetin ve mahbûbiyetin tezâhürü, kulluğun zarif bir beyanıdır. Gönül sarayının en mahrem köşesinden fışkıran, kalbin latif perdelerini aralayarak Arş’a uzanan bir lisan-ı hâl, bir lisan-ı hâletir. Bu sebepledir ki duâ, hem sükûtun hem hitâbın mücevheridir; hem istiğnânın hem fakrın remzidir. Ve nihâyet, duâ, kulun Rabbi ile vuslatına vesîle olan, seyr ü sülûkün her menzilinde yolunu aydınlatan bir kandildir.

Cenâb-ı Hakk, kelâm-ı kadîminde, yâni Kur’ân-ı Kerîm’de beyân buyurduğu örnek duâlarla, kullarına, sebepler âleminde kaybolmaktan beri olup, o sebepleri yaratıp onlara kudret-i tesir bahşeden Zât-ı Zülcelâl’e tevekkül etmeyi, bütün esmâ ve sıfatıyla her şeyin kendisine râci olduğunu tefekkür ederek, mevcudâtı yoktan vücuda getiren Hâlık-ı Lemyezel’e dayanıp güvenmeyi, yalnız O’na yönelmeyi, yalnız O’ndan istemeyi, yalnız O’nun ismiyle hareket etmeyi tâlim buyurmuştur.

Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in ed-Du‘âü hüve’l-ibâde (dua ibâdetin özüdür) meâlindeki mübârek kelâm-ı nebevîsi, duânın mâhiyetine ve İslâm’da taşıdığı kudsî mevkie işâret eder ki; bu cihetle duânın lugavî ve ıstılâhî târifleriyle başlayarak, mevzûu derinlemesine mütâlaa eylemek zarurîdir.

Bu mütevâzı tahkikatımızda, duânın târifinden hareketle bir temel inşâ edilmiş; İslâm kaynaklarında duâya verilen ehemmiyetin menşei araştırılmış, Nebevî kaynaklardan neş’et eden duâlar ekseninde sahîh bir duâ üslûbu ortaya konmuştur. Zîrâ enbiyâ-i izâm, İlâhî vahyin hâmili olmaları hasebiyle, yalnızca tebliğ değil, yaşayış ve münâcatlarıyla da ümmete örneklik vazîfesiyle mükelleftirler.

Rasûl-i Ekrem (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in terbiyesinde kemâl bulan ashâb-ı kirâm ve onlardan sonra gelen selef-i sâlihîn hazarâtı da, duâlarında hem usûl hem edeb yönüyle bizlere en sahîh ve en nezih yolları işâret etmişlerdir.

Bu îtibarla, enbiyânın münâcatlarını şekil ve mânâ bakımından tetkik etmek, onların duâları vâsıtasıyla Nebevî mesajı en doğru şekilde idrâk etmek ehl-i îmân için ehemmiyetli bir vazîfedir. Bu eser-i mütevâzi, Kur’ân-ı Kerîm ve Sîrat-i Nebî ışığında ilmî bir çerçeve dâhilinde ele alınmış, duânın târihi serencâmına da temâs ederek evvelki semâvî dinlerdeki duâ anlayışına da bir nazar etmiş, böylece insanın fıtratında mevcut olan “Mutlak Zât’a muhtaçlık” hâlini, târihî ve ruhânî bir zemin üzerine oturtma gayretinde olmuştur.

Dîn-i Mübîn-i İslâm’ın ulvî hakîkatini müdrik olmak husûsunda, elbette ki evvelâ kelâm-ı İlâhî olan âyât-i beyyînât ve sünnet-i seniyye-i nebeviyye, nazar-ı dikkate alınacak en yüce delillerdendir. Ancak bunları müteakiben, Hazret-i Rasûl-i Ekrem (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in rahle-i tedrîsinden feyz almış, Hulefâ-yi Râşidîn efendilerimizin hâl ve sözleri; mezheplerin imamları olan müctehid-i ekber zevâtın hikmetli kelâm ve tatbikatları ile; sâlihîn ve evliyâullâhın kalplerden yükselen, lisan-ı hâl ile bezenmiş duâları da konumuzun vuzûha kavuşması ve derûnî hakîkatlere nüfûz edilebilmesi cihetinden mühim addedilmiştir.

Zîrâ onların duâlarında öyle bir edeb, öyle bir huşû ve öyle bir mârifet neşvesi saklıdır ki, her biri, duâ mefhûmunun hem şekil hem ruh bakımından nasıl olması gerektiğini bizlere fiilen gösterir.

Bu minvalde, yalnız duânın ne olduğu değil, onunla alâkalı zuhûr eden müşkilatın da îzâhına teşebbüs olunmuştur. Meselâ Cenâb-ı Hakk’tan istenecek şeylerin bir hudûdu var mıdır? Veyâhut mümkün olmayan taleplerle niyazda bulunmak ne derece mâkûldür? Yâhut şerre vesîle olacak, başkasına zarar verecek duâlar câiz midir? Bu gibi hassâsiyet arz eden bahislere de ilim ve hikmet dâiresinde nüfuz edilmeye çalışılmıştır.

Bütün bu bahisler, duânın mânevî çehresini daha berrak kılmak, duâ eden kulun yakarışta ne şekilde bir halet-i ruhiyeye bürünmesi gerektiğini daha sarih göstermek ve Rabbü’l-âlemîn’e karşı nasıl bir edep ve inkisâr içerisinde olunacağını göstermek gâyesiyle derinlemesine tahlil edilmiştir.

Mâlûmdur ki, selef-i sâlihîn efendilerimiz, Cenâb-ı Hakk’a arz-ı hâl ettikleri münâcâtlarında ekseriyetle Kelâmullâh-ı Ezelî olan Kur’ân-ı Kerîm’in âyetlerinden ve Rasûl-i Ekrem (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)den mevrid hadîs-i şerîflerde geçen duâ ve zikir cümlelerini istîmâl etmişlerdir. Ne var ki, bâzen kalb-i pâklerinden sâdır olan, bizzât kendi ruhlarının inceliklerinden doğan husûsî duâları da lisân-ı hâl ile îrâd eylemişlerdir.

Zîrâ bunlar, Cenâb-ı Zü’l-Celâl ve’l-İkrâm’a mukarreb olan, vuslat kapılarını aşmış, kalb-i selîm sâhibi zât-ı âlîlerdir. Bu sebepledir ki, onların zikr ü evrâdı, ahzâb u duâları hem mutâbık hem de muteber addedilmiş, ehl-i ilm ve irfân nezdinde makbuliyet kesbetmiştir.

Duânın İslâm dînindeki ehemmiyetine dâir yukarıda zikredilen tüm ahkâm ve hikmetler nazara alındığında, târih boyunca Müslüman ilim erbâbı bu ulvî hakikât üzerinde derin neşriyât hükmünde eserler vücûda getirmiştir. Bu mânâda, üç hilâlî asrı husûsîyle dikkat çeken ve ümmetin vicdânında ittifakla müstahak görülen hazînelerden biri de Kâdî İyâz Efendi Hazretleri’nin (ö. 544/1149) De‘avât adlı eseridir.

Kâdî İyâz sıhhat-i ümmetin teminatı olan Sahîh-i Buhârî’nin bu fazîletli eserini, 97 fasıl hâlinde tertip etmiş ve De‘avât ismini lâhika olarak eklediği kitab-ı sahîhinin 80. bâbı olarak müstesnâ bir hacme ulaştırmıştır. Bu De‘avât kısmını saymış olduğu 69 başlık altında Müstecâb Dualar ile yâni icâbet edilen duâlarla açmış; her biri, muhtelif hâller ve hâcetler için mü’minin kalbini susamış bir çeşme gibi ferahlatan duâlardan müteşekkildir. Urûfâtın en parlak tezyinlerinden addedilen bu eser, duâ ilmi sahasında hem bir mihenk, hem de bir meş‘ale hükmündedir.

Bu külliyat, duâsını hükmiyet makamlarından çok kalb-i muzdâkînin sırlarına, şekil ve edebine tevfîkât neşretmiş, asr-ı saadetten günümüze uzanan zengin bir sadâkat mîrâsı olarak hâfızalarda yerini almıştır.

Kaynaklar, duâ ilmiyle alâkadar en eski eserlerden birinin, Muhammed ibn Fudayl ibn Gazvân edDabbî Hazretleri’nin (v. 195/211) kaleme aldığı Kitâbü’dDuâ olduğunu nakletmektedir. (İbnü’nNedîm, s. 282)

Bunun yanı sıra, diğer ilim erbâbının da duâ kitapları te’lîf etmiş olması, bu sahânın ne kadar zengin olduğuna işâret eder:

● Ebû Dâvud Sünen’i içerisinde Kitâbü’dDuâ’yı te’lîf etmiş (v. 275/889).

● İbn Ebî’dDünyâ (v. 281/894) ve Ebu’lHüseyn ibnü’lMünâdî (v. 336/947) gibi muhaddislerin, Kitâbü Duâ envâ’i’listi’âzât min sâiri’lâfât ve’lâhâd adlı geniş kapsamlı duâlarla dolu eserleri mevcuttur.

● Hadîs ve sünnet alanında halk arasında geniş kabûl görmüş Yûsuf elKâdî (v. 297/910), Ebû Bekr Ca‘fer elFiryâbî (v. 301/913) ile Ebû Abdullâh elMehâmilî edDabbî (v. 330/941) gibi zevâtın Kitâbü’dDuâ isimli eserleri zikredilir.

● Taberânî (v. 360/971) ise zannedilen kaynaklarda iki ciltlik Kitâbü’dDuâ’yı te’lîf etmiş bulunmaktadır.

Zaman içinde bu külliyâtın mensuru pek azı günümüze ulaşabilmiştir; bunların içinde en sağlam nüsha, Nesâî’nin (v. 303/915) Amelü’lYevm ve’lLeyle’si adlı duâ kitabıdır. Bu eserin muhâfazası, duâ geleneğinin kesintisiz bir şekilde nesilden nesile taşınmasına kavuşan en mükemmel vesîkadır.

Yukarıda zikredilen me’sûr duâ kitaplarına ilâveten, İslâm ilim ve duâ geleneği içerisinde kronolojik olarak tertip edilmiş birçok kıymetli eser bulunmaktadır. Bu eserler, hem me’sûr yâni sahîh kaynaklara dayanan duâların muhâfazasını sağlamış hem de Müslümanların günlük ibâdet hayâtında duâ ile kuracakları bağın kuvvetlenmesine vesîle olmuştur. Bunlar arasında, Nesâî’nin talebesi olan İbnü’s-Sünnî Ebû Bekr Ahmed ibn Muhammed’in (ö. 364/974) tertip ettiği Amelü’l-yevm ve’l-leyle adlı eser öne çıkmakta, ardından Ebû Süleyman el-Büstî’nin (ö. 388/998) kaleme aldığı Me‘âni’d-de‘avât ve tefsîruha isimli eseri gelmektedir. Mağrib ulemâsından İbn Ebû Zeyd el-Kayrevânî (ö. 386/996) Kitâbü’d-Duâ adlı eseriyle bu alana katkı sunarken, İbn Merdûye el-İsfahânî (ö. 410/1020) el-Ed’iyye adlı eseriyle duâ geleneğinin devâmına hizmet etmiştir.

Ahmed ibn Muhammed et-Talemenkî’nin (ö. 429/1037-38) Kitâbü yevm ve’l-leyl’i ve Ca‘fer ibn Muhammed el-Müstağfirî’nin (ö. 432/1041) Kitâbü’d-Duâ’sı da aynı minvalde duâ kültürünün inşâsına katkı sağlamıştır.

Beyhakî (ö. 458/1066) tarafından te’lîf edilen ed-De‘avatü’l-kebîr ise muhtevâsı îtibârıyla mühim bir duâ mecmûası olup, me’sûr duâların derli toplu sunulduğu kaynaklar arasında yer almaktadır. Tanınmış müfessir Ebu’l-Hasen el-Vâhidî (ö. 468/1076) tarafından kaleme alınan Kitâbü’d-De’avât, Ebû Bekr et-Turtuşî’ye (ö. 520/1126) nisbet edilen ed-Du‘âü’l-me’sûr ve âdâbühü adlı eseri tâkip etmiştir. Duâ âdâbına dâir bilgiler ihtivâ eden bu eserler, hem teorik hem pratik yönleriyle duâ literatüründe özel bir yere sâhiptir.

Daha sonraki asırlarda, Şâfi‘î fakihi Yahyâ ibn Şeref en-Nevevî (ö. 676/1277) el-Ezkâr adlı eseriyle duâ ve zikir literatürüne kıymetli bir katkı sunmuş, Takıyyüddîn İbn Teymiyye (ö. 728/1328) el-Kelimü’t-tayyib adlı eseriyle selefî gelenekteki duâ usûlünü şekillendirmiştir.

Ahmed ibn Harb (ö. 741/1340) iki ciltlik ed-De‘avât eseriyle, Takıyyüddîn İbnü’l-İmâm (ö. 745/1344) Silâhu’l-mü’min adlı çalışmasıyla bu alandaki birikimi zenginleştirmiştir. Kırâat ve duâ alanında tanınan İbnü’l-Cezerî (ö. 833/1430), el-Hısnü’l-hasîn min kelâmi Seyyidi’l-mürselîn adlı eseriyle me’sûr duâları bir araya getirerek ümmete kıymetli bir mîrâs bırakmıştır.

Bu zincirin devâmında yer alan İbn Hacer el-Askalânî (ö. 852/1449), Şi‘î geleneğin önemli ismi Cemâlüddîn Ahmed ibn Mûsâ (ö. 673/1274), tasavvuf yolunun izinde olan Sıddîk ibn İdris el-Yemenî (ö. 890/1485) ve son olarak Celâlüddîn es-Süyûtî (ö. 911/1505), duâ edebiyatının mühim sîmâlarındandır. Bu zatlar, Amelü’l-yevm ve’l-leyle ismini taşıyan eserleriyle me’sûr duâlara dâir kıymetli katkılar sunmuşlardır. Tüm bu eserler, İslâm târihinin çeşitli dönemlerinde duâ mefhûmunun nasıl yaşatıldığını ve bu sahada nasıl bir ilmî hassâsiyet gösterildiğini ortaya koymaktadır.

Duâ ilminin ulvî mevkii ve Dîn-i Mübîn-i İslâm’daki azîm ehemmiyetinden neş’etle, ulûm-i İslâmiye arasında menbâları ve müdevvenât-ı ilmiyyesi cihetiyle en vüs‘atli sahalardan biri, hiç şüphesiz Kitâbü’d-De’avât mecmûalarıdır. Zîrâ duâ nev‘inin kesret-i miktârı ve hadîs-i şerîf mecmûalarında vârid olan rivâyât-ı münevverenin vüs‘ati, bu sahanın azametli bir derya-i meârif hâline gelmesine zemin olmuştur. Bilhassa tedvin ve tasnif devri olarak telakkî olunan hicrî ilk beş asırda kaleme alınmış câmi’, musannef ve sünen türü eserlerin hemen ekserisinde, duâ mevzûu müstakil bâblar hâlinde tafsîlatla dercedilmiştir.

Bu meyanda, duâ mefhûmuna dâir husûsî sûrette te’lîf olunan kitaplar dahi, fazl u kemâl ile mevcuttur. Bu mecmûalar, ekseriyetle Kitâbü’d-De‘avât, Kitâbü’z-Zikr, Kitâbü’z-Zühd, Kitâbü’l-Ezkâr nâmıyla tanzim olunmuş, hem lafzen hem de mânen müstesnâ bir kıymet vech etmişlerdir.

Bu sahada mübârek gayretler sarfeden zevât-ı kirâmdan merhûm M. Ali Kırboğa Hazretleri, Kāmûsü’l-Kütüb nâm te’lîfinde, Du‘â, De‘avât ve Ed‘iye nâmıyla kaleme alınmış bâzı mecmûaları şu sûretle tasnif eylemiştir:

● Ebu’l-Kāsım Hamîd el-Kûfî eş-Şi‘î (v. 130/747) - Kitâbü’d-De‘avât

● Ebû Abdurrahmân Muhammed ibn Fudayl ed-Dabbî (v. 195/810) - Kitâbu’d-Du‘â

● Ali ibn Muhammed el-Medâinî (v. 225/839) - Kitâbü’d-Du‘â

● Ebû Abdullâh Ahmed ez-Zâhidî en-Nîsâbûrî (v. 234/848) - Kitâbü’d-Du‘â

● Dâvûd ez-Zâhirî (v. 270/883) - Kitâbü’d-Du‘â

● İbn Ehvâz Hüseyin el-Kûfî eş-Şî‘î (v. 290/902) - Kitâbü’d-Du‘â

● Muhammed el-Kummî eş-Şî‘î (v. 290/902) - Kitâbü’d-Du‘â

● İbn Ebi’d-Dünyâ (v. 280/893) - Kitâbü’d-Du‘â

● Ebû Abdullâh el-Hâfız el-Bîrî (v. 315/927) - Kitâbü’d-Du‘â

● Ahmed el-Enbârî en-Nahvî (v. 318/930) - Kitâbü’d-Du‘â

● Ebu’l-Kāsım Süleyman et-Taberânî (v. 360/970) - Kitâbü’d-Du‘â

● Ebû Bekr Muhammed ibn İshâk ibn Huzeyme en-Nîsâbûrî (v. 311/923) - Beyânü Şe’ni’d-Du‘â ve Tefsîrü’l-Ed‘iyeti’l-Me’sûre

● Ebû Abdullâh el-Hüseyin ibn İsmâîl ed-Dabbî el-Mehâmilî (v. 330/941) - Kitâbü’d-Du‘â

● Abdülcemîl ibn Muhammed eş-Şâfi‘î - Câmi‘u’l-Ed‘iye mine’l-Hazreti’n-Nebeviyye

İşte bu nurlu mecmûalar, duâ ve münâcât sahasında Nebevî usûl ve edebi muhâfaza ederek, hem avamın hem havâssın istifâdesine mâtuf, kalpleri nurlandıran birer irfân hazînesi hâlini almıştır. Kimi sâliklere vuslat yolu, kimi âriflere keşf ve müşâhede vesîlesi olmuş, duâ terbiyesinin zerâfetini nesilden nesle aktaran kıymettar birer hazîne-i mâneviyye mesâbesinde görülmüştür.

İşte bu yüksek mânânın bâriz bir misâli olarak, Tarîkat-ı Nakşibendiyye-i Hâlidiyye silsilesine mensup, zâhir ve bâtın ilimlerinde mümtâz bir mevki işgal eden Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri, meşhûr ve mübârek eseri olan Mecmû‘atü’l-Ahzâb’da pek çok hizb, salât ve duâyı bir araya cem‘ etmiştir.

Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri’nin te’lîfât-ı aliyyesi arasında, husûsan duâ sahasında en hacimli ve en mühim eserlerden biri olarak temâyüz eden Mecmû‘atü’l-Ahzâb, her biri takrîben altı yüz yirmi sahîfeden müteşekkil üç cild-i şerîf hâlinde tertîb ve telîf olunmuştur.

Bu eser-i azîmde, yalnızca pek kıymetli hizbler, salevâtlar ve duâ-i şerîfeler değil, aynı zamanda sahîfe kenarlarında dercedilmiş ve yine duâlar, evrâd ve ezkâr ile alâkalı ilmî risâleler de yer almaktadır ki, mezkûr risâleler de Hazret’in ilmi rikkatini, tasavvufî derinliğini ve mânevî firâsetini aksettiren mühim metinlerdendir.

Her bir cild, zâhiren bir duâ mecmûası gibi görünmekle berâber, bâtınen bir hikmet dergâhı, bir feyz menba‘ı ve bir mârifet mektebi hükmündedir. Hizbler, salevâtlar ve duâlar, sâlikânın kalb-i selîm üzere yol almalarına vesîle olurken; sahîfe kenarlarında yer alan risâleler, zikr ü fikir yolunun ilmî izâhlarını ve esrâr-ı ledünniyyesini ihtivâ eder.

Mecmû‘atü’l-Ahzâb, Gümüşhânevî Hazretleri’nin hem zâhirî ilimlerdeki ihtisasını hem bâtınî feyz ve kemâlâtını cem‘ eden şâheser-i mânevî olarak, asırlardır ehl-i tarîk, ulemâ ve talebânın elinden ve gönlünden düşmeyen bir eser-i azîmdir.

Takrîben iki ibn sahîfeyi müştemil olan bu muazzam eser, Hazret’in yalnızca kendi şahsî gayretiyle değil, sâdık ve ârif talebeleriyle berâber, azîm bir dikkat, derin bir îtinâ ve ilmî bir rikkat ile hazırlanmıştır. Eser, hem ehl-i tasavvuf hem de şer‘î ilimlere meyli olan zatlar arasında asırlarca rağbet görmüş, ellerden düşmemiştir.

Mecmû‘atü’l-Ahzâb, yalnızca bir duâ mecmûası olmakla kalmayıp, aynı zamanda bir mâneviyât mektebi, bir irfân hazînesi, bir ulûm-ı ledünniyye vesîkasıdır. Gümüşhânevî Hazretleri bu eseriyle sâdece devrinin değil, kıyâmete kadar gelecek ümmetin mânevî istifâdesine bir kapı aralamış, zikr ü fikrin nurlu yolunu gösteren bir mürşid-i kâmil vasfı sergilemiştir.

Tarîkat, tasavvuf, hadîs, fıkıh ve akāid sahalarında kaleme aldığı eserleriyle ilmî zeminlerde kadîm bir mevki işgâl eden Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Efendi, evrâd ü ezkârın tertîbi ve ahzâb-ı şerîfenin cem‘inden mürekkeb olan, meşhûr ve mübârek eseri Mecmû‘atü’l-Ahzâb’ı Arap lisânında kaleme almıştır. Mezkûr eser, hem muhtevâ hem de hacim cihetiyle kendi nev‘inde birinci derecede ehemmiyet arz eden, nazîrsiz bir te’lîfât-ı âliyedir.

Bittabî Hazret-i Gümüşhânevî, söz konusu eserini yalnızca bir duâ ve zikir mecmûası olarak değil, aynı zamanda Ümmet-i Muhammed’in mânevî terbiyesinde bir usûl ve kāide vaz‘ eden bir mürşid-i mânevî olarak telakkî etmiştir. Üç cild-i şerîf olarak tertîb edilen bu eser, asırlardır ehl-i zikr, ehl-i irfân ve ulemâ arasında kıymet ve îtibârını muhâfaza etmiştir.

Fakir tarafından, eserin mevcut nüshaları tahkîk ve ta‘lîk edilerek, sayfe kenarlarında derc olunan risâlelerle birlikte, beş cild-i kerîm hâlinde neşre hazırlanmış olup, Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle yakın bir zamanda vücûda getirilmesi ve neşr-i âmm olması umûl olunmaktadır. Mürettibâtı ve tertîbâtı cümleden fazîletli olan bu eser, takrîben iki ibn sahîfe hâlinde tanzîm edilmiştir.

Mecmû‘atü’l-Ahzâb’ın muhtevâsı, kısaca arz etmek gerekirse; içeriğinde Kur’ân-ı Kerîm âyetleri, Rasûl-i Ekrem Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)inmübârek hadis-i şerîfleri, salevât-ı şerîfeler, esmâ-i hüsnâ ile meşhûn virdler ve tarîkat-ı aliyyenin en mühim duâları dercedilmiştir. Her bir hizb ve vird, sahîh menkûlâta istinâd etmiş, silsile-i maneviyyenin en nâdide pırlantaları mesâbesinde, ehl-i kalb ve ehl-i ilm için birer feyz menba‘ı olmuştur.

Bu eser, yalnızca zâhirî ilim erbâbına değil, kalbini nurlandırmak isteyen her mü’min gönle de rehberlik etmekte, zikir ve fikir yolunun rıza-yı ilâhîye vâsıl olmakta ne derece mühim olduğunu izhâr etmektedir.

Mecmû‘atü’l-Ahzâb nâm-ı celîliyle meşhûr bu mübârek eserin birinci cildi, ekseriyetle tarîkat-ı Şâzeliyye’nin pîr-i sânîsi olan Ebu’l-Hasen eş-Şâzelî Hazretleri’nin te’lîf buyurduğu otuz bir hizb-i şerîfi ihtivâ eder.

Şâzeliyye silsilesinin nurlu yolunu tâkip eden gönül ehli için bu hizbler, mânevî terakkîde ve kalbî safâda müstesnâ bir kıymet arz eder. Her bir hizb, âyet-i kerîmeler, esmâ-i hüsnâ, salevât-ı şerîfe ve Rasûl-i Ekrem (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)den mevrûd duâlarla tezyîn olunmuştur. Şâzelî Hazretleri’nin kaleminden sâdır olan bu zikirler, asırlar boyu ehl-i tarîk tarafından muhâfazâ olunmuş, kalplerin tezkiyesi ve nefislerin terbiye-i maneviyyesinde feyz-i ilâhîye vesîle kılınmıştır.

Gümüşhânevî Hazretleri bu kıymetli hizbleri büyük bir îtinâ ve hassâsiyet ile cem‘ etmiş, sahîh kaynaklara müstenid olarak tertîb etmiştir. Bu cildin mukaddimesinde zikr ü evrâdın ehemmiyeti beyân olunarak, Şâzeliyye yolunun incelikleri ve usûl-i tarîkati îzâh edilmiştir.

Mezkûr otuz bir hizb şunlardır: Evvelen, Hizbü’l-Kebîr; ardından Hizbü’t-Tevessül, Hizbü’l-Âyât ve Hizbü’l-Fetih ki buna Hizbü’l-Envâr da denilmekdedir. Daha sonra, her murâda vesîle olan Hizbü’l-Hamd, şedâid ve kederât vak‘asında okunan Hizbü’l-Lutf, a‘dâ ve muzırrât için tavsiye edilen Hizbü’t-Tıms, sabah-akşam a‘dânın lisânını akdetmek için tilâvet olunan Hizb-ı Darb-ı Tıms dercedilmiştir.

Bunun peşi sıra, kalbî kurbiyyet, muhabbet ve vuslat için okunan Münâcât-ı Merğûbe, tâûn ve havf hâlinde okunan Hizbü’l-İhfâ, hayır ve salah için Hizbü’s-Salâh, umûmî hıfz ve menfaat için Hafîza-i Amîme, cebbar ve fesâd erbâbına karşı okunan Hizbü’l-Hucûb, gam ve kederi def için Hizbü’l-İşrâk, her türlü maksûda nâil olmak içün Hizbü’l-Hıfz yer alır.

Devâmında, Hizb-i Necât, Hizb-i Halvet, Hizb-i Birr, lütf-u İlâhî için Hizbü’l-Kifâye, deryâ gibi feyz kapılarını açmak için Hizbü’l-Bahr, tekrar olarak Hizbü’l-Kifâye, zâhirî ve bâtınî düşman galebesinde okunacak Hizbü’ş-Şekvâ, muhâfaza için Hizbü’d-Dâ’ire tertîb olunmuştur.

Yine, Hizbü’n-Nûr ki Hazret bu hizb sebebiyle İlâhî fütûhâta mazhar olmuştur. Kişiye keşf ve yakîn nasîb eyleyen Hizbü’s-Savn, sonra İ‘tisâm Hizbü’n-Nasr, tekrar Hizbü’n-Nasr, esrârın küşâdı için tilâvet olunan Hizbü’l-Mücâhede, rızk-i helâl için Hizbü’r-Rızk, muhâfaza için Hizbü’l-Haras, kederlerin izâlesi için Hizb-i Da‘vet-i Tefrîc-i Kurûb, evrâd ve ezkâr içün Hizbü’l-Ezdiyâ ve’l-Ezkâr ve nihâyet Salâtü’n-Nâciye dercedilmiştir.

Bu hizbler, yalnız lafız değil, rûhun derinliklerine işleyen birer hikmet ve nur kandili olup, kalpleri diriltmekte, gönülleri aşk-ı İlâhî ile meşbû‘ eylemektedir.

Mecmû‘atü’l-Ahzâb’ın birinci cild-i şerîfinde, yalnızca Şâzelî silsilesine mahsûs hizbler değil, aynı zamanda meşâyih-ı kirâm ve ulemâ-yı izâmın kaleminden sâdır olan nâdide hizbler dahi dercedilmiştir. Bu cild-i âlîde, meşhûr evliyâdan Şeyh Ali Vefâ Hazretleri, Şeyh İbrâhîm Düsûkî, Muhammed es-Senûsî, Şeyh Abdü’l-Ganî en-Nablusî, Şeyh Sadreddîn-i Konevî, Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in mübârek neslinden Hazret-i Ali, hikmetin menba‘ı İmâm Gazâlî, Şeyh Ahmed Ulvân el-Yemenî, irfân tâcının yıldızlarından Üveys el-Karanî, Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin Efendilerimiz, Şâfi‘î fıkhının mümtâz sîmâlarından İmâm Remlî, sahâbe-i kirâmdan Hazret-i Enes, Osmanlı ulemâsından Ebu’s-Su‘ûd Efendi, Ebu Ca‘fer Mansûr, işrâk yolunun müessisi Şeyh Şihâbuddîn Sühreverdî, ulûm-ı cifr ve ledünnî sahasında mâruf Şeyh Ahmed el-Bûnî Hazretleri’ne âit hizbler mevcûddur.

Bu eşsiz eserin satırlarında ayrıca, mânevî yolculukların efsânevî sîmâsı olan Hazret-i Hızır’ın virdi ve duâsı da dercedilmiştir. Yine bu cildde on dokuz kasîde bulunur ki, bu kasîdeler, tasavvuf ve irfân dünyâsının kudsî kalemlerinden; Abdülkādir en-Nablusî, İmâm Gazâlî, Kâdî Zekeriyyâ el-Ensârî, İmâm Şâfi‘î, aşk-ı ilâhînin şâiri Ömer ibn Fârid ve Zeynü’l-Âbidîn Hazretleri’ne nisbet olunur.

Netîce-i kelâm, bu birinci cild-i azîmin muhtevâsı şöyle hulâsa olunabilir: Tam doksan bir hizb-i şerîf, otuz iki kasîde-i latîfe, beş salât-ı şerîfe, beş vird-i münevver, bir münâcât-ı İlâhî, bir evrâd-ı şerîf ve bir duâ-i mübârek bu ciltte cem ve tertîb olunmuştur.

Her bir hizb, kasîde ve duâ, yalnız lafız değil, ehl-i gönül için hikmetin ve mârifetin bâb-ı açığıdır. Bu eser-i azîm, gönülleri feyz-i rahmân ile meşbû‘ eylemekte, seyr ü sülûk yolunda dâll-i hayr bir rehberlik vazîfesini deruhte etmektedir.

Mecmû‘atü’l-Ahzâb’ın ikinci cildi, irfân âleminin yıldızlarından, Tarîkat-ı Nakşibendiyye’nin pir-i sânîsi ve rehber-i ekmeli olan Hazret-i Şeyh Bahâuddîn-i Nakşibend (Kuddise Sirruhû) Hazretleri’nin mübârek virdi ile ihtişâm üzere başlamaktadır. Bu vird, Nakşibendiyye yolunun esâsâtını, zikr-i hafînin hikmetlerini ve kalb-i selîm yolculuğunun sırlarını ihtivâ eden nâdide bir hazîne-i ma‘nevîdir.

İkinci cild-i şerîf, zengin bir muhtevâya mâliktir. Evvelen burada yirmi beş vird-i şerîf, ehl-i kalb ve ehl-i zikr için tertîb olunmuştur. Ayrıca beş evrâd-ı âliye, on yedi salât-ı şerîfe, Rasûl-i Ekrem (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e muhabbetin nişânesi olan on iki na‘t-i şerîf, otuz altı hizb-i latîf, dokuz münâcât-ı azîme, üç kasîde-i hikemiyye, üç esmâ-i ashâb-ı kirâm, beş evrâd-ı kudsiyye, iki duâ-i şerîf, bir istiğâre ve ruhânî tecellîlerin remzi olan Âyâtü’z-Zebûr dercedilmiştir. Ayrıca dört kasîde-i kudsiyye ve husûsî olarak zikredilen bir de Kasîdetü’l-Hâ’iyye mevcûddur.

Bu ikinci cild-i âlîde derlenmiş olan virdler ve evrâd, yalnızca zâhiren okunacak duâlar değil, aynı zamanda bâtınen tefekkürün derinliklerine dâvet eden mârifet kapılarıdır. Salevât-ı şerîfeler, Habîb-i Ekrem Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e olan aşk ve şevki tazeleyerek kalb-i muhlisleri nurlandırmakta, na‘t-i şerîfler, Ümmet-i Muhammed’in gönüllerinde sevgi kandilini tutuşturmaktadır.

Yine bu ciltte mevcut olan münâcâtlar, her türlü gam u kasâvet, nefsânî ve dünyevî dertlere karşı sığınak mâhiyetindedir. Hizbler, düşman şerrinden korunmak, murâda erişmek, nefisle mücâdelede metânet bulmak için okunmuş ve asırlar boyu ehl-i tarîk arasında teselsül ederek gelmiştir.

Bu kıymetli mecmû‘a, yalnızca okunan metinlerin bir araya getirilmesi olmayıp, Hazret-i Gümüşhânevî’nin ilmi rikkati, mânevî derinliği ve hikmet-i külliyyesiyle yoğrulmuş bir mârifet ve rahmet hazînesi olarak tecellî etmektedir.

Mecmû‘atü’l-Ahzâb’ın üçüncü cildi, tasavvuf-ı âlîyyenin serfirâz meş‘alesi, ulûm-ı ledünnînin pîri ve vahdet-i vücûdun müessisi olarak bilinen Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arabî Hazretleri’nin mübârek salât-ı şerîfesi ile feyz ve bereket üzere başlamaktadır. Bu salât-ı şerîfe, aşk-ı ilâhînin, mârifet-i Rabbâniyyenin ve seyr ü sülûkun en yüksek makamlarının remzidir.

Bu cild-i âlîde, ehl-i dil ve ehl-i ma‘rifet için pek zengin bir muhtevâ cem‘ olunmuştur. Evvelen burada yüz doksan yedi duâ-i mübârek, Cenâb-ı Hakk’a arz-ı hâl etmek isteyen her gönül ehli için rehberlik vazîfesi görmektedir. Bunun yanında kırk bir salât-ı şerîfe, Habîb-i Kibriyâ Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e muhabbet ve sadâkatin nişânesi olarak dercedilmiştir.

Yine bu ciltte on dokuz hizb-i şerîf, her türlü zâhirî ve bâtınî tehlikelere karşı birer siper-i metîn hükmünde tilâvet olunur. Üç evrâd-ı âliye ve iki vird-i kudsî, sâliklerin kalplerini safâya, nefislerini tezkiyeye sevk eder.

Bununla birlikte, seyr ü sülûk yolunun bir başka nişânesi olarak on yedi tesbîh-i şerîf yer almakta olup, dilin zikir, kalbin fikir üzere dâim olmasını temîn eder. Bâtın ehlinin mânevî haritalarından biri olan bir vefk-i azîz de bu mecmûada yer alır. Son olarak, Hakk’a niyaz ve niyazda derûnî bir yakınlık arayanlar için bir münâcât-ı âlî cildin hatimesini teşkîl eder.

Bu üçüncü cild-i şerîf, gerek duâ ve evrâdın çokluğu, gerekse zikir ve tesbihlerin letâfetiyle, hem zâhir hem bâtın yolcuları içün bir irfân bahçesi, bir hakîkat menba‘ı hükmündedir. Her bir duâ, gönül deryâsını harekete getirirken, her bir salât-ı şerîfe, ruhları nurlandırmakta, kulluğun inceliklerini gönüllere nakşetmektedir.

Mecmû‘atü’l-Ahzâb’ın şerîf sahîfelerinin kenarlarında, mâneviyât menba‘ı olup asırlara feyz saçan pek çok risâle-i ulviyye dercedilmiştir ki, bu risâleler hem tasavvufî hem ilmî hem de edebî açıdan eşsizdir. Bu risâleler silsilesi, ehl-i irfân ve sâlikîn-i tarîk için hem bir hikmet hazînesi hem bir mânevî mekteb mahiyetindedir.

Bu risâlelerin evvelinde, Şeyh Ömer eş-Şeberâvî’nin Hizbü’l-Birr üzerine kaleme aldığı Tenvîru’s-Sadr isimli şerhi yer almaktadır ki, hem Besmele’nin esrârını hem de âyet ve hadîs-i şerîflerle zenginleştirilmiş mânevî incelikleri ihtivâ eder. Yine Şeyh Muhammed Akîl’in kaleminden sâdır olan Şerhu Hizbi’l-Masûn, duâ ve tevekkülün hârikulâde netîcelerini beyân eden nüktelerle doludur.

Şerhu Du‘â-i Tehlîl risâlesi, tevhîdin lâtif sırlarını serdederken, Şerhu Hizbi’l-İmâm er-Remlî, salevât-ı şerîfeye dâir meşhûr bir hadîs-i şerîf ile müzeyyen bir duâ olarak dikkat çeker. Tarîka-ı Azîme li-Kırâati Hizbi’l-Bahr ise Şâzelî silsilesinin mânevî fütûhâtına kapı aralayan bir yol haritasıdır.

Bir diğer risâle, Şerhu Âyâti’l-Harb, Kur’ân-ı Kerîm’in celâlî âyetlerinin harplerde ve tehlikeli seferlerde nasıl okunacağını beyân eder. Kezâ Şerhu Du‘â-i İsm-i Rahmân, İsm-i Âzam tecellîsini ve duâların hikmetini dile getirir. Şerhu Cennetü’l-Esmâ, esmâ-i hüsnânın derin mânâlarını ihtivâ eden ve şiirlerle süslenmiş Osmanlıca bir risâledir.

Devamla, Kasîde-i Şerîfe ve Kasîde-i Sâniye gibi risâlelerde hem kasîde-i nebeviyye hem edebî incelikler dercedilmiştir. Du‘â-i Cennetü’l-Esmâ, mânevî yükseliş için okunacak nâzenin bir duâdır. Havâss-ı Hizb-i Nasr ve Şerhu Hizbi’n-Nasr adlı risâleler, düşmana karşı zafer ve muhâfaza için okunacak duâların sırlarını ifşâ eder.

Yine Beyân-ı Serâir-i Hâze’ş-Şerh ve Beyân-ı Terceme-i Hâli’ş-Şeyh eş-Şâzelî risâlelerinde, şerhlerin bâtınî incelikleri ve Şâzelî Hazretleri’nin mânevî hâli tafsîlâtla beyân olunmuştur. Fedâil-i Sûret-i Yâsîn, el-İtkān ve Havâssü’l-Kur’ân risâlelerinde Kur’ân-ı Kerîm’in fazîlet ve esrârı ele alınır.

İlm-i cifr ve ledünnî ilimlerine dâir Şerhu Celcelûtiyye li-İmâm Gazâlî, Şerhu Kasîde-i Münferice, Şerhu Münâcât-ı İmam-ı Âzam, Şerhu İstiğfârât-ı Hasan Basrî, Şerhu Du‘â-i Ricâli’l-Ğayb ve Şerhu Duâ-i Münâcâtü’l-Kur’ân risâleleri, duâların esrârına dâir ilmî ve tasavvufî derinlik taşır.

Bir diğer kadîm risâle olan Şerhu Esmâ-i Enbiyâ ve’l-Mürselîn, üç yüz on üç peygamberin ism-i şerîfini ve bu isimlerin havâssını ihtivâ eder. Şerhu Salâtü’l-Feyziyye li-Abdilğanî, el-Kasîde li’ş-Şeyh Abdülğanî, Şerhu Salâtü’l-Vustâ, Şerhu Salâtü’z-Zâtiyye gibi risâlelerde salevâtların bâtınî mânâları tafsîlâtla şerh edilmiştir.

Daha sonra, İsnâd-ı Du‘â-i Cevşen, Şerhu Dimyâtî, Şerhu Hizbi’l-Bahr li’l-İzmîrî, Şerhu Hizb-i Seyf el-Kâtı‘, Şerhu Salâtü İbn Meşîş li-Abdülğanî, Kasîde-i İmam-ı Âzam gibi risâleler gelmektedir ki, her biri duâların fazîleti, havâssı ve tesîrâtını beyân eden mümtaz eserlerdir.

Bu cümle risâleler, Mecmû‘atü’l-Ahzâb’ın mânevî ve ilmî kıymetini katbekat arttırmakta, her bir sahîfe, sâliklerin gönüllerine nur ve hikmet serperek kalpleri uyandırmakta, ruhları semâya kanatlandırmaktadır.

Kur’ân-ı Mübin’e ve hadîs-i şerîflere istinâden, ehli irfân ve ulûm-i dîniyyeye vukûfiyeti hâiz âlimin ve ehl-i salâhın mîzaç ve meşrebine muvâfık olarak tertip ettikleri niyâz ve ilticâlar, bâzen bizzât kendileri, bâzen dahi mühibbânı tarafından kitap hâline getirilmiş ve bu münâcâtlar, kendilerinden sonra gelen ehl-i irfâna mîrâs-ı mânevî olmuştur. Bu duâlar, zamanla birer vird-i dâimî addedilerek, husûsî vakitlerde tilâveti ve tekrârına devâm olunmuş, bu tilâvetin netîcesinde hâsıl olan hâllere mebnî olarak rağbet ve teveccüh ziyâdeleşmiştir.

Ancak bu minvaldeki duâlara karşılık bâzı ulemâ-yı izâm ve muhakkikîn-i kirâm tarafından tenkîdât vâki olmuştur. Onlara göre, Ümmet-i Muhammed’in duâsı ancak ve ancak vahye istinad eden, Kur’ân-ı Hakîm ve hadis-i şerîflerde mezkûr bulunan münâcâtla mahdûd kalmalıdır. Sâlih zatların te’lîf ettiği duâ terkîbâtını, ibâdetin bir rüknü ve vird-i mûtemed addederek devâm ettirmek, onlara göre dîne bidat ihdâs etmektir ve bu hususta ümmete nehy ve ikazda bulunmayı kendilerine vazîfe bilmişlerdir.

Lâkin, ehl-i basîret ve zevâta göre, salih zatların kaleminden sâdır olan duâları vird edinmek, sünnet-i seniyyeye mugâyir değil, bilâkis o yüce meşrebe mutâbık bir hâl olarak telâkki edilmiştir. Zîrâ Rasûl-i Ekrem Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem), sahâbe-i kirâmdan ve hattâ bedevîlerden dahi sâdır olan bâzı niyâzları işittiğinde onları beğenmiş, duâ olarak telkin etmiş ve zaman zaman kendileri de o duâlarla Rabbine münâcât etmiştir. “el-Hikmetu dâlletü’l-mü’min, ennâ vecedehâ fehüve ehakku bihâ” meâlindeki düstûr-u nebevîye mazhar olarak “güzel olan alınır, kötü olan terk olunur” prensibiyle ümmetine bu meşreb-i muazzamı telkin buyurmuştur.

Şu dahi çokça müşkülât çıkaran mesâilden biridir ki, duânın kafiyeli ve süslü ifâde ile yapılmasına dâir vârid olan hadîs-i şerîflerdeki bâzı menedici beyanlar, duânın zâhirî şekline mâtuf zannedilmiştir. Hâlbuki ehl-i tahkîk ve ulemâ-i müfessirîn bu nehyin, duâyı riya ve gösteriş vâsıtası kılmaya müteveccih olduğunu, yoksa ledünnî bir feyz ve ilhâm ile sâdır olan kafiyeli duâların, Hazret-i Ali ve Hassân ibn Sâbit, Ka‘b ibn Züheyr (Radıyallâhu Anhüm) gibi mübârek sahâbîler nezdinde mevcut olduğunu beyân etmişlerdir.

Bu itibarla, salih zevâtın te’lîfâtından sâdır olan münâcâtların tilâveti, nehyedilmiş bir bid‘at değil, belki bir vuslat vesîlesi ve râbıta-i kalbiyye olarak görülmelidir. Her kim bu menbâdan nasiplenirse, duâsı arşa ulaşır, kalbi nurlanır ve müstecâb olan niyâzın sırlarına erişir, bi-iznillâhi Te‘âlâ.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin mübârek te’lîfâtından olan Mecmû‘atü’l-Ahzâb adlı eser-i şerîf, duâ, niyâz ve tazarru‘ yolunun en câmi‘ ve mükemmel numûnelerinden biri olarak kabûl olunmuştur. Bu müstesnâ eser, içerisinde cem‘ olunan âyet-i kerîmeler, hadîs-i şerîfler, delâil-i târihiyye ve kudsiyet kesbetmiş menbâlar hasebiyle, ilticâ kapısının ne denli zengin ve derinlikli olduğunu ve insân-ı kâmil için ne büyük bir rahmet vesîlesi olduğunu açık bir sûrette beyân eder.

Zîrâ duâ, mahlûkātın en şereflisi olan insanoğlunun yaratılış gâyesi olan ubûdiyetin mânevî mânâsını târif eden bir hâl, bir hâlet-i rûhiyyedir. Kur’ân-ı Kerîm’de yirmi kadar sûrede masdar şeklinde ve mecmû‘unda iki yüze yakın âyet-i celîlede zikrolunan bu yüce ibâdet, ehl-i îmânın rûhunu besleyen, kalbini nurlandıran, hâlini Rabbine arz eden en yüce lisandır.

Her dâim muhtaç olan beşeriyetin ve bilhassa mü’minlerin bu deryâya dalarak merhamet-i ilâhiyyeye nâil olmaları için Cenâb-ı Hak, müttakî kulları için hidâyet rehberi olan Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân’ında bu kapıyı onlara ardına dek açmıştır. Ve bilhassa Mecmû‘atü’l-Ahzâb, bu hidâyet menbâından feyz alarak derlenmiş, hüsn-i kabûl ve takdîre mazhar olmuş nice duâ ve münâcâtın bir araya getirildiği mübârek bir hazînedir.

Bu eser, yalnızca lafzî tilâvetle kalmayıp, okuyanın gönlünde bir yakarış hâleti, bir yakîn ve huzur tecellîsi husûle getirmekte, mânevî hâli kemâle doğru yönlendirmekte, kalpleri Rabbine râm eden bir vesîle-i rahmet olmaktadır. İşbu niyâz mecmûası, ehl-i hâl ve yakînin dilinde vird, gönlünde nur, amelinde sebât ve kalbinde huzur hâline gelmiştir. Allâh-u Te‘âlâ, bu eserden feyz alanlara, vuslatı nasîb eyleye. Âmîn!

Diğer Eserlerinin Muhtevâları

Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri’nin kaleme almış olduğu eserler arasında, husûsan tasavvufî anlayış ve tarîkat-ı ‘âliyyeler sahasında müstesnâ bir mevkie hâiz olan Câmi‘u’l-Usûl isimli eser-i azîmi, yaşadığı devrin mânevî terakkî yollarını teferruatla beyân eden, usûl ve âdâbı tafsîlâtla ele alan bir şâh-ı eser olarak temâyüz eder. Bilhassa Tarîkat-ı Nakşibendiyye ile sâir tarîkların seyr ü sülûk kāidelerini karşılaştırmalı şekilde izâh eden bu eser, hemen her tarîkatın en kadîm ve muteber menba‘larından istifâdeyle kaleme alınmış ve bu kaynaklar isim isim kaydedilmiştir.

Bir cümleyle hülâsa olunmak istenirse, bu eser: “Tasavvuf terminolojisinde, usule aid mâlûmât ile ahvâl ve makâmların, sâlikin nefsinde nasıl zuhûr ettiğini ve bu menzilleri nasıl kat edeceğini tafsîlâtla ele alan bir mürşidnâme-i azîmdir.”

Eserin tam nâm-ı celîli “Câmi‘u’l-Usûl fî Evliyâihim ve Envâ‘ihim ve Evsâfihim ve Usûli Külli Tarîkin ve Mühimmâti’l-Mürâdî ve Şürûti’ş-Şeyhi ve Kelimâti’s-Sûfiyye ve Istılâhihim ve Envâ‘i’t-Tasavvuf ve Makāmâtihim”dir.

Bir diğer eser-i şerîf olan Rûhu’l-‘Ârifîn ve Reşâdü’t-Tâlibîn, tasavvufî makamların ve ahvâl-i bâtıniyyenin en yüksek zirvesi olan muhabbetullâh ekseninde kaleme alınmıştır. Bu eser, aşk-ı ilâhîyi merkeze alarak bütün hâl ve menzilleri aşk ve muhabbet çerçevesinde telakkî eder. Müellif Hazretleri’nin şu ifâdesi mezkûr eserin rûhunu aksettirmektedir: “Muhabbetullâh , bütün makâmlarda maksadın nihâyeti ve her menzilin zirvesidir.”

Diğer bir eser-i latîf olan Kitâbü’l-‘Ârifîn fî Esrâri Esmâ’i’l-Erba‘în, Hazret’in duâ manzûmelerini derc ettiği, esmâ-i hüsnânın derin sırlarını serdettiği bir hazîne-i ledünnîdir. Bu eser, esmâ zikrinin feyzini arayan gönül ehli için bir mürşid-i hakîkîdir.

Son olarak, Gümüşhânevî Hazretleri’nin Mısır’da ikāmeti sırasında, memleketinde bulunan mürîdlerine hitâben kaleme aldığı Mektûb, iki sahîfeden ibâret olup, husûsan ahvâl-i dervişâneye dâir mühim tavsiyeleri ihtivâ eder. Bu mektûbunda Hazret, kendisi nâmına Hasan Hilmî Efendi’yi halîfe olarak vazîfelendirmiş ve mürîdlerinin bu tavsiyelere ittibâ‘ etmelerini tembih eylemiştir.

Her biri, ehl-i irfânın gönlünde hidayet kandili, feyz kaynağı ve hikmet menba‘ı olan bu eserler, asırlardır zevâl bulmaksızın istifâde edilmekte ve seyr ü sülûk yolunun rehberi olmayı sürdürmektedir.

Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri’nin kaleme aldığı en mühim eserlerden biri olan Levâmi‘u’l-‘Ukûl, meşhûr hadîs mecmû‘ası olan Râmûzü’l-Ehâdîs adlı eser-i şerîfine bir şerh mahiyetinde telîf olunmuştur. Hazret, bu çalışmasında hadîs-i şerîflerin zâhir ve bâtın mânâlarını, ince teferruâtını ve hikmetlerini açıklamış; sâdece lafzî bir tercüme ile iktifâ etmeyip, ahkâm, edeb, ahlâk ve irfân boyutlarını da derinlemesine izâh eylemiştir.

Bu eser, beyân ve tefsîr mahiyetinde olduğundan, Gümüşhânevî Hazretleri tarafından beş cild-i âlî olarak tertîb edilmiştir. Her bir cild, ilmî rikkat ve tasavvufî zerâfetle işlenmiş, hadîs-i şerîflerin nurlu dünyâsı akıl ve kalp gözüyle derinlemesine tahlîl edilmiştir.

Zikrolunan kaynaklar ve ulemâ-i kirâm, bu eser-i azîmi, Gümüşhânevî Hazretleri’nin ilim ve hikmet sahasındaki hakîkî şahsiyetini ve mümtaz mevkiini en bâriz şekilde ortaya koyan te’lîfât olarak kabûl ve takdîr etmişlerdir. Şerh ü beyân üslûbuyla yazılan bu eser, yalnızca tasavvuf erbâbına değil, aynı zamanda ulemâ, talebân ve ehl-i ilme de rehberlik eden bir irfân kandili, bir ilmî hazîne olarak zevâl bulmaksızın okunmaktadır.

Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri’nin, hadîs-i şerîf sahasında kaleme aldığı kıymetli eserlerinden biri de Ğarâibü’l-Ehâdîs’tir. Bu eser, Hazret’in meşhûr ve ana telîfâtı olan Râmûzü’l-Ehâdîs’den ilhâm alarak neş’et etmiş olmakla berâber, hacim itibâriyle daha küçük ve muhtevâsı daha pratik mahiyettedir.

Eserde mânâsı sahîh ve kolayca idrâk olunabilecek, aynı zamanda ahlâk-ı hasene ve edeb-i Muhammedî yolunda istifâdeye elverişli hadîs-i şerîfler dercedilmiştir. Bu hadîsler, hem ezberlenmesi kolay, hem kalplerde iz bırakıcıdır. Hazret-i Gümüşhânevî bu eserinde selef-i sâlihîn metoduna ittibâ ederek, her bir hadîsin senedini, nakleden sahâbî ismini ve hadîsin zayıflık derecesini açıkça beyân eylemiştir. Eserin tam nâm-ı celîli ise “Acâibü’n-Nübüvve ve Dekāikü’l-Velâye”dir.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin bir diğer mühim eseri olan Letâifü’l-Hikem, mezkûr Ğarâibü’l-Ehâdîs’in şerhi mahiyetinde kaleme alınmıştır. Yaklaşık üç yüz dört sahîfeden mürekkeb bu eser-i azîmde, Hazret-i Şeyh açıklamaları uzun uzadıya kaleme almamış, bilâkis kısa, özlü ve sâdedir. Her bir hadîsin hikmet penceresinden îzahını yaparak, kalb-i selîm yolcularına bir mânevî rehber olarak tertîb etmiştir.

Hazret-i Gümüşhânevî’nin risâle nev‘inden telîf ettiği Hadîs-i Erba‘în, İslâm dünyâsında asırlardır rağbet gören kırk hadîs geleneğine sadâkatle kaleme alınmıştır. Bu eser-i münevverde, hem lafzı kısa hem mânâsı derin olan kırk nâdide hadîs seçilmiş, kolay ezberlenebilir hâle getirilmiş ve sâliklerin zihinlerinde yer edinmesi maksadıyla tertîb olunmuştur. Bu hadîsler, hem itikad hem amel hem de ahlâk sahasında ehl-i İslâm için birer irşâd menba‘ı ve hikmet kandili mesâbesindedir.

Hazret-i Gümüşhânevî’nin te’lîf buyurduğu Necâtü’l-Ğâfilîn isimli risâle-i şerîfe, kalbî ve ahlâkî zaafların menba‘ı olan günahların tahlîline ve bu günahlardan necat bulmanın yollarına dâir kaleme alınmış bir nefs tezkiyesi risâlesidir. Eserin her sahîfesi, insanı hatâ ve sefâhet deryâsına sürükleyen mânevî illetleri ifşâ etmekte ve kurtuluş çârelerini delâil-i şer‘iyye ile açıklamaktadır. Kur’ân-ı Kerîm âyetleri ve hadîs-i şerîfler ile bezenen bu eser, Hazret’in ifâdesiyle, bâzı talebelerinin kötü ahlâka dâir bir risâle yazmasını rica etmeleri üzerine kaleme alınmıştır. Necâtü’l-Ğâfilîn, gaflet perdelerini yırtarak hakîkatin nûruna nâil olmak isteyen her mü’min gönle yol gösterir.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin Devâü’l-Müslimîn nâmıyla kaleme aldığı bu eser, bir nevî Necâtü’l-Ğâfilîn’in hulâsası mesâbesindedir. Husûsan ma‘siyetlerin zararlarını, kalpte ve ruhta bıraktığı menfî tesirleri ve bu ahvâlden halâs bulmanın çârelerini tafsîl eden kısa fakat derin mânâlar taşıyan bir risâledir. Toplam yirmi üç sahîfeden ibâret olan bu eser, nefis muhâsebesi yapmak isteyen her bir mü’min için rehberlik vazîfesi görür.

Hazret-i Gümüşhânevî’nin Netâicü’l-İhlâs isimli risâlesi ise duânın mânevî çehresini, âdâbını, şartlarını ve ruhânî netîcelerini mütevâzı fakat derin bir üslûpla ele alır. Bu eser, müstakil bir kitap olmayıp, Hadîs-i Erba‘în ve Devâü’l-Müslimîn risâleleriyle birlikte tertîb edilen bir mecmûa içerisinde yer almaktadır. Mezkûr risâle, bilhassa duânın ihlâs ile îfâ edilmesinin ehemmiyetini ve İlâhî rahmetin bu yoldan celb olunacağını izâh eder. Sahîfeleri 34 ile 47 arasında dercedilmiştir.

Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri’nin kaleme aldığı Câmi‘u’l-Menâsik alâ Ahseni’l-Mesâlik, hacc-ı şerîf ibâdetine dâir hem zâhirî hem bâtınî hakîkatleri cem‘ eden nadîde bir eser-i şerîftir. Toplam dört yüz otuz iki sahîfe hâlinde tertîb olunan bu kıymetli çalışma, yalnızca menâsik-i hac ile ilgili fıkhî hükümleri beyân etmekle kalmamış, aynı zamanda haccın tasavvufî remizlerini, rükünlerdeki sırları ve mânevî derinlikleri de tafsîlâtla açıklamıştır. Bu yönüyle eser, hem fakîhânın hem de sûfiyânın istifâdesine medâr olmuştur.

Hazret-i Gümüşhânevî’nin Câmi‘u’l-Mütûn nâmındaki bu eser-i celîli, akâid-i islâmiyye ve itikâdî meseleler üzerine derin bir vukûfiyetle kaleme alınmıştır. Yüz kırk sahîfeden ibâret olan bu risâle-i şerîfe, baştan sona kadar Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat mezhebinin temel esaslarını izâh etmekte, şüphe ve tereddütleri izâle etmek üzere muhkem deliller serdetmektedir. Bâzı menba‘larda bu eserin, içindeki bahislerin hassasiyeti sebebiyle Elfâz-ı Küfür Risâlesi nâmıyla anıldığı ve müstakil bir eser gibi telakkî edildiği de zikrolunmaktadır. Bu husus, akâid sahasında Hazret’in ilmî derinliğinin ve ihtiyâtlı tavrının bir tezâhürüdür.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin Kitâbü’l-‘Âbir fi’l-Ensâr ve’l-Muhâcir nâmındaki eseri ise, takrîben elli iki sahîfeden müteşekkil bir risâle-i latîfedir. Bu eserde, İslâm târihinin mühim menzillerinden olan hicret ve cihâd mefhumları ele alınmakta, konuyla alâkalı âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler ışığında meseleler tafsîlâtla şerh edilmektedir. Ensâr ile Muhâcirîn’in fedâkârlıkları ve bu iki zümrenin Ümmet-i Muhammed için taşıdığı değer, Hazret’in derin nazarıyla gözler önüne serilmektedir.

Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri’nin kaleme aldığı Kitâbu Matlabu’l-Mücâhidîn, müstakil bir eser olmayıp, meşhûr risâle-i şerîfesi olan Kitâbü’l-‘Âbir fi’l-Ensâr ve’l-Muhâcir’in zeylinde, sahîfe kenarlarında yer almak üzere sekiz sahîfeden ibâret olarak tanzîm edilmiştir. Mezkûr risâle, eserin kırk ikinci ile ellinci sahîfeleri arasında dercedilmiştir.

Türkçe olarak kaleme alınan bu risâle-i latîfe, Gümüşhânevî Hazretleri’nin yaşadığı ve Osmanlı Devleti’nin en buhranlı demlerini geçirdiği bir dönemin rûhunu aksettirmektedir. Bu kısa fakat derin mânâlar ihtivâ eden metinde, cihâdın ehemmiyeti, askerliğin kudsiyeti, mücâhidânın fazîleti ve şehâdetin yüceliği tafsîlâtla beyân olunmuştur.

Hazret-i Gümüşhânevî millet-i İslâmiyye’nin muhâfazasında cihâd-ı meşrû‘un yegâne bir vazîfe olduğunu hatırlatmakta; asker ocağının bir ibâdetgâh, mücâhidânın ise birer ashâb-ı şecâat ve ehâd-ı ukbâ mertebesinde bulunduğunu îzâh etmektedir. Bu risâle, zayıf düşmüş kalplere cesâret, unutulmuş zihne vatan ve din aşkını telkin eden bir irşâd mecmû‘asıdır.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin telîfâtı arasında yer alan ve Kitâbü’l-‘Âbir fi’l-Ensâr ve’l-Muhâcir isimli eser-i celîlinin zeylinde, sahîfe kenarına dercedilmiş olan Risâletün Makbûletün fî Hakkı’l-Müceddid, yalnızca bir sahîfeden ibâret küçük fakat derin mânâlar taşıyan bir risâle-i latîfedir.

Bu risâlede, isminden de mâlûm olduğu üzere, her asırda insanların ıslâhı ve irşâdı için gönderileceğine inanılan “müceddid” zatların hakîkati ve fazîletleri ele alınmaktadır. Müceddidler, din-i mübîn-i İslâm’ın aslîyetini muhâfaza eden, bidat ve dalâlet yollarını izâle eden, kalpleri uyandıran ve hak yolunun nûrunu tazeleyen zamânın yenileyicileri olarak takdîm edilmiştir.

Hazret-i Gümüşhânevî bu kısa risâlesinde Ümmet-i Muhammed’e her asırda bir müceddid gönderileceğine dâir hadîs-i şerîflere işâret etmiş ve bu ulvî vazîfenin mâhiyetini vecîz bir lisanla kaleme almıştır. Böylece, mürîdânın gönüllerine ümîd, nefsânî dalâletlere karşı bir îkaz ve mânevî yenilenmenin zarûretini telkîn etmiştir.

Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri’nin Kitâbü’l-‘Âbir fi’l-Ensâr ve’l-Muhâcir isimli eserinin nihâyetinde dercedilmiş olan bu kısa fakat mühim risâle-i şerîfe, hem mürîdânına hem de umum ehl-i İslâm’a hitâben kaleme alınmıştır.

Hazret-i Şeyh bu risâlede gönül ehline ve yol erlerine, dîn ü diyânet yolunda sâbitkadem olmalarını, Sünnet-i Seniyye’ye ittibâ etmelerini ve helâl-haram hudûduna riâyeti telkîn etmiştir.

Aynı zamanda bu nâdide risâlede, nefis muhâsebesinin ve vakar ile istikāmet üzere yaşamanın ehemmiyeti vurgulanmakta, dünyâ fitnesine meyletmeyip, ebedî saâdeti öncelemeleri gerektiği ihtâr olunmaktadır. Hazret, mürîdlerinin kalbini ve nazarını sahîh yola yönlendirmek için bu öğütleri kelâm-ı latîf ile beyân etmiştir.

Risâlenin her satırı, bir nasîhat-i Nebeviyye mahiyetinde olup, hem gönülleri teskin eder hem de irâdeyi takviye eden birer hikmet incisi olarak kıymet taşır.

Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri’nin te’lîfât-ı ‘aliyyeleri arasında, zamanla kendisine izâfe olunan, ancak sahîh tetkîkât netîcesinde ona âit olmadığı anlaşılan bâzı eserler de bulunmaktadır. Bu eserler, ya benzer üslûbun hâkim olması yâhut halk arasında yanlış rivâyetlerle Gümüşhânevî Hazretleri’nin ismine mal edilmiştir. Hâlbuki Hazret’in ilmî rikkati, tasavvufî derinliği ve üslûb-ı beyanındaki nezâket göz önüne alındığında bu eserlerin aslen ona nisbet edilmesi doğru görülmemiştir.

Mezkûr eserler arasında; Zübdetü’l-Akâid ve Nühbetü’l-Fevâid, Müstağni’ş-Şürûh mine’t-Tasrîf, Şerhu İsâgocî, Miftâhu’s-Se‘âde ve Misbâhu’l-Ervâh, Zâiru’l-Kudüs, Terceme-i Cânibi’l-Garbî fî Halli Müşkilâtı İbn Arabî, Zübdetü’l-Beyân, Muhtasar Vefeyâtı Bursa ve Ravzatü’l-Müflihîn isimli risâleler yer almaktadır.

Bunların ekserîsi ya ilmî sahada yâhut tasavvufî mecrâda kaleme alınmış metinler olmakla birlikte, Gümüşhânevî Hazretleri’nin te’lîf silsilesine dâhil değildir. Bu eserlerin kimilerinde, özellikle akâid, mantık, belâgat ve biyografi nev‘inden mevzûlar işlenmiş olup, menbâlarının farklı olduğu tahakkuk etmiştir.

Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri yalnızca tasavvuf ve hadîs sahasında değil, aynı zamanda sarf ve nahiv gibi ulûm-ı Arabiyye sahasında da derin bir vukûfa mâlik bulunmuş ve bu alanda da pek çok kıymetli risâle kaleme almıştır. Hazret’in bu te’lîfâtı, Arap dili grameri, kelimât-ı şerîfenin i‘lâli, i‘râb kāideleri, lafız ve mânâ incelikleri husûsunda hem talebelere hem de ehl-i ilme rehberlik eden nâdide eserlerdir.

Mezkûr risâlelerden bâzıları şunlardır: Hâzâ Kitâbu Şerhi Emsile vehüve ‘azîmün yüsemmâ Müstağni’ş-Şurûh, Hâzâ Şerhu Emsile ve Cemî‘i Müfredâti’s-Sarf, Hâzâ Risâletün fî Cemî‘i İ‘lâli’l-Maksûd ve’l-‘İzzî, Hâzihî Risâletün fî Ba‘zi Ğarâibi’l-I‘lâl ve’l-İdğâm ve’l-Kelimât, Enva‘u’s-Sıfat ve’l-İzmâru Kable’z-Zikr, Hâzihî Risâletü Hurûfin ‘Azîmetün, Hâzâ Mefhûmu’l-Binâ ve Cemî‘i İ‘lâli’l-Ebvâb, Risâletü Te’vîli Müfred, Hâzâ Şerhu’l-Emsileti’l-Muhtelife Me‘a Cemî‘i Ta‘rîfâtihâ ve Lüğâtihâ, Hâzihî Risâletün ‘Azîmetün fî Mefhûmi’l-Binâ ve’l-Emsile ve Lüğâtihimâ ve Istılâhıhimâ.

Ayrıca Hazret, Fevâidü’s-Sarf, Fevâidü’n-Nahv, Fevâidü’l-Mantık ve’l-Hikme, Fevâidü’l-Âdâb ve’l-Münâzara, Fevâidü’l-Me‘ânî ve’l-Beyân ve’l-Bedî‘, Risâletün fî Ma‘nâ Nefsi’l-Emr, Risâletün fî Ta‘rîfi Külli Fennin ve Mevzû‘ıhî ve Ğâyetihî ve Faidetihî, Risâletün fî İ‘râbi’t-Tevhîdi ve Envâ‘i Suâlihî ve daha nice risâleleriyle sarf ve nahiv ilminin en ince meselelerini tafsîl eylemiştir.

Bu risâleler, bir taraftan Arap dili gramerinin temel kāidelerini işleyip, diğer taraftan Basra ve Kûfe ekollerinin ihtilâf noktalarını serdetmek sûretiyle, ilim taliplerine hem nazarî hem amelî bir rehberlik sunmuştur. Yine i‘lâl-i kelimât, müfredâtın te’vîli, mefhûmu’l-binâ, hurûf-ı Arabiyye gibi konuları derin bir ilmî rikkatle ele alan bu eserler, Gümüşhânevî Hazretleri’nin ulûm-ı Arabiyye’deki ihtisasını açıkça ortaya koyar.

Bu kıymetli risâlelerin tamâmı, hem medrese talebeleri hem de tasavvuf ehli için edebî, lugavî ve mantıkî birer hazîne-i ilmiyye hükmündedir ve asırlardır ilim meclislerinde istifâde olunmaktadır.

Böylece Hazret’in mânevî ve ilmî mirâsının sıhhatini muhâfaza etmek maksadıyla bu eserlerin, Gümüşhânevî ismiyle anılması ihtiyatla karşılanmış, ilmî hassâsiyet icâbı ayrı tutulmaları lüzûmlu görülmüştür.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin İlim ve Tasavvufu Birleştiren Mîrâsı

Şeyh Ahmed Ziyâüddin-i Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) tıpkı mürşidinin hocası olan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) gibi, ilmi bir gelenekten neş’et etmiş mühim bir şahsiyet olarak temâyüz etmiştir. Onun tasavvuf anlayışı, yalnızca mânevî seyr u sülûk ile sınırlı kalmayıp, ilmin nûruyla aydınlanan, şer‘î ilimler ile tasavvufî terbiyeyi mezceden bir yüksek kıvama sâhiptir.

Hazret, zâhirî ilimlerle bâtınî hakîkatleri birleştiren bu yolculuğunda, mürşidi Ahmed ibn Süleyman el-Ervâdî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) ile derin bir irfân yolculuğuna çıkmıştır.

Nitekim Ervâdî Hazretleri, 1264/1847 senesinde irşâd için İstanbul’a teşrif ettiğinde, yalnızca Gümüşhânevî Hazretleri’ne hilâfet vermekle yetinmemiş; aynı zamanda iki yıl boyunca bizzât hadîs-i şerîf dersleri okutmuş, onu tefsîr, fıkıh, tasavvuf ve sâir dinî ilimlerde yetiştirerek tam bir icâzet ve mânevî ehliyetle donatmıştır.

Bu vesîleyle Gümüşhânevî Hazretleri’nin meşrebi, ilim ile tasavvufun ayrılmaz bir bütün olduğunu gösteren nâdir örneklerden biri hâline gelmiş; ne ilimden yoksun bir tasavvuf ne de irşattan mahrum bir ilim yolunu benimsememiştir. Onun bu mutedil ve derin usûlü, asırlara sirâyet eden Gümüşhânevî silsilesinin rûhunu şekillendirmiştir.

Böylece Hazret, hem ilim meclislerinde hem de zikir halkalarında Rasûlüllâh Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in sünnet-i seniyyesini diri tutan, hadîs-i şerîflerle gönülleri arındıran, mârifet ve hikmetle insanları irşâd eden bir mürşid-i kâmil olarak gönüllerde taht kurmuştur.2

Şeyh Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) yalnız kendi döneminin değil, kendisinden sonra gelen halîfeleri ve onların yetiştirdiği talebeler vâsıtasıyla da ilimle tasavvufu mezceden müstesnâ bir gelenek inşâ etmiştir.

Onun postnişinlik makāmına oturan halîfeleri, bu yüksek meşrebi sürdürerek, dâimâ ilmî ehliyetleri, ahlâkî kemâlleri ve tasavvufî nezâketleriyle temâyüz etmişlerdir. Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri, gerek yüz on altı halîfesiyle, gerekse bıraktığı eser-i celîleleriyle tasavvuf, ilim ve irşâd yolunda derin ve müessir bir miras bırakmıştır.

Halîfeleri vâsıtasıyla tarîkat-ı aliyyeyi ve ilim meş‘alesini Osmanlı topraklarının dört bir yanına yaymış, gönülleri mânevî fütûhâtla nurlandırmıştır. Her biri Hazret-i Şeyh’in edeb, takvâ ve ilim terbiyesinden geçmiş olan bu halîfeler, hem zâhirî ilimleri hem bâtınî sırları talim etmek sûretiyle Ümmet-i Muhammed’in nefs-i emmâresini terbiye eden irşâd erleri olmuşlardır.

Öyle ki bu halîfelerden bâzıları, Osmanlı’nın en yüksek ilmî meclislerinden biri olan Huzur Dersleri’ne iştirâk etmiş; bu derslerde mukarrir (ders anlatan) ya da muhâtap (dersi dinleyip tartışan) sıfatıyla yer alarak, saray ilmiyesi ve ulemâsı arasında da seçkin bir konuma ulaşmışlardır. Bu durum, Gümüşhânevî meşrebinde ilim ve irşâdın birbirinden ayrılmaz iki kutup olarak nasıl iç içe geçtiğinin en müşahhas delilidir.

Bu yüksek seviye, Gümüşhânevî Tekkesi’ni yalnızca bir mâneviyât merkezi değil; aynı zamanda bir ilim, fikir ve sanat ocağı hâline getirmiştir. Başta Osmanlı pâdişahları olmak üzere, bürokratlar, ilim erbâbı, sanatkârlar ve fikir insanları bu dergâhın nûruyla aydınlanmış; entelektüel tasavvuf anlayışı, her sahada tesirini derinleştirmiştir.

Bu ilim ve irfân geleneğinin bu denli parlak bir seviyeye erişmesinin temelinde ise Kur’ân ve Sünnet çizgisine olan sarsılmaz bağlılık yatmaktadır. Gümüşhânevî Hazretleri ve halîfeleri, sünnet-i seniyyenin rehberliğinde İslâm’ı yaşama, yaşatma ve yayma gayretinden aslâ taviz vermemiş; böylece ilim ile amelin, mârifet ile ameliyâtın, zikir ile fikrin dengeli bir biçimde birleştiği altın bir yol açmışlardır.

İşte bu sebeple Gümüşhânevî Tekkesi, asırlara şamil bir ilmi-tasavvufî mîrâsın, Devlet-i Aliyyenin gönül iklimine sirâyet etmiş bir irfân nefesinin temsilcisi ve taşıyıcısı olmuştur.

Eserimizde husûsî bir başlık altında icmâlen tavzih ettiğimiz üzere Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri, Devlet-i Aliyyenin hem zâhirî hem bâtınî selâmetine büyük bir ihtimâm gösteren, tarîkat erbâbına ve özellikle Hâlidiyye silsilesinin nurlu meşâyihına derin bir muhabbet besleyen bir pâdişah idi.

Bu muhabbetin tezâhürlerinden biri olarak, Hâlidiyye meşrebinden birçok mürşidi, hususen de Gümüşhânevî silsilesine mensup irşâd ehli zatları, emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-münker gâyesiyle birer tebliğ memuru sıfatıyla Osmanlı sınırlarının ötesine, farklı beldelere göndermiştir.

Bu yüksek vazîfeyle görevlendirilenler arasında, Gümüşhânevî Hazretleri’nin halîfelerinden Lüleburgazlı Mehmed Eşref Efendi ve Üsküdar Özbekler Tekkesi şeyhi Süleyman Efendi (Kuddise Sirruhumâ) gibi nâdide zevât bulunmaktaydı. Bu zatlar sâdece zikir ve sohbet ehli değil; aynı zamanda ilim ve hikmet taşıyan, gittiği her diyarda İslâm’ın rûhunu, edebini ve merhametini yayan mânevî elçiler olarak vazîfe görmüşlerdir.

Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin bu teveccühü, Gümüşhânevî mektebinin ne denli güvenilir, ilimle bezenmiş ve mârifetle süslenmiş bir yol olduğunun açık bir göstergesidir. Zîrâ Hazret, bilir ve inanırdı ki, ilim ve tasavvuf erbâbı olmayan bir irşad, toplumları hakîkate ulaştıramaz; sünnet-i seniyye ile beslenmeyen bir tebliğ ise kalpleri derinleştiremez.

Bu mânevî seferberlik sâyesinde, Gümüşhânevî mektebi, yalnız İstanbul’da değil, Osmanlı coğrafyasının dört bir yanında, ümmetin gönüllerine Kur’ân ve sünnetin nûrunu taşımış, ilim ve irfânı aynı potada yoğurmuş bir tasavvuf meşalesi olarak ebedîleşmiştir.

Gümüşhânevî Hazretleri’ne Göre Akāid ve Fıkıh

Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Hazretleri’nin mezheblere dâir fikirlerini tafsîl ile beyân ettiği mühim eserlerinden biri Câmi‘u’l-Mütûn’dür. Eserin tam ünvânı Câmi‘u’l-Mütûn fî Hakkı Envâ‘i’s-Sıfâti’l-İlâhiyye ve’l-Akāidi’l-Mâtürîdiyye ve’l-Elfâzi’l-Küfr ve Tashîhi’l-A‘mâli’l-‘Acîbiyye şeklinde olup, hem îtikādî mesâili, hem de amelî hükümleri cem‘ eden bir akāid risâlesi hüviyetindedir.

Eserin hâtimesinde, dönemin meşâyihından Ebû Bekr ibn Mustafa el-Boyabâdî ile Şeyh Muhammed Murad Tekkesi şeyhi Hâfız Feyzullâh Efendi’nin takrizleri bulunmaktadır. Eserin tertîb târihi olarak hicrî 1273 / mîlâdî 1856 kaydedilmiştir.

Bu kıymetli eser Abdülkādir Kabakçı ve Fuat Günel tarafından Arapça aslından Türkçe’ye tercüme edilerek Ehl-i Sünnet Akāidi adıyla neşredilmiştir. Ancak tercümenin kapak kısmında yer verilen Arapça unvânda, orijinal elyazması nüshada bulunan “ve’l-‘Akāidi’l-Mâtürîdiyye” ifâdesine yer verilmediği müşâhede olunmuştur. Eserin asıl metni ile kenarlarında bulunan şerhlerin de Gümüşhânevî Hazretleri’ne âit olduğu belirtilmekte olup, bu şerhler eserin esasını teşkil eden mezhep bilgilerinin külliyetini içermektedir.

Bununla berâber, Türkçe tercümede kullanılan nüshanın kayıtları zikredilmediğinden, mevcut elyazmasıyla tam bir aynîyet tesbit edilememiştir. Mana açısından bir bütünlük arz etse de tercüme metninde orijinalde bulunmayan bâzı mezhebî isimlendirmelerin yer alması, ayrıca “bize göre” ifâdesinin “Mâtürîdîlere yâni bize göre” şeklinde değiştirilmiş olması, yorumsal bir tercüme yapıldığını göstermektedir. Elyazmasında mevcut olan bâzı mezhep, zât ve eser isimlerinin Türkçe tercümeye alınmamış olması da bu durumu teyîd etmektedir.

Câmi‘u’l-Mütûn, üç temel bölüm üzerine tertîb edilmiştir: Birinci Bölümde Cenâb-ı Hakk’ın sıfât-ı zâtiyye ve sübûtiyyesi ile îtikādî esaslar, ikinci bölümde elfâz-ı küfür meselesi, üçüncü bölümde ise amelî sahada doğruluğun ve ibâdetlerin sahîh olması bahisleri işlenmiştir. Bu yönüyle eser, yalnızca bir akaid metni değil, aynı zamanda amel-i sâlih ve îtikād-ı sahîh husûsunda müstakîm bir rehber-i ilmî olarak telâkki olunmuştur.

Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin, Câmi‘u’l-Mütûn adlı eserini kaleme alırken izhâr ettiği sebep, bizâtihî kendi lisân-ı mübâreklerinde beyân buyurulduğu üzere şöylece hulâsa olunmuştur: “Talebelerimin bir kısmı, benden elfâz-ı küfür, amellerin ve itikâdın tashîhi husûsunda bir eser te’lîf etmemi taleb etdiler. Bir istihâre netîcesinde böyle bir çalışmaya karar verdim.”

Bu beyân, Hazret-i Şeyh’in sâlikân ve talebelerinin ihtiyaçlarına cevab vermek maksadıyla, itikâdî ve amelî sahada doğabilecek yanlışlıkları tashîh için bir irşâd mecmû‘ası te’lîfine yöneldiğini açıkça göstermektedir.

Bu ifâdelerden anlaşıldığı üzre, Gümüşhânevî Hazretleri’nin maksadı, İslâm îtikādı bakımından insanların sözlerinde, fikirlerinde veyâ amellerinde küfre götüren unsurların tespiti ve izâlesi yolunda bir eser vücûda getirmek olmuştur. Her ne kadar eserde, muayyen mezhebî bir meyil gözetilse de müellifin aktardığı bilgilerin sıhhati, yorumlarındaki isâbet veyâ ihtilâf-ı reylerdeki ihtiyatlı duruşu, bu eserin ilmî ve tasavvufî değerini ortaya koymaktadır.

Ayrıca eserden müşâhede olunduğu üzere, dönemin ehemmiyet arz eden ictimâî ve dînî problemlerinden biri de elfâz-ı küfr, yâni küfür lafızları meselesidir. Bu konu, akāid ilminin temel meseleleri arasında mühim bir mevkie sâhiptir. Zîrâ, zâhirî bir lafızla küfre düşme meselesi, Ümmet-i Muhammed’in îtikâdî selâmeti açısından dâimâ titizlikle ele alınmıştır.

Bu cihetle, Gümüşhânevî Hazretleri’nin elfâz-ı küfür meselelerine yaklaşımı, meseleleri temellendirişi ve ictihâdî yorumları, yalnızca bir devrin değil, her dem itikâdî hassâsiyetin korunmasında rehberlik eden birer menba‘ hükmündedir. Eser yalnız fıkhî hükümler değil, aynı zamanda mânevî ıslâhı da gözeten bir akaid rehberi olarak kıymet bulmuştur.

Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Hazretleri eserinin evvelinde “Bu ümmete, Nebiyy-i Zîşân Efendimiz’in sünnet-i seniyyesini ve hayat-ı tayyibesini, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat yolunu tebliğ eden, ona tâbi olmak sûretiyle de iki cihân saâdetine nâil olan ashâb-ı kirâmdan Allâh-u Te‘âlâ râzı olsun” diyerek söze başlamakta ve sahabe-i kirâmın üstün makāmını tâzim ile yad etmektedir. Bu mukaddime, Hazret’in sünnet-i seniyyeye, ashâb-ı kirâmın izine ve Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat yoluna olan sadâkatinin açık bir nişânesidir.

Her ne kadar Gümüşhânevî Hazretleri eserinde İslâm Mezhepleri Târihi temel kaynaklarında zikrolunan başlıca mezheplere temâs etmekteyse de, bu bahis tam mânâsıyla sistematik bir tasnîf ihtivâ etmez.

Tasnîfinin temelinde, meşhûr “73 Fırka Hadîsi” yer almakta olup, bu yaklaşımı ile bilhassa Eş‘arî ve Mâtürîdî geleneğine bağlıdır. Hazret’in maksadı, mezhepler târihine dâir tafsîlî bir eser vermekten ziyâde, îtikādın sahîh çizgisini ve amelin doğruluğunu göstermek, ümmeti yanlış itikadlardan korumaktır. Bu yüzden, sistematiklikten ziyâde irşâdî bir lisan benimsemiştir.

Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri eserinde meşhûr hadîs-i şerîfte geçen “Onlar benim ve ashâbımın yolunda yürüyenlerdir” buyruğu ile işâret olunan fırkayı, hakîkatte Fırka-i Nâciye olarak tanımlamakta ve bu fırkayı hak mezheb ünvânı ile tavsîf etmektedir.

Hazret bu kurtuluşa ermiş fırkanın en mümeyyiz vasfını, her türlü bid‘atlardan, ehl-i hevâdan ve sapık fırkaların bozuk îtikādından uzak bulunmak şeklinde beyân buyurmakta ve bu hak yolu, ilmî bir ölçü ile üç kısma ayırmaktadır.

Hazret-i Gümüşhânevî’nin bu tasnîfi, bir taraftan ümmeti ifrât ve tefrîtten muhâfaza etmek, diğer taraftan Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat çizgisinin sahîh ve mutedil yolunu göstermek gâyesini taşır. Bu üçlü ayırımda, aklî ve naklî delillerin birliğini gözeten, bid‘atlardan teberrî eden ve nebîyy-i zîşân Efendimiz ile ashâb-ı kirâmın yolundan ayrılmayan tâife, Fırka-i Nâciye olarak gösterilmiştir.

Bu yaklaşım, Gümüşhânevî Hazretleri’nin îtikādî meselelerde titizliğini, irşâdî mesuliyetini ve ümmetin selâmeti yolundaki gayretini ortaya koymakta; aynı zamanda her devirde Müslümanların sapkın yollardan korunması adına bir rehnümâ mahiyetini taşımaktadır.

Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri mezheplerin tasnîfini meşhûr “73 Fırka Hadîsi” esâsına binâ ederek tertîb eylemiş ve bu tasnîfi üç bâb üzere taksîm etmiştir: Fırka-i Nâciye, Sapık/Dalle Fırkalar ve Kâfir, Mürted ve Zındık Fırkalar.

Hazret’e göre, Fırka-i Nâciye, hak yol üzere bulunan ve kurtuluşa eren zümredir ki, bu tâife içerisinde Eş‘ariyye, muhaddis Selefiyye ve Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat yer almakta olup, bilhassa burada zikrolunan Ehl-i Sünnet tâbirinden Hanefî-Mâtürîdî ekolü murâd olunmuştur.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin bu taksîmi, klasik mezhepler tasnîflerinden bâzı cihetlerle ayrılık arz etmekte, bilhassa Fırka-i Nâciye tanımlamasında Selefî çizgiye de yer vermesiyle temâyüz etmektedir. Sapık (Dâlle) fırkalar kısmında ise, bilcümle İslâm’dan neş’et etmiş, lâkin îtikādî yâhut amelî cihetlerden bidat ve dalâlete düşmüş fırkalar bahis mevzûudur. Bu zümrede, esasen İslâm mezhepleri târihî kaynaklarında da yer alan Mu‘tezile, Şî‘a, Hâriciyye, Mürcie, Cebriyye, Müşebbihe ve Neccâriyye gibi fırkalar zikredilmiştir.

Üçüncü kısmı teşkil eden “Kâfir, Mürted ve Zındık Fırkalar” bahsinde ise, İslâm dâiresi hâricinde telâkki olunan, çoğu zaman diğer dinlerden ve bâtınî cereyanlardan zuhûr etmiş fırkalar işlenmiştir. Burada, Hazret-i Gümüşhânevî’nin zikrettiği Karmatîler, İsmâ‘îliyye, Hişâmiyye, Cenâhiyye ve Kerrâmiyye gibi fırkalar, her ne kadar temel mezhep kaynaklarında İslâmî neş‘etli bidat fırkaları arasında addedilmiş olsa da, Gümüşhânevî Hazretleri bu grubu küfür ve zındıklık kategorisinde değerlendirerek, daha sert bir yaklaşım ortaya koymuştur.

Bu tasnîf, Hazret’in hem itikâd hassâsiyetini, hem de ümmeti ifrât ve tefrîtten muhâfaza etmek husûsundaki irşâdî vazîfesini aksettiren mühim bir beyândır. Mezheblerin isimlendirilmesinde ve tasnîfinde yer yer klasik çizgiden ayrılış gösterse de gâyesi Ümmet-i Muhammed’i doğru akîdeye yönlendirmek ve bid‘atlardan sakındırmaktır.

Hâlidiyye Mektebi, Doğu Türkistan ve Sultan II. Abdülhamîd Hân’ın İslâm Âlemiyle İrtibat Medreseleri

Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri yalnızca Osmanlı topraklarının değil, bütün İslâm âleminin mânevî sorumluluğunu kalbinde taşıyan, derin bir basîret ve firaset sâhibi bir hükümdardı.

Bu ulvî mesûliyetin bir tezâhürü olarak, Hâlidiyye meşrebine mensup meşâyihi, İslâm’ın şeâirini ihyâ, tevhid sancağını yüceltme ve Ümmet-i Muhammed’in gönüllerini birleştirme gâyesiyle dünyânın dört bir tarafına irşâd memurları olarak göndermiştir.

Bu feyizli irşâd seferberliği sâyesinde, bilhassa Doğu Türkistan coğrafyasında Osmanlı hilâfetinin mânevî tesiri derinleştirilmiş; orada Hamîdiyye Medresesi inşâ edilerek, merkezî hilâfetin rûhu o topraklara taşınmıştır. Böylece Doğu Türkistanlı Müslümanların kalpleri, Osmanlı hilâfetine gönülden bağlanmış, bir ümmet bilinci yeniden inşâ edilmiştir.

Bu kutlu hizmetlerin öncülerinden biri de, Gümüşhânevî Tekkesi’nin önde gelen hulefâsından olan Lüleburgazlı Mehmed Eşref Efendi (Kuddise Sirruhû) olmuştur.

Hazret, Doğu Türkistan’daki irşâd faaliyeti ve ilim hizmetleriyle halk arasında öylesine meşhur olmuştur ki “Çinli Hoca” ünvânıyla yâd edilmiştir. Bu unvan, onun gönüllere nüfuz eden irfânını, İslâm’ın nurlu sancağını Çin topraklarına kadar taşımış olmasını simgeler.

Bu manzara, Sultan II. Abdülhamîd Hân’ın siyâsetini yalnızca maddî kudretle değil, mânevî otoriteyle de tahkim ettiğini göstermektedir. Hilâfet merkezinden Doğu Türkistan’a uzanan bu irşâd zinciri, İslâm dünyasında gönülleri birleştiren görünmez bir rabıta kurmuştur. Lüleburgazlı Mehmed Eşref Efendi’nin “Çinli Hoca” unvânıyla halkın kalbine yerleşmesi, tasavvufun en güçlü tarafını, yani gönüllere nüfuz etme kudretini ortaya koyar. Bu tür hizmetler, Gümüşhânevî meşrebini bir tarikat kimliğinin ötesine taşıyarak, İslâm dünyasının dağınık ufuklarını birleştiren, ilimle tasavvufu mezceden küresel bir irfan mirası hâline getirmiştir.

İşte bu yüksek hizmetler, Gümüşhânevî meşrebini, yalnız İstanbul’un değil; tüm İslâm coğrafyasının irfân damarlarında ebedîleştirmiş; tasavvuf ile ilmin, sünnet ile irşâdın, zikir ile tebliğin dünyâ üzerinde kurduğu köprülerin nâdide örneklerinden biri olmuştur.17

Gümüşhânevî Hazretleri’nin Bâzı Menâkıbı

Gümüşhânevî Hazretleri’nin Medîne-i Münevvere’den İstanbul’a Rüyâ ile Dâveti ve Bir Halvet Hâdisesi

Ol zât-ı celîl ü âlîcenâb ki, ismi şerîfiyle Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri (Kuddise Sirruhû) olarak mâruf ve meşhûr olmuştur; hayât-ı bâkîlerinde vukû bulan hâlât-ı garîbe ve menkıbât-ı acîbe cümle ehl-i tasavvuf ve erbâb-ı kalb arasında tezkîr olunur.

Hazret-i Pîr hayât-ı zâhiriyyelerinde iken, Medîne-i Münevvere ahâlîsinden ve Rasûl-i Ekrem (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in mübârek nesl-i pâkinden olan seyyid-i meşrûf Muhammed isminde bir zât, bir gece rüyâ-i sâdıkada bir zât-ı nurânîyi müşâhede eder. Rüyâda mezkûr zât kendisine “İstanbul’a gel!” diye nidâ eylemiştir.

Bu rüyâdan son derece mütehassis olan Medîneli seyyid, hiç tereddüd etmeksizin, hemen bir gemiye atlayıp deniz yoluyla İstanbul-ı Dersaâdet’e hareket eylemiştir. Ne bir adresi vardır, ne bir rehberi. Sâdece rüyâsında gördüğü o sakallı zât-ı mübeccelin dâvetine icâbet için yola çıkmıştır.

İstanbul’a varıp da vapurdan indiğinde, yürümekte iken bir şahıs yanına yaklaşarak:

“Sen Medîneli Muhammed felanca mısın?” diye suâl eylemiş. O da hayretler içinde: “Evet efendim.” deyince, o şahıs: “Buyur peşime düş!” diyerek öncülük eylemiş.

Böylece o önde, bu arkada bir mekâna varmışlar. Bir hoca efendi hazretlerinin huzûruna girmişler. Medîneli seyyid el öpmüş. Ne görsün! Rüyâda kendisini İstanbul’a dâvet eden zât, aynen huzurda bulunan o nurânî zattır.

Meclisteki zât, derhâl ferman eylemiş: “Yandaki odaya geç! Halvet-i tarîkatine gireceksin, tasavvufî terbiyeni tekmîl edeceksin.”

Medîneli zât, emir mûcibince derhâl yandaki odaya intikāl eylemiş. Lâkin bir hayret ve istifhâm hâlinde, kendisini getiren şahsa sormuş: “Bu kimdir efendim? Bu zât-ı mükerrem kim ola?” diye. O dost cevâben demiş ki: “Burası Gümüşhânevî Tekkesi’dir. Bu zât-ı azîz ve muhterem de Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû)dur.”

Bu menkıbe-i aliyye, bizzat, mezkûr Medîneli zâtın neslinden gelen torunları tarafından rivâyet ve naklolunmuştur ki, biz dahi birkaç gün evvel işbu hâdiseyi doğrudan bu feyizli zâdelerden işittik.

İrşâda nâil olacak bir şahsı, tâ Medîne-i Münevverede iken rüyâ yoluyla celbetmek, dâvet etmek ve bizzât terbiye ve tekmîl eylemek, ancak mürşid-i kâmillerin, ehl-i velâyetin, erbâb-ı bâtının hâlidir. Zîrâ mâneviyât ehlinin nazarında mekânlar, mesâfeler, zamanlar mânevî kudretin yanında bir hiç hükmündedir.

İşbu hâdise-i celîle, ibretle nazar edilmesi îcâb eden bir kıssadır. Bu hâlâtı bilhassa radikal fikre mensup kardeşlerime, Vehhâbî meşreb, Selefî meşreb efendilere ve yâhut materyalistâne zihniyete dûçâr olmuş zât-ı muhteremlere ibret ve delîl olmak üzere arz etmekteyim.

Çünki cümlemiz, bir ve aynı millet-i necîbe-i İslâmiyyenin evlâdıyız; müslimiz, bir ümmetin fertleriyiz, kardeşiz. Lâkin ne yazıktır ki, ekserimiz mâneviyâtın asıl bilinmesi lâzım gelen hakāyıkını bihakkın bilememekteyiz.

Gümüşhânevî Meşrebinde Postnişînlerin Devâmı: Şeyh Hasan Hilmi Efendi’den Şeyh İsmâîl Necâti Efendi’ye

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri 1311 senesi cemâl âlemine irtihâl buyurduklarında, bıraktıkları yüce mirâsı ve azîz dergâhlarını tevârüs eden nûrânî postnişînler, irşâd sancağını elden düşürmeksizin hizmete devâm eylemişlerdir.

Bu kutlu silsilenin ilk halkasında, Geyveli Hasan Hilmi Efendi (Rahimehullâh) yer alır. 1329 senesine dek Gümüşhânevî Tekkesi'nde postnişînlik makāmını îfâ eylemiş, mânevî eğitimin mihveri olmuş ve elli altı halîfenin yetişmesine vesîle kılınmıştır.

Şeyh Hasan Hilmî Efendi Hazretleri Kastamonu’nun o vakitler kasaba iken günümüzde ilçe mertebesine yükselen Azdavay beldesinde, hicrî 1240, mîlâdî 1824 senelerinde dünyâya teşrif buyurmuşlardır.

Babaları Abdullâh Efendi Hazretleri, ümmî olmakla berâber gönlünde ilim ve irfân nûru taşıyan ârif bir zât-ı kiramdı. Mustafa Fevzi Efendi Menâkıbı Haseniyye adlı manzum eserinde ona dâir şu zarif beyitlerle ifâde buyurur:

“Şeyh Hasan Hilmî ki pîri pürkerem,İbni Abdillâh azîzi muhterem.

Bin iki yüz kırkta ol sâfî cenân,Eylemiş teşrîfi eyvânı cihân.

Kastamonu şehri meşhûra karîb,Azdavay nahiyyesinde ol necîb.

Vâlidi ümmî imiş, lâkin velî,Onda ef‘âli velâyet müncelî.”

Bu mânâlı beyân ile görülmektedir ki, Abdullâh Efendi Hazretleri ümmi olmakla berâber velâyetin keremli sıfatlarını kalbinde taşımaktaydı. Hasan Hilmî Efendi Hazretleri çocukluk tahsilinin ilk merhalesini Kastamonu’da tamamlamış; o yöredeki kıymetli ilmî muhteremlerden kıraat, sarf ve nahiv ilimlerini tahsil etmiştir.

On sekiz yaşına eriştiğinde, babasının rızâsı ve izniyle ilim yolunda ilerlemek gâyesiyle İstanbul’a hicret ederek Mahmudpaşa Medresesi’ne intisâb etmiş; burada ilmî seyr-i sülûkuna hız ve derinlik kazandırmıştır.

Kastamonu’dan İstanbul’a, küçük bir köyden pâyitaht ilim merkezine uzanan bu rıhle, ne yalnızca bir tahsil yolculuğu değil; aynı zamanda Hakk’a yürüyen bir gönül irşâdıdır. Hasan Hilmî Efendi Hazretleri’ni Allâh’tan mahviyetle kemâle erdiren bu irfân ve tevekkül çizgisi, silsile-i ulviyye içinde kendine katî bir yer bulmuştur.

Hasan Hilmî Efendi Hazretleri, Mahmudpaşa Medresesi’nde tahsiline devâm ederken, devrin kıymetli âlimlerinden olan Nevşehirli Hâzım Efendi’nin ilmî meclisinde bulunmuş; tefsîr, fıkıh ve hadîs gibi mühim ilimlerde derinleşerek icâzet-i şerife ile taltif olunmuştur. Bu nurlu tahsil devresi, aynı zamanda Hazret-i Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî ile aralarında kurulacak olan, yarım asra yakın sürecek bir dostluk ve mânevî irtibâtın da mebde’ noktası olmuştur.

Medrese tahsiline devâm ettiği bu mübârek zamanlarda, ibâdete kapatılmış olan Fatma Sultan Câmii’nin ihyâsı husûsunda hissedilen ihtiyaç üzerine, Hasan Hilmî Efendi Hazretleri bu mukaddes vazîfeye tâlip olmuş; büyük bir himmet ve gayretle câmiyi ihyâ ederek beş vakit namaza açılmasına vesîle olmuştur. Bu ulvî hizmeti sebebiyle kısa zaman zarfında câminin baş müezzinliğine tâyin olunmuş; gönülden gelen sadâkat ve gayretiyle bu mütevâzi mâbed, ilerleyen yıllarda Gümüşhâneli Dergâhı’na tahavvül ederek irşâd ve mârifet meclislerinin menba‘ı olmuştur.

Bu nurlu günlerde Hasan Hilmî Efendi Hazretleri, Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî ile birlikte, büyük mutasavvıf ve hadîs âlimi Ahmed ibn Süleyman el-Ervâdî Hazretleri’nin Ayasofya Câmii’nde vermekte olduğu hadîs derslerine intisâb etmiş; bu ilim meclislerinde mânevî kemâl yolunda seyr ü sülûka devâm etmiştir.

Tasavvuf yoluna olan iştiyâkını gönlünde taşıyan Hasan Hilmî Efendi Hazretleri, bu arzusunu Gümüşhânevî Hazretleri’ne arz etmiş; onun yönlendirmesiyle Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin İstanbul’daki halîfelerinden olan Abdülfettâh el-Akrî Hazretleri’ne intisâb eylemiştir. Bu mânevî nisbeti, el-Ervâdî Hazretleri'nin de izni ve teveccühüyle gerçekleştirmiş; intisâb ettiği şeyhine, onun dâr-ı bekāya irtihâline kadar sarsılmaz bir sadâkatle bağlı kalmıştır. Bu irtibat, hem ilim hem de irfân penceresinden bakıldığında, Hasan Hilmî Efendi’nin mânevî istikāmetinin erkanlarından biri olmuştur.

Abdülfettâh el-Akrî Hazretleri’nin dâr-ı bekāya irtihâli üzerine, Hasan Hilmî Efendi Hazretleri, artık Ervâdî Hazretleri’nden hilâfet-i tamme ile mümtaz olan Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’ne tam anlamıyla intisâb etmiş ve onun Ayasofya Câmii’nde icrâ ettiği hadîs meclislerine mülâzım olmuştur. Bu sâdık talebelik netîcesinde hem ilmen icâzet almış hem de seyr ü sülûkunu kemâl ile tamamlayarak hilâfetle şereflenmiştir. Hattâ şeyhi hayatta iken dahi, irşâd makāmında onun vekili ve baş halîfesi olarak tensîb olunmuştur.

Hicrî 1280, mîlâdî 1863 senesinde Gümüşhânevî Hazretleri ile berâber Beytullâh’a yönelmiş, hac farîzasını edâ etmiştir. Şeyhinin ikinci haccı sonrasında Mısır ve Tanta’da dört yıl kadar ikāmet ettiği sırada, İstanbul’daki Gümüşhâneli Dergâhı’na vekâleten nezâret etmiş, oradaki hizmetleri bir lahza dahi kesintiye uğratmamıştır.

Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri İstanbul’a rücû buyurunca, Hasan Hilmî Efendi Hazretleri’ni İzmit ve Adapazarı havâlisine, husûsan Geyve beldesine, irşâd maksadıyla gönderdi. Bu nurlu coğrafyada büyük bir himmetle hizmete koyulan Hasan Hilmî Efendi Hazretleri, ilim ve irfân neşrinde bulundu; inşâ ettirdiği medresede müderrislik vazîfesini îfâ ederken, kasaba kasaba, köy köy dolaşarak tarîkat-ı aliyyenin usûl ve erkânını tebliğ etti. Netîcede onun bu mübârek gayretleriyle o beldede namaza başlamayan gönül, tesettüre sarılmayan hanımefendi kalmadı.

Şöhreti ve feyzi etrafa yayıldıkça müridânı arttı, irşâdıyla nurlanan gönüller ziyâdeleşti. Gümüşhânevî Hazretleri, bedeni takatsiz düştüğünde ve dergâhın idâresini sürdüremeyecek hâle geldiğinde, Geyve’deki bu irşâd faaliyetine son vererek Hasan Hilmî Efendi Hazretleri’ni İstanbul’a celbetti. Tekkenin bütün mes’ûliyetini bizzât ona tevdî etti.

Gümüşhânevî Hazretleri, son demlerinde yalnızca cuma sohbetlerini ve hatm-i hâcegân zikirlerini icrâ etti; nihâyet âhiret âlemine irtihal ettiği vakit, dergâhın tüm emânet ve vazîfeleri Hasan Hilmî Efendi Hazretleri’ne bırakıldı. Böylece ilim, irfân ve hizmet silsilesi muntazaman devâm etti.

Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin dâr-ı bekāya irtihalinden sonra Gümüşhâneli Dergâhı’nın meşihat postuna asaleten oturan Hasan Hilmi Efendi Hazretleri, 1314/1896 senesinde kutsal topraklara yönelerek ikinci defâ hac farîzasını îfâ maksadıyla yola revân olmuştur. Bu yolculuk esnâsında, Medîne-i Münevvere’deki halîfelerinden Hâfız Ahmed Ziyâüddîn Efendi’ye misâfir olmuş, on sekiz gün boyunca Ravza-i Mutahhara’da halvet halinde ikāmet etmiş ve bu müddet zarfında âdeta mücâvir-i necm-i saâdet olmuştur.

İrşâd vazîfesini sürdüremeyecek kadar takatten düşmeye başladığı son zamanlarında, şeyhi Gümüşhânevî Hazretleri’nin nurlu silsilesine mensup halîfelerden Safranbolulu İsmâîl Necâtî Efendi’yi hem şifâhen hem de tahrîren dergâhın vekili ve halîfesi olarak tâyin etmiştir. Vefâtının ardından da tekkenin mânevî postu bu mübârek zâta tevdî edilmiştir.

Bir gün, mânevî sarfın tesiriyle tamamen rahatsız düşüp hiçbir şey yiyip içmediği bir hâl üzere iken, gözlerini mahzun fakat huzurlu bir edâ ile aralayarak etrâfında toplanan sadık müridlerine, el yazısıyla yazdığı vasiyetnâmesini ihtivâ eden bir kâğıdı takdim etmiş, ardından da yavaş ve rikkatli bir sesle:

“Aslında benim, Rahmet-i Rahmân’a kavuşma vaktim çoktan gelmişti. Lâkin sizler, sadâkatle ettiğiniz duâlarla beni bu âlemde alıkoymaktasınız. Bu ruh artık Rabb-i Mecîd’ine vuslat arzulamaktadır. N’olur, duâ etmeyi bırakınız, izin veriniz kavuşayım.” buyurmuş, akabinde içli ve derin bir “Allâh” nidâsıyla rûhunu Yüce Dergâh’a teslim etmiştir.

Milâdî 10 Şubat 1911, Perşembe sabahı saat 07:25’te rûhunu Rahmân’a tevdî eden bu büyük mürşid-i kâmil, Süleymâniye Câmii hazîresine defnedilmiştir. Cenâze namazı, arzusu üzerine Kayserili Hâzım Efendi tarafından kıldırılmıştır. Şânına lâyık olarak, baş halîfesi Kâtib Mustafa Fevzi Efendi tarafından inşâ edilen târih manzûmesi, mezar kitâbesine nakşedilmiştir:

“Pîr-i rûşen, ârif-i billâh , kutbu’l-evliyâ,Sâniye’sneyn-i Cenâb-ı Hazret-i Ahmed Ziyâ.

Bir yetiştirmişti şeyhi kendine etmişti yâr,Görmemişti mislini asrında çeşm-i etkıyâ.

Mensıb-ı feyz-i butûn-ı kevser-i Peygamberî,Abd-i sâfî, mazhar-ı sırr-ı bekā-yı Kibriyâ.

İrtibât-ı kalb edip gör ki ne feyz eyler zuhûr,Öldü zannetme hakîkatte ânı sen Fevziyâ.

Şeyh Hasan Hilmî Efendi hazret-i fahri’ş-şüyûh,Burda medfûndur, o zât-ı menba‘-ı hilm ü hayâ.

Dur, oku, İhlâs ile bir Fâtiha, ol muntazır,Mahzen-i feyz-i ilâhîdir kubûr-ı asfiyâ.

Zât-ı âlîleri; orta boylu, nûrânî çehreli, ak sakallı, buğday benizli, çekme burunlu, açık kaşlı, ela gözlü; başında Nakşibendî taçlı beyaz sarıklı, sırtında entârî ve hırka taşıyan bir mübârek sûrettir. Hazret-i Ebû Bekr misâli hilim sâhibi, takvâ numûnesi bir ârif-i billâh idi.

Halîfesi Kâtib Mustafa Fevzi Efendi onun vefâtına şu beyitle târih düşmüştür:

“Ah Cenâb-ı Hilmî, kutb-ı zamân,Oldu bugün mûcib-i dâvet-i Rahmân.” (1329)

Osmanlı hilâfetinin mânevî merkezinde, Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin feyizli gayretleriyle serpilip gelişen Hâlidiyye yolunun Ziyâiyye şûbesi, hilâfet sisteminde sergilediği kendine mahsus yapısıyla hayranlık ve dikkat uyandırmıştır. Gümüşhâneli Dergâhı, ilim ve irfân meşalesini cihâna taşıyacak erbâb-ı kemâlin yetiştiği bir mâbed, sâdât-ı müctehidînle bezenmiş bir medrese-i nûr olmuştur.

Bu mektepte hilâfet makāmı, sâdece nisbî bir intisâb değil; belki hulvettin mektebinde riyâzetle pişmiş, irfân ile yoğrulmuş gönüllerin iktizâsı ile elde edilen bir makam olarak tahayyül olunmuştur. Şeyh Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin irşâd yolu üzere, halîfelik vazîfesi, yazılı ve ahidnâme ile tahkim edilmiş; “Şurût-ı Saîd” nâmıyla tertip edilen şartnâme, hilâfetin mehâbetini korumak ve emânetin ehline tevdiini temin gâyesiyle kaleme alınmıştır. Bu şartlar, halîfenin mânevî istikāmetiyle berâber zâhirî ahlâkına da rehberlik etmiştir.

Şöyle ki:

● Gönül ehli bir halîfe, her dem hadîs-i şerîfle hemhâl olacak.

● Hevâ ve heves ehliyle, husûsen zenân meclisiyle dem tutmayacak.

● Salı geceleri ve cumâ günlerinin fazîletinden gâfil olmayacak.

● Hediyeye meyletmeyip, mahlûka en ufak dahi minnet beslemeyecek.

● Üstâdın emrine aslâ hilâf etmemekle mükellef olacak.

● Zâlim ve kâfir meclisine tevessül etmeyecek.

Bu tertip üzere hilâfete lâyık görülen zatlar için diğer hulefânın mühür ve şehâdetleriyle bezenmiş kefâletnâmeler tanzim olunmuş, her biri birer sened-i mânevî olmuştur. Özellikle Receb ve Şa‘bân aylarında hulvetin nûruna gark olan zevât, listeler halinde tescil edilmiş; icâzetnâmeleri, silsileleri ve tavsiyeleri havi hilâfetnâmelerle irşâd yoluna uğurlanmıştır.

Bu mânevî mektepte halîfeler, merkez dergâhın postnişinine merbût, seyr ü sülûkte mâhir ve irşâd vazîfesinde mes’ûl addedilmişlerdir. Gümüşhânevî Hazretleri’nin usûlü gereği, halîfeler kendi mahallerinde hulvet açmadan evvel merkezden izin almış; hilâfet tevdiinde dahi postnişînin icâzeti olmadan adım atmamışlardır.

Her halîfeye, hilâfetnâmenin yanı sıra Hizb-i Âzam, Delâil-i Hayrât, Kasîde-i Bürde ve Râmûzü’l-Ehâdîs gibi mühim eserlerin icâzeti de ihsân olunmuştur. Bilhassa Gümüşhânevî Hazretleri’nin te’lîf ettiği eserler, halîfeler vâsıtasıyla ehil kimselere ücretsiz ve şartlı olarak dağıtılmış ve okutulmuştur.

Gümüşhâneli Dergâhı’nın ikinci postnişîni, Kastamonulu Hasan Hilmi Efendi Hazretleri, mürşidiyle seneler süren dostluğu ve sadâkatiyle aynı nizâm ve ahlâkı devâm ettirmiş, altmışa yakın halîfe yetiştirmiştir. Bu sâdât arasında Gümüşhânevî Hazretleri’nin terbiyesinden geçmiş, halvethânede kemâle ermiş nice zevât bulunmuş, bâzıları dahi Gümüşhânevî Hazretleri’nin halîfesi addedilmiştir.

Hasan Hilmi Efendi Hazretleri’nin halîfeleri arasında Osmanlı ilmiye sınıfının mühim sîmâları yer almış; bir kısmı ders-i âm olarak medreselerde ilim saçmış, bir kısmı da memleketlerinde medrese ve dergâhlar inşâ ederek yolun neşrinde bulunmuştur. İçlerinden öyleleri vardır ki, tekkenin âdâb ve erkânını kaleme almış, Osmanlı’nın fikir ve mâneviyat dünyâsında isimleri mümtaz olarak anılmıştır.

Menâkıb-ı Haseniyye’de Mustafa Fevzi Efendi Hazretleri, Hasan Hilmi Efendi’nin elli altı halîfesini isim isim zikretmiş, listenin başında şu ifâdelere yer vermiştir: “Cenâb-ı Hasan Hilmi (Kuddise Sirruhû) Efendimiz Hazretleri’nden mütehallif bulunduklarından defter-i mahsûsâtında görüldüğü üzere işbu menâkıb-ı celîle risâlesine derc edildi.”

Bu beyân, halîfelerin Gümüşhâneli Dergâhı’nda titizlikle kayıt altına alındığını, sıralamanın dahi bir mânevî tertip içinde olduğunu gösterir.

Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî arşivinde yer alan ve Hasan Hilmi Efendi devrine âit olduğu anlaşılan bir belgede, hem Ahmed Ziyâüddîn Efendi’nin hem de Hasan Hilmi Efendi’nin halîfeleri şecere-i mânevî şeklinde çizilmiş, dallarında kırk iki halîfenin ismi zikir olunmuştur.

Nihâyetinde Hasan Hilmi Efendi’nin halîfeleri üç zümreye ayrılmıştır:

● Eserleriyle şöhret bulmuş, tesiri cihânı sarmış olan zevât.

● Hakkında kısıtlı mâlûmât sâhibi olduğumuz mütevâzi hizmetkârlar.

● Sâdece ismen mâlûm olup hâli mechûl kalanlar.

Bu yüce silsile-i saâdetin her bir halkası, nurdan birer menba olup, kıyâmete değin ümmete rahmet kapısı olmaya devâm edecektir.

Şeyh Hasan Hilmi Efendi Hazretleri’nden hilâfetle müşerref olmuş sâdât-ı kirâmın isimleri şunlardır: Kâtib el-Hâc Mustafa Fevzî Efendi, Kırımî el-Hâc Abdullâh Efendi, Bayramiçli el-Hâc Ali Efendi, Bolvadinli Ahmed Efendi, Ünyeli Mûsâ Kâzım Efendi, Hâfız Ahmed Ziyâüddîn Efendi, Demircili Hâfız Mehmed Emin Efendi, Demircili el-Hâc Mehmed Saîd Efendi, Aydınlı el-Hâc Hâfız Mustafa Hilmi Efendi, Yenişehirli el-Hâc Osman Efendi, Hemşinli Hamîd Efendi, Beşiktaşlı Mehmed Hâzım Efendi, Bosnalı Hacı İbrâhîm Efendi, Bilecikli el-Hâc Mehmed Efendi, Şamlı Çerkes Ömer Hulûsî Efendi, Atinalı Hasan Efendi, Sürmeneli Hüseyin Efendi, Alucralı Osman Efendi, Karahisarlı Ali Rızâ Efendi, Hendekli İsmâîl Efendi, Ünyeli Osman Efendi, Ünyeli Mehmed Efendi, Kayserili Ali Rıza Efendi, Dağıstanlı Hacı Mehmed Efendi, Tekfurdağlı Hâfız Emin Efendi, Oflu Resul Efendi, Kastamonulu Hâfız Ahmed Efendi, Urmiyeli Mustafa Necîb Efendi, Bursalı el-Hâc Ali Efendi, İslimyeli el-Hâc Ali Efendi, Karahisar-ı Şarkiyeli Hacı Mehmed Efendi, Ispartalı Şerif Efendi, Debreli el-Hâc Osman Efendi, Pirlepeli Hasan Hüsnü Efendi, Kazanlı Dost Mehmed Efendi, Kazanlı Selahaddîn Efendi, Şamlı (Çerkes) Sâlih Efendi, Şamlı Halil Efendi, Âsitâneli el-Hâc Mehmed Muhyiddîn Efendi, Amasyalı el-Hâc Eyüp Sabri Efendi, İnebolulu Hâfız Abdurrahmân Efendi, Kazanlı Süfyan Efendi, Ankaralı Hacı Rıfat Efendi, Bosnalı Halil Efendi, Adapazarlı Ahmed Efendi, Alucralı Hacı Ali Efendi, Maraşlı Hoca Mehmed Efendi, Ereğlili Hacı Osman Efendi, Yozgatlı Mehmed Ali Efendi, Kazanlı Abdullâh Efendi, Oflu Mehmed Efendi, Cürcanlı el-Hâc Abdullâh Efendi, Oflu Hüseyin Efendi, Karahisarlı Mehmed Efendi, Geyveli Yûsuf Bahri Efendi, Gekbuzeli (Gebze) el-Hâc Ali Efendi, Yakovalı Hacı Osman Efendi, Tabur İmamı Hasan Efendi ve Bozkırlı Hâfız Hüseyin Efendi Hazretleri.

Bu zât-ı muhteremlerin her biri, Gümüşhâneli Dergâhı’nın mânevî menba‘ından nasibdar olup, irşâd hizmetlerinde sarsılmaz gayretleriyle temâyüz etmişlerdir.

Daha sonra Safranbolulu Şeyh İsmâîl Necatî Efendi Hazretleri, irşâd hizmetinde dergâhı şenlendirmiş; 1338 yılına kadar bu yüce postu hakkıyla taşımıştır. Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin vefâtından sonra, dergâhın ikinci postnişini olan Kastamonulu Hasan Hilmi Efendi Hazretleri’nin bizzât vasiyetine binâen, Safranbolulu İsmâîl Necâti Efendi Hazretleri makam-ı irşad-ı vekâletiyle şifahî ve yazılı olarak görevlendirilmiş; müritlere gönderdiği mektuplar ve vasiyetname bu nazariyatın delilidir.

Bu husûsun teyid edilmesi, evraklarda “İsmâîl Necâtî Efendi’nin yazdığı mektuplarla bizzât Hasan Hilmi Efendi tarafından şifahî ve tahrîren vasiyetnâme ile makāma geçirildiğini ve vazîfeyi devraldığını îlân ettiği” şeklinde kaydedilmiştir.

Bu nazım-ı ilmî ve rûhânî aktarım murâkimesi, yalnız bir halîfelik değil; bir mânevî silsilenin tertîbi, usûlü ve feyz-i kalemidir. Gümüşhânevî Dergâhı’nın gelenek hâlini alan hilâfetnâme, halîfeyle mürşid arasında sözlü değil, yazılı bir irtibat ve ahde dâvet şeklinde belirlenmiş, böylece görevin sorumluluğu ve kemâl şartları sağlam bir temel üzerine yerleştirilmiştir.

Bu târihi safha, hem zâhirî ilim hem bâtınî irfânın aynı pervâne altına toplanarak nesiller boyu taşınmasına vesîle olmuş; halîfelerin irşâd vazîfesine vekâleten değil, bizzât merkez şeyh efendinin vasiyetinden doğan bir disiplinle vâris olması sağlanmıştır.

Huzûr-ı Uhuvvet-perverîlerine,

Elhamdülillâhi ve’l-münhü ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ sâhibü’l-emni ve alâ âlihî ve sahbihî ve aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû rıdvânühû;

Min ba‘d ma‘lûm-ı âlîleri olduğu üzere küllü men aleyhâ fân ve yebgâ vechü rabbike zü’l-celâli ve’l-ikrâm âyet-i celîlesinin mazmûnu münîfi muktezâsı olmak üzere vech-i bâkî-i ilâhîden mâ‘adânın fânî olduğu muhakkakdır. İşte şu günlerde kulûb-ı ihvânı mahzûn ve münkesir eden ve âlem-i cismânîdeki füyûzât-ı kudsiyyet âyâtını bütün bütün rûhâniyyete münkalib kılan şeyh-i e‘ızz-i ekremimiz Hasan Hilmi Efendimiz kuddise sırruhû hazretlerinin intikāl-i dâr-ı bekā buyurmazdan evvel gerek şifâhen ve gerek tahrîren vasiyetnâme-i kudsiyet-penâhîlerinde makām-ı âlîlerine tâyin buyrulmuş olmaklığım hasebiyle müşârun ileyh hazretlerinin emir ve vasiyetleri mûcebince o makām-ı kuds-i nizâmda âyin-i tarîka-i aliyyeyi bidattan muhâfazaya çalışacağıma ve vücûdum sıhhatte oldukça bi’z-zât vezâif-i meşîhati îfâ edeceğime Rabbim ile ahdetmiş bulunmakdayım. Cümle ihvâna selâmımız teblîğiyle cümlenizi ta‘ziye eder olduğumun beyânı ve sizler dahî âdât-ı kadîme-i sâdât vechile îfâ-yı vazîfe eylemenizi tavsiye ederim ve minallâhi’t-tevfîk.

Fî 11 Rebîulevvel 1329 [12 Mart 1911/27 Şubat 1326]

Hâdimü’l-fukarâ ve’s-sâlikîn, kāim makâm-ı Hazret-i Hasan Hilmi, postnişîn-i zâviye-i Ahmed Ziyâüddîn İsmâîl Necâti.

İsmâîl Necâtî Efendi Hazretleri hilâfet ve irşâd hizmetinde Safranbolu’nun seçkin zevâtından olup, 1258 (milâdî 1842) senesinde o köklü beldede dünyâyı şereflendirmiştir. Babası Mehmed Efendi, Oğulveren Köyü’ne mensup Ömeroğulları âilesinden olup, o mânevî sülâledendir.

Efendi Hazretleri ilk ilim merhalelerine Safranbolu’da, Müftü Mehmed Hilmi Efendi huzûrunda adım atmış ve 1285 (1868) senesinde yirmi altı yaşında İstanbul’a hicret ederek Beyazıt Medresesi’nin feyizli kapısından içeri girmiştir. Oranın müderrislerinden Ahıskalı İbrâhîm Hulûsî Efendi’nin ilim halkalarına sekiz yıl devâm ettikten sonra, 1293 (1876) senesinde otuz dört yaşında icâzet nişânesini takındı. Aynı sene ruûs, yâni medrese memûriyet imtihanını başarıyla kazanan İsmâîl Necâtî Efendi, Beyazıt Medresesi’nde müderrislik meşalesini yakmış ve 1892’den îtibâren talebelerine icâzet verme şerefiyle müşâhede edilmiş bir meşâyihâbân olmuştur.

1897’den 1908’e kadar on bir yıl boyunca “huzur dersleri muhâtaplığı” vazîfesini îfâ eyledi; 1909 ve 1910 senelerinde ise “mukarrirlik” şerîf görevini üstlendi. 1315 (1897) senesinde dördüncü dereceden Mecîdî ve Osmanî nişanlarını almakla devrin takdirini topladı. Nihâyet 1911 yılında, müfredatı yenilenen Darü’l-Hilâfeti’lAliyye Medresesi’nin Kısm-ı Âlî kısmına hadîs dersi müderrisi olarak tâyin edildi; o günden sonra, ilmin ve irfânın lisânı olmuş, mânevî ikramlarla dolu bir âlim ve mürşid olarak dergâh ehli içinde misal teşkil etmiştir.

İsmâîl Necâtî Efendi Hazretleri 1285 (1869) senesinde mukaddes İstanbul’a teşrif ederek Beyazıt Medreseleri’nin ilim cephesiyle irfân diyârı arasında bir köprü hükmündeki mekteplerinde tahsilini sürdü. Bu, yalnızca bir talebenin sıradan bir şekilde medreseye girmesi değildir, Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri ve onun ilk halîfelerinin yoğun teveccühünü celbettiği bir ilim-irfan anlayışının küllenmekte olan ruhlara su serptiği bir irşâd mektebidir. Ziyâiyye mefkûresi, medreseyle tekkeyi aynı anda ihyâ eden bir zemin oluşturmuş; ilim erbâbı bu kutsi yolculukta hem şah damarını besleyen bilgi hem de kalbe ferahlık veren zikri birlikte tahakkuk ettirmiştir.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin revâçta tuttuğu bu zemin, Mahmutpaşa Medresesi merkezli başlayıp Beyazıt Medresesi’ne derece derece nüfûza ermiş; hem hocaların hem talebelerin irşadla irtibat bulduğu bir neş’et sahası hâline gelmiştir.

İsmâîl Necâtî Efendi Hazretleri ise bu gayretin içinden gelen bir şahıs olarak, medrese mektebinde tahsilini sürdürürken tekkeyle gönül münasebetini tesis etmiş, henüz talebeyken mânevî irtibat kurduğu kayıtlardan anlaşılmaktadır.

Vesîka mâhiyetindeki Şurûtı  Saîd isimli hilâfet ahidnâmesine nazaran, 1291 (1874)’ten önce halîfelik nasîb olmuştur. Târihsiz halvet defterinde “İsmâîl Efendi ibn Mehmed, Safranbolu” şeklinde zikredilen ismi, muhtemelen onun ilk halvet tecrübelerinden birine işâret etmektedir. Böylece o, ilim ve irfânın iç içe geçtiği Ziyâiyye yolunun Gümüşhânevî külliyâtı içinde tahkik ve tekmil eden müstesnâ şahsiyetlerinden biri olarak yükselmiştir.

İsmâîl Necâtî Efendi rûhânî terbiyesini ilim neş’esiyle birleştirmiş olan saf Safranbolulu bir halîfe olarak, 1289 (1872) târihli halvet listesinde Beyazıt Medresesi’nden hoca sıfatıyla kaydedilmiş; bu târihten önce Gümüşhânevî Hazretleri’nin zühd kavşaklarında zaferle seyr ü sülûk etmiş bir mürşid-halîfenin müşâhede sâhibi olarak tezyîd-i şerefe nâil olmuştur.

1291 (1874) târihli halvet evrâkında ismine tekrar rastlanır; zikredilen hâlde Hicaz yerine Silistre’ye gitme murâdıyla gönlünün mesâfe aradığı anlaşılır. Bu listeler, İstanbul’da henüz Gümüşhâneli Dergâhı tesis edilmeden önce Mahmutpaşa Medresesi hücrelerinin hem ilim hem de mânevî tarîkat menzilinin temsil edildiği müşâhede olunan belgeler olarak dikkat çeker.

O vakıflarda, Gümüşhânevî Hazretleri ikinci hac seyahatine çıkarken, vekîl tâyin ettiği Kastamonulu Hasan Hilmî Efendi’ye üç muâvin atamıştı; bu üç kerem sâhibinden biri de İsmâîl Necâtî Efendi’dir. Kâtip Mustafa Fevzî’nin Hediyyetü’lHalidîn eserinde bu husus titizlikle zikredilmiştir: “Muâvin üç nefer; Eşref Efendi, el-Hâc Ali Hoca Efendi ve Hâce İsmâîl Efendi.”

1300 (1883) Receb ayında düzenlenen tam 40 günlük halvet evrâkında ise kendisi “Halîfe İsmâîl Efendi Safranbolulu” sıfatıyla yirmi üçüncü sırada zikredilmekte; bu da onun irşâd cephesindeki konumunun îzâh olunamayacak kadar sağlamlığına delâlet etmektedir.

Ayrıca şeyhi Gümüşhânevî Hazretleri’nin 1314 (1896) senesinde bir kez daha hacca çıkması münasebetiyle, tekkede vekâlet-i irşâd vazîfesini îfâ etmiştir. Bu vesîleyle hilâfet makāmını hem leydî hem liyâkatli bir hâl üzerine inşâ etmiş, ilim-irfan neş’esinde Kur’ân ve sünnette kararlı bir müttakî olarak nefha-i bereket olmuştur.

Şeyh İsmâîl Necâti Efendi Hazretleri’nin hilâfet verdiği mümtaz şahsiyetler arasında Ankaralı Muhammed Hilmi Efendi, Devrekli Osman ibn Muhammed Emin, Düzceli Hacı Said Efendi, Düzceli Hâfız Osman Efendi, Oflu Hacı Hasan ibn Mehmed, Hâfız Şevket ibn Ahmed, Kalkandelenli İbrâhîm Hakkı, Kırımlı Hacı Murad ibn İbrâhîm Efendi, Kırşehirli Hoca Ömer ibn Ali Efendi, Nallıhanlı Halid Efendi, Nevşehirli Muhammed Nûrî ibn İbrâhîm, Oflu Ferşadzâde Hacı Mustafa ibn Hasan Efendi, Oflu Muhammed Bahâüddîn Efendi, Oflu Osman ibn Muhammed Efendi, Oflu Osman Nûrî Efendi, Yalvaçlı Hacı Hâfız Şükrü Efendi, Holaysalı Baltacıoğlu İbrâhîm ibn Ahmed Efendi, Bigalı Abdülazîz ibn Mahmud, Hoca Ömer ibn Ali, Hoca Murad ibn İbrâhîm, Hâfız Şevket ibn Ahmed, İzmirli Mustafa Efendi ve Abdurrahim ibn Abdülgânî yer almaktadır. Bu zatlar, İsmâîl Necâti Efendi Hazretleri'nin tasavvuf terbiyesiyle yetiştirdiği, Gümüşhâneli Dergâhı geleneğini ve Ziyâiyye meşrebini farklı beldelere taşıyan mümtaz şahsiyetlerdir.

Şeyh İsmâîl Necâtî Efendi Hazretleri, 6 Şubat 1336 (6 Şubat 1920) târihinde, 78 yaşında, İstanbul’da Gümüşhâneli Dergâhı’nda rûhunu Rahmân’a teslim etmiş; kendisine hürmetle tahsis olunan yere, Gümüşhânevî ve diğer hulefânın medfun olduğu Süleymâniye Câmii hazîresine defnedilmiştir. Başta kapalı türbe mâhiyetinde bulunan bu kabirler, 1950’li yıllarda gerçekleştirilen çevre düzenlemesi sırasında birkaç metre geriye alınmış ve açık bir mezar hâline dönüştürülmüştür.

Mezar taşının baş şâhidesinde, Katîp Mustafa Fevzî Efendi’nin (v. 1343/1924) kaleme aldığı şu târihî kayıt yer almaktadır:

Hüve’lBâkî, mürşidi ehli hakîkat, kudvei erbâbı dîn, Hazret-i üstâdı a‘zam, tâcı fahri’lârifîn, Sânii kāimmakâmı Hazret-i Ahmed Ziyâ, Şemsi Feyyâzı fezâil, nûri ayni sâlikîn, Nisbetefzâyı tarîkat rehberi ilmi bütûn, Zübdei eslâfı sâdât, müktedâyı âhirîn, Zü’lcenâhayn Hâce İsmâîl Efendi Hazret, Vârisi ekmel idi, her hâli gâyetle metin, Fevziyâ üçler huzûrunda oku üç Fâtiha, Burdadır rûhı Ziyâ, Hilmi, Necâtî berîn, 15 Cemâziyelevvel 1338 / 6 Şubat 1336 (1920).

Ayrıca, Gümüşhâneli Dergâhı’nın halîfelerinden Ünyeli Mehmed Ârif Efendi Hazretleri, İsmâîl Necâtî Efendi için hayâtında ve irşâd makāmında titizlikle kaleme alınmış bir methiye sunmuştur. Bu İlâhî nağme, Necâtî Hazretleri’ni rûhânî bir zâhir, feyz saçan, hakîkat mercilerinden bir ğavs ve deryâyı mîrân olarak takdîs eder; sohbetlerinin halka-i zikrin nûrânî aynası ve kalplerin ferahnûş kaynağı olduğunu tasvir eder. Bu methiyede, onun Allâh’tan gelen ikrâmın bir menba‘ı olduğu, mürîdlerinin kalplerine huzûr serptiği ve Ziyâiyye silsilesinin parlak bir yıldızı olduğu izhâr olunmuştur.

Bu değerli mânevî şahsiyetin hayrâtı, kutbî makāmı ve bâtıni izleri, tasavvuf geleneğine olan bağlılığı ve irşâd hizmeti, bugün dahi gönüllerde dirâyetle yaşamaktadır.

Hemen ardından, Dağıstanlı Ömer Ziyâüddîn Efendi (Rahimehullâh) 1339 senesine dek bu ulvî görevi deruhte etmiş, ilmî ve tasavvufî derinliğiyle tarîkat erbâbına yön tâyin etmiştir. Zikrolunan silsilenin nihâyetinde, Tekirdağlı Mustafa Fevzi Efendi (Rahimehullâh) 1345 yılına dek Gümüşhânevî Dergâhı’nın postnişînliğini sürdürerek, Ziyâiyye meşrebinin tasavvufi veçhesini nesilden nesile taşımıştır.

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî (Kuddise Sirruhû) Hazretleri ilim ve irfanla yoğrulmuş mânevî yolunun istikāmet üzere devamı için, halîfeleri arasında en ehil, en fazîletli olanları postnişînliğe lâyık görmüş ve her birini birer nur kandili olarak ümmetin hizmetine emânet etmiştir. Merhûm Es‘ad Coşan Efendi Hazretleri bu vetîreyi şu şekilde hülâsa ediyor:

“Anadolu diyârı, ezelden beri Nakşibendiyye Tarîkat-ı Aliyyesi’nin feyz-i mânevîsiyle münevver olmuştur. Bu mânevî seyr ü sülûk, bilhassa hicrî on beşinci asırdan ve Molla İlâhî Hazretleri’nden îtibâren âşikâr bir silsile ile mâlûm ve müşâhade olunmuştur. Ancak bu hâl, bir bidat-ı cedîde değil, asâlet-i kadîmenin bir tecdîdidir.

Mezkûr silsilenin müceddidânından olan Hazret-i Halîd-i Bağdâdî (Kuddise Sirruhû), Ulu Câmi-i Şerîfi’nin hazîresinde medfûn olup, bizzât o diyârları gezmiş, ulvî meşrebini ve esasâtını o beldelere aksettirmiş, tarîk-ı Nakşiyye’ye bir şevk-i şedîd ve bir tecdîd-i himmet getirmiştir. İşte bu vesîle ile Anadolu diyârı, o mânevî nûr ile sirâyet bulmuştur.

Bu kudsî silsilenin ârif-i billâhlarından biri de Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri (Kuddise Sirruhû)dur ki, hicrî 1311 / mîlâdî 1893 senesinde vefât etmiştir. Kendisi büyük bir müfessir, fakîh-i âzam, muhaddis-i kebîr olarak tezkîr olunmuş; ulûm-u şer‘iyyede pek râsih ve mümtâz bir kimsedir.

Tarîkat ve tasavvufun şerîat-ı ğarra-i Ahmediyye ile sımsıkı bağlı bir mürşid-i kâmil eliyle öğrenilip neşr olunması, işte bu zâtın mânevî hizmetleri ile zirveye ulaşmıştır. Gümüşhânevî Hazretleri, bu yolda gayret edip yüz on dört halîfe yetiştirmiş, üç sene müddetle dahi Mısır diyârında ikāmet eylemiştir. Yetiştirdiği halîfeleri Anadolu’nun her bir bucağına, Kafkasya diyârına, Mısır ve Ortadoğu beldelerine irsâl eylemiştir.

Bu feyz-i İlâhî sâyesinde Nakşibendiyye Tarîkat-ı Aliyyesi, Hazret’in himmetiyle her sahada inkişâf edip büyümüştür. Harb-i umûmîlerde, Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’nin bekāsı ve muhâfazasında, bu sûfî-âlimlerin “cihâd-ı mukaddes’e” iştirakleriyle büyük hizmetler îfâ olunmuştur.

Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri’nin irtihâlinden sonra dahi, Gümüşhânevî kolu kesintisiz devâm eylemiştir. İşte hocamız da bu kudsî silsilenin zevâtından olan Ömer Ziyâüddîn ed-Dâğıstânî Hazretleri (Kuddise Sirruhû)na mensûb olmuştur. Bu muhterem zât, asker iken İstanbul’da tarîkate dâhil olup el almış ve terbiye-i tasavvufiyyeye girmiştir.

Ömer Ziyâüddîn Hazretleri hem hâfız-ı Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân, hem de hâfız-ı Buhârî-i Şerîf olmakla temâyüz etmiştir. Buhârî-i Şerîf’i ezberden bilmek gibi müstesnâ bir meziyete sâhiptir. Rivâyet olunur ki, Kur’ân-ı Mecîd’i altı saat içinde tamâmıyla hatmetmekte idi. Bıraktığı eserler arasında, Buhârî’nin hülâsası olan Zübdetü’l-Buhârî isimli kıymetli bir telîfâtı vardır.

Hazret-i Hocamız, Ömer Ziyâüddîn-i Dâğıstânî Hazretleri’nden tarîkat almış, kendisi dahi Dağıstan’dan gelen seyyid bir âileden zuhûr etmiştir. Aslen Dağıstan’ın Nuha (bugünkü Şeki) şehrine mensûb olup, bu şehir, şimdilerde Azerbaycan hudûdunda bulunmaktadır. Mezkûr şehir, yeşillikleriyle, ipekçiliğiyle, âdetâ Bursa-i meşhûru andırır.

Dedesi, işbu diyârdan hicret edip Bursa-i meşhûra yerleşmiştir. Bu sebeble, hocamız Muhammed Zâhid-i Bursevî Hazretleri nâmıyla yâd olunmuştur. hicrî 1315 / mîlâdî 1897 senesinde dünyâya teşrîf etmiş, Bursa’da tahsîl-i ulûm eylemiş ve Rüştiyye-i ilmiyyeye devâm etmiştir.

Harb-i umûmîler sebebiyle, bir müddet Kudüs, Çanakkale gibi diyarlarda askerliğini îfâ etmiş, ağabeyi ile berâber medrese tahsîlini de ikmâl eylemiştir.

Hazret, tarîkatta seyr ü sülûkunu Abdülazîz Efendi, Hasîb Efendi ile berâber Tekirdağlı Mustafa Feyzî Efendi Hazretleri’nde ikmâl etmiş, icâzet-i şerîfini de bu zattan almıştır. Abdülazîz Efendi, meşhûr Râmûzü’l-Ehâdîs mütercimi olup, hakkında mürîdânı tarafından eserler yazılmıştır. Hasîb Efendi Hazretleri ise onun öncesinde postnişînlik yapmıştır.

Bu silsilenin devâmında, hocamız 1952 senesi Zilhicce’sinde, postnişînlik makāmına geçmiştir. İlk olarak, Bulvâr üzerindeki Ümmügülsüm Câmii’nde vazîfe görmüş, meclis-i irşâdını icrâ eylemiştir. Bendeniz de o demde bir orta mekteb talebesi olarak meclis-i sohbetlerini dinlemekle müşerref olmuş idim.

1958 târihinde ise, vazîfesi sebebiyle İskenderpaşa Câmii’ne naklolunmuştur. Bu sebeble, zât-ı şerîfin meşâyih ve ihvânı dahi oraya intikāl etmiş ve orası İskenderpaşa Tekkesi nâm-ı celîliyle meşhûr olmuştur.

Hazret-i hocamız tarîkat-i aliyyeye uygun bir sûrette, müslimînin her hâliyle ilgilenmiş, pek çok halîfe-i kâmil yetiştirip halvet çıkarıp icâzet vermiştir. Bu icâzet defterleri hâlen bendenizde mahfûzdur.

İşbu silsile, kadîm Nakşibendiyye an‘ânesinin tecdîd olunmuş bir halkası olarak hem zâhirî hem bâtınî cihetten devâm eylemiştir.”

Bu kutlu zincirin halkaları hakkında biraz mâlûmât verelim. Gümüşhânevî Hazretleri tarafından merkez tekkesine halîfe olarak tâyin edilen Kastamonulu Şeyh Hasan Hilmi Efendi (Kuddise Sirruhû) olmuştur. Hazret, ilimde, takvada ve hizmette temâyüz etmiş bu zatı, Gümüşhânevî Dergâhı’nın mânevî direği olarak vazîfelendirmiştir.

Hazret-i Hasan Hilmi Efendi, Kastamonu vilâyetinin Azdavay Kazâsı’nda, hicrî 1240, mîlâdî 1824 târihinde dünyâya gelmiştir. Peder-i âlîleri, ümmî fakat velî makāmında olduğu rivâyet olunan Abdullâh Efendi’dir. İbtidâî tahsiline Kastamonu’da başlamış; burada kırâat, sarf ve nahiv ilimlerini ikmâl etmiştir. Sinni temyîze erince, peder-i kerîmleri tarafından Dersaâdet-i İstanbul’a gönderilmiştir.

İstanbul’da Mahmud Paşa Medresesi’ne yerleşmiş; burada ömrü boyunca dostluk ve sohbet edecek olduğu Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri ile tanışmıştır. İlk şeyhi olan Ervâdî Hazretleri’nin irtihâlinden sonra Gümüşhânevî Hazretleri’ne intisâb eylemiş, kendisinden hilâfet-i mutlak almıştır. Hazret-i Şeyh hayatta iken, ser-halife olarak vazîfelendirilmiştir.

İrşâd maksadıyla Geyve’ye gönderilmiş; orada bir medrese ve tekke inşâ ettirerek, hem hadîs-i şerîf dersleri vermiş hem de tarîkat-ı aliyyenin neşri için gayret sarf etmiştir. Mürşid-i ekmeli Gümüşhânevî Hazretleri’nin 1893 (hicrî 1311) târihinde vefâtından sonra on sekiz sene müddetle postnişînlik vazîfesini deruhte eylemiştir. İrşâd hayâtı boyunca hadîs ilmiyle iştigâli esas tutmuştur.

Vefâtından önce, yerine Safranbolulu İsmâîl Necâti Efendi’yi halîfe tâyin etmiş; 1911 (hicrî 1329) yılında dar-ı bekāya irtihâl etmiştir. Muhammed Zâhid el-Kevserî ve Ezineli Mehmed Hulûsî Efendiler başta olmak üzere elli altı halîfe bırakmıştır. Naaşı, Süleymâniye Câmii hazîresine defnolunmuştur.

Şeyh Hasan Hilmi Efendi Hazretleri’nin irtihâl-i dâr-ı bekāsının akabinde, post-i şerîf, Safranbolulu Şeyh İsmâîl Necâti Efendi Hazretleri tarafından devralınmıştır. Mezkûr zât, selef-i kirâmının meşrebini taklîden değil, hakkıyla temsil ederek, ilim ve zikrullâh ile yoğrulmuş bir hayat sürmüş; irşâd halkalarının huzur ve sükûnunu, sünnet-i seniyyeye kemâl-i riâyetle muhâfaza etmiş ve Gümüşhânevî meşrebini bi’l-izzet taşımış ve ihyâ eylemiştir.

Bu silsile, yalnız bir post devri olmayıp, bir emânet-i mâneviyyenin, bir ilm ve edeb meşalesinin, gönülden gönüle intikal eden bir feyz zincirinin devâmıdır. Her bir postnişîn, hem zâhirî ilimlerin hem bâtınî hikmetlerin hâmili olarak vazîfe görmüş; Gümüşhânevî Dergâhı’nı bir Dârü’l-Hadîs kıvâmında muhâfaza etmiş ve tarîkat hizmetlerini sürdürmüştür.

Şeyh Ahmed Ziyâüddin-i Gümüşhânevî Hazretleri, Gümüşhânevî Dergâhı’nda irşâd halkalarının devâmını temin etmek üzere, merkez tekkesine halîfe olarak Kastamonulu Şeyh Hasan Hilmi Efendi’yi tâyin buyurmuştur. Gümüşhânevî silsilesinin bu mübârek yolunun devâmında ise, Şeyh Hasan Hilmi Efendi’nin irtihâlinden sonra, post-i şerîf, Safranbolulu Şeyh İsmâîl Necâti Efendi Hazretleri tarafından devralınmıştır.

Safranbolulu Şeyh İsmâîl Necâti Efendi Hazretleri

Gümüşhâneli Dergâhı’nın feyizli postnişinlerinden olan İsmail Necati Efendi, Kastamonu vilâyetine bağlı Safranbolu kazasının Oğulveren köyünde dünyâya teşrîf etmiş, köklü Ömeroğlu hânedânından Hacı Mehmed Efendi’nin mahdûmu olmuştur.

Nûrânî ve gür ak sakalı, heybet ve celâl ile müzeyyen siması, üstadı Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî Hazretleri’ni hatırlatır, bakanın gönlüne hem mehâfet hem de muhabbet telkin ederdi.

İbtidâî tahsîlini Safranbolu’nun âlimlerinden Müftü Mehmed Hilmi Efendi’nin tedrîs halkasında başlatan Necati Efendi, bilâhare ilim iştiyâkıyla İstanbul’a azîmet eylemiş, pek çok mümtaz hocadan feyz alarak icâzetle müşerref olmuştur. Bayezid Medresesi’nin dersiâmlarından Aksekili İbrahim Efendi’den nüsah ilmini ikmâl ederek icâzetini tahsîl etmiş, 1876’da rüûs imtihanını başarıyla ikmâl edip henüz otuz beş yaşlarında iken Bayezid Medresesi’nde tedrîse başlamış; 1892 senesinden îtibâren ise talebelerine icâzet tevcih etmeye muvaffak olmuştur.

1897-1909 yılları arasında Huzur Dersleri’nde muhataplık, 1909 ve 1910 senelerinde ise mukarrirlik vazîfesiyle şereflenmiştir. Zâhirî ilimlerde böylesine kemâle erdikten sonra gönlünü mânevî terbiyeye yöneltmiş, şeyhi Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî Hazretleri’ne intisâb ederek bâtınî ilimlerde de yüksek mertebelere ulaşmıştır.

Öyle ki, mürşid-i kâmilinin teveccühüyle, Hasan Hilmi Efendi’den sonra en büyük halîfe sıfatıyla 1916’da irşâd postuna oturmuş ve ömrünün sonuna değin bu vazîfeyi ifâ etmiştir. Aynı yıl içinde Dârü’l-Hilâfeti’l-Âliyye Medresesi’nin kısm-ı âlî hadis müderrisliğine tâyin edilerek ilim kürsüsünde de hizmete devâm etmiştir.

On yıllık irşâd müddeti zarfında pek çok âlim ve talebe yetiştiren Necati Efendi, özellikle Râmûzu’l-Ehâdîs’i yıllarca okutmuş, zahirî ilmi bâtınî hikmetle telif etmiştir.

Cumhuriyet devrinde İstanbul’un ilk müftüsü olarak hizmet eden ve Sultan Abdülazîz Hân’ın mahdûmu Şehzâde Şevket Efendi’nin hocası olan, aynı zamanda Süleymâniye Medresesi’nde Usûl-i Fıkıh müderrisliği yapmış bulunan Safranbolulu Hafız Mehmed Fehmi (Ülgener) Efendi onun evlâdıdır. İktisat fakültesi dekanlığı yapmış bulunan merhum Prof. Dr. Sabri Fuat Ülgener ise onun kıymetli torunlarındandır.

Böylelikle Gümüşhânevî Hazretleri’nin Hasan Hilmi Efendi’den sonraki en mümtaz halîfesi olan İsmail Necati Efendi, dokuz yıl müddetle dergâhın hilâfet postunu şereflendirmiş ve hem ilmiyle hem de irşâdıyla silsilenin nurlu yolunu ihyâ eylemiştir.

Bu yüksek makamlara lâyık görülen zevât-ı kirâm, Şeyh Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî Hazretleri’nin ilim, irfân ve edeb yolundaki hassas mîzânlarına riâyet eden; tasavvufî terbiyeyi ilimle mezceyleyen; hizmette sadâkat ve ihlâsı esas tutan mâneviyât rehberleri olmuşlardır. Her biri, bu nûrânî silsilenin birer halkası olarak, Gümüşhânevî meşrebini hem zâhiren hem bâtınen muhâfaza etmiş; irşâd ateşini dâim diri tutmuşlardır.

Safranbolu tevellüdü olan İsmâîl Necâti Efendi, doğduğu beldeye nisbeten “Zağferanbolî” ünvânıyla yâd olunmuştur. Arşiv kayıtları mûcibince, hicrî 1256, mîlâdî 1840 târihinde dünyâya gelmiş olduğu anlaşılmaktadır. İbtidâî tahsiline Safranbolu’da başlamış, bilâhare Dersaâdet-i İstanbul’a gitmiş, Beyazıt Medresesi’nde tahsil görerek icâzet-i ilmiye almıştır. Otuz beş yaşlarında aynı medresede muallimlik makāmına yükseldiği kayıtlarda mevcuttur.

Zâhirî ilimlerdeki bu terakkînin akabinde, Şeyh Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî Hazretleri’ne intisâb eylemiş, seyr ü sülûkunu ikmâl etmiştir. 1916 yılında, Şeyh Hasan Hilmi Efendi’nin vefâtı üzerine irşâd makāmına geçmiştir. 1919 târihinde vefâtına dek, hem Ramûzü’l-Ehâdîs okutmuş hem de irşâd vazîfesini devâm ettirmiştir.

Mezkûr zâtın neslinden olan, Max Weber’in Protestan Ahlâkı tezinin Türkiye yorumcusu olarak kabûl edilen ve “İslâmcı Kalvinistler” tartışmalarına ilhâm teşkil eden Sabri F. Ülgener, İsmâîl Necâti Efendi Hazretleri’nin torunudur.

Safranbolulu Şeyh İsmâîl Necâti Efendi Hazretleri yalnız tasavvuf yolunda değil, aynı zamanda ilmî sahada da derin vukûfiyet ve temâyüz sâhibi bir zât-ı âlîcenâb idi. Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin ilim ve irfân ehline gösterdiği ihtimamın bir tezâhürü olarak, hicrî 1296, mîlâdî 1879 senesinde ibtidâ-i hâric müderrisliğine tâyin olunmuştur.

Bu tâyin ile Hazret-i Şeyh’in zâhirî ilimlerdeki mahâreti ve medrese geleneğine olan vukûfiyeti, resmî olarak da tescîl edilmiş; aynı sene mûsıle-i sahn müderrisliğine terfî buyurularak, ilmî merâtibde süratle terakkî eylemiştir.

Şeyh İsmâîl Necâti Efendi Hazretleri, Gümüşhânevî meşrebine mensûbiyetinin yanı sıra, sâhip olduğu ilmî mertebeleri ile de ilmiyle âmil, ameliyle kâmil bir müderris-i fâzıl olarak temâyüz etmiştir. Şer‘î ilimler ile tarîkat âdâbını bir arada yaşayan ve yaşatan bir şahsiyet olarak kaydolunmuştur.

Mezkûr ilmî terakkîsi, Gümüşhânevî Dergâhı’nda postnişînliğe lâyık görülmesinin zâhirî vesîlesi olmuştur. İlim ve irşâd halkasını, hakkıyla ve hakkâniyetle devâm ettirmiş; mânevî hizmette sâbitkadem bir gönül eri olarak kayıtlara geçmiştir.

Şeyh İsmâîl Necâti Efendi Hazretleri, Gümüşhânevî meşrebine sadâkatle bağlı kalmış; mürşid-i ekmeli Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin izini tâkip ederek, ilm ve irşâd yolunda emin adımlarla sülûk etmiştir. hicrî 1309, mîlâdî 1892 senesinden îtibâren, Gümüşhânevî Hazretleri’nin usûlü üzere hadîs tedrîsine devâm etmiş; bu ilimle hem kendi kalbini hem de ihvân-ı kirâmın gönüllerini nurlandırmıştır.

Hadîs ilmi husûsunda yetiştirdiği talebelere icâzet-i ilmiyye vererek, silsile-i ilim ve irfânın devâmını temin eylemiş; bu vesîleyle Gümüşhânevî Dergâhı, Dâru’l-Hadîs hüviyetini muhâfaza etmiştir. Hazret-i Şeyh, mezkûr hadîs derslerini, yalnızca zâhirî mâlûmât aktarmak için değil, aynı zamanda kalb-i insanînin ihyâsı ve sünnet-i seniyyeye riâyet şuurunun telkîni maksadıyla icrâ eylemiştir.

Bu kıymetli hizmetleri, Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri tarafından yakînen tâkip olunmuş; İsmâîl Necâti Efendi Hazretleri, padişâh-ı âlîcenâbın gönlünde bir ilm ve irfân kutbu olarak ayrı bir makâm kazanmıştır. Sultan Hazretleri, mezkûr zâtın hayırlı hizmetlerini, kendisine tevcih buyurduğu husûsî nişânlar ve taltîfât-ı seniyye ile takdîr etmiş; bu vesîleyle Gümüşhânevî meşrebine duyduğu derin muhabbet ve hürmeti bir kez daha izhâr eylemiştir.

Bu yüksek teveccüh, Osmanlı irfânının, ilm ve tasavvuf erbâbına verdiği kıymetin müşahhas bir ifâdesi olarak târihe kaydolunmuştur. Şeyh İsmâîl Necâti Efendi Hazretleri, hem ilmî sahada hem tasavvufî irşâd hizmetlerinde, Gümüşhânevî meşrebine sadâkatle bağlı kalmış; selef-i kirâmının izini aynı vakar ve hassasiyetle tâkip etmiştir. Mezkûr yüksek hizmetleri, devrin pâdişâhı Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin nazar-ı dikkâtinden mahrûm kalmamış; hicrî 1315, mîlâdî 1897 senesinde, dördüncü rütbeden Mecîdî nişânı ve Osmanlı nişânı ile taltîf edilmiştir.

Bu taltîfât, Şeyh İsmâîl Necâti Efendi Hazretleri’nin yalnızca mânevî hizmetlerde değil, Devlet-i Aliyyenin ilmî ve içtimaî sahasında dahi muteber bir zât olduğunu beyân eylemiştir.

Şeyh İsmâîl Necâti Efendi Hazretleri mezkûr ilim yolculuğunu daha da derinleştirerek, hicrî 1314-1326, mîlâdî 1896-1908 seneleri arasında Huzur Dersleri’ne “muhâtap” sıfatıyla, bilâhare hicrî 1327-1328, mîlâdî 1909-1910 senelerinde ise “mukarrir” ünvânıyla iştirâk etmiştir. Mezkûr Huzur Dersleri, Osmanlı Sarayı’nın en yüksek ilmî meclislerinden biri olarak, yalnız seçkin ulemâya kapılarını açtığından, Şeyh İsmâîl Necâti Efendi Hazretleri’nin ilimdeki derinliğini ve mânevî ağırlığını bir kez daha teyîd eylemiştir.

1911 yılından îtibâren, selefi olan Şeyh Hasan Hilmi Efendi’nin vefâtının ardından, Gümüşhânevî Dergâhı’nda tasavvufî irşâdı, her dâim olduğu gibi Kur’ân ve Sünnet çizgisine bağlı kalarak, edep ve hikmet üzere devâm ettirmiştir. Onun bu hizmeti, Gümüşhânevî silsilesinin ilim ve tasavvufta meşhur olan mutedil yolunun bir kez daha ihyâ edilmesi anlamına gelmiştir.

Böylece Şeyh İsmâîl Necâti Efendi Hazretleri, hem devlet katında ilim ve hizmetle anılan, hem de mâneviyât âleminde bir feyiz kaynağı olan ender şahsiyetlerden biri olarak, asırların gönlünde müstesnâ bir yer edinmiştir.

Halvet esnâsında bir gün İbrâhim Hakkı Efendi (Hacı Ferşad Efendi), şiddetli bir kalp buhranına dûçâr olur. Hâlinden haberdar edilen İsmail Necati Efendi, derhal hekim çağrılmasını emreder. O sırada sarayın tabîbi olan ve aynı zamanda Gümüşhânevî Hazretleri’ne mensûb bulunan Emin Paşa davet edilir. Paşa, hasta zâtı muâyene ettikten sonra benzi kül renginde solmuş bir vaziyette dergâhtan ayrılır.

Ertesi gün yeniden dergâha teşrîf eden Emin Paşa, ihvâna şu müjdeyi verir:“İbrâhim Hakkı Efendi’nin tutulduğu kalp marazından şimdiye dek kimsenin selâmet bulamadığını muâyenede idrak ettim. Lâkin Rabbim’den ümit kesmedim. Fahr-i Kâinât Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) durumu arz eyledim. Ni’yazımda, ‘Âhir zaman ulemâsındandır; ümmete çok hizmeti mukadderdir.’ dedim. Bana, şifâ bulacağına dâir müjde verildi. Elhamdülillah…”

Bu hâdiseden sonra İbrâhim Hakkı Efendi sıhhat bulmuş, uzun seneler Of, Trabzon, Samsun ve civârında hem ilim hem tarîkat hizmetini neşretmiş, bugün dahi mevcut eserleriyle ümmete rehberlik eden kalıcı hizmetlere imzâ atmıştır.

Son Osmanlı pâdişâhı Sultan Vahideddin Hân Hazretleri’nin dahi intisâb edip derslerinden feyz aldığı Gümüşhâneli Dergâhı şeyhlerinden Şeyh İsmail Necati Efendi Hazretleri, 6 Şubat 1919 tarihinde dâr-ı bekâya irtihâl eylemiş, Süleymâniye Hazîresi’nde ebedî istirahatgâhına tevdi olunmuştur.

İstanbul’da dâr-ı bekâya göç eden İsmâil Necâti Efendi, Süleymâniye Câmii’nin ön hazîresinde inşâ edilmiş kapalı bir türbeye tevdi olunmuştu. Vefâtına tarih olarak Mustafa Feyzi Efendi şu beyti düşmüştür:

“Feyziyâ üçler huzûrunda oku üç Fâtiha / Burdadır rûh-ı Ziyâ, Hilmî, Necâti berîn.”

İlmî ve irfânî silsilesinin yanı sıra aile nesebi de mümtaz şahsiyetlerle devam etmiş; Cumhuriyet’in ilk İstanbul müftüsü olarak vazîfe yapan Mehmed Fehmi (Ülgener) onun evlâdı, iktisat ve sosyoloji sahalarında mühim eserler vermiş bulunan Sabri Fehmi Ülgener ise mübârek torunu olmuştur.

Kabr-i şerîfinin kitâbesine işlenen beyitler, onun ilmî ve irfânî şahsiyetini, tarîkat ve hakîkat yolundaki mevkiini zarîf bir lisân ile dile getirmektedir:

Hüve’l-Bâkî,

Mürşid-i ehl-i hakîkat, kudve-i erbâb-ı dîn,Hazret-i Üstâd-ı a’zam, tâc u fahri’l-ârifîn,

Sâni-i kâim-makâm-ı Hazreti Ahmed Ziyâ,Şems-i feyyâz-ı fezâil, nûr-ı ayn-ı sâlikîn,

Nisbet-efzâ-yı tarîkat rehberi ilm-i bütün,Zübde-i eslâf-ı sâdât, muktedâ-yı âhirîn,

Zü’l-cenâhayn Hâce İsmail Efendi hazreti,Fevziyâ üçler huzûrunda oku üç Fâtiha,

Vâris-i ekmel idi, her hâli gâyetle metin,Burdadır rûh-ı ziyâ, Hilmi, Necatî berîn...

Bu mısralarda Şeyh İsmail Necati Efendi Hazretleri, hem “mürşid-i ehl-i hakîkat” hem de “tâc u fahri’l-ârifîn” sıfatlarıyla anılmakta; hocası Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin kâmil bir halîfesi olarak tasvîr edilmektedir. “Zü’l-cenâhayn” ifadesiyle onun hem zâhirî ilimlerde, hem bâtınî irfânda kanatlanmış olduğuna işaret edilmiştir. Böylece kabir kitâbesi, yalnız bir şahsı yâd eden bir taş değil, bir devrin mânevî mirasını hatırlatan, sonraki nesillere ilim, irfan ve edep telkin eden bir hatıra levhası hâline gelmiştir.

Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri

Şeyh İsmâîl Necâti Efendi Hazretleri’nin irtihâlinden sonra, Gümüşhânevî Tekkesi’nin postnişînliği, irfan, ilim ve hizmette temâyüz etmiş bir diğer mâneviyât sultânına, Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri’ne tevdî olunmuştur. Bu kutlu vazîfe, yalnızca bir tekke postu değil; aynı zamanda bir irfân sancağı, bir ilim ve ahlâk emâneti olarak Hazret’in gönül dünyâsına teslim edilmiştir.

Ömer Ziyâüddîn Efendi, Dağıstan’da dünyâya gelmiş olmasına binâen “Dağıstanî” nispetiyle yâd olunmuştur. Gençlik yıllarında, Şeyh Şâmil Hazretleri’nin yanında, Gâzî Mehmed Paşa’nın ma‘iyyetinde senelerce mücâhede eylemiştir. Harbin hitâmını müteâkip, Dağıstan grubu ile berâber Dâru’l-Hilâfe-i Aliyye-i Osmâniyye’ye hicret etmiş, Dersaâdet-i İstanbul’a yerleşmiş ve Gümüşhânevî Hazretleri’ne intisâb eylemiştir. Hicrî 1337, mîlâdî 1919 târihinde İsmâîl Necâti Efendi Hazretleri [(Kuddise Sirruhû)]’nin irtihâl-i dâr-ı bekāsını müteâkip, Gümüşhânevî Dergâhı’nın üçüncü halîfesi olarak postnişîn olmuştur.

Dağıstânî Hazretleri’nin kaleme aldığı Mîr’ât-ı Kānûn-i Esâsî ve Hadîs-i Erba‘în fî Hukûki’s-Selâtîn nâm risâlelerine, dînin meşrûlaştırıcı ve birleştirici gücünün numûne-i misâli olarak nazar kılınabilir. Zîrâ Dîn-i Mübîn, zaman zaman ictimâî mâhiyette vukû bulan bir fiilin, karşı taraf nezdinde geçerli ve makbul addedilmesini; siyâsî zemînde ise iktidar erbâbının fiil ve efkârının, teb‘a tarafından kabûl ve tasdîk olunmasını; îtirâz ve ihtilâl yollarının bertarafını ve ittihadın tesîsini hedef alır bir vazîfe îfâ edebilir. Bu meşrûlaştırıcı keyfiyyetiyle, ictimâî vâkıayı yeniden yorumlayarak insanı o vâkıanın içerisine tâbi ederken; birleştirici keyfiyyetiyle toplumun dayanışmasını temîn eder ve anomi denilen karışıklık ve çözülmeye meydan vermez.

Bu vechile, Mîr’ât-ı Kānûn-i Esâsî ve Hadîs-i Erba‘în fî Hukûki’s-Selâtîn, Dağıstanî Hazretleri’nin toplum nezdinde sevilip sayılan bir âlim olması hasebiyle, dînin meşrûlaştırıcı kuvvetini harekete geçirerek, Osmanlı hükûmeti tarafından îlân olunan Kānûn-i Esâsî’ye karşı vukû bulabilecek toplumsal muhâlefeti tebdîl ve tedennî ettirdiği ve ictimâî dayanışmaya katkıda bulunduğu müşâhede olunmaktadır.

Diğer cihetten, işbu süreçte tasavvuf ehlinin üzerlerine vâki olan vazîfeleri nasıl edâ ettikleri, dînin esasâtından olan hadîs-i şerîfleri, zamânın şart ve ahvâline tevfîken nasıl te’lîf ve tefsîr ettikleri; toplumun uyumunu, şuurunun inkişâfını ve nizâmının istikrârını nasıl te’min ettikleri dahi müşâhedeye şâyan hâle gelmiştir. Binâenaleyh değişim sürecine mâni‘ olabilecek dînin, aynı zamanda o sürecin yürütücüsü kılındığı da müşâhede olunmaktadır.

Ömer Ziyâüddîn Dağıstanî Hazretleri’nin işbu iki risâlesi, Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân, hadîs-i şerîf, Ahkâm-ı İslâmiyye ve târih ile temellendirerek, Kānûn-i Esâsî’yi meşrûlaştırma gâyesini hâizdir. Dîne taalluk eden umdelerle meşrûiyet tesisine çalışmıştır. Meselâ “Devlet-i Osmâniyye memâlik ve kutuât-ı hâzırya ev eyâlât-ı mümtâz-ı mevcûdu ve yekvücûd olmaka bir zamanda hiçbir sebebe tefrîk kabûl etmez.” şeklinde ifâde olunan birinci madde; “Tefrika çıkaran bizden değildir.” “Ümmetim birlik ve berâberlik içindeyken isyan çıkarıp, onların arasında tefrika oluşturan kimseyi, her kim olursa olsun katlediniz” ve “Cemâatten bir karış ayrılan, câhiliye ölümü gibi ölür” hadîs-i şerîflerine istinadla meşrûlaştırılmaya gayret olunmuştur.

Yine “Saltanat-ı Seniyye-i Osmâniyye, hilâfet-i kübrâ-yı İslâmiyye’yi hâiz olarak, sülâle-i Âl-i Osmân’dan usûl-ü kadîmesi vechile ekber evlâda âittir” şeklinde ifâde olunan, saltanatın mevcût tanzîmâtını teyîd eden üçüncü madde dahi, bâzı hadîs-i şerîflerden referanslarla meşrûiyet hudûdu dâhilinde gösterilmeye gayret olunmuştur.

Mezkûr ifâdeler, aynı zamanda iktidar nezdinde şüpheye sebebiyet vermiş; Şeyhulislâmlık makāmından talep ettiği bir vazîfe, Hadîs-i Erba‘în fî Hukûki’s-Selâtîn adlı risâlesi gerekçe kılınarak reddolunmuştur. Zîrâ risâlenin mukaddimesinde pâdişâhın, Kānûn-i Esâsî’yi icrâya koymak sûretiyle milletin hukûkunu himâye ettiği beyân edilmiş; ayrıca 31 Mart Vak‘ası’na karıştığına dâir rivâyetler, kendisinin meşrûtiyet yanlısı addedilmesine sebeb olmuştur.

Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri yalnız tasavvuf sahasında değil; aynı zamanda Devlet-i Aliyye hizmetlerinde de büyük gayret ve fedakârlık göstermiş, Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin husûsî teveccühüne mazhar olmuş nâdir zatlardandır. Onun yüksek edebi, ilimle yoğrulmuş irfânı ve devlete sadâkati, pâdişah nezdinde dâimâ kıymetle yâd edilmiştir.

Bilhassa 1876 Osmanlı-Rus Harbi esnâsında, Kafkas Cephesi'nde, Şeyh Şâmil Hazretleri’nin oğlu Gâzî Mehmed Paşa’nın maiyyetinde, bizzât savaşlara katılarak cesâret ve sadâkatini fiilen göstermiştir. Bu iştirak, Gümüşhânevî meşrebine mensup bir mürşidin yalnızca sözde değil; gerektiğinde cephede de İslâm’ın izzetini ve devletin bekāsını koruma yolunda nasıl seferber olduğunu açıkça ortaya koymuştur.

Hazret’in bu fedâkârlığı, mürşid-i kâmillerin irşadlarının yalnız gönüllerle sınırlı kalmadığını, gerektiğinde cihâd meydanlarında da izhâr edilen bir himmet ve gayretle bütünleştiğini gösteren nâdide bir örnektir.

İşte bu yüzdendir ki, Gümüşhânevî Tekkesi, yalnızca bir zikir ve sohbet meclisi değil; aynı zamanda ümmetin ve milletin hizmetine adanmış bir irfân ocağı, Devlet-i Aliyye’nin sadık bir destekçisi olarak târih boyunca ayrıcalıklı bir konumda kalmıştır.

Şeyh Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû), mânevî terbiyesi altındaki talebelerini sâdece zâhiren değil, bâtınen de İlâhî bir nazarla terbiye eder, onların kalbinde saklı cevherleri keşfederek ruhlarını kemâle erdirirdi. Bu gönül terbiyesinin en güzel misallerinden biri de Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) ile yaşadığı o derin ve ibretli hatıradır.

Gümüşhânevî Hazretleri, bu nurlu talebesine: “Sana Ziyâüddîn adını veriyorum, isminle muammer ol!” buyurarak ona hem bir isim hem de bir ömür duâsı vermiştir. Hazret’in ayrıca kendisine “Hâfız Ömer!” diye hitâb etmesi üzerine, Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri, geceyi gündüze katarak, âdetâ bir aşk ile Kur’ân-ı Kerîm’i altı ayda hıfzetmiş, bununla da kalmayıp, tam iki yüz ibn hadîs-i şerîfi râvî zincirleriyle birlikte ezberleyerek ilmî ve mânevî sahada eşine az rastlanır bir kemâlata ulaşmıştır.

Ne var ki, üzerine tevdî edilen pek çok mânevî vazîfenin ağırlığı altında gönlü bir an tereddüde düşmüş ve “Acabâ başka bir tarîkata mı geçsem?” diye düşünmüştür. Bu fikir üzerine Galata Mevlevîhânesi’ne giderek orada bir zikir meclisine iştirâk etmiştir.

İşte tam bu esnâda, mânevî bir hâl ve cezbe içerisinde, rûhânî bir latîfe vukû bulmuş; bir elin, onu cübbesinin ensesinden tutup kubbeye doğru çıkardığını ve sonra yüksekten aşağı bıraktığını görmüş, o esnada bir dehşet içerisinde “Allâh!” diye haykırmıştır. Bu sıra dışı mânevî tecellî, nefsinin tereddüdüne karşı İlâhî bir ikaz olmuş, gönlünde bir nûr-i yakin doğurmuştur.

Derhal Şeyh Gümüşhânevî Hazretleri’nin huzûruna varmış, Hazret’in mütebessim çehresiyle kendisine: “O kadar yüksekten düşersen tabî bağırırsın!” buyurduğunu işitmiştir. Bu mânevî keramet ve kalbî ikaz, Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri’nin gönlünde tam bir teslîmiyet meydana getirmiş; tereddütlerinin yerini tam bir sadâkat ve bağlılık almıştır.

Böylece Hazret, Gümüşhânevî meşrebine tam bir aşk ve edep ile intisâb etmiş; bu yolun feyzine mazhar olarak icâzet ve hilâfet almış ve zamanla Gümüşhânevî Tekkesi’nin postnişinlerinden biri olma şerefine erişmiştir.

Bu kıssa, mürşid-i kâmil ile sâlik arasında kalpten kalbe kurulan sırlı irtibatın, mânevî kemâlat yolunda teslîmiyetin ve irşâd zincirinin gönül terbiyesinde nasıl hayati bir yer tuttuğunun en güzel tezâhürlerinden biridir.

Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri (Kuddise Sirruhû), yalnızca mâneviyât yolunun bir yıldızı değil, aynı zamanda ilim ve hizmette de devrinin müstesnâ sîmâlarından biri olmuştur. Onun gönül dünyâsındaki zenginliği, kaleminden dökülen ilmî eserlerle de zâhir olmuş; hayâtını, İslâmî ilimlerin ihyâsına ve ümmetin irşâdına vakfetmiştir.

Hazret, Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin ilim ehline verdiği kıymetin en güzel nişânelerinden biri olarak, Meşîhat Makāmı’na takdim ettiği “Tecvîd-i Umûmî” isimli kıymetli eseriyle pâdişâhın takdirini celbetmiş; bu eser vesîlesiyle taşra ruûsuna nâil olmuştur. Bu lütuf, onun ilmî kemâlatının ve edeb-i müdrikâne tavrının Devlet-i Aliyye nezdindeki değerini bir kez daha göstermiştir.

Yine Sultan Abdülhamîd Hân’ın yüksek teveccühüyle, hicrî 1295 (mîlâdî 1878) senesinde, Edirne İkinci Ordu Alayı Müftülüğü’ne tâyin edilerek, yalnızca tasavvuf değil, aynı zamanda resmî dini müesseselerde de üst düzey bir vazîfeyle milletin ve ordunun mânevî rehberliğine memur edilmiştir.

Bu önemli vazîfe, Hazret’in ilim, irşâd ve devlet hizmetini meczeden çok yönlü şahsiyetini ortaya koyar. Zîrâ Gümüşhânevî meşrebinin temel karakterlerinden biri de, zikir ve fikir, kalp ve akıl, ilim ve amel dengesini muhâfaza ederek, milletin hem gönlüne hem aklına hitâb edebilen rehber şahsiyetler yetiştirmektir.

Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri de bu çizginin bir mümtaz halkası olarak, devletin ve ümmetin hizmetinde bir gönül eri, bir ilim sancağı ve bir sadâkat timsali olarak gönüllerde yer edinmiştir.

Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri (Kuddise Sirruhû), yalnızca tasavvuf yolunda değil, aynı zamanda zâhirî ilimlerde ve devlet hizmetinde de parlayan bir yıldız olmuş, Gümüşhânevî meşrebini ilim, edep ve adâletle temsil eden nadide bir mürşid-i kâmildir.

Hazret, zamanla İstanbul dersiamları arasına katılmış, 1893-1901 yılları arasında Malkara Kadılığı gibi yüksek bir göreve tevdî edilmiştir. Bu vazîfede iken, adâlet timsali bir kadı olarak, hem halkın hukûkunu gözetmiş hem de Devlet-i Aliyyenin mânevî izzetine hizmet etmiştir. Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri, onun bu adâlet ve irfân yüklü hizmetlerini yakinen tâkip etmiş ve dâimâ takdir etmiştir.

Bu yüksek teveccühün bir nişanesi olarak, 1903 yılında Kudüs Mevleviyeti makāmına çıkarılan Şeyh Ömer Ziyâüddîn Hazretleri, böylece İslâm âleminin mukaddes beldelerinden biri olan Kudüs’te de irfân sancağını dalgalandırma şerefine nâil olmuştur. Bu makam, yalnız bir idarî mevki değil; aynı zamanda İslâm'ın adâlet ve ahlâk nûrunu yayma sorumluluğu demekti.

Hazret, bu dönemde kadılık vazîfesini yürütürken dahi, şerîatın rûhuna uygun adâlet anlayışını, kendi hayâtında da titizlikle tatbik etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Şerîatta, icrâ-ı adâlet eden kişi devletten para almaz.”

Bu ilke üzere, kendisine tahsis edilen kadılık maaşını bir kez olsun şahsî menfaatine kullanmamış; tam bir zühd ve ihlâs örneği olarak bu parayı ilim talebelerine dağıtmış, kendi geçimini ise helâl kazancıyla ve tevekkül ile sürdürmüştür.

Onun bu davranışı, Gümüşhânevî mektebinin temel kāidesi olan “El kârda gönül yârda” şiârının en güzel tezâhürü olarak gönüllerde yer etmiştir. Zîrâ hakîkî mürşid, hem zâhirî adâleti hem bâtınî ahlâkı kuşanandır. Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri, işte bu yüzden devlet katında da gönüllerde de kıymetli, hizmette ihlâs sâhibi, adâlette bir mihrak olarak yâd edilmiştir.

Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri (Kuddise Sirruhû), yalnızca bir mürşid-i kâmil değil; aynı zamanda Devlet-i Aliyyenin zor zamanlarında dahi dirâyeti, feraseti ve hikmetiyle yol gösteren bir gönül eriydi. Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin derin teveccühüne mazhar olan Hazret, ilim ve irşâd yolundaki sebatı kadar, devletin ve ümmetin selâmetine dâir sorumluluğu da gönlünün merkezinde taşımaktaydı.

Hicrî 1325 / mîlâdî 1907 yılında, Osmanlı topraklarında İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin giderek güç kazandığı, huzur ve istikrarın sarsıldığı bir dönemde, Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri, devletin kalbini yeniden sükûnete kavuşturmak, fırtınalı siyâsî havayı mânevî bir dirâyetle dengelemek için Şeyh Ömer Ziyâüddîn Hazretleri’ni İstanbul’a dâvet etmiştir.

Zîrâ o dönemde, İttihatçılarla iş birliği yapan bir kısım ulemâ, devlet otoritesini sarsmaya yönelik beyânatlarla ortalığı karıştırmakta; toplumun mânevî dengesini zedeleyerek fitne rüzgârları estirmekteydiler. Sultan Abdülhamîd Hân, ilim, irfân ve takvâda zirvede olan, gönülleri teskin edebilecek, nasihatiyle kalpleri yumuşatabilecek ve hakkı savunabilecek bir zât olarak Şeyh Ömer Ziyâüddîn Hazretleri’ni İstanbul’a celbetmiştir.

Hazret’in bu dâvete icâbeti, yalnız bir şahsî vazîfe değil; aynı zamanda devletin istikbâline yön veren, fitnenin önünü kesen, adâlet ve hakîkatin sesi olan bir irşâd hareketi olarak değerlendirilmelidir. O, her zaman olduğu gibi ne siyâset girdabına kapılmış ne de birilerinin hizbine yâr olmuş; dâimâ adâletin, hakkaniyetin safında kalmıştır.

Bu hâdise, Gümüşhânevî meşrebinde ilim ve irşâdın sâdece bireysel kemâl için değil; toplumun huzûru ve devletin bekāsı için de ne denli ehemmiyet arz ettiğinin açık bir göstergesidir.

Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri (Kuddise Sirruhû), Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin çağrısına hiçbir tereddüt göstermeksizin icâbet ederek, İstanbul’a teşrif etmiş; zorlu ve fitneyle dolu bir dönemde adâlet, edep ve istikāmet üzere mânevî hizmetini îfâ etmeye koyulmuştur.

Zîrâ o yıllar, İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin Osmanlı siyâsetine hâkim olmaya çalıştığı, Devlet-i Aliyyenin sarsıldığı ve bir kısım ulemânın bu fitne hareketine meyletmeye başladığı çalkantılı bir devirdi. Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri, bu hengâmda gönülleri sükûnete erdirecek, hakkı haykıracak ve ümmeti birleştirecek bir mânevî rehber olarak Şeyh Ömer Ziyâüddîn Hazretleri’ne ilticâ etmiştir.

Hazret, bu yüksek vazîfeyi bir hak ve adâlet borcu olarak görmüş; Sultan’ın şahsında devleti ve ümmeti müdâfaa ederek, İttihatçılarla ittifak eden bir kısım ulemânın ifsadına karşı ilim ve irfân ile karşı durmuştur. O, nefsânî hesapların, siyâsî çıkarların peşine düşmeyen, bilakis ahlâk, hakîkat ve ümmet birliği çizgisinde sebât eden bir gönül eriydi.

İstanbul’da bulunduğu süre zarfında, ulemâya ve halk zümresine yönelttiği nasihatlerde, dâimâ hakkaniyeti, adâleti, şer’î istikāmeti esas almış; devletin selâmeti ile ümmetin izzetini bir ve berâber görmüş; kalplere hem ilim hem zikir hem de hikmet telkin etmiştir.

Onun bu mücâdelesi, bir kez daha göstermiştir ki:Gerçek mürşid-i kâmil, yalnız halvet köşesinde kalmayan; gerektiğinde ümmetin ve milletin selâmeti için sözüyle, irfânıyla ve dirâyetiyle meydanda yer alan kişidir. Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri, işte bu çizginin mücessem bir timsali olarak, Gümüşhânevî meşrebini ilim, edep, cesâret ve teslîmiyet ile her dâim yaşatmıştır.

Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri’nin Devlet-i Aliyye müdâfaası olarak Hadîs-i Erba‘în fî Hukûki’s-Selâtîn adlı bir risale te’lîf etmiştir. Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri (Kuddise Sirruhû), yalnızca bir mürşid-i kâmil, bir hadîs âlimi değil; aynı zamanda Devlet-i Aliyyenin bekāsını, hilâfet-i islâmiyyenin izzetini müdâfaa eden bir gönül eriydi. Bu yüksek vazîfenin en müşahhas tezâhürlerinden biri, 1908 yılında, Osmanlı Devleti’nin en buhranlı zamanlarında neşrettiği kıymetli eseri arz ettiğimiz Hadîs-i Erba‘în fî Hukûki’s-Selâtîn adlı eseridir.

Bu eser, Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin saltanatının son demlerinde, İkinci Meşrûtiyet’in îlânıyla berâber derinleşen siyâsî buhranlar karşısında, İslâmî bir duruş, fıkhî bir teyit ve mânevî bir müdâfaa olarak kaleme alınmıştır. Hazret, o yıllarda 9. Alay müftüsü sıfatıyla da görev yapmakta olup, bu eserini bizzât Sultan Abdülhamîd Hân’a takdim etmiştir.

Eserin Ana Temâsı: Şer‘î Bir Müdâfaadır. Müellif, eserinin daha başında şu cümleyle, hem niyetini hem de ahkâm-ı şer‘iyyeye dayanan ilmî yaklaşımını ortaya koyar: “Şer‘an hukûk-ı selâtîne riâyet ve emr ve fermân-ı hümâyunlarına itâat ve inkıyâd ile mükellefiz.”

Bu ifâde, İslâm hukûkunda devlet başkanına, yâni sultana itaatin bir farz-ı ayın olduğuna işâret eder. Hazret, bu görüşü hadîs-i şerîflerle istinâd ettirerek, o dönemin fitne rüzgârlarına karşı ilim ve hikmetle bir siper oluşturmuştur.

Hazret, eserinde yer verdiği kırk hadîs-i şerîfi, II. Abdülhamîd Hân’ın Panislamizm siyâsetini teyit ve destekleyecek bir şekilde şerhetmiş; ümmetin birliği, hilâfetin korunması, sultânın hakları ve toplumun âdâb-ı muâşeretine dâir derin îzâhlarla meseleyi ilmî bir temele oturtmuştur. Bu yaklaşımıyla, hem ümmetin mânevî birliğini hem de Devlet-i Aliyye’nin siyâsî istikāmetini muhâfaza etmeye hizmet etmiştir.

Eserde, sultânın otoritesine riâyetin şer‘î boyutları, itâatsizliğin fitne ve tefrikaya sebep olduğu vurgulanmakta; Ümmet-i Muhammed’in yegâne kurtuluş yolunun, Allâh’ın ipine ve Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in sünnetine sımsıkı sarılmakla mümkün olacağı bilhassa işlenmektedir.

Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri’nin bu eserinde Rabbânî bir âliminin siyâsî basîreti müşâhede edilmektedir.

Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri’nin bu eseri, yalnızca hadîs ilminde vukûfiyetini değil, aynı zamanda devlet adamı basîretini, siyâsî derinliğini ve mânevî hassasiyetini de ortaya koyar. Bu yönüyle, hem bir ilmî eser hem de zamânın fitnesine karşı kaleme alınmış bir mânevî manifesto niteliği taşır.

Gümüşhânevî meşrebine sadâkatle bağlı kalan Hazret, bu eser vesîlesiyle de zikir ile fikir, ilim ile amel, siyâset ile hikmet arasındaki hassas dengeyi bir kez daha muvaffakiyetle ortaya koymuştur.

Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri’ne bağlılıklarıyla mâruf olan ve İttihâd-ı Muhammedî Cemiyeti adıyla teşekkül eden dönemin ulemâsı, Gümüşhânevî Tekkesi’ni bir irfân ve istikāmet mektebi bilmiş; bu mübârek dergâhın sohbetlerine ve hatm-i hâcegân meclislerine büyük bir iştiyakla iştirâk etmişlerdir.

Zîrâ Gümüşhânevî meşrebi, yalnız zâhirî ilmi değil, aynı zamanda mânevî âdâbı, ümmet birliğini ve şer‘î nizama sadâkati esas alan bir irfân yoluydu. Bu sebeple, İttihâd-ı Muhammedî ulemâsı, siyâsî çalkantılar içinde dahi devletin bekāsını, hilâfet-i islâmiyyenin izzetini ve Ümmet-i Muhammed’in vahdetini bu dergâhta nefes alarak muhâfaza etmek istiyorlardı.

Ancak ne yazık ki, o dönemin fitne rüzgârlarını estiren ve ümmetin birliğini zedeleyen İttihatçı gruplar, hak ve hakîkat yolunun bu nurlu hizmetkârlarını hedef almışlardır. Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri (Kuddise Sirruhû), ilimde, takvâda, devlet ve ümmet sadâkatinde sebatkâr duruşuyla İttihatçıların dikkatini çekmiş ve onların karanlık listelerine adı yazılanlardan biri olmuştur.

Bu kara listeler, yalnız zâhirî bir muhâlefetin değil, aynı zamanda mânevî irfânın, edebin, ilmin ve vicdanın da hedef alındığını gösterir. Zîrâ Şeyh Ömer Ziyâüddîn Hazretleri, yalnızca bir tarîkat şeyhi değil; aynı zamanda hakîkatin dili, sünnetin muhâfızı, ümmetin mânevî irşatçısı idi. Onun sessiz sedasız kalplere işleyen hikmetli irşâdı, fitnecilerin karanlık emelleri karşısında en büyük mânevî set olmuştur.

Bu dönem, bir kez daha gösterdi ki; mürşid-i kâmil, fitne zamanlarında yalnızca bir zikir halkasının değil; aynı zamanda hakîkatin, adâletin ve ümmet vahdetinin de sığınağıdır. Gümüşhânevî Tekkesi, bu duruşun ve mânevî direnişin kutlu adresi olarak târih sahnesinde müstesnâ bir yer edinmiştir.

Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri (Kuddise Sirruhû), ömrünü ilim, irfân ve ümmet hizmetine vakfetmiş; her dâim adâlet, takvâ ve hakîkatten ayrılmamış bir gönül sultânı idi. Ancak ne gariptir ki, zamânın fitnesi ve siyâsî fırtınaları bu nur yüzlü zatı da hedef almış; gönlünde hiçbir dünyâ hesâbı olmayan bu ulvî mürşid-i kâmil, büyük bir zulmün kurbanı olmuştur.

Hicrî 1327 / mîlâdî 1909 târihinde vukû bulan ve târihe 31 Mart Vak‘ası olarak geçen kargaşa sırasında, hiçbir ilgi ve dahli olmadığı hâlde, İttihatçıların yönlendirdiği Dîvân-ı Harb-i Örfî Mahkemesi tarafından, Hareket Ordusu’nun İstanbul’a gelişiyle Şeyh Ömer Ziyâüddîn Hazretleri de itham ve iftira çemberine alınmıştır.

O ki, her zaman devletin selâmetini, ümmetin birliğini, Kur’ân ve Sünnet’in izzetini öncelemişti. Ne var ki, o dönemin siyâsî ihtirasları ve entrikaları, hakîkatin sesini kısmak, ehl-i kemâli susturmak için bu nurlu velîyi de hedef seçmişti. Hiçbir delil, hiçbir şâhid, hiçbir meşrû gerekçe olmaksızın, sırf Sultan Abdülhamîd Hân’a sadâkati ve ilmiyle hakkı haykırması sebebiyle, müebbet kalebentliğe yâni ömür boyu hapis cezâsına çarptırılmıştır.

Bu zulmün mahkûmu, Hazret’in ne gönlündeki rızayı ne de yüzündeki vakar ve teslîmiyeti zerre kadar gölgelemiştir. Çünkü o, bilmekteydi ki: “Bir gönül erbâbının gerçek makāmı, Allâh’ın rızâsıdır; mahlûkun takdiri değil.”

Olaylar karşısında aslâ kin tutmamış, ne bir isyân ne de bir şikâyet serdetmiş; bilakis sabır, tevekkül ve teslîmiyet ile Allâh’a yönelmiş, fitnenin çirkin yüzü karşısında edebin, sabrın ve irfânın timsâli olmuştur.

Bu elim hâdise, târihin satırlarında bir zulmün utanç vesîkası olarak kayda geçmiş; Gümüşhânevî meşrebini temsil eden bu kutlu zatın ismi ise, sabrın, sadâkatin ve ihlâsın bir nişânesi olarak kalplerde ve gönüllerde yaşamaya devâm etmiştir.

Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri’ne verilen müebbet kalebentlik hükmü, sâdece bir şahsın değil; aynı zamanda ilmin, irfânın, mâneviyâtın ve ümmet birliğinin susturulmak istendiği kara bir leke olarak târihe geçmiştir. Bu ağır ve haksız hüküm, bizlere, İttihatçıların Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri’ne ve ona gönülden bağlı olan meşâyih-ı kirâm hazarâtına beslediği düşmanlık ve şiddetli nefretin derecesini açıkça göstermektedir.

Zîrâ mesele yalnızca bir siyâsî çekişme değil; aynı zamanda Devlet-i Aliyyenin mânevî dayanaklarını hedef alan bir ifsad hareketiydi. Bu yüzden Gümüşhânevî meşrebini ve onun temsilcilerini susturmak, yok etmek isteyen bu çevreler, Şeyh Ömer Ziyâüddîn Hazretleri’ne en ağır cezâyı revâ görmüşlerdir.

Ne var ki, kaderin cilvesi ve Hazret’in teslîmiyet ehli gönlü, bu zulmün dahi bir hayra vesîle olmasını murâd etmişti. Cezâsı bir süre sonra sürgüne çevrilmiş, Hazret, bu sürgün için bizzât kendi arzusuyla Medîne-i Münevvere’yi talep etmiş ve Hicaz topraklarına gönderilmiştir.

Bir aşk yolcusunun, bir irfân erinin, bir ümmet dertlisinin sürgünü dahi ne yüce bir vuslattır ki; gönlünü ve adımlarını Rasûl-i Ekrem Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in nurlu beldesine yöneltmiştir. O kutlu topraklara sürgün olmak, zâhiren bir cezâ gibi görünse de, bâtınen bir tevafuk, bir lütuf ve bir vuslatın müjdesi olmuştur.

Şeyh Ömer Ziyâüddîn Hazretleri, sürgün karârına karşılık ne kin ne öfke beslemiş; aksine kalbini Medine-i Münevvere’nin nûruna açarak, her türlü dünyâ sıkıntısını edep, sabır ve teslîmiyetle karşılamıştır. Böylece o, hem dünyâda hem de âhirette, sabır ehlinin ve sadâkat yolcularının arasında şerefle anılmıştır.

Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) için, zâhirde bir cezâ olan sürgün, bâtınen bir vuslat, bir bayram, bir İlâhî ikrâm olmuştur. Zîrâ sürgün karârını alanlar, onu medeniyetin dışına, gözden uzak bir diyara gönderdiklerini zannederken; Hazret, mübârek Medîne-i Münevvere’ye, Fahr-i Kâinât Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in nurlu ravzasının gölgesine gönderilmişti. Bu sürgün, aslında bir dâvet, bir lütuf, bir yükseliş vesîlesi idi.

Çünkü niyet hâlis olunca, verilen mücâdele Allâh katında mebrur ve makbul olunca, zâhirî mihnetlerin bâtınında nice İlâhî mükâfatlar gizlenir. Hazret, bu sürgünü tam bir teslîmiyet ve tevekkül ile karşıladı. Gönüllerin sultânına yakın olmanın hazzı ile Medîne-i Münevvere’ye ikāmet eyledi.

Ve Cenâb-ı Hakk’ın ve Habîb-i Edîb’i (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in rahmet kapıları ona bir başka lütufla da açıldı. Mısır Hidîvi Abbâs Hilmi Paşa, bir gece rüyasında Fahr-i Kâinât Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)i görür. Rüyâsında, Rasûl-i Ekrem Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem), ona bizzât hitâb ederek: “Medîne-i Münevvere’de bulunan Hâfız Ömer’i himâyene al, onu Mısır’a getir!” buyurur ve Hazret’in künyesini de vererek onu tafsîlatlı bir şekilde târif eder.

Bu İlâhî işâret, mürşid-i kâmillerin mânevî makāmının, dünyevî zâlimlerin tasarruflarının çok ötesinde bir İlâhî muhâfaza altında olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Zîrâ her ne kadar dünyâda kara listelere alınmış, haksızlıklara uğramış olsalar da, Allâh’ın dostları, Peygamber Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in muhabbet nazarından aslâ düşmezler.

Bu vak’a, Allâh dostlarının duâlarının ve sadâkatlerinin ne denli mükâfatlandırıldığının, onların zâhirde hor görülse de bâtında nasıl ulvî makamlara yükseltildiğinin en berrak delillerinden biridir.

Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri (Kuddise Sirruhû), Medîne-i Münevvere’de sürgün adıyla lütuf gölgesinde yaşadığı o kutlu günlerde, İlâhî bir hikmetin tecellîsine bir kez daha şâhit olmuştur. Zîrâ niyetin hâlisiyeti, sabrın ihlâsı ve teslîmiyetin bereketi her zaman olduğu gibi bu hâdisede de mazharını bulmuştur.

Mısır Hidîvi Abbâs Hilmi Paşa üç gece üst üste aynı rüyayı görmüştür. Her defâsında, âlemlere rahmet olarak gönderilen Fahr-i Kâinât Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem), ona nazar ederek buyurmuşlardır ki: “Medîne-i Münevvere’de bulunan Hâfız Ömer’i himâyene al, onu Mısır’a götür!”

Bu rüyâ-i sâdıka, Abbâs Hilmi Paşa’nın gönlünde derin bir tesir bırakmış, bu işâretin sıradan bir zuhûrât değil, İlâhî bir ferman olduğuna kesin kanâat getirmiştir. Böylece, maiyyetinden bir toplulukla birlikte, Mısır’dan Medîne-i Münevvere’ye doğru yola çıkmıştır.

Medîne-i Münevvere’ye vâsıl olduklarında, Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri’ni bularak mâlum rüyâyı en ince detayına kadar anlatmış, onu bizzât almak ve Mısır’a dâvet etmek için geldiğini edeble, hürmetle beyân etmiştir.

Bu kutlu karşılaşma, bir kez daha göstermiştir ki; zâhirde cezâ gibi görülen nice hâdiseler, bâtında Allâh’ın lütuflarına ve Peygamber-i Ekrem (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in şefâat nazarına kapı açar.

Mürşid-i kâmillerin gönülleri Hakk’a bağlı olduğu müddetçe, dünyâ mihnetleri onlara erişemez; kaderin göğsünde onlar için bir yol dâimâ açılır.

Şeyh Ömer Ziyâüddîn Hazretleri’nin bu sürgün yolculuğu, böylece bir hicretten bir vuslata, bir imtihandan bir ihsâna dönüşmüş; Medîne-i Münevvere’nin ebedî nûrundan sonra, Mısır beldesi de onun irfân ve feyzine kavuşmuştur.

Mısır Hidîvi Abbâs Hilmi Paşa, birbiri ardına gördüğü üç rüyâ-i sâdıka ile İlâhî bir işâretin muhâtabı olmuştur. Her defasında, kâinâtın fahr-i ebedîsi, Rasûl-i Ekrem Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem), ona apaçık bir beyanla hitâb ederek şöyle buyurmuştur: “Medîne-i Münevvere’de bulunan Hâfız Ömer’i himâyene al, onu Mısır’a getir!”

Bu peygamberî hitap, Abbâs Hilmi Paşa’nın kalbine öyle bir yakîn ve vecd hâli vermiştir ki, bir an bile tereddüt etmeden Mısır’dan Medîne-i Münevvere’ye doğru yola çıkmaya karar vermiştir. Maiyetindeki zevâtla birlikte uzun bir yolculuğun ardından peygamberler şehrine vâsıl olmuş, aşk ve hürmetle Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri’ni bulmuştur.

İşte o nurlu buluşmada, Abbâs Hilmi Paşa gördüğü rüyayı Hazret’e aynen nakletmiş, bizzât Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)den aldığı bu İlâhî emirle kendisini Mısır’a dâvet etmek ve himâyesine almak üzere geldiğini arz etmiştir.

Bu hadise, Allâh dostlarının gönüllerinin ve adımlarının peygamberî bir nazar ile korunduğunu, zâhiren bir mihnet gibi görünen sürgünün aslında bir vuslat ve İlâhî bir lütuf kapısı olduğunu gözler önüne sermiştir.

Zîrâ gerçek mü’min bilir ki: Her zorlukta bir kolaylık, her mihnette bir lütuf, her sürgünde bir vuslat saklıdır. Gönlünü ve niyetini Hakk’a teslim eden, Rasûl-i Ekrem (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in himâyesine de kavuşur.

Bu kıssa, Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri’nin sabrının, sadâkatinin ve teslîmiyetinin bir mükâfatı olarak, mübârek Medîne-i Münevvere’den Mısır’a uzanan yeni bir hizmet kapısının açılışına vesîle olmuştur.

Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri (Kuddise Sirruhû), gönlünü her dâim Habîb-i Kibriyâ Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in nazarına teslim etmiş bir mürşid-i kâmil idi. İşte bu yüzden, Peygamber-i Ekrem Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)den rüyâ-yı sâdıka yoluyla gelen emir, Hazret’in kalbinde bir an dahi tereddüde yol açmamış, itaatin en yüce makāmı ile kabûl olunmuştur.

Lâkin bu hicret, Hazret’in gönlünde hicran gözyaşlarının bir nehir gibi çağlamasına da vesîle olmuştur. Zîrâ Medîne-i Münevvere, onun aşkının, irfânının ve teslîmiyetinin ebedî menziliydi. Ravza-i Mutahhara’dan ayrılmak, bir velî kalbi için elbette ki derin bir hüzün, tarifsiz bir hicran sebebiydi. Fakat o, emre itaatin ne büyük bir şeref olduğunu, Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e mutlak teslîmiyetin gönülde açtığı kapıları bilmekteydi.

Böylece, Abbâs Hilmi Paşa ile birlikte Medîne-i Münevvere’den ayrılmış, gözlerinden süzülen yaşlarla ama kalbinde İlâhî bir huzur ve emre sadâkatle Mısır’a geçmiştir.

Mısır’a varışlarında, Abbâs Hilmi Paşa, Hazret’e en yüksek hürmeti göstermiş ve onu Müntezeh Sarayı’na yerleştirerek, bizzât saray hocası tâyin etmiştir. Bu görev, zâhirde bir sürgünün nihâyeti gibi görünse de, bâtınen irfânın yeni bir meclis bulduğu, ilmin yeni gönüllere ulaştığı, hakkın sesinin yeni diyarlarda yankı bulduğu bir vuslat olmuştur.

Şeyh Ömer Ziyâüddîn Hazretleri (Kuddise Sirruhû) burada da aynı edep, aynı ihlâs ve aynı ilim neşesiyle insanlara hizmet etmeye devâm etmiş; Gümüşhânevî meşrebini Mısır topraklarında da yaşatarak, hikmet, ilim ve takvâ ile yoğrulmuş mânevî bir iz bırakmıştır.

Mısır Hidîvi Abbâs Hilmi Paşa, Medîne-i Münevvere’den rüyâ-yı sâdıka ile dâvet ettiği Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri (Kuddise Sirruhû)’ni, her dâim “Rasûl-i Ekrem Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in emâneti” olarak görmüş ve ona on yıl boyunca en yüksek hürmetle, kusursuz bir hizmetle iltifat etmiştir. Bu mânevî sadâkat, Abbâs Hilmi Paşa’nın kalbinde taşıdığı edep ve teslîmiyetin berrak bir aynası olmuştur.

Ne var ki, dünyâ bir imtihan sahnesidir. Birinci Cihan Harbi’nin çalkantılı yıllarında, Mısır üzerindeki baskısını arttıran İngilizler, Osmanlı Devleti’ne ve Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri’ne sadâkatiyle bilinen kimseleri hedef almışlardı. Bu karanlık dönemde Abbâs Hilmi Paşa’nın sarayına baskın düzenleyen İngilizler, Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri (Kuddise Sirruhû)’ni haksız yere tutuklayarak Mısır’ın zindanlarına hapsetmişlerdir.

Fakat dünyânın zincirleri, bir velî-i kâmilin azad gönlünü esir alamazdı. Zîrâ onun kalbi, dâimâ Rasûlüllâh Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e yönelmiş; sabır, tevekkül ve edep ile süslenmişti. Her zorlukta bir kolaylık saklıydı ve Hazret, bu imtihanı da Allâh’a tevekkül ile karşıladı.

Çok geçmeden, Abbâs Hilmi Paşa, dostluk ve vefâ borcunu en yüksek gayretle îfâ ederek, Hazret’in serbest bırakılmasını sağladı. Bu da bir kez daha gösterdi ki: Rasûlüllâh Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in emânetine sâhip çıkanlar, İlâhî inâyetin koruması altındadır. Zâlimin tuzağına düşen Allâh dostları, sabır ve sadâkatle haklarını muhakkak geri alırlar.

Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri (Kuddise Sirruhû), bu zorluğu da sabır, vakar ve teslîmiyetle aşıp, gönüllerin sultânı olarak, irfân ve hikmet yolculuğunu sürdürmüştür.

Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri (Kuddise Sirruhû), gönlünü her dâim Allâh-u Te‘âlâ’ya ve Rasûl-i Ekrem Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e bağlamış; dünyâ meşakkatlerine karşı sabır, edep ve teslîmiyetle yolunu sürdürmüş bir mürşid-i kâmil idi. Lâkin kaderin cilvesi, onun gönlünü bir ömür boyu sevdayla bağlı olduğu Pâyitaht-ı İstanbul’dan uzak düşürmüştü.

Zamânın devranı dönmüş, 14 Nisan 1912 târihinde İttihatçılar tarafından umûmî bir af îlân olunmuştu. Bu af üzerine, Hazret, İstanbul’daki Meşîhat Makāmı’na resmî bir müracaatta bulunarak, mânen hicranla terk ettiği İstanbul’a dönme arzusunu dile getirmişti. Ne var ki, dönemin İttihatçı Şeyhulislâmı Mûsâ Kâzım Efendi, Hazret’in bu mâsum talebini reddederek, bir kere daha zulmün kapılarını aralamıştı.

Mûsâ Kâzım Efendi, Hazret’in Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri’ne olan sadâkatini, onu müdâfaa eden eserlerini ve gönül bağını bahane ederek, af kanunundan istifâde etmesine mâni olmuş, böylece onun İstanbul’a dönüş yolunu kapatmıştır.

Bu menfur engel, yalnızca bir insanın vatanına dönmesini değil, aynı zamanda bir mânevî hazîneyi, bir ilim ve irfân güneşini ümmetin nazarından uzak tutma kastını da taşımaktaydı. Çünkü Şeyh Ömer Ziyâüddîn Hazretleri (Kuddise Sirruhû), yalnızca bir sûfî değil; aynı zamanda ümmetin dirliğini, devletin bekāsını, Kur’ân ve Sünnet’in izzetini temsil eden bir mânevî şahsiyetti.

Lâkin Hazret, bu ikinci hicranı da sabır, tevekkül ve rızâ ile karşılamış, her ne kadar zâhiren af kapısı yüzüne kapanmış olsa da, İlâhî rahmetin ve Rasûlüllâh Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in gönlündeki makāmından bir an bile mahrum olmamıştır.

Her yanda mağdur, her hâlde mahfûz olan Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri’nin imtihanı bitmek bilmiyordu. Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri (Kuddise Sirruhû), ömrü boyunca Hakk’a sadâkat, Rasûlüllâh Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e sevdâ, Devlet-i Aliyye’ye vefâ ile yaşayan bir mürşid-i kâmil, bir gönül sultânı idi. Ne var ki zamânın fitneleri, siyâsî ihtirasları ve içtimaî çalkantıları, onu hem doğuda hem batıda bir garip yolcu, bir sabır timsali haline getirmiştir.

Bir tarafta, Mısır’da İngilizler, onun Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri’ne olan sadâkatini ve İslâm birliğine dâir duruşunu bahane ederek Hazret’i haksız yere zindana atmışlar; diğer tarafta ise Pâyitaht-ı İstanbul’un İttihatçı iktidarı, Hazret’in Sultan Abdülhamîd ile geçmişte kurduğu hukuk ve bağlılık sebebiyle ona İstanbul kapılarını kapatmıştır.

Böylece Hazret, zâhirde iki taraftan da görünüşte mahrum edilmiş, fakat bâtında her dâim İlâhî muhâfazanın, Rasûlüllâh Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in himâyet dâiresinde kalmıştır. Çünkü dünyâ ehlinin reddi, Hakk katında bir yükselişin habercisidir.

O hiçbir zaman, ne zindana düşmekten ne de İstanbul’a kabûl edilmemekten incinmiş, aslâ şikâyet yoluna girmemiştir. Bilakis, irfânının, edebinin ve teslîmiyetinin bir gereği olarak her daim: “Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler” sözünü hâliyle yaşamış, sabır ve tevekkül ile yoluna devâm etmiştir. Bu hadise, Hakk dostlarının kıymetini zamânın zâlimleri bilmezken, gök ehlinin onlara nazar ettiğinin, sabırla pişen gönüllerin her zaman İlâhî yardım ve vuslatla şereflendirildiğinin apaydınlık bir nişânesidir.

Sultan Vahîdüddîn Hân Hazretleri, saltanat makāmına teşrif edene dek, Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri ile geçmişte ünsiyeti ve sadâkati bulunan zevâta karşı İttihatçıların zulüm ve eza dönemi devâm etmiş; birçok âlim, meşâyih ve sadık gönül eri, iftiralarla, sürgünlerle, hapislerle imtihan edilmişti.

Bu hüzünlü devrin en büyük mağdurlarından biri de, hiç şüphesiz, Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) gibi Gümüşhânevî silsilesinin mânevî burçlarında yer alan irfân sultanları idi. Ne var ki, kaderin yeni bir cilvesi olarak, Sultan Vahîdüddîn Hân Hazretleri’nin tahta çıkışı, bu karanlık devrin nihâyet bulmasına vesîle olmuştur.

Sultan Vahîdüddîn Hân Hazretleri, Şeyhulislâm Mustafa Sabri Efendi Hazretleri’nin de desteğiyle, elinden geldiği nispette: İttihatçı fitnesine bulaşanları devlet makamlarından tasfiye etmeye, zulme uğrayan, haksızlığa mâruz kalan ilim ve tarîkat ehlinin mağduriyetlerini gidermeye, Devlet-i Aliyye’nin çehresini yeniden adâlet ve edep ile süslemeye gayret göstermiştir.

Bu tasfiye ve ıslâh süreci, bir nevi gönüllerde yeniden uyanan bir baharın, mânevî bir tecdidin işâreti olmuştur. Çünkü hakkın sesi, ne kadar susturulmaya çalışılırsa çalışılsın, bir gün mutlaka yankısını bulur; adâlet, gecikse de tecellî eder ve elbette bu kutlu gayretlerin arka planında dâimâ Kur’ân ve Sünnet’e bağlılık, ümmetin birliği ve İslâm ahlâkına sadâkat gibi Gümüşhânevî meşrebine has değerlerin izleri okunmaktadır.

Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri (Kuddise Sirruhû), ömrünün en çileli ve sabırla yoğrulmuş demlerinden sonra, ilmin ve irfânın merkezi olan Pâyitaht-ı İstanbul’da, Hakk’ın adâletinin ve kulun sabrının meyvesi olan bir iade-i îtibâr ile şereflenmiştir.

5 Ağustos 1919 târihinde, Meşîhat Makāmı tarafından, Hazret’in aslî vazîfesi olan tedrîsât ve irşâd hizmetine dönmesi uygun görülmüş; bu vesîleyle kendisine, Dâru’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi'nde Hilâfiyat Kürsüsü ve ardından da Hadîs Kürsüsü Müderrisliği tevdî edilmiştir.

Bu büyük lütuf, yalnızca bir makam iadesi değil; aynı zamanda hakkın bâtıla, sabrın zulme, ilmin cehâlete galebesinin tecellîsidir. Zîrâ şerefli bir ömrü Rasûlüllâh Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in sünnet-i seniyyesini yaymaya vakfeden bu gönül sultânı, nihâyet ilim meclislerine, talebeye, hadîs kürsüsüne kavuşmuş, gönlünde taşıdığı muhabbet-i Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) ile yeniden irşâd halkalarına durmuştur.

Bu iade-i itibarla birlikte, Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri’nin (Kuddise Sirruhû) hem gönüllerde hem de ilim sahasında bıraktığı derin izler bir kez daha tasdik edilmiş; geçmişte mâruz kaldığı zulümlere karşı hakîkatin susmayan sesi yeniden duyulmuştur.

1919 senesinde, Gümüşhâneli Tekkesi’nin postnişîni olan Şeyh İsmâîl Necâti Efendi (Kuddise Sirruhû) Hazretleri’nin vefâtının ardından, Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin (Kuddise Sirruhû) mânevî silsilesinde yetişen üçüncü büyük halîfesi, Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri (Kuddise Sirruhû), irşâd makāmına postnişîn olarak tâyin edilmiştir.

Bu tayin, Gümüşhâneli Dergâhı’nın hem zâhirî hem bâtınî istikāmetine sadâkatle bağlı kalınarak gerçekleştirilmiş, irfân ve tasavvuf meşalesinin aynı aşk ve edep üzere yanmaya devâm etmesini sağlamıştır. Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri (Kuddise Sirruhû), ilmiyle, takvâsıyla, hadîs ilmine ve sünnet-i seniyyeye bağlılığıyla temâyüz etmiş, mürşid-i kâmil vasfını en güzel şekilde tebarüz ettirmiştir.

Postnişîn olduğu bu yeni dönemde de: Hadîs derslerine, hatm-i hâcegân meclislerine ve ilim tedrîsâtına aynı sadâkatle devâm etmiş, Gümüşhânevî Dergâhı’nı hem bir ilim ocağı hem de bir irfân menba‘ı olarak yaşatmıştır.

Bu tevcîh, aynı zamanda bir iade-i îtibârın, bir mânevî hilâfetin ve bir irşâd zincirinin lâyıkıyla devamıdır. Çünkü Gümüşhânevî meşrebinde post; bir izzet değil, bir hizmet kapısıdır. Makam; bir süs değil, bir yük ve mesuliyettir. Şeyh Ömer Ziyâüddîn Hazretleri (Kuddise Sirruhû) bu postta dâimâ tevâzu, edep, sabır ve sünnet-i seniyyeye bağlılık ile hareket etmiş, müridânına hem zâhirî hem bâtınî ilimlerle rehberlik etmiştir.

Sultan Vahîdüddîn Hân Hazretleri, saltanatı devraldığı günlerden îtibâren, hakîkî mürşidlerin ilim ve irfânına gönül vermiş, tasavvuf yolunun nûruna tâlip olmuş bir hükümdardı. Zîrâ o, milletin ve devletin kurtuluşunu yalnızca maddî tedbirlerde değil, aynı zamanda mânevî dirilişte ve nefs tezkiyesinde görmüştü.

Bu yüksek arayışı ve teslîmiyetin bir netîcesi olarak, Gümüşhânevî Dergâhı’nın postnişîni Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri (Kuddise Sirruhû)na bizzât intisâb etmiş, Nakşibendî tarîkatından ders almış ve bir rivâyete göre seyr ü sülûkünü tamamlayarak kendisinden hilâfet almıştır.

Bu derin ve samîmî bağ, Sultan Vahîdüddîn Hân Hazretleri’nin gönlünde mürşidine karşı taşıdığı muhabbet ve edep ile daha da derinleşmiş, günlerden bir gün Gümüşhânevî Tekkesi’ni bizzât teşrif ederek, Şeyh Ömer Ziyâüddîn Hazretleri’nin mübârek ellerini hürmetle öpmüştür.

İşte o mukaddes buluşmada, Sultan Vahîdüddîn Hân Hazretleri, şöyle arz eder: “Efendim, Şeyhulislâmlık makāmını uygun görürseniz, bu mübârek vazîfeyi size tevdî etmek arzusundayım.”

Bu teklif, yalnızca bir makam değil, ümmetin en yüksek ilmî ve dinî temsil mevkiiydi. Lâkin Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri (Kuddise Sirruhû), içinde bulunulan işgal ve kargaşa döneminin mânevî tahlilini yaparak, şu hikmetli cevabı vermiştir: “Sultânım, işgal altında bulunan bir memlekette fetvâ makāmı işgâl edilmez.”

Bu derin söz, tasavvufun dünyâ metâına değil, İlâhî rızâya tâbi olmasını, makam ve mevkilerin ancak hak ve adâlet zemini üzerinde değer taşıyacağını ne güzel ifâde etmektedir. Çünkü gerçek mürşidler bilirler ki: Makamlar geçicidir, İlâhî huzur bâkîdir. Zâhirde fetvâ vermek, bâtında Hakk’ın hükmüne teslim olmaktır.

İşte bu yüzden Hazret, sultana dahi edep ve zerâfetle hakîkati söylemekten geri durmamış, şan ve şöhretin değil, adâletin ve hakkaniyetin yanına saf tutmuştur.

Sultan Vahîdüddîn Hân Hazretleri, ömrü boyunca ilme, irfâna ve tasavvufa muhabbet beslemiş, bilhassa Gümüşhânevî silsilesinin nûrunu gönlünde taşımış bir pâdişahtı. Bu mânevî ünsiyetin ve sadâkatin bir tezâhürü olarak, mürşidi Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) vefat ettiğinde, Hazret’in mübârek asâsını teberrük olarak almış, bu mukaddes hatırayı hürmetle muhâfaza etmiştir.

Bu hâdisede, yalnızca bir asânın değil, aynı zamanda bir irşâd zincirinin, bir mânevî bereketin, bir sadâkat nişanesinin emânet alındığına işâret vardır. Zîrâ Allâh dostlarının her eşyası, sevenleri için bir nur vesîlesi ve bir gönül tesellisi olagelmiştir. Dağıstânî Hazretleri, hicrî 1338, mîlâdî 1920 senesinde, Fatma Sultan Câmii’nde bulunan dergâhta irtihâl-i dâr-ı bekā eylemiş; vefâtına kadar Ramûz okutmağa devâm etmiş ve irtihâlinden sonra, Süleymâniye Câmii hazîresine, hocalarının yanına defnolunmuştur.

Gümüşhânevî Tekkesi, yalnızca bir tekke değil; aynı zamanda ilim, edep ve irfân mektebi olarak asırlara nam salmıştır. Bu mektepten nice âlimler, mütefekkirler ve gönül sultanları yetişmiştir. Nitekim, asrın büyük âlimlerinden ve müfessirlerinden olan Ömer Nasuhi Bilmen Efendi’nin de Gümüşhâneli meşâyihından hilâfet aldığı rivâyet olunmaktadır.

Aynı şekilde, Kādirî meşâyihından Şeyh Mustafa Hayri Efendi Hazretleri de Gümüşhâneli Tekkesi’nde erbain çıkararak, bu tekkeden tefeyyüz edenlere bir halka daha olmuştur. Bu durum, Gümüşhâneli Dergâhı’nın tarîkatlar arasında dâimâ bir muhabbet ve feyz köprüsü olduğunu, ilim ve tasavvufun ittihadını gözeten bir meşreb taşıdığını açıkça göstermektedir. Çünkü Gümüşhânevî yolu, zâhir ile bâtının, ilim ile tasavvufun, sultan ile mürşidin birleştiği, kaynaştığı ve ahenkle yoğrulduğu bir irfân yoludur.

Osmanlı Fikr-i Islahâtında Dînî ve Fikrî Mücâdelenin Tezâhürü Mir’ât-ı Kānûn-ı Esâsî

Osmanlı Devleti’nin vükelâ ve rüesâsı, ecnebî müdâhalâtına müstenid bir ıslâhât ihtiyâcına mahal olmadığını, Devlet-i Aliyye’nin kendi kudret ve irâdesiyle dahi bir tecdîd ve ihyâ yoluna revân olabileceğini âleme ilân etmek murâdıyla, 23 Kânûn-ı Evvel 1293 (23 Aralık 1876) târihinde Kānûn-ı Esâsî nâmıyla meşhûr olan anayasayı îlân eyledi. Bu mezkûr vesîka, Tanzîmât-ı Hayriyye ile sadr olan modernleşme seyr-i sülûkünün tabii bir devamı mahiyetinde olup, yekûn 119 maddeden teşekkül etmiş idi. Bu îtibarla Kānûn-ı Esâsî, Osmanlı Devleti’nin garpta zuhûr eden modern anayasa hukûkunun inkişafına iştirakinin ilk remzi addedilmiştir.

Zât-ı Şâhâne Sultan Abdülhamîd-i Sânî Hazretleri zamânında, nâmütenâhî bir sür’at ve cehd ile, takriben iki ay zarfında tanzîm olunan bu Kānûn-ı Esâsî, ne yazıktır ki, altı buçuk ay gibi bir müddet-i kasîre içinde hayâtta kalabilmiş, lâkin Osmanlı siyâsî hayâtında derin bir in’ikâs bırakarak bir nevi mîlâd-ı siyâsî yâhut kırılma noktası teşkil eylemiştir.

Bu hâlin vukû bulduğu demde, İslâm ulemâsının ekseriyetince en mühim addedilen bâb, şerîat-ı garrâ-yı Ahmediyye ile bu anayasal idârenin birbiriyle telîf olunup olunamayacağı ve dahi şer-i şerîfin bu nevî bir nizâma cevaz verip vermeyeceği meselesi idi. Zîrâ cemiyet-i Osmaniyye’de, me’hazı müşkilâtla tahkîk olunan birtakım meçhûl odakların da tesîriyle, merhûm Midhat Paşa’nın ecnebîlere meylettiği, yeni bir rejim ihdâs etmek arzusunda olduğu, meclis-i meb‘usâna ehl-i nasrânîyi dahi dâhil ederek şerîat-ı garra-yı İslâmiyye’ye mugâyir kānûnlar ihdâs edeceği kabilinden nice dedikodular intişâr etmekte idi. Hattâ bu dedikodular, Kānûn-ı Esâsî’nin küfürle tel‘în edilmesine varacak kadar tefrîta varmıştı.

Her ne kadar bilcümle ulemâ bu Kānûn-ı Esâsî’ye mugârib olmasa da, ekser-i ulemânın bu nizâma karşı olduğunu zikretmek bir hakîkattir. Şu hâl ile, devr-i mezkûrda hukuk, siyâset ve din mefhumları arasında derûnî bir muhâsebe vukû bulmuş, Osmanlı milletinin mukadderâtı bu muhâsebenin netâicinden derinden etkilenmiştir.

Mezkûr Kānûn-ı Esâsî, bâzı erbâb-ı fikir ve ehl-i ilim tarafından “Bu kānûn rûh-i milletten münba‘is değildir; ale’l-umyâ ve ale’l-acele bir tercemedir. Fıkarâtından bâzısı, rûhiyyât-ı Osmâniyye, ictimâiyyât ve mâneviyât-ı İslâmiyeye münâfidir. Şerîat-ı garrâya aykırı ahkâmı hâvîdîr” diyerek hulâsa olunan bir nazarla tenkîde uğramıştır. Bu mefhûmun muktezâsınca, bir kısım muhalifîn “Almanya’nın bir şeyini tercüme edip üzerine bir Besmele vazederek bizi iğfâl etmek istiyorsunuz” demek sûretiyle, şiddet-i itirazlarını aleniyâta dökmüşlerdir.

Bu efkâr-ı muhalifâneye mukabil, mes’ele-i mezkûreyi dînî delâil ve referanslarla temellendiren, Kānûn-ı Esâsî’nin şer‘-i şerîf ile mütâbık ve kabil-i telîf olduğunu müdâfaa eden bâzı müstakîm efkâr da zuhûr etmiştir. İşte bu meyanda, dîn ile kânûn arasında vuslat ve uyum tesis etmek arzusunda olanlardan biri de Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Efendi olmuştur.

Zât-ı muhterem Dağıstânî Efendi, kelâmullâh olan Kur’ân-ı Azîmüşşân, hadîs-i şerîfler, usûl-i fıkıh, İslâm hukûku ve dahi târîh-i İslâmî ile tezyîn ve te’yîd eylediği bir risâle kaleme alarak, Kānûn-ı Esâsî’yi madde madde ele alıp, her bir hükmü dînî esaslar ile meşrûlaştırmaya gayret eylemiştir. Bu eser-i kıymettâr, Mir’ât-ı Kānûn-ı Esâsî nâmıyla yâd edilmiştir.

Risâle-i mezkûre, devr-i Osmânî’nin en mühim basın ve neşriyat organlarından biri olan Volkan Gazetesi vâsıtasıyla neşrolunarak cemiyet-i Osmâniyye’nin nazar-ı dikkâtine arz edilmiş ve şöyle beyân edilmiştir: “Kānûn-ı Esâsî’nin her bir fıkrasını, Dîn-i Mübîn-i İslâm’ın şer‘î esaslarına tevfîk ettirmek ve bu sûretle teceddüdü, teceddüd-i meşrû ve mübah bir hâl ile cem eylemek maksadını hâizdir.”

Böylece, bir tarafta şerîatın muhâfazası endişesiyle mütehakkim olan muhâlefet; diğer tarafta ise kānûnî ıslâhât ile İslâm’ın birbiriyle te’lîfi gayretini gösteren müdâfaa cephesi teşekkül eylemiş ve bu iki mefkûre arasında kıyâsî bir mücâdele vukû bulmuştur. Vukû bulan ictimâ‘î ve siyâsî inkılâblar zımnında, Kānûn-ı Esâsî, birçok erbâb-ı fikir ve ehl-i ilim tarafından dîn-i celîl-i İslâm ile te’lîf olunup olunamayacağı cihetinden müteaddid def‘âetle müzâkere ve münâzara olunmuş idi. İşte bu meyanda, fazîlet ve kemâl ehli, İttihâd-ı Muhammedî Cem‘iyyeti âzâsından olan Ömer Ziyâüddîn Efendi, anılan kânûnun her bir maddesini ve fıkrasını dînî esaslarla meşrûlaştırmak, her bir hükmü âyât-ı Kur‘âniyye, ehâdîs-i Nebeviyye ve kütüb-i fıkhiyye ile te’yîd etmek murâdıyla Mir’ât-ı Kānûn-i Esâsî nâmıyla bir risâle te’lîf etmiştir.

Bu risâle-i şerîfe, devrin mühim basın ve neşriyat organlarından olan Volkan Gazetesi vâsıtasıyla neşr ve ilân olunmuş ve şöyle beyân edilmiştir:

“Mir’ât-ı Kānûn-i Esâsî, her bir madde ve fıkrayı, kelâm-ı kadîm olan Kur’ân-ı Mübîn ile, Habîb-i Ekrem Efendimiz’in mübârek ehâdîsiyle ve dahi kütüb-i fıkhiyye-i İslâmiyye’nin şerîf delâiliyle istinad ettirerek, Kānûn-ı Esâsî’yi şer‘î meşrûiyet ile cem eylemek maksadını hâizdir. Böylece, Osmanlı Devleti’nin tecdîd-i idâresini, dîn-i mübîn-i İslâm ile kābil-i telîf kılmak husûsunda bir rehber-i ilmî ve dînî mahiyet taşır.”

Risâle-i mezkûre, o demlerde cem‘iyyet-i Osmâniyye’nin birçok tabakasında merak ve alâka ile okunmuş, Kānûn-ı Esâsî aleyhindeki bâzı menfî efkârın sukûtuna vesîle olmuştur. Neşriyle birlikte, şer‘î meşrûiyet dâiresinde bir anayasa tasavvuru cem‘iyyetin nazar-ı dikkâtine arz olunmuş ve bâzı ulemâ-yı kirâm tarafından dahi tasvîb olunmuştur.

“Kānûn-i Esâsî’miz Avrupa kavânîn-i esâsiyesinden tercüme edildiği, fakat bir hükümet-i mutlakanın tatbik edebileceği bir sûrette tertib ve kabûl edildiği mâlumdur. Bir rivâyete nazaran kânûn-i mezkûr Belçika Kānûn-i Esâsî’sinden alınmıştır. Hâlbuki İttihâd-ı Muhammedî Cemiyeti âzâsından fuzelâ-yı mevâli-i kiramdan fazîletlü Ömer Ziyaüddîn Efendi’nin Mir’ât-ı Kānûn-i Esâsî nâmıyla te’lîf ettiği risâlede her madde, her fıkra birer birer âyât ve ehâdîs ile kütüb-i fıkhiyeden birçok deliller îrâdiyle şer’i şerife tatbik edilmiştir. Demek oluyor ki Avrupalılar ve be-tahsis Belçikalılar kavânîn-i esâsîyeyi şer‘-i şeriften ahzetmiştir veyâhut hakîkat olan şerîat-ı Muhammediye’nin umûr-ı dünyâya taalluk eden cihetlerini onlar da kendiliklerinden bulabilmişlerdir”

Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’nin asırlardır devâm eden heybet ve ihtişâmının temel rüknü olan saltanat-ı seniyye, yalnız bir siyâsî idâre tarzı olmayıp, aynı zamanda Dîn-i Mübîn-i İslâm’ın şer‘î esaslarına müstenid, ulvî ve mukaddes bir nizâm-ı İlâhî olarak telâkki olunmuştur. Bu hakîkatin en ziyâde müdâfaa ve muhâfazası ise, devrin mümtâz tarîkat ve tasavvuf merkezlerinden biri olan Gümüşhânevî Tekkesi tarafından kemâl-i ihlâs ve gayret ile îfâ olunmuştur. Meşâyih-i kirâm, bilhassa Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin irşâd ve terbiyesinde yetişmiş olan halîfeler ve dervîşân, Osmanlı saltanatını yalnız dünyevî bir hükümet makāmı değil, aynı zamanda İslâm ümmetinin vahdetini ve intizâmını te‘min eden bir hilâfet-i kübrâ makāmı olarak görmüşlerdir.

Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri, ilmî kemâlin ve irfânî zenginliğin timsâli bir zât olarak, asrın mümtaz simâları arasında yer almıştır. Ulûm ve fünûnun envâını kuşatmış, zâhirî ve bâtınî maârifin her sahasında kendini vâkıf kılmıştır. Kelâmda hikmet, fıkıhta dirâyet, tefsîrde tefekkür, hadiste rivâyet ile müzeyyen, Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri, ilm-i hadîsi şerefli bir mihrap, fıkıh ve kıraati ise mârifet kandili kılarak, ulûm-i İslâmiyye’nin envârını devrinde parlatmış bir zât-ı celîldir. Kaleme aldığı eserlerle yalnız İstanbul’da değil, Dağıstan’dan Mısır’a, Trabzon’dan Edirne’ye dek muhtelif diyarlarda ilmî nüfûzunu neşretmiş, kalbleri nurlandırmıştır. Hazret’in kaleminden dökülen her satır, birer nûr damlası, birer irşâd menba‘ı mesâbesindedir.

Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri’nin kaleminden sâdır olan bu kudsî eserler, her biri kendi sahasında birer mürşid, birer ilim menba‘ıdır. et-Teshîlâtü’l-‘Atıre fî Kırâati’l-‘Aşere, kırâat ilminin bahrinde dolaşanlara yol gösteren bir mihrâk; Âdâbü Kırâati’l-Kur’ân, tilâvetin rûhâniyetiyle süslenmiş bir irşâd mecmûasıdır. Tercüme-i Akāid-i Nesefiyye, Ehl-i Sünnet îtikādının zarîf ve muhkem bir beyânıdır. Sünenü’l-Akvâli’n-Nebeviyye ve Zübdetü’l-Buhârî, sahîh hadîsin özünden kaynamış, hikmet ve hidayetle yoğrulmuş birer cevherdir.

Hadîs-i Erba‘în fî Hukûki’s-Selâtîn ise, adâlet ve idâre erkanına İlâhî hikmetler fısıldayan bir kitâb-ı nasîhadır. Zevâidü’z-Zebîdî ve Zübdetü’l-Buhârî Tercümesi, Arabîden Türkçeye çevrilen mârifet kandilleri olarak irfân halkalarına neş’e vermektedir.

Mir’ât-ı Kānûn-ı Esâsî, siyâsetnâmelerin en nezîhini, devlet idâresinde hikmetin lisanını göstermiştir.

Beyânât-ı Fetâvâ-yı Ömeriyye fi’t-Tarâiki’l-Aliyye, tarîkat yollarında istikāmet arayanların mürâcaat kaynağı olmuş; Mevlid-i Şerîf ve Kısas-ı Enbiyâ ise Avar diliyle, halkın gönlüne hitâb eylemiştir.

Mu‘cizâtü’n-Nebî ve Kitâbü’l-Mu‘cizât li-Cemî‘i’l-Enbiyâ ise peygamberlerin izzetli menkıbelerini anlatmakta, îmân kandillerini târihî bir derinlik ile yakmaktadır. Bu eserler silsilesi, bir âlimin değil; bir ârif-i billâhın, bir zât-ı kibriyânın gönlünden kaleme nakşettiği mârifet mîrâsıdır.

Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağistânî Hazretleri yazdığı eserleri hakkında şöyle buyurmuştur: Ömer Ziyâüddîn Efendi’nin vefâtından bir yıl önce kaleme aldığı Terceme-i Hal Varakası hayâtı kadar eserleriyle alâkalı da bize nihâî ve yeterince bilgiler vermektedir. Eserlerini kaleme aldığı diller, basılıp basılmadığı, baskı târihleri ve ziyan durumları açısından değerlendiren Dağıstânî’nin o dönemde halihazırda devâm eden çalışmaları da olduğunu bu kayıttan anlayabiliyoruz:

“Üç lisan üzere müteaddit manzum ve mensur, matbû ve gayr-ı matbû, yirmiyi mütecâviz âsârım vardır. Matbû olanlardan meşhurları Sünenü’l-Akvâli’n-Nebeviyye mine’l-Ehâdîsi’l-Buhâriyye nam Muhtasar-ı Buhârî’dir ki makām-ı meşîhat-ı ulyâdan bi’t-tasdîk Dersaâdet’te Mahmut Bey Matbaası’nda tab‘-ı hacerle matbûdur.

İkincisi Zübdetü’l-Buhârî’dir ki Mısır’da Şeyhu’l-Ezherî Efendi Hazretleri’nin tasdik ve takdiriyle Matbaa-i Kübrâ’da tabedilmiştir. Bir de usûl-i hadîsten Es’ile ve Ecvibe nam kitabım dahi Bursa Matbaası’nda hurûfât ile matbûdur.

Ve Metn-i Akâid Tercümesi nam eserim dahi keza Bursa Matbaası’nda tabedilmiştir.

et-Teshîlâtü’l-Âtire fi’l-Kırâati’l-‘Aşere nam eserim dahi Dersaâdet’te Rizeli Hasan Efendi Matbaası’nda tabedilmiştir.

Âdâbü’l-Kur’ân nam eserim dahi Matbaa-i Osmaniye’de tabedilmiştir.

Lehû Mevhibe-i Bârî Tercüme-i Buhârî nam kitâb-ı müstetâbdan yalnız iki forma miktarı tabolunarak kalmıştır.

Türkçe Mu‘cizât-ı Nebeviyye manzûm olarak Edirne Askerî Matbaası’da tabedilmiştir.

Ve hâkezâ Dağıstan’da Şeyh Şâmil’in lisânı bulunan Avar kabîlesinin lisanı üzerine Mevlîd-i Şerîf ve Mi‘râc-ı Şerîf ve Kısas-ı Enbiyâ manzum olarak tab ve neşredilmiştir.

Mevlid ve Mi‘râc ve Mu‘cizât Edirne’de Askeriyye Matbaasında tabedilmiş ve Kısas-ı Enbiyâ ise Dağıstan’da Timurhan Şora Matbaası’nda tabedilmiştir.

Gayr-ı matbû olan âsârım ise Tercüme-i Zübdetü’l-Buhârî me‘a’ş-şerh ikmâl edilerek nezdimde mevcuttur. Ve hâkezâ Kitâbü’l-İkrâr’dan Kitâbü’d-Da‘vâ ve ilâ âhirihî Mecelle, ‘Arabü’l-ibâre manzum olarak tertip edilmiş, nezdimde mevcuttur. Ve hâkezâ usûl-i fıkıhtan meşhur Mirkāt’ı Arabiyyü’l-ibâre manzum olarak mehmâ emken şerh ve îzâh ile berâber tertip eyledim.

Fakat maalesef ziyâna uğramıştır. Ve bir de Zevâidü’z-Zebîdî nâm eser dahi Mısır Matbaası’nda geçen sene tabedilmiştir. Ve hâkezâ cemî fünûnun yâni on iki fennin usûl-i imtihân üzerine es’ile ve ecvibe tertip edilerek gayr-ı matbû olarak nezdimde mevcuttur.

Ve bu kere dahi yedimde ve hâl-i hâzırda Me‘a Teferrede bihî Müslim ani’l-Buhârî nam eserimin ikmâli kuvve-i karîbeye gelmiştir. 1293 târihinde makâm-ı meşîhate takdim eylediğim Tecvîd-i Ömerî nam kitabım mazhar-ı takdîr olunarak taşra ruûsundan Edirne ruûsuyla taltif olundum.”

Beyânât-ı Fetâvâ-yı Ömeriyye fî’t-Tarâiki’l-ʿAliyye, Hazret-i Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Efendi’nin tasavvuf mecrâsında serdettiği en mühim eserlerinden biri olup, yalnız fıkhî meselelerin halline değil, aynı zamanda tarîkat-ı aliyyenin edeb, erkân ve âdâbına dâir derin mârifetleri hâvîdir. Bu eser, zâhirî ilim ile bâtınî irfânın terkîbinden doğmuş, fetvâ üslûbunun arkasına irşâd nefhası gizlenmiştir.

Ehl-i tasavvufun nazarında bir “mürşid-i mektûbî” mâhiyetindeki bu kitap, her fetvâsında hem usûl hem vusûl sırlarını beyân eder. Zîrâ Hazret, meseleleri şer‘î delillerle desteklemekle kalmayıp, içtihâdî basîretiyle tarîkat meşrebine uygun nazarlarla derinlik katmıştır. Eserin her sahîfesi, seyr ü sülûk yolunun inceliklerine bir projektör hükmünde olup; “taat, takvâ, edeb, huşû, râbıta ve zikir” gibi sâlikin azığını cemeder.

Bu mübârek mecmûa, yalnız müftîlerin cevâbına değil, âriflerin hâline de tercümandır. Şeyh Ziyâüddîn Hazretleri’nin derûnundan sâdır olmuş her cümle, usûl ve fıkıh nehrinde yıkanmış, hakîkat deryasından beslenmiştir. Nitekim bu kıymetli eser, irşâd yolunda bir mürşid, fetvâ yolunda bir rehber, tarîkat yolunda ise bir mi‘yâr-ı hakîkat olmuştur.

Beyânât-ı Fetâvâ-yı Ömeriyye fî’t-Tarâiki’l-ʿAliyye’nin ilk sahîfesi şu şekildedir: “Bu eser, tarîkatlar ve tasavvufî mesleklerle alâkalı fıkhî meseleleri ihtivâ eden fetvaları içermektedir. Kaynakları arasında Kur’ân-ı Azîmü’l-Burhân ve Ahâdîs-i Nebeviyye ile muteber fıkıh kitapları yer almaktadır.

Bu değerli metinler;

• Bâbü’l-Meşâyıh’ın önde gelenlerinden, Alay Müftîsi, eş-Şeyh el-Hâcc Hâfız Ömer Ziyâüddîn ibn Abdullâh ed-Dâğıstânî el-Mırtî (Kuddise Sirruhû) tarafından titizlikle derlenmiş olup, kalblerdeki “Mutî” ismi şerîfinden feyz ve bereket umularak “Fetâvâ-yı Ömeriyye fî’t-Tarâiki’l-‘Aliyye” ismiyle neşredilmiştir.

Gayret bizden, tevfîk ve hidâyet ise kullarını en doğru yola ileten Cenâb-ı Hakk’tandır.

Bu sayfa, eserin hem ilmî hem de mânevî bir mirasla te’lîf edildiğini, Rasûlüllâh Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e ve onun sünnetine bağlılıkla hazırlandığını göstermektedir.”

“Beyânât-ı Fetâvâ-yı Ömeriyye fî’t-Tarâiki’l-‘Aliyye” nam-ı celîliyle mâruf olan eser-i şeriften, hikmet ile yoğrulmuş, mâneviyât ile müzeyyen öyle bir bâb-ı mübârek takdîm edilecektir ki, hem zâhire feyz, hem bâtına nur olacak mahiyettedir. Mezkûr bâb, Râbıta-i Şerîfe bâbıdır. Bu bâb, yalnız aklı iknâ ile kifâyet etmeyip, gönül menziline de hitâb eden; erbâb-ı hakîkatin seyr ü sülûk menzillerinde rehber ittihaz edeceği cevher-i latîf bir nâdire-i mefkûredir. Kıymetli muhîbbânın istifâdesine arz olunur.

Suâl: Nakşibendiyye Tarîkatı’nda “Râbıtai Şerîfe” adıyla meşhur olan uygulamaya, tarîkattan nasîbi olmayan, mutaassıb bâzı âlimlerin, fıkıhda bilgisiz olan bâzı taklîdçi ilim adamlarının karşı çıkmalarının sebebi nedir?

Cevâb: Râbıta, Allâh’a, O’nun yüce Rasûlü’ne ve Cenâb-ı Hakk’ın velî kullarına duyulan bir sevgiden ibârettir. Râbıta ile sevgi arasındaki alâka “zikiri lâzım ile irâdei melzûm (birinin bulunması hâlinde diğerinin de zarurî olarak bulunması)” kabîlindendir.

Nasıl sevgili; sevgilinin hayâlini, güzelliğini, şahsını, sıfatlarını, hâl ve hareketlerini, yüz hatlarını düşünerek kalbi sevgiyle bağlamaktan ibâret ise râbıta da öyledir. O da: Sevginin fazlalığından kaynaklanan kalbi bir alâkadan ibârettir. Bu, şahsına, hâli ve durumuna göre her mü’minin kalbinde az veyâ çok bulunur. Zîrâ, her mü’minin kalbinde az da olsa Hazret-i Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) ve dört büyük halîfesine yönelik bir sevgi ve bir alâka vardır.

Râbıta, lügatta; artırmak, kuvvetlendirmek, güçlendirmek ve bağlamak mânâlarına gelir. Aşağıdaki âyeti kerîmelerde bu anlamda kullanılmıştır:

Enfâl, 11: “Kalblerinizi (birbirine) bağlamak ve ayakları(nızı) pekiştirmek için üzerinize gökten bir su indiriyordu.”

Burası “Râbıta ile ayaklarınızı birbirine sağlamca bağlamak ve bu bağı kuvvetlendirip sağlamlaştırmak” şeklinde ifâde edilmiştir.

Âli İmrân, 200: “Ey inananlar! Sabredin, direnip (düşmanlarınıza) üstün gelin. Cihada hazırlıklı, uyanık bulunun ve Allâh’tan korkun ki, başarıya eresiniz.”

Burada “Râbitû” emri; bedenlerimizi ve bineklerimizi kuvvetli tutmak, itâatlara karşı dâimâ nefsimize kuvvetli bulun demenin altında tutun, İlâhî tecellîlere karşı hazırlıklı olun demektir. Hadisi şerîfte: “Bu râbıtadır, bu râbıtadır” buyurulmuştur.

Buna göre âyet şöyle îzâh olunur: “Âdetleri terk etmek husûsunda nefsin üstün gelme isteklerine karşı çıkın, tâat ve ibâdetlerin zorluğuna sabredin. Cenâb-ı Hakk’tan tecellî edecek İlâhî vâridatları gözetebilmek için gönül sırlarınızı takviye edin. Şerîat, tarîkat ve hakîkat’a göre zuhûr edecek tecellîlere gönül sahnenizi hazırlayın.”

Mürâbatasız musâbara, musâbarasız sabır olmaz. Bunların eksiksiz ve semereli bir şekilde yapılabilmesi seyrü sulûk ile mümkündür. Kul ancak böyle mânevî bir terbiye ile hâl ve makamları sonuna kadar aşabilir.

elKasas, 10: “Eğer biz, (vaadimize) inananlardan olması için onun kalbini (sabr, sebat, kuvvetli bir irtibat ve güçlü bir bağ ile) iyice pekiştirmemiş olsaydık, nerdeyse işi açığa vuracaktı.” (Bu açıklamalar Rûhu’lbeyân’dan kısaltılarak alınmıştır.)

Nakşibendiyye Tarîkatı ıstılâhında râbıta, dînî bakımdan hakîkî bir anlayışla üç kısma ayrılarak mütâlaa olunur: Râbitatü’lHuzûr, Râbitatü’lMevt ve Râbitatü’lMürşid.

Râbitatü’lHuzûr: Bu râbıta şeklinde mürîdin kalbi bir sevgiyle Allâh’a hasredilir. “Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da O seni görmektedir” (İhsân) ve “Her nerede olursanız olun, O dâimâ sizinle berâberdir” emirleri böyle bir hâlin zâhiridir.

Böylece “Amellerin en fazîletlisi, nerede olursan ol, Allâh’ın seninle berâber olduğunu bilmendir” hadîsiyle belirtilen bir seviyeye erişilir. Bu üç râbıta türü içinde en kıymetli olan budur. Hattâ diğer iki tür, mürîdi bu yüksek seviyeye taşımak içindir.

Râbitatü’lMevt: “Ölmeden evvel ölünüz” “Âhirette hesâba çekilmeden önce bu dünyâda kendinizi hesaba çekiniz” “Dünyâda bir yolcuyuz veyâ bir garib gibi yaşa” “Kendini ölülerden say” gibi hadisler bu râbıtanın kaynağını teşkil eder. Kabir, kıyâmet ve âhireti düşünerek nefsin kötülüğe eğilimini frenler ve onu kontrol altında tutar.

Râbitatü’lMürşid: Bâzı mutaassıb âlimler ve fıkıh bilgisinden mahrum taklîdçilerin muhâlefet ettiği bu râbita türü, mürîdin kalbini Peygamber Efendimiz’e, ya da onun velî kullarından birine, ya da silsile üzere Hazret-i Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’den kemâl derecesindeki bir mürşide sevgi ve samîmiyetle bağlamasıdır. Bu bağ, kullar için gerekli râbitadır.

Mürîd bu râbıtayla onlardan feyz alır, sıkıntıda onlardan yardım ister. Söz, hareket ve hâlleriyle çözüm arar, onların bedenî veyâ mânevî sûret ve sîretlerini kalbinde canlı tutar.

Böyle seven biri “Allâh’tan korkun ve sâdıklarla berâber olun” (etTevbe 119) âyetindeki gibi, onları sanki yanındaymış gibi yaşar. Bilhassa gıyâbda râbıta ile sûret ve sîretlerini hayâl ederek onlara benzemeye gayret eder. Bu meşgâliyet, seven ile sevilen arasında rûhî ve mânevî bir dostluk doğurur; dostluk, hevâya, hevâ aşkî bir sevgiye dönüşür. Aşkın en ileri derecesi, sevenin sevdiğini düşünmeden kendini bir an bile alıkoyamamasıdır.

Zikri, fikri hep sevdiğiyle meşgul olan sâlik, öyle bir hâlet-i rûhiyeye girer ki, mahbûbu bir lahza dahi hatırından düşmez. Kalbiyle, fikriyle, hayâliyle hep ona müteveccih olur. Bu hâle işâretle, İmâm Yâfi’î Hazretleri gönülleri titreten bir beytiyle şöyle buyurur: “Sevgi, sevgilinin dışındaki her şeyi yakıp yok eden bir ateştir. O’na kavuşmanın verdiği tadın ardından alışkanlığın netîcesi bir soğukluk gelir.”

Şu hâlde, kim ki kalbini sâdık bir râbıta ile sevdiğine bağlar; ister mürşidine, ister Hazret-i Peygamber Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e, isterse Cenâb-ı Hakk’a; bu kalbî râbıta ile mânevî bir irtibat hâsıl olur. Bu irtibat zamanla sâlike lezzet verir; artık muhâtabını hayâl etmek, onunla meşgul olmak, rûhunu ferahlatır. Böyle bir sâlik, sevdiğinden feyz alır, müşkilâtına çâreler bulur, onların zâhirî ve bâtınî hallerinden istifâdeyle mânevî bir kemâle ulaşır. Onlardan gelen şefâat, himmet ve yardım ile Allâh’a vuslat diler.

Bu gönül bağını kuranlar, gıyâben de olsa edeble, terbiyeyle onların huzûrundaymış gibi davranır, hâllerini muhâfaza eder. Böylece mâsiyetten uzaklaşır, kemâl yolunda sülûk eder. İşte gerçek râbıta budur. Allâh’ı, Rasûlünü ve velî kullarını seven her mü’minin gönlünde bu bağ mevcuttur. Muhabbetin aşk derecesine ulaşması, Allâh katında makbul bir hâldir.

Her mü’min, gönlünde Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e uzanan bir telgraf hattı gibi nûrânî bir bağ tahayyül etmeli, bu bağ ile her an ondan feyz almaya çalışmalıdır. Tahiyyat’ta oturduğunda, Hazret-i Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in azîz şahsiyetini hayâl etmek de bu nevîden bir râbıtadır.

İmâm Gazâlî Hazretleri İhyâu Ulûmi’d-Dîn adlı eserinde bu husûsa şöyle işâret buyurur: “Tahiyyât’ta kalbine Hazret-i Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’i ve onun mübârek şahsını getir, sonra esselâmü aleyke eyyühe’n-nebiyyü ve rahmetullâh i ve berekâtühü” diyerek karşılık verdiğini tahayyül et.”

Asr-ı saâdette sahâbe ve tâbiîn, bu tür râbıtaları herhangi bir zorlama olmaksızın kalben ve rûhen yaşamışlardır. Ancak zamanla kalplerin kararması ve gafletin artmasıyla meşâyih-i kirâm, bu mânevî râbıtayı târif ve tâlim etmeye mecbur olmuşlardır. Mürşid-i kâmiller, mürîdlerinin kalplerini fânî meşgalelerden kurtarıp bâkîye yöneltmeleri için bu râbıtayı emretmişlerdir.

Bu gönül alâkasına “râbıta”, bu yolda yürüyen tarîklere ise “aşk ve muhabbet tarîki” denmiştir. Bu alâka yalnız Allâh rızâsına müteveccih olmalı, başka hiçbir garaz taşımamalıdır. Zîrâ bir hadis-i şerîfte şöyle buyrulmuştur: “Amellerin en fazîletlisi Allâh için sevmek ve Allâh için buğzetmektir.”

Râbıta sevgisi, kişiye kendi aklı ve irâdesiyle lütfedilir; kişi onu irâdî bir tercih olarak seçer ve tatbîk eder. Evlât sevgisi ise fıtrîdir. Râbıta sevgisi, kalbî ve ruhânî bir ittisâl netîcesidir. Râbıta ve muhabbet, Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e ulaştıran bir vâsıtadır, ona muhabbetle bağlananlar, onun mânevî mirasçılarına tâbi olur. Buna kim ve niçin karşı çıkabilir?

Cenâb-ı Hakk buyurur: “De ki: İşte benim yolum budur: Allâh’a basîretle dâvet ederim. Ben ve bana uyanlar da (böyledir).” (Yûsuf, 108)

Bu âyet, Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in ve onun nûrânî izinden giden mürşidlerin dâvet ve irşâd yolundaki birliklerini beyân eder.

Gerçekten Hazret-i Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’e tâbi olanlara duâ ve salât etmek câiz olduğu gibi, tebeyyüt yoluyla râbıta etmek de câizdir. Bağdatlı Fasîh Efendi’nin Râbıta Risâlesi’nde ve Edirne Müftüsü Muhammed Fevzi Efendi’nin Seyyid Hoca’ya cevâben kaleme aldığı risâlede bu hakîkatler tafsîlen beyân edilmiştir. Dileyen Molla Câmî, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, Abdülgânî Nablûsî ve Hâdimî gibi zevât-ı kirâmın eserlerine de müracaat edebilir.

Suâl: Hayattayken veyâ vefatlarından sonra peygamberler, velîler veyâ sâlihlerden birini hatırlamak; tȃ dâima onların sûretlerini, rûhâniyetlerini tahayyül ederek tavır ve ahlâklarından nasîbi olmaya gayret etmek; kalbi râbıtayla onlara muhabbet ve hürmet besleyip onlardan feyz talep etmek; zorlandığı konularda onların söz, hâl ve davranışlarında çâre aramak câiz ve doğru mudur?

Cevâb: Doğrudur. Hattâ pek faydalı, belki de zarûrî bir uygulamadır.

Şeyh Muhammed Bûsîrî’nin şu beyti bu hâli tasvîr eder:

أَمِنْ تَذَكُّرِ ج۪يرَانٍ بِذ۪ي سَلَمٍ مَزَجْتَ دَمْعًا جَرٰى مِنْ مُقْلَةٍ بِدَمِ

Şerhinde Harpûtî şöyle vurgular: “Selem”, cennet ya da kurtuluş; “Cîrân” ise peygamberler, velîler ve sâlihlerin ruhlarından ruhlar âleminde kurulacak komşuluktur. Hedef: Ruhlar âleminde onlarla râbıta ve yakınlaşmadır.

Bu mevzûdaki hadis-i şerîf şunu buyurur: “Ruhlar toplu bir ordu gibidir; orada uyuşanlar dünyâda yakın, uyuşmayanlar uzak düşer.”

Dolayısıyla Harpûtî’nin beyti şöyle yorumlanır: “Dârü’sSelâm’da ruhânî komşularını hatırlıyor da, şimdi onlardan ayrı kalmanın hüznüyle gözlerinden yaş mı akıyor? Çünkü onlar en yüce mertebelerde, illiyyinde bulunuyorlar.”

Harpûtî başka bir beytinde: “Sevdiğinin hayâlinden gece uyku kaçınca; aşkıyle kalb dâim meşgûl, bir vakit bile huzur bulmaz. Aşkına düşen kalp, hâsılı uykuya da hasret gözyaşına da vakıf olur.”

Nitekim: “Peygamberler, Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in irfân dersinden bir avuç ya da kerem yağmurundan bir yudum su isterler.” Bu beyitte bilhassa Hazret-i Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in huzûrunda bulunan muhabbetin huşu ve sükûna vesîle olduğu, görenlerde sanki doğrudan O’na hitâp ediliyormuş gibi bir hâl doğduğu anlatılır (Şerhu’l-‘Ibâd li-İbni Hacer).

İbn Abbâs (Radıyallâhu Anhümâ) tahiyyâtta: “es-Selâmü aleyke eyyühe’n-nebiyyü” derken kalbi gözünde Hazret-i Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’i canlandırır, aynada kendisini değil Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)i görürdü (İbn Hacer, Şemâil şerhinden).

Zikir esnâsında şeyhini zihninde canlandırarak sanki huzûrundaymış gibi zikretmek, zikrin tesirini artıran en mühim adapdandır (Şa‘rânî, Nefehâtü’l-kudsiyye).

Buhârî’de geçen hadîs bilvesile hikâye edilir ki: Melekler, zikredenlerin etrâfında döner. Cenâb-ı Hakk şöyle buyurur: “Onları affettim. Onları bağışladım.” Meleklerden biri sorar: “Birisi var ki, onlarla berâber; fakat bir ihtiyacı için yanlarında değil. Onu da mı affettin?”

Cevab: “Evet. Zikir için bir araya gelip oturanları, onlarla berâber olan nasîpsiz kalamaz.” (Hadîs uzundur; geniş bilgi için Buhârî’de Duâ Kitabına mürâcaat edilebilir.)

Bir başka hadîs-i şerîf şöyle buyurur: “Nebi ve sâlih kullardan birini vesîle edinerek duâ edin” (Hüsnü’lHasîn’de Buhârî’den rivâyet edilmiştir.)

En yüksek râbıta, Cenâb-ı Hakk’ın zâtî sıfatlarına erişmiş şeyhlere yapılan müşâhede mertebesindeki râbıta türüdür. Onlar görüldüklerinde Allâh’ı hatırlatır, sohbetleri Cenâb-ı Hakk’ı zikretmeye vesîle olur (Tacü’d-dîn Efendi, Tâciyye; Abdülgânî Nablusî şerhinden).

Bu meyanda zikredilen hâller, peygamberler, velîler ve sıddîk şeyhlerle ruhen veyâ hayâlî râbıta kurmanın, Allâh rızâsı için feyiz, huşû ve ilhâm mevkîleri açan salih bir uygulama olduğunu gösterir. Kalbî râbıta, hem feyz-i rûhânîye vâsıta olur hem dahi gönül huzûru tesis eder.

Suâl: Düşünceye ârız olan fikirleri defetmek niyeti ile namaz kılarken veyâ zaman zaman peygamberleri, velîleri veyâ sâlihleri kalbinde tahayyül etmek; onların sûretlerini, hâl ve tavırlarını düşünmek, veyâ diğer zamanlarda mürşide râbıta câiz midir?

Cevâb: Bu hâl, namazın huzûr ve huşûuna mâni olacak dünyevî düşüncelerden selâmet bulmak niyetiyle yapılırsa câizdir. Nitekim namazda “et-Tahiyyât” okunurken “es-Selâmü aleyke eyyühe’n-nebiyyü” diyerek Hazret-i Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’e kalb gözüyle selâm verilir. Ardından “es-Selâmu aleynâ ve alâ ibâdillâhi’s-sâlihîn” denilerek Allâh’ın sâlih kullarına da selâm arz edilir. Bu ifâdeler, Hazret-i Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz ile sâlihlerin birlikte anılması hasebiyle teemmül ve tedebbüre sevk edicidir.

İbn Atâullâh İskenderî ve İmâm Gazâlî gibi büyüklerin beyanlarıyla, bu selâm hitâbı doğrudan huzurda bulunan kimseye yapılır. Yâni “eyyühe’n-nebiyyü” diyerek Hazret-i Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in kalbî huzurda tasavvuru esastır. Gıyâbında tahayyül dahi olsa, bu selâm Hazret-i Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’e mahsustur. Zîrâ başkasının hayâliyle meşgul olmak namaza zarar verir, ancak bu makamda olan velî ve şeyhler istisnadır.

Namazda huşû ve huzûr bulamayanlara, Gazâlî Hazretleri sâlih bir zâtı hayal ederek namaz kılmalarını tavsiye eder. “Önünde veyâ ardında sâlih bir kimsenin bulunduğunu farzetsin, onun bakışları altında olduğunu düşünerek huşû ve edeb üzere ibâdet etsin” der. Bu hâl, sâlihlerin zikirle anıldığı meclislere rahmet inmesine delildir.

Cenâb-ı Hakk, Fâtiha Sûresi’nde “Sırâtallezîne en‘amte aleyhim” diyerek peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlihlerle birlikte olmayı emreder. “es-Selâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhi’s-sâlihîn” ifâdesiyle, bu sâlih kulların da zikri vacip olur. Bu hâlde onları tefekkür ve hayâl etmek, büyük bir edeptir.

Zikredenin gönlünü gayr-ı meşrû fikirler istilâ ederse, Allâh-u Te‘âlâ onun nazarını, kendisini temsil eden nâibine çevirir. Böylelikle zâkir, kötü tesirlerden korunur. Râbıtanın faydalarından biri de budur. Allâh’ın yarattığı ni’metler üzerinde tefekkür câiz ve teşvik edilmişken, mahlûkâtın en fazîletlisi olan Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) ve onun nûrânî vârislerini düşünmek niçin mahzurlu sayılsın?

Hazret-i Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz, bâzı müşrikler hakkında bedduâ eder, ashâb da “felân kimseye selâm olsun” derlerdi. Bunlar, zikir ve tefekkürün makbul olduğunu gösterir.

Suâl: Yukarıda anlatılan “Râbıta-i Şerîfe” yalnızca Nakşibendiyye tarîkatına mı mahsustur? Diğer tarîkatlarda da bu usûl var mıdır? “Râbıta” adı, evvelki zamanlarda da kullanılmış mıdır?

Cevâb: Bütün tarîkatların temel rükûnlarından biri, mürşide muhabbet beslemek ve ona kalben râbıta etmektir. Bu mefhum, asırlardır sûfî meşrepliler arasında kullanılmakta olup, hattâ Arabistan havâlisinde tüm tarîkat ehline “Murâbitîn” ünvânı verilmiştir.

Şeyh Sühreverdî meşhur eseri Avârifü’l-me‘ârif’in elli birinci bâbında bu hakîkati şöyle beyân etmektedir:

“Şeyh Zeynüddîn Ebû Bekr Geylânî Hazretleri’nin bir hâlini işittim. Kendisini ziyârete mürîdlerinden biri geldiğinde, onun rızâsını temîn etmek için dışarı çıkmaz, yalnızca dergâhın bâbını açar, musâfaha eder, selâmını kabûl eder, lâkin sohbet ve ülfet etmeden tekrar halvethânesine çekilirdi. Ne var ki gelen kimse, onun sadık mürîdlerinden değil de, hâricden gelen bir zât ise; bu takdirde şeyh, onu tâ kapı dışına kadar karşılamaya çıkar, içeri alır ve kendisiyle sohbet ederdi.”

Bu hâl karşısında bâzı mürîdân, şeyhlerinin böyle bir tasarrufunu yadırgamış, tenkit yolunu tutarak doğru bulmamışlardır. Bu durum Gavsü’l-Âzam Abdülkādir Geylânî Hazretleri’ne ulaşınca, Hazret şu hakîmâne cevâbı vermiştir:

“Bizim dervîşlerle olan râbıtamız, kalbî bir irtibattan ibârettir. Onlarla, kalblerin buluşması ve mânevî bir karşılaşma bizim için kâfîdir. Ancak, bizim tâlîlimiz dışından gelen bir zât ise, ona zâhirî nezâketin îcâbını yerine getirir, gönlünü kırmamaya çalışırız. Bu sebeble onlara görünürde daha ziyâde alâka gösteririz.” (Sühreverdî, Avârifü’l-me‘ârif)

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî-i Şerîf’inde Farisî lisânıyla kaleme aldığı bir beyt-i latîfte mânen şöyle buyurur:

“Allâh-u Te‘âlâ’nın ve Rasûl-i Zîşân’ının ahlâkı ile mütehallî olmuş, yâni Hakk ile fânî, Hakk ile bâkî kılınmış enbiyâ ve evliyâullâh hâricinde, mahlûkāta yönelmiş her nev‘î râbıta, irtibât ve meyil; sevenle sevilen, tâlib ile matlûb arasında perde-i mâni‘ ve hicâb-ı vuslat olur."

Lâkin, peygamberlerden yâhut Allâh dostu velîlerden birine yapılan râbıta, kişiyi sâir alâkalardan sıyırır, mâsivâya olan bağlarını koparır. Bu yöneliş, onu başka bütün münâsebetlerden tecerrüd ettirir.

Zîrâ râbıta, bi’l-hassa enbiyâ-yı izâma mahsûs bir mûcize hükmündedir. Onların vâris-i hakîkîleri olan kâmil mürşidlerin ve onlara gönül vermiş sâdık sâliklerin gönüllerinde kıyâmete değin tazelenen bir kerâmet-i bâkiyedir.

Mesnevî-i Şerîf’te bu husûsa işâretle şöyle denilmiştir: “Eğer rûh bir ürperişle vecde gelirse, râbıta bu hâli sessizce, fakat dâimî bir sûrette temîn ve muhâfaza eder.”

Hakk’a vuslat, Rasûl-i Ekrem (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e tâbi‘iyet ve evliyâullâha kurbiyyet yollarında, râbıta-yı muhabbetten daha kısa, daha selâmetli ve daha sâlim bir tarik bulunmaz.

Bu meyanda, Hâdimî Hazretleri de meşhur ve müstefâd risâlesinde bu mes’eleye tafsîlatlı ve vâzıh bir sûrette temâs eylemiştir.

Kezâ, meşâyih-i izâmın kutbiyyetinde mümtaz bir makam sâhibi olan Necmüddîn-i Kübrâ (Kuddise Sirruhû) dahi bu hakîkate şu kelâm-ı hikmetle işâret buyurur: “Mânevî terakkîde istifâza ve istifâdeyi temîn eylemek için, kalbin şeyhe irtibâtı, onunla mânevî bir ünsiyet ve kurbiyyet hâli içinde bulunmak, en mühim esaslardandır. Zîrâ bu kalbî bağ olmadıkça mürîd, halvetin netîcelerinden istifâde edemez, kalb aynasını tasfiyeye muvaffak olamaz. İşbu verimliliğin şart-ı lâzımı râbıtadır. Biz bunu fiilen tecrübe eyledik ve netîcesinin hâsıl olduğunu müşâhede ettik.”

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (Kuddise Sirruhû) Hazretleri de, râbıta-i şerîfe hakkında şu mühim beyân-ı âlîyi îrâd buyurmuştur: “Tarîkat-ı aliyyenin telkîni ve intisâb merâsiminde, mürîdin mübtesine, yâni şeyhine, silsile-i saâdet vâsıtasıyla, Hazret-i Rasûl-i Ekrem (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) ve Cenâb-ı Hakk’a irtibâtı tahakkuk eder.”

Buyururlar ki: “Tarîkat telkîni ile bu silsile-i münevvereye dâhil olan bir kimsenin en küçük hareketi, aradaki kalbî râbıta ve silsile hasebiyle, doğrudan doğruya Hazret-i Peygamber’e ve oradan da Cenâb-ı Hakk’a ulaşır.”

“Bu silsileye intisâb etmeyen kimse, onlar zümresinden sayılmaz. Onun fiil ve davranışlarına, evliyâullâhın rûhâniyetinden bir cevâb sâdır olmaz.”

“Tarîkat-ı aliyyede, sahîh bir nesebe, yâni meşrû ve muttasıl bir silsileye sâhib olmayan kimse, ehl-i hakîkat nezdinde nâ-mevcûd ve yitik addedilmiştir. Bu hususta meşâyih-i kirâm arasında icmâ vâki‘dir.”

Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Efendi (Kuddise Sirruhû), Câmi‘u’l-Usûl isimli eser-i meşhûrunda, râbıta-i şerîfeyi şu sûretle târif buyurur:

“Râbıtanın üçüncü vech-i mübâreki; kâmil ve mükemmil bir mürşid-i kâmile, muhabbet-i tamme ile gönül bağlamak, onun sohbet-i cemîlesi ve hizmet-i hazretinde kemâl-i edeple bulunmaktır. Öyle ki, bir mürîd, şeyhinin her emrine mutlak teslîmiyet gösterir, hiçbir sûrette îtirâz etmez. Mürşidinin huzûrunda, gassâl elindeki meyyit gibi mutlak bir inkıyâd hâlinde bulunur.”

Bu hakîkat-i ulyâyı te’yîden, Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Mecîd’inde meâlen şöyle buyurur: “(Hızır (Aleyhisselâm), Mûsâ (Aleyhisselâm)a hitâben der ki:) O hâlde eğer bana tâbi olacak isen, ben sana sırrımı anlatıncaya kadar, yaptığım hiçbir şey hakkında benden suâl sorma!” (el-Kehf Sûresi, 70)

Bu âyet-i kerîme, râbıta ve teslîmiyetin ölçüsünü, Cenâb-ı Hakk’ın kelâmıyla beyân etmektedir. Bu muhabbet ve râbıta-i kalbiyye; mürîdin gönlünü, zâtî sıfatlarla muttasıf, müşâhede ve tahakkuk makāmına vâsıl olmuş bir mürşid-i kâmile rabtetmesidir. Mürîd, o zât-ı âlînin sûret ve sîretini, huzûrunda ve gıyâbında, hayâlinde dâimâ muhâfaza eder, gönlünde canlı tutar.

Zîrâ böyle sâdât-ı kirâm “Görülmeleriyle Allâh’ı hatırlatan” yüce zatlardır. Onlarla hemhâl olmak, kalb-i selîm sâhiplerini salah ve felâha eriştirir. Şeyh-i kâmil, Rasûl-i Ekrem’in münevver kalbinden gelen feyz ve nûrun akıp geçtiği mübârek bir oluk misâlidir. Hazret-i Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) İlâhî feyz ve mârifet okyanusudur. Mürîdin kalbi ise, bu okyanustan istifâza eden küçük bir havuz gibidir. Meşâyih-i izâmın kalbleri de, o büyük okyanusun kenarında bulunan ve İlâhî sırları nakleden bir denize benzer.

İşte bu mânevî silsileyle, semâdan inen İlâhî feyz ve bereketler; evvelâ Hazret-i Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in pâk kalbine, oradan sırasıyla sâdât-ı kirâma, sonra mürşid-i kâmile, nihâyet mürîdin kalbine akar, teselsül eder.

Zikir esnâsında mürîdin gönlüne bir fütûr, bir durgunluk yâhut gaflet hâli ârız olur ise, derhâl Cenâb-ı Hakk’ın şu fermân-ı ilâhîsini hatırlamalıdır: “Sâdıklarla berâber olun” ve yine Fahr-i Kâinât Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in beyân buyurduğu şu müjdeyi: “Kişi sevdiği ile berâberdir.” Bu mülâhazayla mürîd, şeyhinin zâtını kalbinde canlandırmalı, hayâlen onun şekil ve sûretini tefekkür etmelidir. Böylece irtibat-ı ma’nevîyenin kemâline erme gayretiyle yola devâm etmelidir.

Mürîdin şeyhinde fenâ bulması, yâni kendi şahsî tavır ve hâllerinden sıyrılarak, şeyhinin ahvâline bürünmesi; bir başka ifâdeyle, kendi sûretini terk ile onun hâliyle hâllenmesi, Rasûl-i Ekrem (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)de fenânın bir mukaddimesidir. Bu hâl, fenâ fi’r-Rasûl mertebesine ulaşmanın bir zeminidir. Sonrasında ise Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in ahlâkı ile ahlâklanmak sâyesinde, fenâ fillâh kapısı açılır.

Şeyhde fenâya erişmek demek, onun ulvî ahlâkı ile ahlâklanmak ve sîretindeki letâfeti, ma’nevî güzellikleri kazanmak demektir. Bu hâlât, mürîdi Allâh’a götüren en nâdide ve en sağlam yolların başında gelir. Nitekim büyük sûfîlerden Şa‘rânî Hazretleri “Hâdîka” adlı eserinde bu husûsa bu şekilde işâret etmiştir.

Eğer suâl olunursa ki: “Râbıta ile muhabbet arasındaki fark nedir?” Cevâben derim ki: Bu ikisi öyle bir irtibat ve münasebet içindedirler ki, biri bulunduğunda, diğeri zarûrî olarak onunla birlikte bulunur. Biri diğerinin muktezâsıdır.

Celîlü’l-kadr meşâyihden İsmâîl Hakkı Bursevî Hazretleri, Râbıtayı iki nev‘e ayırır: Râbıta-i Hakîkî ve Râbıta-i Tabî‘î. Ve der ki: Evliyâullâh ve enbiyâ-yı izâma olan muhabbet, Râbıta-i Hakk’tır. Evlat, akrabâ, zevce ve ahbâba olan alâka ise, Râbıta-i Tabî‘îdir.

Cenâb-ı Hakk’ın Rûm Sûresi’nin 21. âyetinde buyurduğu şu kelâm-ı İlâhî de bu nev‘î râbıtaya işâret eder: “O’nun âyetlerinden biri de, kendileriyle kaynaşmanız için size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranıza muhabbet ve rahmet koymasıdır. Şüphesiz ki bunda tefekkür eden kavim için ibretler vardır.” (İsmâîl Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân tefsîrinden)

Râbıtaya karşı çıkmanın hükmü suâl olunur ki: Bir kimse, enbiyâ-yı izâm ve evliyâullâha muhabbet besleyen ve kalbî râbıta ile onlara bağlanan bir mürîdin, iki kaşı arasına onların sûret-i latîfelerini yâhut rûhâniyetlerini hayâlen getirmesini, onların sîretini, sözlerini ve davranışlarını tefekkürle, kendi nefsine onlarla yön tâyin etmesini ki bu hâlât tabî‘î ve zarûrîdir, bâtıl görüp “Bu tarzda râbıta yapan, sanki putperesttir. Enbiyâ ve evliyâya bu şekilde bağlanmak haramdır, râbıta câiz değildir. Hattâ böyle yapanlar küfre düşer.” dese, bu kimse hakkında şer’an ne lâzım gelir?

Cevâb: Bu îtikād üzere olan kimse, derhâl îmânını tecdîd etmeli, şer‘an te’dîb olunmalı ve tevbeyle îmânını tazelemelidir. Zîrâ Rasûl-i Ekrem (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem): “Her kim bir Müslüman’a kâfirdir derse, o söz kendisine döner” buyurmuşlardır.

Sevilen bir zâtın sûret-i latîfesini ve hayâlini, kalb aynasında, iki kaşın ortasında tasavvur etmek ibâdet değil, aşkın ve muhabbetin hakîkatidir. Bu, gerek dünyevî gerek uhrevî bir muhabbet olsun, her âşıkın halidir. Zîrâ sevgi ve râbıta, mürîdi maksûduna ulaştıran en sâbit, en kestirme bir yoldur.

Rasûl-i Ekrem (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) bu hakîkate işâretle şöyle buyurmuşlardır: “Nefsim yed-i kudretinde olan Allâh’a yemin ederim ki, sizden biri, beni kendi nefsinden, anne-babasından, çoluk-çocuğundan ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe gerçek îmân etmiş sayılmaz.”

Yine bir başka hadîs-i şerîfte rivâyet olunur ki:

Hazret-i Ömer (Radıyallâhu Anh) Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’e hitâben: “Yâ Rasûlellâh! Ben seni kendi nefsimden dahî ziyâdesiyle seviyorum” buyurduklarında, Fahr-i Kâinât Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem): “Ey Ömer! İşte şimdi îmânın kemâline ermiştir” diye kendisini tebşîr etmişlerdir.

Ayrıca Rasûl-i Ekrem (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in şu kelâm-ı pâyidârı da bu mânâya şâhittir: “Beni seven Allâh’ı sevmiş, bana itâat eden Allâh’a itâat etmiş olur.”

Bu beyân-ı Nebevî üzerine Cenâb-ı Hakk tarafından: “Rasûle itâat eden muhakkak Allâh’a itâat etmiştir.” (en-Nisâ, 80) âyet-i celîlesi nâzil olunmuştur. Zîrâ hakîkatte emri veren Allâh-u Te‘âlâ, emri bize tebliğ eden ise Hazret-i Peygamber’dir.

Kişiye düşen esas vazîfe, hakîkaten Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)i sevmek; O’na itâat etmek ve berâberce Allâh’ın velî kullarına uymaktır. Velâyet yolunda yürüyenlerin öncülleri olan evliyâullâha itâat ve tâbî‘iyet, Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e tâbi olmaksızın gerçekleştirilemez. Zîrâ hakîkî muhabbet, ancak onun nûrunun hâkim olduğu yolda sapmadan “Kişi dâimâ sevdikleriyle berâberdir.” mânâsına gelen tabîî bir hakîkatin netîcesidir. (Rûhu’l-Beyân)

Râbıtayı isbât eden açık delillerden biri de şudur: Rabbimiz, hem meleklerin hem de kendisinin, Peygamber Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e salât ve selâm ile hayırla yücelttiğini beyân eder. Ve mü’minlere: “Siz de ona salât edin, içtenlikle selâm edin: ‘es-Selâmu aleyke eyyühe’n-nebiyyu’” diye hitâb buyurur.

Bu, yalnızca terbiyeli bir selâm değildir; aynı zamanda Rabbü’l-Âlemîn’den, Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in nûrunun cihanlara tesir ediyor olması için dilek de içerir. Allâh’ımıza duâ edilince gönderilen salât, Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in yüceliği içindir. Bu durum, en nâdide bir muhabbetin, en alîmâne bir yolunun izharıdır.

Başka bir hadîs-i şerîfte şöyle buyurulur: “Bana salât ü selâm getirerek, Allâh-u Te‘âlâ’ya ulaştırıcı bir vesîle arayınız.” Bu, kendisine tevessül ile ulaşmanın en değerli yollarından biridir.

Kādî Iyâz Hazretleri, Şifâ-i Şerîf adlı eserinde şöyle der: Peygamberler dışındakiler için Allâh’tan salât istemek, rahmet talebi; peygamberler içinse, şeref ve keremde artış dilemek demektir.

Bu îtibarla: Allâh’tan salât istemek, Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e vuslata erdirir; Meleklerden salât beklemek, onun yüceliğini tescil eder; Ümmetinden salât dilemek, tam bir muhabbetin nişânıdır.

Bu muhabbet, hakîkî bir hikmettir. Zîrâ Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e salât ü selâm getiren, ledünnî ilimlerin nûru için onun yüce rûhâniyetinden feyz taleb etmiş olur.

Bu alâka, mânâ nev‘î önemden mürekkep olduğundan, akāidimizde Hazret-i Peygamber Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e salât ü selâm getirilmesi feyz ve hakîkatle malûldür. Salât ü selâm, nefsin sevgisine mazhar kâmil bir muhabbetle, kalbî huzûrla ve derin bir tefekkürle îfâ edilmelidir.

Öyle ki “Allâhümme salli alâ Muhammed…” diyerek nazarlara tevdî edilen salât ve “es-Selâmu aleyke ey yâ eyyühe’n-nebiyyu…” diye yapılan selâm, muhâtabına ihlâs ile yönelen kalplerden olmalıdır. Kalb, Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in kalbine rabtedilmeli; onun şemâil-i şerîfesi zihinde nâzil olmalı, nazarıyla göz önüne alınmalıdır. Zîrâ feyz murâd edenin usûlü budur: Rasûl-i Ekrem (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in şânını hayâlinde belirip, gönül aynasında yüceltmektir.

Bunun aksi, yâni şeklen söylenip kalben muhabbetle telâkkî edilmemesi, akıl ve kalb sâhibi kimselerce anlaşılmayacak kadar bâtıl ve mahrûm bir metoddur. Zîrâ dille söylenen hakîkî bir ibâdetin, gönül niyeti ve tasavvura müstaciptir. Bu hatırlama ve tahayyül yalnız muhabbetle değil; kin ve düşmanlık hâlinde de cereyân edebilir. Bir zâtın adı zikredildiğinde, zihinde o sûretin canlandığı gibi, sevgiyle teveccüh eden nazar, iç huzûra vesîle olur. Fakat şehevî bir hatırlamayla birlikteyse, bedenî harârete, şehvânî hislere sebep olur. Eğer bu vehim devâm eder ve bu hâtıra onu fiilen zannetmeye kadar götürürse, netîcede hırs ve câzibe doğar. Aynen düşmanlıkla yapılan tasavvurda da nefret, kalp sıkışıklığı ve iç daralma hâsıl olur. Böyle kimseler nefsânî vehimlerin tesiri altında kalarak zarar görülebilir.

Eğer hayâlî tefekkür, Allâh’a ve O’nun Rasûlü’ne olan derûnî bir aşkın netîcesi olarak zuhûr ederse; O’ndan istimâd, istifâza ve tevessül maksadıyla yapılırsa; o takdirde sonuçlar pek mübârek olur. Bu yaklaşım, kalbin dünyâdan yüz çevirmesine, yalnızca Cenâb-ı Hakk’a yönelmesine vesîle olur. İlâhî feyz ve rahmet, bu duygu ile kalbe yansır; kimse yaşam tarzını, Allâh’ın ve Rasûlü’nün ahlâkıyla tezyin eder. Mürşidinin görünüşünü örnek alarak, onun kıyâfet ve hâllerini gönülden benimser. Böyle mânevî bir sûrette, İlâhî muhabbet artar; gaflet ve unutkanlık silinerek Rabb’ı her dem yakın hisseder.

Fenâ fi’ş-şeyh makāmından sonra gelen fenâ fillâh hâliyle; kalb sâdece Allâh’a teslim olur ve bu vaziyet O’nun râzı olduğu bir hâl olarak kabûl edilir. Bununla birlikte, pek çok rûhânî tesîr ile nazargâh-ı ilâhîye ulaşılır. Netîcede, tezekkür ve tahayyül kalbi serbest bırakmaz, aksine onu kendinden alıp Allâh’a yükseltir. Bu hâl, hem bedenden hem mânâdan arınmanın, hem teslîmiyetin hem de sâbit ve makbul bir ibâdetin ifâdesidir.

Fenâ fi’ş-şeyh, sâlikin, şer‘î hudûd içinde yürüyen, İslâm ahlâkından tâviz vermeyen mürşidinin ahlâkını ve sîretini özümseyip kendi şahsiyetinde yaşatması, böylelikle Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına ulaşmayı arzulamasıdır. Zîrâ mürîdin şeyhine olan muhabbeti, sırf Allâh içindir; başka bir gâye taşımaz.

Eğer mürîd, şeyhinde hak yoldan sapma, bidat yâhut dinden rücû gibi bir hâl müşâhede ederse, derhâl ondan yüz çevirir; kalbinden muhabbeti siler, ona karşı hiçbir alâka kalmaz. Bilâkis, bu hâl karşısında kin ve buğzu artar. Zîrâ hakîkî râbıta, bâtıla aslâ meyletmez. Mürşid, Allâh için sevilir; Allâh’a götürmediği an ise terk olunur.

Yukarıda tafsîlâtıyla îzâh olunan şekliyle râbıta ve muhabbet tahakkuk ettiğinde, bu sâdık alâkanın netîcesinde diğer güzel ve mânevî tesîrler de kendiliğinden zuhûr eder. Bu sebeple anlaşılmaktadır ki râbıta, hakîkatte tam ve kâmil bir sevgi ile kalbî bağlılıktan ibârettir.

Böylesine bir bağlılık, zarûrî olarak berâberinde şu hakîkati de getirir: “Kişi sevdiğini çok zikreder.” Bu kāide muktezâsınca, sâlikin gönlü devamlı sûrette mürşidine teveccüh eder; onun sûretini zihninde tasavvur eder, söz ve fiillerini tefekkür eder, kalben ona yönelir ve ma’nevî bir irtibat kurar.

Ashâb-ı kirâm, Fahr-i Kâinât Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in mübârek ve müşerref şahsını bizzât görüp tanıdıkları, salât ü selâmın mânâ ve hakîkatini de derinlemesine idrâk ettikleri hâlde, gözlerinin nûru ve hayâlâtlarının rûhu olan Rasûl-i Ekrem (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in cemâlini tahayyül etmeden, azîz şahsiyetini kalblerinde canlandırmadan salât ü selâm getirmeleri düşünülebilir mi? Elbette bu, aklen ve naklen mümkün değildir.

Nitekim hikmet ehli şöyle buyurmuştur: "Düşünmeden, tahayyül ve tasavvur etmeden bir şeyi istemek muhaldir." Çünkü istek (taleb), talep edilen şeye karşı kalbin külliyen meyl ve yönelişidir.

İmâm Gazâlî Hazretleri, İhyâu Ulûmiddîn adlı eserinin bâzı bahislerinde bu meseleye işâretle şöyle buyurmaktadır:

“Namazda ‘es-Selâmü aleyke eyyühe’n-nebiyyu’ derken, Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in yüce şahsiyetini, şemâil-i mübârekeyi ve mukaddes sûretini kalbine getir ve öylece selâm ver. Şunu da kat‘î sûrette bil ki, selâmın O’na vâsıl olmakta ve O da daha latîfiyle sana mukâbelede bulunmaktadır.”

Bu şekilde selâm verirken, Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)i sevmeksizin, O’nun nûrânî sûretini tahayyül etmeksizin ve mübârek zâtını tefekkür etmeksizin getirilen salât ü selâm, sâhibine çok az menfaat verir; hattâ çoğu zaman hakîkî feyzinden mahrum bırakır.

Suâl: Hazret-i Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’e yâhut Cenâb-ı Hakk’ın hâs kullarından bir velîye râbıta yapılırken, bu râbıta ve tahayyül, onların zâhirî şahsiyetlerine, şemâil-i şerîfelerine ve bedenî sûretlerine mi olmalıdır? Yoksa, yüce rûhâniyyetlerine mi yönelmelidir?

Cevâb: Her iki şekliyle de râbıta câiz ve mâmûldür. Şâyet râbıta eden kimse, murâkabe hâlinde onların şemâil-i mübârekelerini hayâlinde canlı tutabiliyor, mukaddes sûret ve tavırlarını zihninde muhâfaza edebiliyorsa, bedenî ve zâhirî sûretlerine yönelerek râbıta yapmasında bir beis yoktur. Eğer buna muktedir olamıyor ise, yalnızca rûhâniyet-i tâhîrelerine yönelmesi de kâfîdir.

Zîrâ her iki sûretle de maksûd olan, mürîdin kendi hâl, tavır ve ahlâkını; kendinden daha kâmil ve yüksek olan bir zâta benzeme gayretiyle tanzîm etmesidir. Râbıta, zâhir ve bâtın her yönüyle benzeşme ve feyz alma arzusudur; vuslatın ve ma’nevî terakkînin temel vesîlesidir. Kitâblarda mübeyyen ve muharrer olduğu üzere, Fahr-i Kâinât Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in şemâil-i şerîfesi ile hilye-i aliyyesini kalb ve zihinde eksiksiz sûrette muhâfaza etmek mümkün olamazsa, böyle bir durumda Hazret’in yüce rûhâniyyetine yönelmek ve onu ma’nâ âleminde tefekkür eylemek kifâyet eder.

Esas olan, kalbin, Hazret-i Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’e aşk ve muhabbetle bağlanmasıdır. Bu kalbî münâsebet tahakkuk ettikten sonra, bedenî sûretini ve mübârek heyetini, mümkinât çerçevesinde, huzûr-ı şerîfinde bulunuyormuşçasına tahayyül etmek ve gönül gözünde canlandırmak da kâfî görülmüştür.

Böylesi bir irtibat ve ma’nâya müstenid mânevî alâka, Hazret-i Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) ile mürîd arasında rûhânî bir ünsiyet ve kurbiyet husûle getirir. Bu vesîleyle, rûhen kâbiliyeti hâiz olan sâlikin hâli terakkî eder, makāmı inşirah bulur. Öyle ki, Habîb-i Kibriyâ Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in rûhânî cevheri ve mübârek edâları, mürîdin tavır ve harekâtında tecellî ve tezâhür etmeye başlar.

İşte râbıtadan matlup olan ve arzû edilen netîce budur. Ancak bu mazhariyete kudreti yetmeyen, bu rûhî inkılâbı tahakkuk ettiremeyen bir mürîd için, Nebiyy-i Muhterem (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in hem mânevî hem ahlâkî mânâda vâris-i hakîkisi olan, Allâh’ta ve Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)de fânî olmuş bir mürşid-i kâmile intisâbı zarûrîdir.

Zîrâ mürşid, sohbet-i şerîfesi, kelâm-ı hakîmesi ve hâl-i rûhânîsiyle, mürîdi nefsinin hevâ ve hevesinden kurtarıp, Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)de ve nihâyetinde Cenâb-ı Hakk’ta fânî olmaya sevk eder. Böylece mürîd, şahsî arzularıyla değil, Allâh-u Te‘âlâ’nın ve Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in emr ü nehiyleri istikāmetinde bir hayat sürmeğe meyleder.

Eğer ki, yaşadığı zemân ve mekânda hayy bir mürşid-i kâmile ulaşmak imkânı bulunmazsa, bu hâlde mürîd-i sâdık, sözleriyle ve sîret-i seniyyeleriyle rûhen kendisine rehberlik edecek zâtlardan; meselâ Seyyid Abdülkādir Geylânî, Şâh-ı Nakşibend veyâ Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî gibi meşhur meşâyih-i izâmın rûhâniyetine teveccüh eylemelidir.

Bu nev‘î bir teveccüh ve yöneliş, sülûk-ı sâlik için evleviyet kesb eden bir ameldir. Ve bu zâhirde mevcut olmayan bir rehberin mânevî feyzini celbetmek için lüzûmlu ve müstahsen bir yoldur. Ancak, mürîdin doğrudan doğruya Hazret-i Rasûl-i Ekrem (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’e yönelmesi, tavır ve harekâtını sünnet-i seniyye’ye muvâfık hâle getirmesi de mümkündür ve bu da büyük bir fazîlet taşır.

Bu beyanât, İbrâhîm Fasîh Efendi’nin “Râbıta Risâlesi” nâmındaki eser-i âlîsinden nakledilmiştir.

Delâil-i Hayrât şerhinde Fâsî Efendi “İnsanların en hayırlısı, bana salât ü selâmı en çok getirendir” meâlindeki hadîs-i şerîfi îzâh ederken şöyle buyurmuştur:

Zîrâ Hazret-i Rasûl-i Ekrem (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e salât ü selâmı çokça getirmek “Seven, sevdiğini çok anar” meşhûr sözünün muktezâsınca, o yüce Zât-ı Ahmedî’ye duyulan muhabbet ve merbûtiyyetin şiddetinden neş’et eder. Bu bağlılık, aynı zamanda onun sünnet-i seniyyesine ittibâın kuvvetini de ihtivâ eder.

“Kişi sevdiği ile berâberdir” ve “Seven, sevdiğine itâat eder” gibi vecîz kelâmât da bu hakîkati teyîd eder mâhiyettedir.

Bu salât ü selâmların çokça tekrârı netîcesinde, âşığın lisânı ile zikrettiği esnâda, Hazret-i Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in rûhâniyyeti bâzı zamanlarda zuhûr eder hâle gelir. Bu da sâlik-i muhib ile Hazret-i Rasûl-i Ekrem (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) arasında mânevî bir yakınlık ve alâka teşekkülüne vesîle olur. Böylece kişi, sanki Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) ile yüz yüze gelmiş gibi bir hâl içinde bulunur ve onunla ma’nevî bir râbıta tesis etmiş olur.

Hazret-i Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e salât ü selâm getirilmesinin en mühim ve nâfi netîcelerinden biri de, o yüce Zât-ı Risâletpenâh’a mahsûs olan şerefli haslet ve güzîde sıfatların, salât ve selâm getiren kimsede tecellî etmesi ve onun sîretinde sâbit bir hüviyet olarak yerleşmesidir.

Böyle bir kimsenin gönlüne, Habîb-i Kibriyâ’ya olan muhabbet öylesine derin ve sarsılmaz bir şekilde yer eder ki, o kişi ile Fahr-i Âlem Efendimiz arasında bir ülfet ve mânevî yakınlık zuhûr eder. Bu aşk ve ülfet, onu Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in mübârek sünnetlerine ittibâa sevk eder. onun sünnetine ittibâ ise, kişiyi doğrudan Cenâb-ı Mevlâ’ya yakınlığa ve visâl-i ilâhîye götürür.

Nitekim Yüce Kur’ân’da: “Kim Allâh’a ve Rasûlüne itâat ederse, işte onlar Allâh’ın kendilerine ni’met verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehîdlerle ve sâlih kimselerle berâberdir. İşte onlar ne güzel dostlardır.” (en-Nisâ, 69) âyet-i kerîmesiyle ve Rasûl-i Ekrem (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in: “Ruhlar, toplu hâlde bulunan bir ordu gibidir. Orada tanışık olanlar dünyâda birbirleriyle ülfet eder, tanışmayanlar ise uyuşmazlar.” kelâm-ı kudsîsiyle bu mânâya işâret olunmuştur.

Böylece salât ü selâm vâsıtasıyla Rasûl-i Zîşân (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) ile mânevî bir râbıta kuran kimse, onun zâtî fazîletlerinden istifâza eder, sünnetine yönelir, muhabbetle hallenip Hakk’a vuslat yolunda mühim mesafeler kat eder. (Fâsî Efendi’nin şerhi burada hitâm buldu.)

Namazın sıhhatli olması, kalben Ka‘be-i Muazzama’ya yönelmekle mümkün kılındığı gibi, Hakk’a yönelişte de O’nun Habîb’ine Hazret-i Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e tam ittibâ zorunludur. Kalbin bu vâsıtasız Rabbin irâdesine yönelmesi, Muhammedî feyze nâil olmak için yalnız onun risâletine teslîmiyet îcâb eder.

Bu teslîmiyet, yalnız Hazret-i Muhammed (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e te’lîf edilen bir kalbî bağlılıkla mümkün olur. Diğer peygamberler ne kadar mukaddes olsalar da kalb bağını Muhammed (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) üzerinden inşâ etmeyen bir mürîd, onlardan feyz ve bereket bekleyemez.

Bu hakîkate dâir mûcizevî bir tesbît de, Akîde-i İslâmiyet’i ikrâr edip buna sadık kalan Yahûdîlerin, yalnız Hazret-i Mûsâ’ya yönelmelerine rağmen, ondan feyz alamamış olmalarında müşâhede edilir. Zîrâ meşhur bir hadîs’de buyurulduğu gibi: “Eğer Mûsâ hayatta olsaydı ve Yahûdîler ona erişseydi bile, yine bana uymaktan başka bir çâre bulamazlardı.”

Ayrıca Cenâb-ı Hakk, Âl-i İmrân Sûresi 85’te şöyle buyurur: “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa bu aslâ kabûl olunmaz; âhirette büyük bir zarar içindedir.”

Bu âyet, nice feyz ve rûhânî nasîbsizliğe işâret eder; bu da ancak kâmil bir Muhammedî râbıta ile telâfî edilebilir.

Bu hâl ve ikrase, rûhâni bir Rabbanîlikte yâni Habîb-i Zülcelâl’e kalben bağlanarak huzûr-u mânevîde bulunmada netîce verir. Bu râbıta ile mü’minde hem hakîkî teslîmiyet yerleşir hem de rûhânî makam yükselir; zîrâ yalnız kalben Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e gönül veren kimse, onu bu münâsebetle doğruca Rabbin huzûruna çıkar.

Hazret-i Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e yapılan râbıtanın hakîkî esâsı şudur ki: Sâlik, kalbindeki tüm ince latîfeleri, Sübhan’dan gelen o kutlu Nebî’nin latîfelerine yönlendirir; yüce edep ve huşû içinde ondan feyz umar; araya hiçbir vâsıtanın girmesine müsâade etmez. Eğer mürîdin mânevî kābiliyet ve rûhî derinliği buna yeterse, işte en mükemmel yol budur. Zîrâ bu şekildeki râbıta, en sâf, en doğrudan bağdır.

Ne var ki, her mürîdin bu kudrete sâhip olması mümkün değildir. Bu hâlde, yaşayan ve kemâle ermiş bir mürşidin himmetiyle yol almak en hayırlısıdır. Hem Rabbin nezdinde mutlak vâsıta olan Hazret-i Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e yapılacak râbıta da, böylece huzûr-u mânevîde katîleşir; mürşid vâsıtasıyla yapılan bağlantı ise hem şer‘î hem tasavvufî mertebelerde sâfiyet kazanır.

Suâl: Büyük peygamberlerin veyâ evliyâ-i kirâmın mânevî ve rûhânî tasarrufları, aynı anda muhtelif bölgelerde bulunan ayrı ayrı şahıslara, yine ayrı şekillerde tezâhür edebilir mi?

Cevâb: Elbette vâkîdir ve İslâm mâneviyyâtının en istîdadlı hakîkatlerinden biridir. Zîrâ velîlerin hâl ve hâllerinden, huşû ve kararlarından doğan nûrânî kılavuzlar, zaman ve mekân sınırlarını aşarak, bir anda pek çok kalpte îmân ve İlâhî irşâd bırakabilir. Bu, rûhânî tesellî nazarıyla bakıldığında, hem tasarrufun rahmet yelpazesi hem de Hakk’ın lütf-u rahmânının kudreti olarak tecellî eder. Her bir kalpte farklı tezâhür eden bu hâl, hakîkî bir vâkıa olup, rûhânî aleme mahsûs bir mânevî nümûnedir.

“İki âlemde tasarruf ehlidir rûh-ı velî,Deme kim bu mürdedir, bunda nice dermân ola!

Rûh, şemşîr-i gıdâdır ten, gilâf olmuş ona,Dâhi âlâ kâr eder bir tîğ kim uryân ola.”

(Müfti’s-sekaleyn Kemal Paşa)

“O (kadın) andolsun ona niyeti kurmuştu. Eğer Rabb’inin burhânını görmemiş olsaydı (belki Yusuf da) onu kasdetmiş gitmişti. İşte biz ondan fenâlığı ve fuhşu ber-taraf edelim diye böylece bir (bürhân) gönderdik. Çünkü o, (tâatta) ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı.” (Yûsuf, 24) âyet-i kerîmesindeki burhânı, müfessirlerin çoğu Hazret-i Ya‘kub’un oğlu üstündeki tasarrufu ve onun imdâdına yetişmesi şeklinde açıklamışlardır ve şöyle demişlerdir:

Hazret-i Ya‘kûb elini uzatarak Hazret-i Yûsuf’a gözüktü ve eliyle göğsüne vurdu. Böylece Yûsuf’un şehveti dindi ve kadına yaklaşmadı. Eğer Cenâb-ı Hakk’ın bu delîlini görmeseydi, Yûsuf’un münâsebette bulunma ihtimâli vardı. Buna işâret eden âyette geçen “Levlâ”nın cevabı olan “le-câme‘a” hazfedilmiştir. (Keşşâf Tefsîri)

Bir velî, Allâh’ın rûhânî huzûr-u kudretinde dâimî olarak ikāmet ettiği ve O’na her an yaklaşmış hissiyatla yaşadığı takdirde; bu hâl, muhtelif tarzlarda insanın gönlünde tasavvur ve hâl olarak tezâhür edebilir. Mürîd olan kemâl erbâbı, bu türlü nazarî ve hissî tecellîlerle kalbî bağ kurar; sanki yüz yüze sohbet edermiş gibi, gönlî bir irtibatın keyfini sürer. Bu gaybî irşâd ve kalbî mu‘âşeret halleri, mekteb-i tasavvuf ve müfessirler kerevetince îzâh olunmuştur ki, hikmet yolunun en lâtîf inceliklerindendir. (Süyûtî, Kitâbü’l-Müncî.)

Allâh’ın velî kulları, bedenlerinde İlâhî bir lütuf ve nefha olan ruhlarını hâkim unsur kıldıkları için, muhtelif şekil ve sûretlerde zuhûr etmeleri mümkündür. Bu kudsî varlıkların hem hayatta iken hem de vefatlarından sonra kerâmet sergilemeleri ve mânevî tasarruflarda bulunmaları ehl-i hakîkat nezdinde makbul ve mümkündür. (Hamevî, Nefehâtü’l-Kurb)

Buyrulduğu üzere, dünyâda rûh, yetmiş ibn şekil ve sûrette zuhûr edebilirken, Berzah âleminde bu şekil ve sûretlerin sayısı daha da artar. (Mevlânâ Hâlid, Râbıta Risâlesi)

Hazret-i Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in sûretine şeytan bürünemez; aynen öyle de, kâmil bir velînin şekil ve sûretinde de görünmeye kudreti yetmez. (Fethu’l-Bârî, Şerhu Sahîhi’l-Buhârî)

Dünyâda rûh, kılıfında bulunan bir kılıç gibidir; ölümden sonra ise beden kılıfından sıyrılmış kılıç gibi tesirli ve faal hâle gelir. Zîrâ kınından çekilen bir kılıç, kınındaki hâline nispetle elbette daha çok iş görür. (Kemâl Paşa)

Bu sebepledir ki, evliyâullâhın, vefatlarından sonra dahi mürîdlerine zuhûr etmeleri, onlara rûhânî feyz vermeleri, mânevî bağ kurmaları mümkündür. (Şerhu’l-Mevâkıf)

Suâl: Acabâ, hüsn-i hâtime ile dâr-ı bekāya irtihâl edip etmediği bizce mâruf olmayan, lâkin mezhep imamları, müctehidîn-i kirâm, ulemâ-yı izâm ve meşâyih-i nâm-dâr zümresinden addedilen zât-ı muhteremlerin ervâh-ı tayyibelerine tevcihen, kabr-i şerîflerinin ziyâret olunması; ziyâret esnâsında ayakta yâhut oturarak, kalb huzûru ve edeb-i tâzim ile o nurlu makāma yönelmek, râbıta-i kalbiyye ile teveccüh etmek, feyz-i rûhânîlerinden istimdâd eylemek, şefâat-i uzmâdan niyâzda bulunmak ve himmet-i âliyelerine ilticâ etmek, hattâ teberrüken Ravza-i Mutahhara’nın hadîd-i bendlerini ve evliyâullâh ın kabirlerini öpmek; yine o yüce zâtları vuslata vesîle ve vâsıta ittihâz etmek, şer‘an câiz ve makbûl müdür?

Cevâb: Mezheb imamları, müctehitler, ulemâ ve meşâyihin kabirlerine rağbet etmek, onlardan himmet, feyz ve hidayet talep etmek, bâzı nazarlara göre bâtınî bir râbıta kurmak caizdir; hattâ münasip görülür. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de: “Ama kim Rabb’inin makāmından korktu ve nefsini hevâdan (ahveş) alıkoyduysa, işte muhakkak ki cennet, onun varacağı yerin ta kendisidir.” (en-Nâzi‘ât, 40–41) âyetiyle, bu kıstaslara riâyet eden kimselerin; mezhep imamı, meşâyih veyâ ulemâ dahi olsa cennet ehli olduğu müdriktir. Dolayısıyla bu zatlara yapılan ziyâretler ve yapılan mânevî teveccühler, onların sûretine değil, Rabbü’l-Âlemîn katında kerem edilmiş hâkim fertler olmalarından sebep gaybî bir bağlantı kurma maksadı taşır.

Bu hâliyle yapılan râbıta, tevâzu, saygı ve aşkla yoğrulmuş rûhânî bir işlekten ibârettir. Cemâatçe yapılan ziyâretlerde “onlardan delâlet, himmet, duâ talep” etmek, yalnızca nazar-ı zâhire değil, bâtına da bir teveccüh demektir. Yâni bâtınî bir ihtimam, zikr-i kalbîdir; kalpte o sâlih zâtlara karşı derin bir muhabbete dayalı, Allâh’ın rızâsını celbetmeye mâtuf bir alâkadır. Bu, tasavvuf terbiyesinin yalnız nazarî değil, amelî bir yönüdür.

Yüce Allâh, kullarını güzel davranış ve kalbî cehd ile mükâfatlandıracağını bildirirken haşmetli hitâbında bu tür mânevî teveccühleri hizâya sokar. Kabir ziyâreti, onların mânevî meşalesine yâzılan bir naat gibi, mü’min gönlü için hem bir hatırlatma, hem bir duâ vesîlesidir.

Velîlikleri kudsî bir tevâtür ile sûbüte kavuşmuş ve velâyet makāmıyla nâm salmış olan yüksek zâtlar hakkında “Muhakkak ki Allâh, ihsân sâhibi olan kimselere nefsanî bir haksızlık etmez; onların güzel amellerini boşa çıkarmaz.” (et-Tevbe Sûresi, 120) âyet-i kerîmesinin hükmüne binâen, biz îmân ehline mazhar olan bu muhterem zâtların cennet ehli olduklarını vehmetmekteyiz. Zâhirî tavır ve hâllerine bakarak onlara hüsni zan eder, bu zanla hüküm veririz. Zâten iç dünyâlarını ve kalbî hâllerini yalnızca Hakk-ı Zülcelâl bilmektedir.

Ashâb-ı kirâmdan nakledilen şu mübârek hadîs de bu keyfiyeti tasdik eder: “Ölülerinizi hayır ile hatırlayıp anınız.”

Bu İlâhî tavsiyeye binâen, âlim ve velîlerin makâm-ı manevîlerini hatırlamak, onlara: “Allâh râzı olsun” “Allâh rahmet eylesin” gibi ünvanlarla duâ etmek ve bu zâtlara râbıta ile bağlı kalarak onlardan kalpten hürmet ve nâzil olan şefâat ü inâyet talebinde bulunmak, şer‘î sınırlar içinde pek elverişli, câiz ve fazîletli bir harekettir.

Suâl: Peygamberlerin ve evliyâ-yı kirâmın isimlerini, övülmüş hasletlerini ve ahlâkî davranışlarını hatırlayıp anmak, mazîden hikâyelerini arz-ı hak anlatmak, söz ve davranışta onlara ittibâ etmek; ecdâd-ı salîhîn hasletlerini kıyâmete dek yaşatmak husûsunda âyet ve hadislerde açık hükümler var mıdır?

Cevâb: Evet, mevcûddur. Hem de bu nev‘ rivâyet ve hatırlatmalar, ehl-i irfân katında en güzel, en yüce, en mübârek ubûdiyyet vesîlelerinden biri addedilmiştir. Zîrâ Cenâb-ı Hakk Te‘âlâ Hazretleri şöyle buyurmuştur: “Peygamberlerin kıssalarından ki senin kalbini onunla teskin ve takviyeye vesîle kıldık, her çeşidini sana anlatıyoruz. İşte bunda sana hak ve mü’minlere ibret, öğüt ve bir müjde vardır.” (Hûd Sûresi, 120)

Bu İlâhî beyân, kudsî kıssaların tilâvetiyle Rasûl-i Ekrem (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in kalb-i şerîflerinin inşirah bulması, hânedân-ı risâletin köklerinin güçlenmesi, gönlün takviyesi ve hakka temâyülünün artırılması gibi hikmetleri mucîb olduğuna işâret etmektedir. (Rûhu’l-beyân)

Yine Cenâb-ı Zülcelâl’in kelâm-ı ezelîsinde: “İbrâhîm’i, İshâk’ı ve Ya‘kûb’u an! Onlar bizim ihlâslı, ibâdette kuvvetli ve dinde basîret sâhibi kullarımızdı.” (es-Sâd Sûresi, 45)

Ve devamla: “İsmâîl’i, Elyesâ‘ı ve Zülkifl’i de zikret. İşte bunların her biri efdal ve hayırlı zâtlardandı.” (es-Sâd Sûresi, 48)

Bu âyet-i kerîmeler, geçmiş enbiyânın ismen yâd edilmesini, onların fazîletli hâllerinin lisân-ı hâl ile tekrîm edilmesini emretmekte, bu hâtıranın da ancak zikir ve tefekkür ile muhkem kılınacağını göstermektedir.

Bu âyet-i kerîmeler, Muhammed ümmetine hitâb ederek, onun ulvî hasletlerini dillerinde anmayı, onunla övünmeyi ve bu ulvî şahsiyetin şânını sonsuzluğa taşımayı emretmektedir. Zîrâ “At ölür, meydân kalır; yiğit ölür, şân kalır” diye murâd edilen hakîkat, bu emrin özünde yerleşiktir.

Hazret-i İbrâhîm’in kıssasından nakledildiğine göre, Cenâb-ı Hakk, Şu‘arâ Sûresi’nin 83–84. âyetlerinde şu İlâhî niyâzı dile getirmiştir: “Rabbim! Bana hüküm ihsân eyle ki ümmetim beni aşk ve iftiharla zikretsin; eserim kıyâmete dek yaşasın, halk içinde iktidar nasîb olsun ve beni sâlihler zümresine kat. Sonrakilere de verdiklerimden lisân-ı sıdk ver ki, beni hayırla anıp övünsünler; dilde dâimî, gönüllerde müstakim kalsın bu zikir.”

Bu duâ, sâdece âhirete dâir bir temenniden ibâret değildir; aynı zamanda bizleri, sevgili efendimizin insanlığı aydınlatan izlerini kutsal hatırada yaşatma vazîfesine dâvet etmektedir. Çünkü mârifetin zirvesi, âlî hâl ve hâsletlerin sâbit kalplerle yeniden tezkiye edildiği gönüllerde vücut bulur, hatıra ve nesilden nesile taşınır.

Bir kimsenin hayır ve iyiliklerinin dilden dile, gönüllerden gönüllere intikāl etmesi ve kıyâmete dek bu mübârek nâm ve şânı muhâfaza etmesi; “Cenâb-ı Hakk bir kulunu sevdiği zaman, arz ve semâdaki mahlûkātının gönlüne de o kulun sevgisini ilkā eder” hadîs-i şerîf-i şerîfi gereğince; o kimsede Allâh-u Te‘âlâ’nın sevgisini ve rızâsını kazanmanın mûcebidir. İşte bu İlâhî muhabbetin tesiriyle, denizlerin balığından göklerin kuşlarına kadar bütün mahlûkât, o âşığı sever ve ona hürmet eder. (Rûhu’l-beyân)

Şa‘rânî Hazretleri’nin ifâdesiyle ise; evliyâullâhı zikretmek; yâni kalbe feyz ve mânevî sülüklerini celbetmek, Cenâb-ı Hakk’ın ordularından bir orduyu anmak demektir. İşte bu görmek, işitmek ve muhabbetle anmak; o mânevî riyâzet, ihsân ve inâyet kapısını aralar. Böylece gönüller, zillet ve gafletten arınıp mârifet nefâsıyla tenezzüh eder.

Netîce îtibârıyla îzâh edebiliriz ki: Bir şahsın şekil ve sûreti “iki kaş ortasında” “göz kalbinin derinliklerinde” “hayâl hazînesinde” ya da “düşünce merkezinde” tasavvur edilerek canlandırılması, şekil bulması husûsu çeşitli içsel hâllerle mukayyeddir. Bu tahayyülün mahiyeti, onun doğurduğu his ve niyetlere göre mütalaâ edilmelidir. Zîrâ:

● Aşırı bir aşk hâlinde doğan tahayyül, kalbin muhabbetle mest olmasına ve nûrânî bir fenâya vesîle olabilir.

● Fakat şiddetli kin veyâ düşmanlık kaynaklı tahayyül, kalpte karanlık duygular ve nefret tohumları ekebilir.

● Aynı şekilde şehvetle kararmış bir zihin, bedene yaslanan bir hayâl oluşturabilir ve insana salt dünyevî haz veren bir meşgûliyete dönüşebilir.

Bu sebeplerden hangisine bağlı olarak zuhûr ederse etsin, bu zihnî imgeler her insanın fıtrî, karakterî ve rûhî yapısına göre tecellî eder. Öyle ki kimisinde bir muhabbet kıvılcımı doğurur, kimisinde kin tohumlanır, kimisinde ise şehvetle çalkalanır.

O hâlde huy edilen şey; bu tasavvurun kaynağı nedir, hangi duygunun mahsûlüdür? Çünkü bu mâhiyet, onun ahlâkî ve mânevî hükmünü tâyin eder.

Yine olur ki, kalbinin derinliklerinde düşmanını tahayyül eder, sûretini gözünün önünde canlandırırsın; o zaman bütün bedenin bir titreme ile sarsılır, içinde tarifsiz bir kin, kahır ve nefret kabarır. Bu hâl, kalbin karanlık cihete, yâni şerre ve kötülüğe yaptığı bir râbıtanın netîcesidir.

Eğer böylesine menfî ve muzır bir yöneliş, gönülde böylesine güçlü ve hissî bir akis bulursa; artık sen düşün ki, Hakk’ın velî kullarına, sâlih zatlara, nûrânî ahlâk ve fazîlet sâhibi enbiyâ ve evliyâya yöneltilen bir râbıta nasıl bir feyz, nasıl bir bereket vesîlesi olur?

O hâlde, feyz-i ilâhînin membaı olan peygamberlere ve Hakk dostlarına kalben bağlanmanın şirk olduğunu, haram sayıldığını iddia eden kimse, bu iddiasında nasıl olur da Allâh’tan korkmaz? Böyle bir söz nasıl edilir?

Bu hususta bize düşen: “Hasbünallâhü ve ni’me’l-vekîl” demektir. Zîrâ O bize yeter ve ne güzel vekildir.

Suâl: Sûfîlerin usûlü içinde yaygın olan bir uygulama olarak, enbiyâ ve evliyâullâhın kabrî ziyâretleri sırasında; huzur dolu bir kalp ile yönelerek râbıta kurmak, onlardan feyz, bereket, delâlet, şefâat, yardım ve himmet dilemek, hattâ bu meyanda olarak Ravzai Mutahhara çevresindeki demir parmaklıkları ya da velîlerin kabirlerini öpmek ve bu yolla onların varlığını Allâh’a ulaşmak için vesîle addetmek câiz midir?

Cevâb: İşte bu bâbda, ulemâ-i izâm ve müctehidîn-i kirâm tarafından tasvîb olunan ve ehl-i hakîkat nezdinde makbûliyet bulan bu fiiller, şer‘an câiz ve dinen müstahsen addedilmiştir. Zîrâ dört mezhebin erkân-ı rüsûh ve imâmân-ı müctehidîn, hayatta veyâ dâr-ı bekāya irtihâl etmiş enbiyâ ve evliyâullâh zümresinden bir zât-ı muhteremi, Cenâb-ı Hakk’a vuslatta vesîle kılmak ve onlardan hidâyet ve delâlet istemek husûsunda câiziyet fetvâsı vermişlerdir.

Bunun gibi, ehl-i velâyetin ve nebiyy-i mükerremîn hazarâtının ervâh-ı tayyibelerine teveccüh ile niyazda bulunmak, kendilerinden rüşt ve hidâyet niyâz etmek dahi câiz ve câlib-i makbûliyettir. Ziyâret eden zât-ı muhterem, sanki o zât-ı celîl hayattaymış ve huzûr-ı alîsindeymiş gibi bir edeb ve huşû ile hâzır olmalı, niyâzı akabinde, o zâtın rûh-u pâkine Fâtiha-i Şerîfe ikrâ etmeli ve ismini zikr ile duâya vesîle kılmalıdır.

Bilcümle, Ravza-i Mutahhara’nın ziyâreti, Fahr-i Kâinât Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in rûhâniyet-i münezzehesinden şefâat talebi, feyz ve himmet istemek; hulefâ-yı râşidîn ve ashâb-ı kirâmın ervâh-ı latîfelerini ziyâret ile bereket ve istimdâd dilemek, yine kabirlerine teberrüken temas ve öpmek gibi fiiller, men‘ olunmamış, belki ehl-i tasavvuf ve meşâyih-i izâm tarafından mendûb ve müstahsen görülmüştür. (Fetâvâ-yı Halîlî)

Enbiyâ ve evliyânın kabirlerine sevgiyle yaklaşmak, o mukaddes zatlardan himmet, mağfiret ve hidâyet istemek; ya da kabirlerin etrâfındaki demir parmaklıkları tebberrüken öpmek bütün bunlar, Bâcûrî ve diğer ehl-i ulemâ tarafından câiz ve hayırlı kabûl edilmiştir. Ziyâret eden zât, sanki huzûr-ı âlîdeymiş gibi edeble bulunur, sonrasında Fâtiha-i Şerîfe okuyarak kabir sâhibine duâda bulunur. Bu münasebet şer’an men‘ edilmemiş, bilâkis fazîlet kazanmıştır.

Ayrıca, kadîm vakalardandır ki uyanık veyâ rüyâ hâlinde iki ayrı şahsiyetin bir tek şânlı varlık şeklinde tezâhür etmesi mümkündür. Bu hâl bâzı vakalarla sâbit olmuştur. Nitekim bâzı evliyâllâh erbâbı, zâtî râbıtaları o denli kuvvetli hâle getirmişlerdir ki, zuhurât-ı rûhâniyyeleri beş esâs (zât, sıfât, ef‘âl, ahvâl ve merâtib) îtibârıyla öylesine yekvücut olmuştur ki, muhâtapların bu birliği aslâ ayırt etmesi mümkün olmamıştır. Bu, onların zâtî kuvvetle temin edilmiş tasarruf sultanlığının delilidir.

Fahreddin-i Râzî Hazretleri buyurur ki: “Melik Sâlih Efendi Hazretleri’ne arz olunur ki, dünyânın arz-ı gâye olmadığını îtirâf edenler bilirler ki, nefisler beden terk ettikten sonra da varlık silsilesiyle devâm eder. Hattâ bedenin sınırlayıcı perde ve perdelerinden arındıkları bu âhiret-mekânında, ahvâl-i mânevîye dâir incelikleri daha berrak bir sûrette idrâk edebilir hâle gelirler. Bu hakîkat, hakîkatiyle muteber nass ve kat’i delillerle te’yîn olunmuştur. Mezkûr kabir hayâtında mânevî kibriyâ-hâ elbâb için bir keşf-i sır, bir nûr-i bâtın kapısıdır.

Şu hâlde şu kelâm-ı acizâneyle mukaddeme yapılan kabir ziyâretlerinden beklenecek faydaları özetlemek isterim: Bedeni yokluktan kurtulup mânevî vücûda geçiş yapan ruhların, dünyevî bağlılıklarından sıyrılmış olarak ziyâ ü şûra daha muhâtap hâle gelmesi, kabirlerdeki büyüklerin Arş’a ilticâlarının, o zatlarda müzâyede olunan hâllerin, ziyâret edenin kalbine bir nûr serpiştirmesi, mürîdullâhın bu hâl-i mânevî ile dünyâ ahvâlini tefekkür edebilmesi ve gönlün kirlerinden müstağnî kılınması, ziyâret maksadıyla yapılan duâların, Fatiha-i Şerîfe ve tesbîhâtın, ruhlara bir yardıma vesîle oluşturması, ziyâretçi nefsinin gafletinden uyanmasını, iç dünyâsını cemâle ve rahmete doğru tevcih etmesini sağlamasıdır.”

Fahreddîn-i Râzî’nin sözleri, kabir ziyâretlerinin hâsıl ettiği mânevî tesirleri yüce bir dil ve îzâh ile ifâde etmektedir.

Bir kimse ki rûhâniyeti yüksek, cevher-i mânevîsi kâmil, feyz-i ilâhîye mazhar bir zât-ı şerîfin türbe-i münevveresine yöneldiğinde, sükût ve tevâzu ile başını eğip tefekküre dalar. O mübârek makāmın havası, içinde barındırdığı zât-ı celîlin mânevî te’sîrâtıyla nûr-perver bir hâl alır.

Bu esnâda ziyâretçi ile merkûd olan zât arasında lâtif bir mânâ alâkası zuhûr eder. Ziyâret eden, kendini bir değil, iki nûrânî şahsiyetin arasında kalmış addeder. Bu hâl, âdetâ iki rûhun karşılıklı vuslatıdır. Zâhirde bir türbe ziyâreti görünse de, bâtında kalpten kalbe akan bir ledünnî muhâbere tecellî eder. Mülâkât-ı rûhânî bu noktada zuhûr eder ki, birinden diğerine nûr, hikmet ve güzel sıfatların sirâyeti başlar.

Ziyâret edenin gönül menba‘ına, ziyâret edilenin feyz deryâsından câzib-i te’sîrât, yumuşakça ve rûhânî bir seyir ile akmaya başlar. Bu karşılıklı mânevî alışverişte, her iki tarafta da rûhânî kemâlâtın zuhûru mümkün olur. İşte bu hâlet-i rûhiyye, kabir ziyâretinin meşrûiyetine dâir aslî bir delîl ve kuvvetli bir hüccettir.

Bu hâlin, daha zarif, daha lâtif gönül tellerine hitâb etmesi uzak bir ihtimal değildir. Çünkü bu esrâr, rûh dünyâsına âit olup, ancak keşf ve ilhâm ehlinin lâyıkıyla idrâk edebileceği incelikte sırlar ihtivâ eder. Fahruddîn-i Râzî Hazretleri’nin bu babda sarf eylediği kelâm-ı mübârek de, bu hakîkatin bâriz bir delîlidir.

Fahr-i Kâinât Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Yalnızca şu üç mescid için yolculuğun ve seferâtın meşakkatine katlanılır: Mescid-i Harâm, Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksâ.”

Bu nurlu beyân ile maksûd olan, kabirler değil, mukaddes mesâcid-i şerîfedir. Zîrâ mescidler, Cenâb-ı Hakk’a secde ve niyâzın, kalplerin zikir ve ibâdetle ihyâsının mahallidir.

Lâkin diğer bir hadîs-i şerîfte Rasûl-i Zîşân Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in rûhâniyet-i paklerinden şöyle bir kelâm-ı mübârek rivâyet olunmuştur: “Ölümümden sonra beni ziyâret eden, hayatta iken beni ziyâret etmiş gibidir.”

Bu müjdelî kelâm, Ümmet-i Muhammed’e, Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e karşı kalbî alâka ve sadâkatin ehemmiyetini bildirmekle berâber, kabr-i şerîfinin ziyâretine terğîb ve teşvik mânâsını tazammun etmektedir.

Bu hadîs-i şerîf, zâhiren kabir ziyâretinin fazîletini, bâtınen ise Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in ruhâniyet-i aliyyesiyle irtibâtın lüzûmunu ifâde eder. Zîrâ Habîb-i Hüdâ Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) berzah âlemine irtihâl buyursa da, nûrânî tesiri ve kalbî teveccühü kıyâmete dek bâkîdir. Bu hâl, mü’min gönüllerin ona olan sevgi ve râbıtasıyla tahakkuk bulur.

Gümüşhânevî Tekkesi Saltanat Nizâmının Müdâfaası

Gümüşhânevî Tekkesi’nde cereyân eden sohbetlerde ve neşredilen risâlelerde, saltanat-ı Osmâniyye’nin şer‘î meşrûiyetine dâir derin ilmî izâhât beyân olunmuş; zîrâ bu nizâm-ı şerîf, asırlardır hem adâlet-i mahzâ ile hükmetmiş hem de Dîn-i Celîl-i Muhammedî’nin ahkâmını icrâ eylemiştir. Bu tekkenin erbâb-ı ilmi, saltanatın ilğâsını ve yerine ecnebî menşeli bir idârenin ikāme edilmesini, hem Ümmet-i Muhammed’in dağılması hem de ahkâm-ı İslâmiyye’nin tağyir ve tahrîfine kapı aralayacak bir fitne-i azîme olarak addetmişlerdir. Onlara göre, Kānûn-ı Esâsî dahi, eğer şer‘î hudûd ve kāideler ile mutâbık kılınırsa, saltanat nizâmının bir tafsîlinden ibâret olup hilâfet ile te‘lîf olunabilir; lâkin bu nizâmın, ecnebî telkînâtına tâbi kılınarak, milletin mânevî kıymetleriyle zıtlaşması katiyyen kabûl olunamaz bir hâl olarak görülmüştür.

Bu minval üzere Gümüşhânevî Tekkesi “saltanat” nâmını yalnız bir siyâsî otoriteye ircâ etmekten sakınmış; bilakis onu, şer‘î ahkâmın hâmîsi, din ü devletin muhâfızı, Ümmet-i Muhammed’in birliği ve dirliği için zarûrî bir müessese olarak müdâfaa etmiştir. Bilhassa meşrûtiyet devrinde ve sonrasında, bâzı kesimlerce hürriyet, eşitlik ve meşveret gibi mefhumlar istimâl edilerek saltanat-ı meşrûa tahkir ve tard edilmek istendiğinde, Gümüşhânevî meşâyihi bu mefhumları şer‘î esaslara muvâfık bir tarzda te’vîl ederek, saltanat nizamının inkıtâa uğramasının cem‘iyet-i İslâmiyye için bir fesâd ve felâket olacağını ısrarla beyân eylemişlerdir.

Bu müdâfaa yalnız kelâm ile kalmamış; bizzât Mir’ât-ı Kānûn-i Esâsî misâlinde olduğu gibi, kalem ile de cemiyyete arz edilmiştir. Bu risâlelerde her bir anayasa maddesi, âyât-ı beyyinât ve ehâdîs-i şerîfe ile şer‘î delâiller eşliğinde teyîd edilerek, saltanatın İslâm ile kābil-i telîf olduğu ilmî bir vuzûha kavuşturulmuştur. Şöyle ki, saltanat nizamını bid‘at ve zulüm ile eş gören müfrit efkâra karşı, Gümüşhânevî Tekkesi’nin erbâbı, saltanatın adâlet, hakkaniyet, ahkâm-ı ilâhiyye ve şer‘î esasların icrâsı için yegâne zemin olduğunu müdâfaa etmişlerdir.

Nihâyetinde Gümüşhânevî Tekkesi, siyâsî tecdîd ve değişimlere karşı tamamen kapalı kalmamış; lâkin her türlü yeniliğin ve inkılâbın şer‘î kāideler ve dînî meşrûiyet dâiresinde icrâ edilmesini elzem görmüştür. Zîrâ onların nazarında, dîn-i İslâm’dan tecerrüd etmiş bir siyâset, Ümmet-i Muhammed için bir dalâlet ve helâk sebebi olmaktan öteye geçemezdi. Bu sebeple, saltanat nizâmını müdâfaa, onlar için hem bir îmân borcu hem de bir vatan ve millet vazîfesi olarak telakkî edilmiştir.

Osmanlı hânedânının necîb ve azîz sultanları, asırlara sârî hâkimiyetlerini, sırf bir siyâsî kudretin icrâsı olarak değil, İlâhî bir emânetin muhâfazası olarak görmüşlerdir. Bu yüksek şuûr, idârelerinin her safhasına sirâyet etmiş, devletin müesseselerinden ordusuna, donanmasından adâletine kadar her iş, semâvî bir vazîfenin tezâhürü addedilmiştir. Bu sebepledir ki, kurdukları her yapıya, gerçekleştirdikleri her icrâata “Hümâyûn” ünvânını izâfe etmişler, bu unvânla Allâh’ın yeryüzündeki adâletini temsîl ettiklerini beyân eylemişlerdir.

Osmanlı Devleti’nin merkez-i idâresi olan Topkapı Sarayı, bu mânevî anlayışın müşahhas ifâdesidir. Sarayın kapıları, sâdece birer geçiş noktası değil, her biri mânevî ve siyâsî bir mânânın taşıyıcısıdır: Bâb-ı Hümâyûn, Bâbü’s-Selâm ve Bâbü’s-Sa‘âde. Her kapı, devletin idâresinde hâkim olan hikmet, selâmet ve saâdet sıralamasını aksettirmektedir. Aynı minvâlde, Ordu-yı Hümâyûn, Hatt-ı Hümâyûn, Mühr-i Hümâyûn ve Donanma-yı Hümâyûn tabirleri de yalnızca birer resmî sıfat değil, İlâhî bir vazîfenin taşıyıcısı olarak görülmüş ve yaşatılmıştır.

Osmanlı sultanlarının bu yüksek idrâki, onların devlet erkânını şekillendiren edeb, erkân ve adâlet mefhumlarına da nüfûz etmiş, halk nezdinde de sultanlık, adâletin kaynağı ve İslâm’ın hâkimi olarak algılanmıştır. Bu anlayış, nefsânî arzularla değil, şer‘î ölçülerle çerçevelenmiş bir hâkimiyet şuurudur. Bu îtibarla, hâkimiyet semâvî bir vazîfe olarak görülmüş, her icraat, bu mefkûreye uygunlukla mîzân edilmiştir.

Osmanlı hânedânına biat eden ulemâ ve meşâyih, bu kudsî vazîfeyi idrâk ederek sultanlarını “en az yedi velî kuvvetinde” görmüş ve bu mânevî îtikadla desteklemiştir. Onlar için saltanat, Ümmet-i Muhammed’in nizâmını ve âhengini muhâfaza eden bir adâlet zırhı mesâbesindeydi. Bu sebeple pâdişahların tasarrufları, yalnız aklî ve siyâsî birer tercih değil, aynı zamanda dînî bir sorumluluğun gereği olarak tecellî etmiştir.

Bu anlayış netîcesinde, Osmanlı Devleti bir medeniyet projesi olarak yükselmiş, tevhîd esasına dayalı bir adâlet sistemi kurmuş ve asırlar boyunca cihân-şümûl bir adâlet ve huzur temin eylemiştir. İşte bu sebeptendir ki, Osmanlı’nın icraatları, adıyla, sanıyla ve her müessesesiyle Hümâyûn rûhunu aksettiren bir irfânın mührünü taşımıştır.

Bu konuda teferruatlı mâlûmât almak isteyen Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri’nin Mir’ât-ı Kānûn i Esâsî’sinde Kānûn-i Esâsî’nin 3. maddesi olan saltanat usûlünü temellendirdiği rivâyetlere bakınız.

Gümüşhânevî meşâyihinden Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Efendi Hazretleri, kaleme aldığı Mir’ât-ı Kānûn-i Esâsî adlı risâlesinde, Kānûn-ı Esâsî’nin şer‘î meşrûiyetini ispâta muvacehen birçok delîl-i kat‘îyi beyân ve îrâd eylemiştir. Bu deliller, yalnız nazarî kāidelerden ibâret olmayıp, bilfiil Kur’ân-ı Kerîm, sünnet-i seniyye ve kütüb-i fıkhiyyeden mülhem bir zemin üzerine binâ olunmuştur. İşte mezkûr risâlede zikrolunan bâzı mühim delîlât-ı şer‘iyye şunlardır:

Hürmetin esâsı olan bir rivâyet-i Nebevî Peygamber Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) bir gün huzûr-i saâdetlerine gelen kardeşlerden en küçüğünün söze başlaması üzerine şöyle buyurdular: “Söze evvelâ ağabeyin başlasın, sonra sen konuşursun.”

Bu mübârek söz, yalnızca bir âile içi edep tavsiyesi değil, aynı zamanda toplumdaki mertebe ve hürmet esâsının da beyânıdır. Zîrâ İslâm, sâdece ibâdetlerin değil, sosyal hayâtın ve insan ilişkilerinin de tertibini tâyin etmiş bir dindir. Her işin bir ölçüsü, her sözün bir sırası vardır. Büyüğe öncelik vermek, küçüğün buna riâyet etmesi; toplumda huzur, düzen ve saygının temelidir. Bu kāide, hürmet-i saltanatın, devlet nizâmının ve cemiyet âhenginin de esâsıdır. Zîrâ bir milletin selâmeti, merâtibin gözetilmesiyle kāimdir. Nasıl ki bir pâdişâhın tahtı, devlet erkânının sıraya riâyet etmesiyle dimdik durursa, insanlar arasındaki âhenk de ancak bu ölçü ile devâm eder.

Bu hadîs-i şerîf, Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz Hazretleri’nin huzûr-u âlîsinde bulunan kardeşlerden en küçüğünün konuşmaya başlaması üzerine, Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in “Söze önce ağabeyin başlasın, sonra da sen konuşursun” buyurarak büyüğe söz hakkı tanıdığını bildiren rivâyetin kaynaklarını içermektedir. Bu rivâyet, İslâmî edep ve nezâket kurallarına, özellikle büyüklere saygı prensibine önemli bir örnektir. Hazret-i Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz toplumda ve âile içerisinde düzenin korunması, hürmet ve tertibin sağlanması adına büyük olanın önce konuşmasını tavsiye etmiştir.

Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz Hazretleri şöyle buyurmuştur: “Rüyâmda kendimi misvak tutarken gördüm. Bu hâl üzere iken yanıma biri küçük, biri büyük iki kişi geldi. Ben misvağı küçüğe uzattım; fakat Allâh-u Te‘âlâ tarafından misvağı büyüğe vermem emredildi. Bunun üzerine ben de o misvağı büyüğe verdim.”

Bu latîf rüyâ, bizlere İlâhî fıtratın bir remzini, nizâm-ı âlemin bir hakîkatini beyân eder. Zîrâ her işte bir usûl, her sözde bir tertip, her ikramda bir merâtib vardır. Büyük olana öncelik tanımak, hürmet göstermek, âlemde düzenin teminatıdır. Bu, bir âdâb-ı muâşeret değil, bizzât İslâm’ın nezâket ve nizâm düstûrudur. Bir sultânın meclisinde hürmet ancak rütbe ve mertebeler gözetilirse hilâfetin izzeti korunur. Büyük olanın hürmetini muhâfaza etmek, toplumsal âhenk ve muhabbetin anahtarıdır.

Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “İslâmiyet ve saltanat, ikiz kardeş gibidir.”

İslâmiyet, ferdin gönlünü arındırır; saltanat ise toplumun sükûn ve selâmetini temin eder. Ancak ikisi bir araya geldiğinde hakîkî nizâm-ı âlem doğar. Bu ikisinin ihtilafı ancak fitneye sebebiyet verir. Bu Nebevî kelâm, asırlar sonra Osmanlı Devleti’nin cihanşümul tahtında kemâl bulmuş, din ile devlet, şer‘ ile örf, tarîkat ile hilâfet bir arada yüceltilmiştir.

Pâdişahlar hem adâletin timsâli, hem dînin hâdimi olmuşlardır. Zîrâ bilinir ki: “Saltanatsız din zayıflar; dinsiz saltanat bozulur.”

Her biri diğerine dayanak, kuvvet ve istinad olmuştur. İşte bu hikmet, hem İlâhî bir sır, hem de târihî bir hakîkattir. Bu kudsî söz, her çağda ve her devirde Müslüman cemiyetlerin yolunu aydınlatacak bir meşaledir.

Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Altın ve gümüş, yeryüzünde Allâh’ın mührü ve imzâsı mesâbesindedir. Sultânın mührüyle bir kapıya varan, murâdına nâil olur, ihtiyacı karşılanır.”

Bu hikmetli kelâm, bizlere dünyevî servetin, iktidarın ve saltanatın kaynağının bizzât Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve irâdesi olduğunu bildirir. Zîrâ altın ve gümüş, zâhirde maddî birer nesne gibi görünse de, hakîkatte yeryüzündeki kudret nişânıdır. Onlar, îmân ile idrâk olunduğunda, kudretin bir emânesi, bir tecellîsi hâlini alır. Târih boyunca mühür, pâdişâhın ahkâmını tasdik ve tescil nişânesi olmuştur.

Nitekim bir sultânın mührüyle bir yere varan kimse, murâdını bulur; zîrâ mühür, sözün ve hükmün tamamlayıcısıdır. Nasıl ki Allâh-u Te‘âlâ’nın altın ve gümüşü bir kudret mühürü kıldığı bildiriliyorsa; dünyâda da saltanat mührü, idârenin, düzenin ve hakkın timsâlidir. Bu mührün ardında, bir milletin huzûru, adâleti ve nizâmı saklıdır.

Osmanlı Devleti’nin kudretli sultanları, hatt-ı hümâyûn ve mühr-i şerîf ile fermanlar irâd etmiş, adâlet terâzîsini bu mühür ile kurmuşlardır. Bir fermânın üzerine kondurulan pâdişah mührü, yedi iklimde geçerli kılınmış, her kapı o mühürle açılmıştır. Târihte nice garipler, mazlumlar, muhtaçlar; sultânın mührünü taşıyan bir kâğıtla kapıları aşmış, murâdına ermiştir. Bu da gösterir ki; mühr-i saltanat, dünyâda adâletin ve merhametin vesîlesidir. Ve onun kaynağı, en yüce Mâlik olan Allâh-u Te‘âlâ’dır. Altın ve gümüşün hakîkati, yalnızca zâhirde bir servet değil, İlâhî bir mühürdür. Saltanatın mührü ise, o servetin cemiyet üzerindeki tezâhürüdür. Her ikisi, hakkaniyet ve adâletle kullanıldığında, dünyâ ve âhiret saadetine vesîle olur.

Hazret-i Rasûl-i Ekrem (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle ferman buyurmuşlardır: “Yöneticilere kötü söz söylemeyiniz; onlara hayır duâ ederek Allâh’a yaklaşınız ki, Allâh-u Te‘âlâ da onların kalplerini size karşı yumuşatsın.”

Bu kelâm-ı mübârek, bir devlet terbiyesi, bir saltanat hikmeti, bir cemiyet âdâbıdır. Yöneticiler, milletin işlerini deruhte eden kimselerdir. Onlara bedduâ etmek, toplumu anarşiye sürüklemek, gönüllerde kin ve buğz ekmektir. Lâkin hayır duâ ile Allâh’a ilticâ eden bir topluluk, hem İlâhî rahmeti celbeder, hem de idârecilerin kalplerini yumuşatır, adâlete meylettirir.

“Sultânı ıslâh edecek olan, mü’minlerin duâsıdır; dilindeki zehir değil, gönlündeki hayırdır.” Asırlardır İslâm beldelerinde, bilhassa Osmanlı pâyitahtında, her cumâ hutbesinde halîfeye ve sultâna duâ edilir, devletin bekāsı, milletin selâmeti için Rabb-i Zülcelâl’e niyazda bulunulurdu.

Bu, sâdece bir ibâdet değil, aynı zamanda cemiyetin huzur ve istikrârını temin eden bir sırdır. Sultân hayırla anılırsa, halk rahmet bulur. Sultân duâ ile desteklenirse, devlet nizam bulur. Sultân bedduâ ile yıkılmaya çağrılırsa, toplum felâkete sürüklenir. Bir cemiyetin kalbini inceltmek isteyen, evvelâ dilini ıslâh etmeli, sonra duâya sarılmalıdır. Zîrâ Allâh’ın kudreti her şeyin üstündedir. Duâ ile kalpler yumuşar, sertlik rahmete inkılâb eder. Hakk Te‘âlâ duâ edenlerin hatırını aslâ zayi etmez.

Asırlara mührünü vuran Osmanlı hânedânı, yalnız bir cihangîr devletin değil, aynı zamanda İslâm ümmetinin muhâfızı ve nigehbânı olmuştur. Bu yüksek şuûr, her devirde gerek ulemâ, gerekse meşâyih-i izâm tarafından tasdîk ve te’yîd olunmuştur. Bu anlayışın müstesnâ bir temsilcisi de hiç şüphesiz ki, Gümüşhânevî Tekkesi olmuştur. Zîrâ bu tekke, Osmanlı sultanlarının dîn ü devlet mefhûmunu mezceden icraatlarını, yalnız zâhirde bir siyâsî hâkimiyet değil, bâtınen bir İlâhî emânetin îfâsı olarak görmüş ve müdâfaa etmiştir.

Gümüşhânevî meşâyihi, saltanatın ilğâsına yol açacak her türlü fikriyâtı, Ümmet-i Muhammed’in tefrikası ve fesâdı olarak görmüş; pâdişâhları, dinin hâmîsi, şer‘-i şerîfin icrâcısı ve adâletin temsîlcisi olarak takdîs etmiştir. Onlarca saltanat, sâdece toprakların değil, kalplerin de nizâmını temin eden mukaddes bir vesîle addedilmiştir. Bu şuûr ve sadâkat, sırf Gümüşhânevî meşâyihının değil, Osmanlı ulemâsı ve ehl-i irfânının müşterek görüşü olmuş, asırlara şâhidlik eden nice kelâm ve beyitlerle dile getirilmiştir.

“Hatâlardan emin eyle İlâhî Âl-i Osmân’ı,Çün ettin bunları sen ehl-i İslâm’ın nigehbânı.

Bu nesl-i pâk ile dîn-i Muhammed takviyye buldu,Şerefbahş oldu dîne bunların âyin ü erkânı.

İtâat üzredir şer‘-i mübîne dâimâ bunlar,Kavîdir hak bu kim bu hânedânın sıdk-ı îmânı.

Adâletle, şecâatle, sehâvetle, mürüvvetle,Nizâm-ı âlem için ettiler sa‘y-ı firevânı.”

İşte bu beyitlerde mündemiç olan mânâlar, Gümüşhânevî Tekkesi’nin saltanat müdâfaasını îzâh etmekte kifâyet eder. Hem din hem devlet nizâmının bekāsı, hânedân-ı Osmânî’nin hâmîliği altında mümtaz bir dengeye kavuşmuş, bu dengeyi zedeleyecek her türlü fikir, hem şer‘î ölçülerle hem mânevî irfanla reddedilmiştir.

Osmanlı devr-i âlîsinde Gümüşhânevî Hazretleri’nin en ziyâde temâyüz ettiği hususlardan biri de, sâdece tekke ve tasavvuf muhitlerinde değil, bizzât Saray-ı Hümâyûn’da da derin bir tesir icrâ etmiş olmasıdır. Zât-ı âlîlerinin irfânı, edebi, ilmi ve takvâsı, pâdişâhların dahi dikkatini celb etmiş; Sultan Abdülmecîd Hân, Sultan Abdülazîz Hân ve bilhassa Sultan Abdülhamîd-i Sânî Hazretleri, vakit vakit Gümüşhânevî Hazretleri’nin meclis-i sohbetine iştirâk etmişlerdir.

Bilhassa Sultan II. Abdülhamîd Hân ile Gümüşhânevî Hazretleri arasında daha husûsî ve derûnî bir alâka vukû bulmuş; kimi vakitlerde sultân-ı âlîcenâb, bizzât husûsî istişârelerde bulunmuş, fikir ve tavsiyelerine mürâcaat etmiştir. Bu yakınlık, sultânın İslâmcılık siyâseti olarak meşhur olan, dünyâ Müslümanlarıyla irtibâtını arttırma ve İslâm ümmetinin vahdetini te’yîd etme gayretlerinde de kendini göstermiştir. Nitekim Gümüşhânevî Hazretleri bu siyâsete kemâl-i ihlâs ile destek vermiş, yalnız İstanbul'da değil, Osmanlı coğrafyasının haricinde de tebliğ faâliyyetlerine öncülük etmiştir.

Bu meyanda, hicrî 1297 (mîlâdî 1880’ler) civârında bir mürîdini, Afrika kıtasında bulunan Komor Adaları’na irsâl ederek, burada İslâm’ın tebliği ve neşri yolunda çalıştırmıştır. Bu harekât, zâhirde tasavvuf ve irşâd mahiyetinde olsa da, Osmanlı Devleti’nin nüfûz ve îtibârını artırmaya matuf bir siyâsî boyut da ihtivâ ediyordu. Bu cihetle, Gümüşhânevî Hazretleri, yalnız tekke dâhilinde kalmayıp, Devlet-i Aliyye’nin siyâsî ve ictimâî sahalarında da müessir bir mevkîde bulunmuştur.

Komor Adaları vakası, bu faaliyyetlerin yalnız bilinen bir misâlidir. Bu nevi tebliğ ve irşâd seferlerinin başka örneklerinin de vukû bulmuş olması kuvvetle muhtemeldir. Zîrâ Gümüşhânevî meşrebi, devletin bekāsını İslâm’ın i‘lâ-yı kelimesiyle irtibatlandıran, tasavvuf ile siyâseti ölçülü bir şekilde mezceden bir anlayışı temsil eder. Bu sebeple, Osmanlı sultanlarının himmetine mazhar olmuş, onların dînî gayretlerine mânevî destek sunmuştur.

Bu hâl, Gümüşhânevî Tekkesi’nin saltanat müdâfaasını da îzâh eder mâhiyettedir. Zîrâ Osmanlı sultanlarını, yalnız zâhirde bir hükümdar değil, aynı zamanda ümmetin selâmeti için vazîfelendirilmiş İlâhî bir vesîle olarak telâkkî etmişlerdir. Bu inançla hem kalben hem fiilen Devlet-i Aliyye’ye destek olmuşlar, müesses nizamı muhâfaza etmişlerdir.

Velhâsıl Gümüşhânevî Hazretleri’nin saray nezdindeki tesiri, yalnız İstanbul’un sınırlarında kalmamış; İslâm coğrafyasına yayılan bir irşâd ve nizâm-ı âlem gayreti olarak tebârüz etmiştir. Bu yaklaşım, hem tarîkat-ı aliyye’nin ciddiyetini hem de Osmanlı siyâsetinin mânevî dayanaklarını gözler önüne serer. Netîce olarak arz etmek gerekirse, Osmanlı târihinin “mesâil ve hall asrı” olan on dokuzuncu asırda, devrin müşkilâtını derin bir basîretle kavrayan iki mümtaz şahsiyet Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri ve Sultân-ı âlîcenâb II. Abdülhamîd Hân Hazretleri “zamânın rûhunu” bihakkın idrâk etmişlerdir. Her iki zât-ı celîl, farklı mevkîlerde bulunmalarına rağmen, devletin bekāsı ve milletin selâmeti için birbirini tamamlayan mesâîlerde bulunmuş, akıl ile hikmeti, siyâset ile irfânı mezcederek icrâatlarını yürütmüşlerdir.

Ahmed Ziyâüddîn Hazretleri irşâd ve tedrîs sahasında; Sultan Abdülhamîd Hazretleri ise idâre ve siyâset meydanında vazîfe îfâ etmişlerdir. Ancak her ikisinin de gâyesi bir ve müşterek idi: Devlet-i Aliyye’nin izzet ve şerefini muhâfaza etmek, İslâm ümmetinin birlik ve dirliğini temin etmek.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin sohbetleri, tebliğ faaliyetleri ve mânevî tesirleri; Sultan Abdülhamîd’in siyâsî basîreti, hilâfet-i İslâmiyye’yi cihânşümûl bir umdede tutmasıyla birleşerek, ümmetin hem kalbine hem aklına hitâb eden bir nizâmın tesisine zemin hazırlamıştır.

Bu iki şahsiyet, devrin meydan okuyan fikir akımlarına karşı, İslâmî kimliğin tahkîmi, ümmetin uyanışı ve Osmanlı nizâmının muhâfazası husûsunda birbirini teyîd eden bir cehd ve gayret göstermişlerdir. Biri saraydan, diğeri tekkeden; biri kudret-i siyâsî ile, diğeri kudret-i mânevî ile devleti ve milleti hâlâ yâd edilen bir izzet ve irfânla desteklemişlerdir.

Velhâsıl, Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî ile Sultan Abdülhamîd Hân, on dokuzuncu asırda Osmanlı’nın hem maddî hem mânevî sahada ayakta kalması için zamânın rûhunu okuyan, meselelere farklı menzillerden aynı hedefle yaklaşan iki nâdir şahsiyet olarak târihe nakşolunmuşlardır.

Gümüşhâneli Dergâhı’nda Son Post: Şeyh Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri’nin İrşâd Hizmeti

Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri (Kuddise Sirruhû)nun vefâtıyla, Gümüşhânevî Dergâhı bir kez daha mânevî bir emânetin yeni bir el ile taşınacağı bir döneme girmiştir. Bu kutlu silsilede, dergâhın postnişînliği, Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû)nun kıdemli halîfelerinden olan Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri (Kuddise Sirruhû)na tevdî edilmiştir.

Dağıstânî Hazretleri’nin irtihâlini müteâkip, Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri’nin dördüncü halîfesi olarak postnişîn olan zât-ı şerîf, Mustafa Feyzi Efendi’dir. Mezkûr zât, Tekirdağ tevellüdü olup, hicrî 1267, mîlâdî 1851 senesinde dünyâya gelmiştir. İbtidâî tahsîlini Tekirdağ’da ikmâl etmiş, ardından âilevi sebeplerle, henüz sekiz yaşında iken Dersaâdet-i İstanbul’a göç eylemiş ve Beyazıt Medresesi’ne kaydolmuştur.

İcâzetini tahsîle müteakip aynı medresede muallimlik vazîfesine başlamış; o dönemde Şeyh Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû)na bîat etmiş ve tasavvuf yoluna intisâb eylemiştir. Rivâyete nazaran, Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri (Kuddise Sirruhû) dahi Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri’ne intisâb ederek hilâfet almıştır.

30 Kānûn-ı Sânî 1925 târihinde Meclis-i Mebusân tarafından kabûl olunan 677 numaralı Tekâyâ ve Zevâyânın Seddine Dâir Kānûn mûcibince tekkelerin kapatılmasına değin irşâd vazîfesini îfâ eylemiş, mezkûr târihten sonra halktan uzlete çekilerek halvete girmiştir. Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri üstâdı Mustafa Feyzi Efendi’nin yirmi dört defâ halvete girdiğini beyân eylemiştir.

Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri hem ilmi hem de tasavvufî dirâyeti ile Gümüşhânevî silsilesinde mühim bir makamda bulunmuş, 1920 senesinde silsilenin en kıdemlisi olarak Gümüşhânevî Dergâhı’nın postnişînliğine tâyin edilmiştir. O günün çalkantılı siyâsî ve sosyal iklimi içerisinde, bu büyük vazîfeyi hakkıyla îfâ etmiş, 1922 yılında tekke ve zâviyelerin resmî olarak kapatılmasına kadar bu mukaddes görevi sürdürmüştür.

Ne var ki, gönül dergâhları kapanmaz, gönül meclisleri sükût etmez. Nitekim Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri (Kuddise Sirruhû), 1922’den 1926’da vefâtına dek, her türlü baskı, yasak ve müşkilata rağmen, irşâd vazîfesini sabır, metanet ve teslîmiyetle devâm ettirmiştir.

Bu, zâhirde bir kapanış gibi görünse de, bâtınen bir sadâkat, bir sebât ve bir teslîmiyet dersi olmuştur. Çünkü Gümüşhânevî yolunun yolcuları bilirler ki: İrşad kapısı Hakk katında dâimâ açıktır. Mekânlar kapanır, gönüller kapanmaz.

Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri (Kuddise Sirruhû), bu teslîmiyet ve gayret ile silsilenin son resmî postnişîni olmuş, Gümüşhânevî meşrebini gönüllerde yaşatmaya devâm etmiştir. Onun bu sabırlı ve ihlâslı tavrı, tasavvuf yolunun dünyâ şartlarına boyun eğmeyeceğinin, mânevî hizmetin şartlar ne olursa olsun devâm edeceğinin apaçık bir nişânesidir.

Gümüşhânevî Dergâhı’nın meşihat makāmınca atanan son postnişîni olan Şeyh Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri (Kuddise Sirruhû), hem zâhirî ilimlerde hem de bâtınî mârifette derinleşmiş bir âlim ve mürşid-i kâmil olarak Osmanlı’nın son devir tasavvuf ve ilim geleneğinde müstesnâ bir yer edinmiştir.

Hazret, Sultan Abdülazîz Hân (saltanatı: 1861-1876) döneminde, 1868 senesinde, İstanbul’un ilim merkezlerinden biri olan Beyazıt Câmii’nde dönemin meşhur dersiâmlarından olan Tekirdağlı Mehmet Tâhir Efendi’nin rahle-i tedrisine oturarak medrese ilimlerini tahsile başlamıştır. Bu târihî bilgi, Osmanlı medrese geleneğinin son parlak dönemlerinden birine işâret eder.

Beyazıt Câmii, Osmanlı ilim dünyâsında asırlardır bir ilim ve irfân mektebi olmuş, özellikle medrese tahsili görmek isteyen genç âlim namzetleri için İstanbul’un gözde merkezlerinden biri sayılmıştır. Tekirdağlı Mehmet Tâhir Efendi ise devrin muteber âlimlerinden biri olarak tanınmakta, şer‘î ilimlerde ve Arap dili ve edebiyatında temâyüz etmiş bir zât idi.

Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri (Kuddise Sirruhû), bu klasik medrese geleneğinde tefsîr, hadis, fıkıh, usûl ve Arap dili gibi temel ilimleri tahsil etmiş; ilmî derinliğini ilerleyen yıllarda Gümüşhânevî silsilesinin bâtınî terbiyesiyle taçlandırmıştır. Böylece o, Osmanlı geleneğinde zâhir ile bâtını, ilim ile tasavvufu mezceden o nadide âlim-mutasavvıflardan biri olmuştur.

Kendisinin bu tahsil hayâtı, aynı zamanda Osmanlı’nın ilmî yapısında sultanlar döneminde ilme verilen ehemmiyetin de bir nişânesidir. Sultan Abdülazîz Hân ilim ve sanata olan ilgisiyle tanınır; ulemânın ve sûfîlerin desteklenmesini bizzât teşvik ederdi. Nitekim bu dönemde Dârulfünun ilk teşebbüslerini görmüş, ilim ve irfân halkaları daha da genişlemiştir. (Uzunçarşılı, Osmanlı Târihi, Cilt IV)

Şeyh Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri (Kuddise Sirruhû), bu zengin ilim yolculuğu ile Gümüşhânevî Dergâhı’nda postnişîn olarak 1922’de tekkelerin kapatılmasına kadar resmî görevini icrâ etmiş, sonrasında da bütün baskı ve müşkilata rağmen irşâd hizmetine devâm etmiştir.

Şeyh Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri (Kuddise Sirruhû), ilim yolunda sabır ve gayretle pişmiş, hem zâhirî hem bâtınî ilimlerde derinleşmiş bir âlim-i rabbânî, bir mürşid-i kâmil olarak Osmanlı’nın son dönem ilmî ve tasavvufî manzarasında müstesnâ bir mevki edinmiştir.

Hazret, Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin (saltanatı: 1876-1909) ilme, ulemâya ve tasavvuf ehline verdiği büyük kıymetin bir tezâhürü olarak, 1883 yılında medrese tedrîsâtını tamamlamış ve icâzet-i ilmiyyesini alarak resmen âlimler silsilesine dâhil olmuştur. Bu icâzet, o devrin Osmanlı medrese sisteminde bir âlimin ilim yolunda kemâle erdiğinin ve ders verebilir seviyeye ulaştığının belgesi sayılırdı.

İcâzet aldığı aynı sene, ruûs imtihanına girerek üstün bir başarı göstermiş ve bu başarısıyla Ders Vekâleti tarafından Beyazıt Câmii’nde ders vermek üzere görevlendirilmiştir. Beyazıt Câmii, o devirde ilmin, hikmetin ve gönül sohbetlerinin mekânı olan büyük bir ilim merkezidir. Her ders, bir yandan şer‘î ilimleri tahsil ederken, öte yandan edep, ihlâs ve takvâ ile rûha da sirâyet eden bir mektep olmuştur.

Hazret’in, hem dirâyet ilimleri (mantık, felsefe, kelâm gibi aklî ilimler) hem de rivâyet ilimlerindeki (hadis, tefsîr, fıkıh gibi naklî ilimler) yüksek vukûfiyeti, kısa sürede ilmî çevrelerde tanınmasına vesîle olmuş, 1887 senesinde, Sultan Abdülhamîd Hân dönemi Meşîhat Makāmı tarafından, ibtidâ-i haric rütbesiyle İstanbul müderrisliği vazîfesine tâyin edilmiştir.

Bu rütbe, Osmanlı medrese hiyerarşisinde oldukça kıymetli bir makamdır. Müderrislik, sâdece zâhirî bilgilerin aktarılmasından ibâret olmayıp, aynı zamanda bir ruh terbiyesi, bir gönül inşâsı ve bir insan-ı kâmil yetiştirme sanatıdır. Bu yönüyle Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri (Kuddise Sirruhû), ilmin ve irfânın bir arada tecellî ettiği bir şahsiyet olmuştur.

Çünkü tasavvuf erbâbı bilir ki ilim, nefsin putlarını kırmak içindir. İcâzet, zâhirde bir belge iken bâtında bir teslîmiyettir. Müderrislik, gönüllere de hitâb edebildiği zaman gerçek anlamına kavuşur.

Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin ilme ve meşâyih-i kirâma gösterdiği hürmet, dönemin birçok âlim ve mürşidinin yetişmesinde mühim bir vesîle olmuş, Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri de bu irfân halkasının altın bir zinciri olarak irfân medeniyeti târihimize kaydolmuştur.

Şeyh Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri (Kuddise Sirruhû), zâhirî ilimlerdeki derinliği ve dirâyetli şahsiyetiyle Osmanlı ilmiyesinin en yüksek makamlarına tırmanmış, her adımda ilim, edep ve takvâ üzere hareket etmiştir.

Hazret, 1907 yılında, Osmanlı medrese sisteminin en yüksek rütbelerinden biri olan musıla-i sahn pâyesine ulaşıp, Şehzadebaşı İsmâîl Paşa Medresesi müderrisliğine tâyin edilmiştir. Bu vazîfe, yalnızca bir ders verme makāmı değil, aynı zamanda Osmanlı ilim dünyâsında söz sâhibi bir merci olmanın da alâmetidir. Mûsıle-i Sahn devrin en îtibarlı ilmi rütbelerinden biri olup, Sahn-ı Semân medreselerinin ilmî silsilesine dâhil olan yüksek âlimlere mahsustur.

Bu ilim ve hizmetleri, dönemin pâdişahı Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri tarafından da yakından takdir edilmiş; Hazret, Osmanlı Devleti’nin en kıymetli nişanları olan 4. dereceden Osmânî ve 4. dereceden Mecîdî nişanlarıyla taltif edilmiştir. Bu nişanlar, yalnızca bir şöhret vesîlesi değil, aynı zamanda devlete ve dine hizmet edenlerin kıymetlendirilme vesîkalarıdır. Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin ilme, ulemâya ve meşâyih-i kirâma gösterdiği bu ihtiram, Osmanlı’nın mânevî ve ilmî köklerine bağlılığının bir nişânesidir.

1910 senesine gelindiğinde, Hazret’in ilmî derinliği yalnızca medrese halkalarında değil, aynı zamanda saray çevresinde de temâyüz etmiş, devrin büyük mürşidlerinden Şeyh Esad Erbilî Hazretleri (Kuddise Sirruhû)nun da muhabbet ve takdîrine mazhar olmuştur. Bu samîmiyet ve îtibâr netîcesinde, Sultan Mehmed Reşâd Hazretleri’nin nezâretinde yapılan meşhur “Huzur Dersleri”nde muhâtaplık makāmına tâyin edilmiştir.

Huzur Dersleri, Osmanlı sarayının en îtibarlı ve ilmi en yüksek sohbet meclisleridir. Bu dersler, yalnızca tefsîr, hadîs ve fıkıh ilminden bahsedilen toplantılar değil, aynı zamanda tasavvufun, edebin, hikmetin ve ahlâkın kemâlini de ortaya koyan mukaddes meclislerdir. Burada muhâtaplık makāmına yükselmek, ancak ilmiyle, takvasıyla ve şahsiyet-i mâneviyesiyle temâyüz etmiş kimselere nasîb olurdu.

Şeyh Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri (Kuddise Sirruhû), bu görevinde de, zâhir ile bâtını birleştiren, ilmiyle amel eden, gönüllere hikmet saçan bir mürşid-i kâmil kimliğiyle sarayda ve medresede hayırlı hizmetlerine devâm etmiştir. İşte bu sebeple, Hazret’in dünyâ gözüyle görünen nişan ve mansıpları, aslında onun kalbinde taşıdığı İlâhî feyz ve Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) sevgisinin zâhirî bir bereketindir.

Şeyh Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri (Kuddise Sirruhû), ilim ve irşâd yolundaki sarsılmaz sadâkatiyle, Osmanlı’nın son devirlerinden Cumhûriyet’in ilk yıllarına kadar uzanan çalkantılı bir dönemin manen dimdik ayakta kalan nâdir sîmâlarından biri olmuştur.

Hazret, Osmanlı’nın son pâdişahı Sultan VI. Mehmed Vahîdüddîn Hân Hazretleri’nin maiyyetinde yapılan en son huzur derslerine kadar ilim halkalarındaki vazîfesine sadâkatle devâm etmiş, sarayda Kur’ân, hadîs ve tefsîrle süzülen mukaddes sohbet meclislerinde gönüllere hikmetler saçmıştır. Huzur dersleri, sâdece bir ilim meclisi değil, aynı zamanda tasavvufî hikmetlerin ve İslâm ahlâkının gönüllere nakşedildiği eşsiz sohbet meclisleri idi.

Ne var ki, zamânın çarkı dönmüş, Cumhûriyet’in tek parti döneminde, tekke ve zâviyeler resmen kapatılmış, âdeta mâneviyâtın üzerine bir sessizlik perdesi çekilmiştir. Lâkin bu zâhirî perde, Hakk yolunun sâdık yolcularının gönüllerinde mânevî ocakların sönmesine mâni olamamıştır.

İşte bu zorlu dönemde, Şeyh Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri (Kuddise Sirruhû), Gümüşhânevî silsilesinden aldığı ulvî emâneti, Yeni Câmii’de meşâyihından öğrendiği usûl ve erkân üzere sürdürmeye devâm etmiştir. Her türlü müşkilâta ve rejimin baskısına rağmen, Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû)nun gönül menba‘ından süzülen Râmûzü’l-Ehâdîs’i okumaktan ve okutmakta geri durmamıştır.

Hazret, sâdece ilim öğretmekle kalmamış, aynı zamanda tarîkat dersi vermeye, halîfeler yetiştirmeye ve gönülleri mârifetullâha yönlendirmeye de devâm etmiştir. Bu gayret, şekil ve sûretle değil, mâhiyet ve sadâkatle süregelen bir irşâd yolunun apaçık tezâhürüdür.

Bu manzara, tasavvufun yıkılmaz esâsını, gönüllerdeki dergâhların daimiliğini ve Hakk yolunun kıyâmete kadar süreceğini bize bir kez daha hatırlatır. Zîrâ mekânlar kapanır, lâkin gönülden gönüle olan irfân kapıları kapanmaz. Dünyâ değişir, lâkin Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in nûruna tutunanlar aslâ kaybolmaz.

Asırlarca İslâm’ın sancaktarlığını deruhte eden Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye, yalnız zâhirî kudretiyle değil, bâtınî hikmetiyle de cihâna nâm salmış idi. Zîrâ bir milletin gerçek bekāsı, ancak âdil sultanların hazretleri, irfân ehli âlimlerin hazretleri, gönül sultânı şeyhlerin hazretleri ve Hakk dostu evliyâların hazretleri eliyle kaim olurdu.

Ne yazık ki, devlet-i ebed-müddet bu mefkûreden uzaklaşıp İtttihatçı komitenin hoyrat ellerine düştüğünde, bu mukaddes silsilenin kutlu halkaları birer birer kırılmaya yüz tuttu.

Her ne kadar Sultan Mehmed Reşâd ve dahi Sultan Vahîdüddîn Hân Hazretleri devrinde yapılan son huzur dersleriyle bu irfân zinciri korunmaya çalışılsa da, âkıbet-i hazin tecellî etmiş; yeni rejim ile birlikte tekkeler, dergâhlar ve medreseler kapatılmıştır.

Lâkin hakîkatin sâdık bendeleri, her dâim vefâ göstererek bu nurlu yolu bâtınî bir neşveyle sürdürmüşlerdir. Nitekim Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri, bu sadâkat zincirinin altın halkalarından biri olmuş; Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin kudsî irşâd mîrâsını Râmûzü’l-Ehâdis meclislerinde yaşatmış, tarîkatı ihyâ etmiştir. Kendisi, İstanbul'da ilmî ve tasavvufî irşâdını büyük bir îtidâl ve takvâ ile sürdürmüş, Cumhûriyet döneminin zor şartlarında kemâlât yolundan sapmaksızın halefler yetiştirmiştir.

Serezli Şeyh Abdullâh Hasîb Efendi

Bu silsilenin Cumhûriyet devrindeki en mühim temsilcilerinden biri, Gümüşhânevî Hazretleri’nin halîfelerinden olan Serezli Şeyh Abdullâh Hasîb Efendi olmuştur. Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri son halvet-i şerîfelerinde, Serezli Hasîb Efendi, Kazanlı Abdülazîz Efendi ve Bursalı Mehmed Zâhid Efendi hazarâtına hilâfet tevdî buyurmuştur.

Mezkûr halîfelerden hangisinin post-i şerîfe geçeceği husûsunda bir tâyin ve tensîb vâki‘ olmamıştır. Bu sebeple, halîfeler kendi aralarında “Yaşça en ekber olan posta geçmelidir” şeklinde ittifak eyleyerek, Serezli Hasîb Efendi Hazretleri’ni postnişîn kılmışlardır.

Bu esnâda, Tekâya ve Zevâyânın Seddine Dâir Kānûn mûcibince, tekke ve zâviyeler kat‘iyyen kapatılmış, şeyhlik, seyyidlik gibi ünvanlar ilğâ olunmuştur. Bu yeni ahvâl-i ictimâiyye zemininde, tarîkat şeyhlerinin meşrûiyet arayışı netîcesinde, kendilerini câmi‘ görevlisi olarak izhâr etme temâyülü zuhûr etmiştir. Bu meyanda, Hasîb Efendi Hazretleri, Şehzâdebaşı Dâmâd İbrâhim Paşa Câmii’nde vazîfeye başlamış ve ömrünün ahîrinde Kapalıçarşı Câmii’nde imam-hatîb olarak hizmetine devâm etmiştir.

Abdullâh Hasîb Efendi Hazretleri, hicrî 1280, mîlâdî 1863 senesinde Serez beldesinde dünyâya teşrîf etmiş, ibtidâî ve orta tahsîlini Serez’de ikmâl eylemiştir. Bilâhare selef-i kirâmı gibi Dersaâdet-i İstanbul’a hicret etmiş, Fâtih-Çarşamba mahallesinde Mahmutağa Medresesi’nde tahsîlini sürdürmüştür. İcâzet-i ilmiye almasını müteâkip, Serez’e avdetle, pederlerinin vazîfe icrâ ettiği câmide imamlık vazîfesine başlamıştır.

Hicrî 1342, mîlâdî 1924 senesinde tekrar İstanbul’a irtihâl etmiş, Kazanlı Abdülazîz Efendi ve Mehmed Zâhid Kotku Efendi ile tanışmış, mezkûr zevâtın delâletiyle Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri (Kuddise Sirruhû)na intisâb eylemiştir. Soyadı kānûnu îcâbı “Yardımcı” soyadını almıştır.

Abdullâh Hasîb Efendi Hazretleri’nin peder-i muhteremleri “Mu‘âvin” lakabıyla mâruf Hâlis Efendi oğlu Ali Efendi’dir. Ali Efendi, Serez’in Câmi-i Atîk’inde imamlık vazîfesini îfâ etmekte olup, aynı zamanda Serez Rüştiyesi’nde muallim ve müdür muâvini idi. “Muâvîn” lakabı dahi buradan mülhemdir.

Hasîb Efendi ilk tahsîlini Serez Rüştiyesi’nde ikmâl ettikten sonra, ilim tahsîli için Pâyitaht-ı İstanbul’a gönderilmiş ve Çarşamba Mahallesi’ndeki Mahmud Ağa Medresesi’nde tahsîline devâm etmiştir. Burada tam on sekiz sene ikāmet ederek ilim ve irfanda kemâl bulmuş, nihâyet 1893 (hicrî 1310) yılında, zamânın ulemâsından Tokatlı Hacı Şâkir Efendi’den müderrislik icâzeti almıştır. Bu merâsim-i icâzette, Gümüşhânevî Hazretleri de şerefen hazır bulunmuşlardır.

Aynı yıllarda Hasîb Efendi, Nakşî meşâyihından Sandıklı Hasan Efendi Hazretleri’ne intisâb etmiş; Arap Hoca’dan “tashîh-i hurûf”, Hacı Nûrî Efendi’den ise “ilm-i kırâat” tahsîl ederek kıraat icâzeti de almıştır.

Tahsîlini ikmâl eyledikten sonra tekrar Serez’e rücû etmiş ve Câmi-i Atîk’te vazîfeye başlamıştır. Burada Buhârî-i Şerîf, tefsîr ve sâir ilimlerde tedrîsât yaparak, birçok talebe ve hâfız yetiştirmiştir.

Hicret rüzgârlarının estiği 1924 senesinde mübâdele ile yeniden İstanbul’a gelmiş ve Eyüp’te iskân eylemiştir. Bu sırada, Gümüşhânevî silsilesinin nurlu temsilcileri olan Azîz Efendi ve Mehmed Zâhid Efendi’nin teşvîki ile, Balkanlar’dan İstanbul’a ilticâ eden muhibbânın ısrarlı ricâları netîcesinde, Mustafa Feyzî Efendi Hazretleri’ne intisâb etmiştir.

Bu nurlu intisâb hâdisesini Hacı Azîz Efendi şöyle nakletmiştir: “Hasîb Efendi, Mustafa Feyzî Efendi’ye intisâb ettiği vakit Şeyh Efendi’nin meclisinde ben de bulunuyordum. O esnâda üç kişi birlikte ders almak üzere huzûra gelmişlerdi. İntisâb tamam olup da Hasîb Efendi dışarı çıkarken, Şeyh Efendi onu göstererek şöyle buyurdular: ‘Şu ortadaki kütük yontulur.’”

Hasîb Efendi Hazretleri’nin ifâdesine göre, ilk intisâb ettiği mürşid-i kâmil Hasan Hamdi Efendi olup, onunla sülûkunu tamamlamış ve “fenâ fi’ş-şeyh” makāmına ulaşmıştır. Nitekim bu mertebeye dâir kendisi şöyle buyurmuştur: “Her aynaya baktığımda, kendi sûretim yerine şeyhim Hasan Hamdi Efendi’yi görürdüm.”

Gümüşhânevî Dergâhı’na irtibâtı ise, Azîz Efendi ve Mehmed Zâhid Efendi vesîlesiyle tahakkuk etmiştir. Bilâhare Mustafa Feyzî Efendi Hazretleri’nden hilâfet icâzeti alarak irşâda memur edilmiştir.

O dönemde Eyüp’te ikāmet eden Hasîb Efendi Hazretleri, her sabah yaya olarak Bab-ı Âlî’deki Fatma Sultan Câmii’nde bulunan dergâha gider, sonra da aynı câmide vazîfe alarak müştemilâtına yerleşirdi. Zamanla Şehzadebaşı Dâmât İbrâhim Paşa Câmii’nde imam-hatiplik vazîfesini deruhte etti. Sonra ise Mahmutpaşa’da kendi hânesine taşınmış; son zamanlarında Kapalıçarşı’daki Merdivenli Çakırağa Câmii’nde hatîblik görevinde bulunmuştur.

Hasîb Efendi Hazretleri’nin dört hanımından on yedi evlâdı olmuş, bunlardan on altısı vefât etmiştir.

Bizzât şöyle buyurmuştur: “Biz on altı çocuk defnettik.”

Hayatta kalan son evlâdı Sâmî Bey, 15 Nisan 1998’de, doksan yaşında vefât etmiştir.

Hasîb Efendi Hazretleri, beş defâ hac farîzasını îfâ etmiş; bu seferlerin üçünde, ağabeyleri yolculuk esnâsında vefât etmişlerdir. Peder-i muhteremleri Ali Efendi, Hicaz’da Cidde şehrinde vefât etmiş ve orada defnedilmiştir.

Şüphesiz ve şek yok ki, Hasîb Efendi Hazretleri, Cenâb-ı Hakk’ın sevdiği ve seçtiği kullarından, sadık velîlerinden idi. Velâyetin sırlarıyla müşerref olmuş, aşk-ı ilâhîde fânî ve bekāya ermiş bir kul-i merdân idi. Zîrâ velîliğin en zâhir ve en zarif tarîflerinden biri şudur: “Hakk’ın kulunu, kulun da Mevlâsını dost edinmesi; yâni Allâh ile kul arasındaki karşılıklı muhabbet ve vefâ.”

Bir başka vecîz tâbirle: “Allâh onlardan râzıdır; onlar da Allâh’tan.”(el-Beyyine Sûresi, 8)

İşte Hasîb Efendi Hazretleri’nin gönlünde yanan bu rızâ ve aşk ateşi, zaman zaman dilinden dökülen nağmelerle, bâzen de gözlerinden süzülen yaşlarla açığa çıkardı. Halvette bulunduğu vakitlerde, aşkın secdeye vardığı anlarda şu mısralar, onun gönlünden sızmış, dilinden dökülmüştür:

“Giderse cennete ahbâb-ı yârânım,Beni nârda sokarsa cürm-ü isyânım.

Dökülür yaşlarım hâke, çıkar eflâke efgânım,Hasîb’in başlı arzusu cemâlullâhı görmektir,Sana yalvarmaya geldi; şefâat yâ Rasûlellâh.”

Bu beyitler, sâdece bir feryâd değil; ârif bir kulun, cemâlullâh hasretiyle inleyen kalbinin vecdidir. Bu arzular ne cennetle sınırlıdır, ne de cehennem korkusuyla meşguldür. Hasîb Efendi için asıl murâd, cemâl-i ilâhînin müşâhedesidir.

Sevilenin Sevdirdiği: Allâh-u Te‘âlâ’nın İltifâtı

Velî kulların bir diğer nişânesi de budur ki; Cenâb-ı Hakk onları yalnız sevmez, onların sevgisini mahlûkâtın kalbine dahi yerleştirir. Hasîb Efendi Hazretleri’ne olan bu rûhânî muhabbetin halk nezdindeki tezâhürünü, Âdil Bey isimli bir dostu şöylece nakletmiştir: “Bir Ramazan günü, Hoca Efendi’yi iftara dâvet etmiştim. Sofrada bulunduğumuz esnâda içimden şöyle bir niyet geçirdim: ‘Keşke Hoca Efendi kabûl etse de, bu gece terâvih namazını Eyüp Sultan’da edâ eylesek.’

Henüz bu düşüncemi dillendirmemiştim ki, Hoca Efendi şöyle buyurdu: ‘A be yâhu, çoktandır Eyüp’e uğramamışım, işin yoksa bu akşam terâvihi orada kılalım.’”

Bu zarif ilhamla yola koyulurlar. Giderken Hazret suâl eder: “Acabâ bu akşam nöbet kimin üzerinde, Saîd Efendi’de mi?”

Eyüp Sultan Câmii’nin o zaman birinci imâmı olan Saîd Efendi, Hoca Efendi’nin âhiret kardeşi idi. Câmiye varıldığında cevâben: “Evet, nöbet Saîd Efendi’dedir” denilince, hemen yanına varıp şöyle buyurdular: “Kendinizi özlettiniz efendim.”

Namazdan sonra câmide bulunan Umek Kemal, Saîd Efendi ve sâir cemâat, Hoca Efendi Hazretleri’nin etrâfında toplanarak sırayla ellerini ve sakallarını hürmetle öpmüşlerdir. Bu hâl, halkın muhabbetiyle mest olmuş bir velînin huzur tablosudur.

Dönüş yolunda, cemâatin gösterdiği bu tazîm ve muhabbetin İlâhî kaynaktan geldiği izâh edilince, Hazret şöyle buyurmuşlardır: “Allâh kulunu benimsese evlâdım, bütün mahlûkāta onu sevdirir ve îtibârını kazandırır.”

Bu söz, Allâh’ın sevdiği kulun alâmetini özetleyen veciz bir beyan, tasavvufun özüdür.

Hasîb Efendi Hazretleri’nin gönül âleminde, Allâh-u Te‘âlâ’ya duyduğu aşk, sıradan bir bağlılık değil, velâyet nûru ile yoğrulmuş bir mahviyetin tezâhürü idi. Onun ibâdeti, zikri, sükûtu, hattâ gözyaşı, hep biricik murâdı olan cemâlullâha visâl içindi. Zîrâ onun için cennet ne bir nimet, cehennem de ne bir azap idi; esas gâye, cemâl-i bâkîyi müşâhede etmek, onun huzûrunda yok olmaktı.

Halvette söylediği mısralarda bu aşk-ı hakikînin mânâsı şu şekliyle ifâde olunmuştur:

“Giderse cennete ahbâb-ı yârânım,Beni nârda sokarsa cürm-ü isyânım.

Dökülür yaşlarım hâke, çıkar eflâke efgânım,Hasîb’in başlı arzusu cemâlullâhı görmektir,Sana yalvarmaya geldi; şefâat yâ Rasûlellâh.”

Bu beyitlerde, dünyâ ve ukbâdan öte bir derinlik vardır: Dostlarla cennet saadeti değil, cemâlullâh müşâhedesi; isyânla cezâya dûçâr olmak değil, Rasûlüllâh ’ın şefâatine muhtaç olmak.

Velî kulların sırrı şudur ki: Allâh-u Te‘âlâ onları sevdiği gibi, mahlûkātın kalbine de onların sevgisini ilkā eder. Bu İlâhî kāide, Hasîb Efendi Hazretleri’nin hâlinde açıkça müşâhede olunmuştur. Ondaki bu mevhibeler aşkın, velâyetin ve İlâhî rızânın hulâsasıdır.

Hasîb Efendi Hazretleri’nin gönül atlasında en yüce, en pâk, en azîz makam, hiç şüphesiz ki Hazret-i Fahr-i Kâinât (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’e olan muhabbet idi. O yüce Zât’ın kalbinde, Rasûlüllâh Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in aşkı, mütemadiyen parlayan bir nur misâli idi.

Sünnet-i Seniyye’ye ittibâ husûsunda titizliği, her hâl ve davranışında müşâhede olunurdu. Gerek hutbelerinde, gerekse sohbet-i cemîlesinde Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)den bahsederken, sıkça “Efdalü’l-Beşer” tâbirini zikreder; bu mukaddes hitâbı telaffuz ederken gözlerinden yaşlar süzülür, kalbi rikkate gelir, sadrı derin bir vecd ile ürperirdi.

Hadîs-i şerîf naklederken, çoğu kez gözyaşlarını tutamaz, sükûta bürünür; bâzen sessiz bir ağlayışla söze ara verirdi. İşte o anlarda, Molla Câmî’nin şu zarif beyitlerini terennüm ettiği sıkça görülürdü: “Ağla çeşmim ağla, ağlamaktır aşkın sermâyesi.”

Bu ifâde-i şiiriyye, onun kalbinden taşan bir hâl idi, aşkın ve edebin gözyaşıyla terennüm edilmiş şekliydi.

Hazret’in şu sözü, sâdık gönüllerde dâimâ hâtıra kalacaktır: “Sahâbe ne bahtiyardı, Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)i gördüler.”

Bu sözü buyurduktan sonra kısa bir sükût hâli olur; ardından şu cümle ile gönül penceresini aralardı: “İyi ama vefâtını da gördüler; ben ona dayanamazdım.”

Bu söz, onun ne derece derin bir muhabbet ve ince bir kalbe mâlik olduğunun apaçık nişânesiydi.

Hasîb Efendi Hazretleri cumâ namazlarından sonra câmide minbere yaslanarak oturur, cemâat huzûruna gelir; ellerini hürmetle öper, kendilerinden duâ talep ederlerdi. O esnâda Hazret, cemâatin hâlini sorar, dertlerini dinler, suallerine şefkatle cevap verirdi.

Bir gün cemâatten biri, gönlünde yanan hasreti dile getirerek şöyle demişti: “Efendim, rüyamda Peygamberimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)i görmek istiyorum ama bir türlü göremiyorum, ne yapmalıyım?”

Bunun üzerine Hoca Efendi, kendisine mahsus şivesiyle şu mütebessim ve derin mânâ yüklü cevâbı vermişlerdir: “A be yavul! Biz de görmek isteriz ama, her zaman görünmez o mübârek...”

Bu söz, hem bir mahviyetin hem de aşk-ı Nebî’nin yüksek terennümüdür.

Sözümüzü tamamlarken, Hazret’in halvetlerinde vecd ile söylediği ve Peygamber-i Zîşân Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e olan muhabbetini aksettiren şu mısrâlarını nakletmeden geçemeyiz.

O azîz zât ki, gönlü hep Rasûl-i Ekrem (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in aşkıyla müstağrak idi. Hakk’a olan kurbiyetinin, şefkat ve hilm deryâsı olan Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e bağlılıkla kemâl bulduğu müşâhede olunurdu. Nitekim Hasîb Efendi Hazretleri’nin, halvetlerinde vecd ile söylediği şu mısrâlar, aşk-ı Nebî’nin sînesinde nasıl parladığını, kelâmın da ötesinde bir dille gösterir:

“Bana evvelce gösterdin senin ol gül cemâlini,Kulağıma işittirdin dahi şîrîn mekālini.

Sonunda perdeyi çektin, esirgedin visâlini.Hasîb’in maksadı ancak teşerrüftür cemâlinle,Senin dîdârına geldi, şefâat yâ Rasûlellâh!”

Bu mısrâlar, bir vuslat hasretiyle yanmış bir gönlün feryâdıdır. Ve bu hâl, yalnız dilde değil, Hazret’in hayâtında, yaşantısında ve zâhirinde dahi tezâhür ederdi.

Mütevâzı Hânesi ve Teşerrüf Eden Mekânı

Hoca Efendi’nin ikāmet ettiği ev, iki katlı, eski ve mütevâzı bir ahşap yapı idi. Hazret ekseriyetle evin alt katındaki bir odada ikāmet buyurur; orada istirahat ederdi. Oda sâde, eşyâsı pek nâz u niyâzdan uzak idi. Yatağı ise tahtadan yapılmış bir sedirin üzerine konulmuş, kırpıntı dolgulu, iki parmak kalınlığında üç küçük minderden ibâretti. Bu mütevâzı döşekler, siyah kumaştan yapılmış, üzerlerine yalnızca bir çarşaf serilmişti.

Ameliyat sonrasında rahat edebilmesi maksadıyla, o sedirin üzerine bir yün yatak konulmuştu. Lâkin Hoca Efendi yatağa ilk uzandığında, zarif dikkatiyle hemen fark etmiş ve hayretle sormuştur: “Bu yatak nedir?”

Kendisine “Efendim, ameliyat oldunuz; böyle daha rahat edersiniz” denilince, şu cevâbı vermiştir ki, bu söz, aşkın mahrem sırrıdır: “İyi ama, ben o minderler üzerinde bulunduğumda Allâh’ın Rasûlü ile teşerrüf ederim.”

Bu sözü duyanlar, derhal yün yatağı kaldırmış, tekrar eski minderleri koymakla mükellef olmuşlardır.

Bu hâlin tafsîlâtını, muhtereme gelinleri Safiye Hanım, şöylece nakleder: “Hoca Efendi’nin kaldığı evin alt katındaki küçük odada, tahtadan bir sedir üzerinde büyücek bir paspas, onun üstünde içi kırpıntı dolu üç küçük minder vardı. Minderlerin bezi siyah, üzeri çarşafla örtülü idi. Ameliyat dönüşü daha rahat ederler diye üzerine yün yatak koymuştuk. Lâkin yatar yatmaz fark ettiler. ‘Bu yatak beni rahatsız etti, kaldırın’ buyurdular. Biz de kaldırdık, eski hâline iade ettik.”

Hattâ bir vesîleyle kendisine “Efendim, üst kattaki büyük odaya geçseniz, orada daha rahat edersiniz” denilince şu cevâbı vermiştir: “Ben Rasûlüllâh Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) ile burada teşerrüf ediyorum.”

İşte bu beyân, bir gönlün nerede huzur bulduğunu, nerede vuslat aradığını ve hangi odanın hakîkatte neye mukaddes olduğunu izhâr eder.

Peygamber sevgisinin derinliğini gösteren hâllerinden biri de, Hazret’in zaman zaman mahfîce kıraat ettiği şu beyitleriydi ki, içinde yalnızca bir rızâ ve aşk-ı ilâhînin tevekkül yüklü ifâdesi mevcuttur:

“Dün gece yâr hânesindeYastıcağım taş idi.

Altım çamur, üstüm yağmur,Gene gönlüm hoş idi.”

Bu mısrâlar, hem bir dervîşin hâlini, hem de bir âşığın huzûrunu terennüm eder. Ne zengin döşekler, ne yükseklik isterdi gönlü; ona Rasûlüllâh ile bir odada teşerrüf yeterdi.

Hasîb Efendi Hazretleri’nin hayât-ı mübârekesi gibi beden-i latîfi de nezâfet ve letâfet timsâli idi. Öyle ki zât-ı âlîlerinden yayılan latîf bir koku, hâl ehlinin dimağında silinmez bir hâtıra olarak kalmış, sâdık gönüllerde aşk ile anlatılagelmiştir.

Bu hususta, merhûme gelinleri Safiye Hanım’dan naklen şöyle bir vâkı‘a aktarılmıştır: “Mahmudpaşa semtinde, manifaturacı bir Hâfız Bey vardı. Bir gün, alışveriş niyetiyle dükkânına gitmiştim. Orada bana şöyle dedi: ‘Geçen gün kayınpederinizi, yâni Hoca Efendi Hazretleri’ni, görevli oldukları câmide ziyâret ettim. Elini öptüm; vallâhi o kadar güzel kokuyordu ki, günlerce o râyihâ elimden gitmedi.’ Bunu derken mütehayyirâne hâl içinde elini burnuna götürüp tekrar kokladı.”

Bu kokunun mâhiyeti, sâdece bir beden kokusu değil; bâtından zuhûr eden bir latîfe-i rûhâniyye idi. Zîrâ bu gibi râyihâlar, sâdece nâzik tenin değil; saf gönlün, temiz nefsin ve Rabbânî râbıtanın semeresi olarak neş’et eder.

Burada “M. Zâhid Kotku Hazretleri’nin Hayat Hikâyesi” isimli eserde geçen bir vakı‘aya da temâs etmeden geçmek, bu mânevî koku hâdisesini tamamlamaz. 1970’li yıllarda, bir pazar dersinde, merhûm ve mağfûr M. Zâhid Kotku Hazretleri, Ramûzü’l-Ehâdîs isimli eser-i şerîften şu meâldeki hadîs-i şerîfi okumuşlardır: “Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) bir tarafa teveccüh buyurduklarında, o yön henüz zât-ı pâk-i Nebevî gelmeden evvel güzel bir koku ile dolar idi.”

Hazret bu hadîsi okuduktan sonra, ellerini iç içe getirip dirseklerini kürsüye dayamış ve vecd ile şöyle buyurmuşlardır: “İşte böyle, Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) ile râbıtalı olan zâtlarda da aynı koku hâsıl olur.”

Bu söz üzerine hâzırûndan biri, hatırına Hacı Azîz Efendi Hazretleri’nin 1950’li yıllarda bir sohbet esnâsında anlattığı şu latîf vâkı‘ayı getirmiştir: “İki sâdık ihvân vardı. Mürşid-i kâmilleri Mustafa Feyzî Efendi Hazretleri hangi câmide cumâ namazı kılacaksa, onlar da orada bulunmak isterlerdi. Bunun için evvelâ Beyazıt Câmii’ne gelir, kapının perdesini açıp içeri koklarlardı. Eğer hocaları oradaysa, oraya girerlerdi; değilse başka bir câmie geçerlerdi.”

Bu hâdise hâtıra geldiğinde, dinleyen bir zâtın içinden şöyle bir muhâsebe geçmiştir: “Efendim, Azîz Efendi’nin naklettiği o iki kişiden biri muhakkak ki sizdiniz. Râbıta-i Rasûlüllâh ile mülâki olduğunuzdan şüphem yok. Ancak şimdiye kadar biz sizden öyle bir koku almadık.”

Ve işte bu iç geçirmenin ardından, ertesi sabah, pazartesi gününün sabah namazında, o zât bu İlâhî kokuyu bol bol alarak, mânevî kokuyla müşerref olmuştu. O râyihâ, gül kokusuna yakın, tatlı ve rûhânî bir kokuydu. O koku ki, Habîb-i Ekrem (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in kokusu idi.

İşte Hoca Hasîb Efendi Hazretleri’nden gelen kokunun da, bu rûhânî neşenin tezâhürü olduğu, hâl ehli nezdinde müşâhede olunmuştur.

Tevâzû, velâyetin incelikle işlenmiş atlasıdır. Bu sıfat, zâhirde bir küçüklük gibi görünse de, bâtında Hakk’a kul olmanın ulvî bir nişânesidir. Ve işte, Hoca Hasîb Efendi Hazretleri, bu sıfatın sînesinde kemâle ermiş mümtaz bir zât idi.

Onun mahviyeti, öyle bir mahviyet idi ki, zâtı her ne kadar irşâd makāmında bulunsa da, kalbi dâimâ kulluk çizgisinde durur, kibir ve azamet gölgesi dahi yaklaştırılmazdı.

Bu hususta Hoca Azîz Efendi şöyle buyurmuşlardır: “Hacı Hasîb Efendi mahviyette insanı dünyâya ender gelir.”

Bu ifâde, zamanların içinden süzülen bir tesbittir; onun hâlinin tarifinde hak sözdür.

Bu fazîletin müşahhas bir misâli olarak, Sırrı Bey tarafından aktarılan şu kıymetli hatıra, onun tevâzû ve içli zerâfetini gözler önüne serer:

“Bir gece, Hoca Efendi ile birlikte, Şehzâdebaşı’ndaki İbrâhim Paşa Câmii’nden çıkmıştık. Durakta tramvay beklemekte idik. Bu esnâda sarhoşun biri Hoca Efendi’ye yaklaştı; elindeki içki şişesini gösterip: ‘Hocam, bunda ne var?’ diye sordu.

Hoca Efendi, yüzünde en küçük bir tahfîf ifâdesi göstermeksizin, büyük bir sükûnetle şöyle buyurdu: ‘Evlâdım, Cenâb-ı Allâh seni bundan kurtarır inşâallâh.’

Bu söz üzerine sarhoş birden hâl değiştirdi, kendinden geçti ve yere yığıldı. Derken tramvay geldi; binip yan yana oturduk. Kısa bir müddet sonra Hoca Efendi gözyaşlarına boğuldu. Ben hayretle kendisine bakarken, yüzünü bana çevirip: ‘A be yâhu, neye ağladığımı biliyor musun? Allâh bizi onun yerine koysaydı, hâlimiz nice olurdu?’ buyurdu.”

Bu kelâm, hem bir merhamet derinliği, hem de bir nefs muhâsebesidir. O, sarhoşu dışlamak şöyle dursun, onun yerine kendisini koyarak gözyaşını akıtmayı tercih etmiştir.

Ertesi gün, o sarhoşun aynı câmide görülüp, Hoca Efendi’nin cemâat arasında teşhîr edildiği ve tevbekâr olduğu rivâyet olunmuştur. Bu da sözün bereketi ve mahviyetin irşâda dönüşmüş hâlidir.

Safiye Hanım’ın hâtırâtından bir başka zarif tevâzû nüktesi daha aktarılır: “Hoca Efendi, Şehzadebaşı’ndaki İbrâhim Paşa Câmii’nde imamlık yaparken, yatsı namazından sonra evine dönmek üzere tramvay beklemekte idi. O sırada bir dilenci, kendisinden beş kuruş talep etmişti. Hoca Efendi hiç tereddütsüz o kişiye beş kuruş vermiş.

Eve geldiğinde, eksik para fark edilince, annemiz (Ciciannemiz) mahcûbiyetle: ‘Efendi, neden söylemediniz, ben vermedim o parayı,’ deyince Hoca Efendi tebessüm ederek şöyle buyurmuşlardı: ‘Ben onu geri vermezdim. O kimseyi sabırla dinlemiş olacaktı. A be yâhu, ben de o parayı bir dilenciye veririm.’”

Bu sözde hem hilim, hem hikmet, hem de infâk ehlinin rûhu saklıdır. Zîrâ infâk sâdece altının elden çıkması değil; niyetin rızâda, kalbin mahviyette sâbit kalmasıdır. Her iki hâtıra da gösterir ki, Hoca Hasîb Efendi’de tevâzu sâdece bir ahlâk nitelik değil; bir irşâd yolu, irfân metodu ve hizmet haletiydi. O, büyük gönlünde hiçbir kul için küçük bir kalp bırakmamış, herkesin rûhuna değmeyi kendine vazîfe görmüştü. Şahsî makam, ona ne kibir verir ne asâlet; bildiği tek makam, kulluk makāmıdır.

Hoca Efendi büyük bir takvâ sâhibi ve sünnetin sırdaşıydı. Namazlarını, kırk yaşından sonra bile terk etmeyip, hangi gece ya da gündü ise sonradan iade ederdi. O denli derin bir ibâdet müteredditliği vardı ki, farzın ötesi vecdin nişânesi olurdu. Kırk sene boyunca, Nûh (Aleyhisselâm) gibi aralıksız, sâdece haram günlerde dahi oruçlu kalmış; vaktin ilerlemesiyle şöyle buyurmuştu: “A be yâhu, artık ihtiyarladık ta oruçlarımızı Savm-u Dâvûd’a çevirdik.”

Günlük öğünleri ise sade, az ve temizdi: kızarmış ekmek yanında yalnız zeytin ya da peynir. Yaşına rağmen 32 dişin sapa sağlamlığını görünce: “A be yâhu; çocukluğumdan beri misvâk kullandım” demiştir.

Mahmudpaşa’daki evinden, Şehzâdebaşı İbrâhim Paşa Câmii’ne sabah namazına yürüyerek gider; iftarını câmide yapar, yatsıyı edâ ettikten sonra tekrar yürüyerek eve dönerdi. Onun iftarı, evden getirdiği ekmek, peynir ve zeytinden ibâretti, hem zühd, hem hizmet.

Prof. Dr. Mazhar Özman şu hâtırayı nakleder: Bir misâfirlikte, yemek çok oldu; Hoca Efendi içinden geçti salâhiyetle: “A be yâhu, biz onu zikrullâhla yeriz; o bizim için nûr olur ve bize dokunmaz.”

Bu ifâde, yemeğin fizîkî değil, mânevî mânâsında nûrun haseb-i maksûdu olduğunu özetlemektir.

Kış günlerinde, kömür bedeli konuşulurken, bir zât: “Kömürün parasını tahsil ediyoruz” dedi. Hoca Efendi şöyle buyurdu: “Bu, kömürün tozunu para vermeyenlere yüklermiş gibi olur.”

Bir îtirâz olunca, rızkın tevekkülünü açıklamak için, bir hikâye anlattı: Bir adam îtikâfa girmiş; karşısındaki Yahûdî bakkal rızık sağlayacağını vaad etmiş. Adam, Rabbini işâret edince: “İmam Efendi, Allâh rızkı tekeffül eder, Yahûdî bakkal mı?” diye karşı çıkmış. Bu sözler, rızık konusunda tevekkülün inceliğini, hizmetteki mahviyeti ifâde eder.

Prostat ameliyatı sonrası idrar sondasını yanında taşımasına rağmen, hutbeyi Kapalıçarşı Çakırağa Câmii’nde kendisi okur; çarşamba günü Beyazıt Câmii’ndeki Ramûzü’l-Ehâdîs hadîs dersine, 84 yaşında bile, Cağaloğlu’ndan yürüyerek gelir olurdu. Yürümesinin sebebini sorduğunda: “Hocama olan bağlılık ve sevgiyle” derdi.

Hattâ bir süre yaylı arabadan inmeyip yolda tebessümle yürümeye devâm ettiğini anlatırlardı.

Hoca Hasîb Efendi’nin hayâtı, takvânın sâde çizgileriyle, zühdün temiz sıfatlarıyla, tevâzû ve tevekkülün mahrem hâleleriyle işlenmiş bir duvar gibi dimdik durur. O, ne bir makāmın esiri, ne bir dünyânın tutsağı idi; onun gerçek makāmı, Allâh’a kul olmanın derinliğiyle, halk ile birlikte yürüyen zâhiri sâdelikte, her adımında huzûru hissettiren bir velâyet yüceliğidir.

Merhûm N. Oral Bey’in lisân-ı hâlinden, bizzât Hoca Hasîb Efendi Hazretleri’nden naklen gelen bir îtikâf menkıbesi, kalblerin ârifâne titreyişine vesîle olmuştur.

Buyururlar ki: “Bir yaz mevsimi, Ramazân-ı Şerîf’in son on gününde, imamlık yaptığım câmide îtikâfa niyet ettim. Îtikâf mahalli olarak câminin geniş pencerelerinden birini seçmiştim. Yanıma biraz un, bir testi su, küçük bir ispirto ocağı ve bir tas aldım. A be, iftar için o tasla sâde suya un çorbası kaynatacaktım.”

İşte fakr ve kanâatin bu denli incelmiş hâli, ancak evliyâullâh tan sâdır olur. O i’tikâf ki sâdece mekânda değil, nefsin arzularında ve dünyânın vefasızlığında da içe çekilmekti.

“Namaz aralarında pencere içinde oturur, Kur’ân tilâveti, zikir ve tefekküre dalardım. Gündüz vakti sıcak bastıkça pencere kanatlarını açardım. Ara sıra gözüm pencere camına ilişir, kendimi görürdüm. Fakat bunu ehemmiyete almazdım.”

Bu söz, sâdece bir cam görüntüsünü anlatmaz; bir nefs murâkabesidir. O camda bâzen benlik görünür, bâzen hiçlik.

Ve bir gün: “Îtikâfın son günlerinde gözüm yine camda gezdi, ama bu kez kendimi değil, mürşidimi gördüm. Sürekli bana bakıyordu.”

Hazret bu sözüyle sükût etti; ardından hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Bu hâl, sâdece bir hâtıra değildir. Bu “Fenâ fi’ş-şeyh” makāmının lütufla zuhûr ettiği ânın remzidir. Kalb aynasında mürşidi görmek, aynen Mevlânâ’nın dediği gibi “Ben hocamı gördüğümde kendimi unuturum” hâlidir.

Bir başka vakitte, Hoca Efendi Hazretleri, Hoca Abdülazîz Efendi ve bâzı ahbâb ile berâber bir sohbette bulunuyorlardı. Sofra kurulmuş, kalbler huzûra yönelmişti. Sofrada bulunan bir misâfir, iştiyakla bir hâtırasını anlatmaya başladı. Ancak konuşma uzun sürmüş, kalpler zikre dönmek isterken, dil meşgûliyetle oyalanmıştı.

Hoca Hasîb Efendi şöyle buyurdu: “A be yâhu, biz her lokmada bir besmele çekeriz, her çiğneyişte kalbimizden Allâh deriz.”

Bu sözle hem zarif bir îkazda bulunmuş, hem de sofra edebinin inceliğine dikkat çekmişti. Lâkin misâfir hâlâ söze devâm edince, Hazret bir kez daha aynı sözleri tekrarladı. Misâfir nihâyet durdu, sustu. Zîrâ hakîkati kalb değil, lisan işgâl ediyorsa orada huzur yer bulamazdı.

Hasîb Efendi Hazretleri’nin îtikâf hâli, camın ardındaki tecellîsi ve sofradaki zikir îkāzı, onun rûhundaki mahviyet, takvâ ve edep inceliğinin nişânesidir. O, Hakk’a yönelmiş bir kalbin, halka dönük en zarif temsilidir.

Onun îtikâfı sâdece câmide değil; her dâim Hakk’ın huzûrundaydı. Her lokmasıyla Besmele, her bakışıyla murâkabe, her susuşuyla zikir hâlinde idi.

İrşâd, zâhirde bir söz vazîfesi gibi görünse de, hakîkatte kalblere vurulan İlâhî bir mühür, nefisle sarılmış gönüllerde Hakk’ı hatırlatma sanatıdır. Her şey gibi irşâd da bir emânettir; ancak bu emânet, her gönle tevdî edilmez. O görev, kalbî arıtanlara, nefsi nûr ile yakıp kül edenlere “emr-i bi’l-ma‘rûf”un hakkını verenlere verilir.

İşte Hoca Hasîb Efendi Hazretleri bu emânetin sâhibi, bu vazîfenin mümtaz bir temsilcisidir. Zîrâ mürşid-i kâmilden alınan açık bir irşâd izni, selef-i sâlihînin yolunda tevazû ve takvâ ile giyilen bir hırka ve yazılı bir icâzet, onun şeyhliğinin ve irşâdının hüccetidir.

Hoca Efendi’nin irşâd vazîfesi, bir arzu yâhut istîdatla değil, bizzât mürebbî-i kâmil olan Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri’nden alınan icâzetle sâbittir. Bu irşâd izni, sâdece “söz söyleme” değil, aynı zamanda “gönülleri ihyâ etme” yetkisidir.

Nakşî silsilesinin altın zincirinde yer alan bir halîfe olarak, o zât sâdece sohbet etmedi, insanların ahvâlini, iç dünyâlarını, Rabb ile olan bağlarını ilmik ilmik ördü. Her cümlesi bir şifâ, her sükûtu bir ders idi.

İrşâd, yalnızca kürsüde vaaz etmek değil; bir sarhoşun kalbine dokunup onu secdeye yönlendirmektir. Hatırlayınız, sarhoşun elinde içkiyle yaklaştığı geceyi… Hazret’in sâdece bir temennî ile söylediği şu cümle: “Evlâdım, Cenâb-ı Allâh seni bundan kurtarsın inşâallâh” ve ardından sarhoşun yere kapanışı, ertesi gün câmiye gelişidir. İşte bu, hakîkî irşâdın meyvesidir. İrşâd, bir mülk değil, bir emânettir. O emâneti taşıyan zât, taşıdığı kadar eğilir, o kadar tevâzu gösterir ki, gökteki yıldızlar bile hayretle bakar. Hasîb Efendi Hazretleri, o emâneti yüklenenlerdendir. Onun irşâdı, neşriyâtla değil, yaşanmışlıkla sabittir. Sözleriyle gönülleri diriltmiş, hâliyle nefsleri arındırmıştır.

İrşâd, ilimle yoğrulmuş hikmetin, aşkla terbiye edilmiş hâlin halk üzerine yansımasıdır.

Mürşid-i kâmilin gönlü, Rabbin rahmet aynasıdır; onun bakışı şifadır, sevgisi sırdır. Hoca Hasîb Efendi Hazretleri de bu gönül sultanlarından biri olarak, ihvânına karşı sergilediği derûnî alâka ve titizliğiyle, irşâd hizmetinde bir zirve idi.

Hazret, yalnızca irşâd eden değil; irşâd ettiği gönülleri sırr-ı himmetle kuşatan bir mâneviyât rehberiydi. Zîrâ onun için ihvân, bir kalabalık değil; her biri ayrı ayrı İlâhî nazarla yoğrulmuş, zikrullâh la beslenmiş kalp çiçekleriydi.

Hasîb Efendi Hazretleri’nin, terbiyesini üstlendiği talebelere olan düşkünlüğü, sıradan bir şefkat değil; İlâhî bir emânetin muhâfazası nev’indendi. Başka ellerin, başka ağızların, başka usûllerin bu gönülleri karıştırmasına rızâ göstermezdi.

“Evladım, gönül bir bahçedir; oraya hangi su verilirse o çiçek biter” derdi.

Zîrâ bilirdi ki, her mürşid kendi usûlünce suladığı gönüllerden bir tarz doğurur. Terbiyeye karışmak, ağaca budak budak sap uzatmaktır. Bu yüzden, ihvânına yönelen her zahmetsiz ele karşı, baba gibi koruyucu, mürşid gibi dikkatli, veli gibi rikkatlidir.

Mürşid-i kâmilin gönlü, Rabbin rahmetine mazhar olmuş bir arzdır; orada hangi tohum ekilirse, Hakk’ın izniyle meyve verir. Ne var ki o gönül toprağı, başkalarının karışmasına gelmez. Hasîb Efendi Hazretleri de bu sırrı yaşayan ve yaşatan bir irfân sultânıydı. Bir mürîd anlatıyor: “Bir zaman Mustafa Feyzi Efendi’nin bir halîfesine karşı kalbimde bir meyil uyanır gibi oldu. Gecede bir rüyâ gördüm. O zâtın mağazasında çalışır vaziyetteyim. Pencereye yaklaşıp dışarı baktım; güzel manzaralar arz olunuyordu. Bir grup kimse hindi, tavuk, yumurta gibi şeyler getirmiş. ‘Bunları hocama götürmek isterim, satar mısınız?’ dedim. Cevâben: ‘Hayır, bunlar satılık değil, felanca zâtın malıdır’ buyurdular.”

Bu rüyâ, kalbdeki meylin bâtınî bir tercümesi idi. Zîrâ müridin kalbinde doğan en küçük yöneliş, mânevî alanda yankı bulur. Ertesi gün aynen rüyâda olduğu gibi dükkânına bâzı müşteriler gelip hindi ve yumurta getirmişti. Bir kısmını satın alıp Hasîb Efendi Hazretleri’ne götürdü. Zât-ı âlî, onu süzerek sordu: “Bir zuhurâtın var mı, evlâdım?”

Rüyâ anlatılınca, Hazret sükût etti, murâkebeye vardı ve sonra o yumuşak ve sarsılmaz lisânıyla dedi ki: “Ayrımız gayrımız yoktur be yâhu.” Bu sözde hem bir irşâd, hem bir îkāz, hem de büyük bir merhamet gizliydi.

Aynı hâdise, Hoca Abdülazîz Efendi’ye de anlatıldı. O da şu ibretli sözüyle mânevî kıskançlığın sırrını beyân buyurdu: “Mürşid, ihvânını başkasına vermek istemez, hayâtı pahasına da olsa.”

Zîrâ mürşid, gönül fidanlarını başkasının bahçesinde büyütmeye râzı olmaz. Her mürşid, kendi feyz ve usûl sistemiyle kalbi işlediği için, ihvânın başka bir iklime meyletmesi, hem gönül terbiyesinde bir zaafa, hem de irfanda bir bölünmeye yol açabilir.

O mürîd, rüyadaki hindiyi bıraktıktan sonra dükkânına dönmemişti. Fakat geri kalan malları alıp evine dönerken, Beyazıt meydanında bir arabanın altında kalmaktan son anda kurtulmuştu. O ânı anlatırken şöyle diyordu: “O hâle tam alışmış değildim. Allâh bilir ki, bu kazadan hocamızın himmetiyle kurtulmuş olmalıyım.”

İşte bu menkıbe, mürşidin yalnızca tâlimini değil, kalbi ve kaderi de himâye ettiğinin bir nişânesidir. Hasîb Efendi Hazretleri’nin ihvâna olan düşkünlüğü, zâhirde bir sâhiplenme gibi görünse de, bâtında büyük bir rahmet ve korunma sırrıdır.

İrşâd makāmı, yalnızca ilim değil; gönülleri Allâh’a bağlama sanatıdır. Hasîb Efendi gibi zatlar da bu sanatı öyle bir icrâ ederler ki, ihvânın kalbini sırat-ı müstakîmden kaydıracak en küçük meyle bile set çekerler. Çünkü onların gâyesi, müridin sadâkatini sâdece kendilerine değil, kendileri vâsıtasıyla Allâh’a yöneltmektir.

Hoca Hasîb Efendi Hazretleri, ihvânına ve insanlara karşı kat‘î bir düşkünlük içinde idi; mürşid-i kâmil sırrıyla gönüllerini himâye eder, en ince nüanslarına kadar titizlenirdi.

Bir talebesi anlatır: “Bir zaman Mustafa Feyzi Efendi’nin bir halîfesine kalbimde nâzik bir meyil belirmişti. Rüyamda o zâtın mağazasındaydım; pencereye yöneldiğimde iç açıcı manzaralar nazarımda canlandı. Bir grup insan hindi, tavuk, yumurta getirdi; ‘Hocama götürebilir miyim?’ diye sordum. Bize cevap: geldi: ‘Hayır, bunlar felanca zatın malıdır.’ Ertesi gün o mallar dükkânıma geldi. Bir kısmını Hoca Efendi’ye takdim ettim. O ‘Bir zuhûrâtın var mı?’ diye sordu; murâkebeye daldı ve sonra ‘Ayrımız gayrımız yoktur be yâhu’ buyurdu.”

Bu sözde, mürşid hazretlerinin gönül bahçesine düşen yabancı tohumları farkedip, ihvânı nefsin meyillerinden koruma irşâdının özünü görmek mümkündür. Aynı menkıbe Azîz Efendi’ye aktarıldığında “Mürşid, ihvânını başkasına vermez, fedâ etse dahi” cevâbıyla murâkabe hakîkati bir nüktedan sözle ortaya konmuştur. Gönlünü kırmamak için dükkânına dönmeyen mürîd, Beyazıt’ta arabanın altında kalmaktan neredeyse kurtulmuş ve “Allâh bilir ki hocamızın himmetiyle kurtulmuşum” demiştir. İşte bu, tasavvuf gönlünün murakebe nûruyla korunmasıdır. (Burası yukarıda anlatılmıştı.) ?? ÇIKAR HOCAM TEKRAR GÖRDÜĞÜN YERLERİ

Hoca Efendi’nin Allâh’ın izniyle olaylara müdahalesi, Hakk’tan gelen tasarrufun nişânesidir. Zeyrek Ümmü Gülsüm Câmii’nin müezzinlerinden merhûm Saâdettin Efendi ifâde eder: “Müftülük imtihanını beklerken, Hazret’in merdivenden bana işâret edişini gördüm, moralim yükseldi. İmtihan sırasında aynen beni bilen en iyi sorular yöneltildi ve muvaffak oldum. Çünkü mürşid, talebesine hak mârifetiyle destek olunur.” Bu, görünmeyeni görünür kılan mânevî desteğin remzidir.

Avukat Sıtkı Bey’in Amerika’da karşılaştığı tasarrufta ise “Bastonu elinde, mahrûmiyetin simgesi” gibi beliren Hazret’in bakışı, mürîdin piknik gibi dünyevî tercihlerinden döndüğü andır. O pist, Hoca’nın nur nazarıyla yol bulmuş, mürîd karanlıktan huzûra yönelmiştir.

Vedat Özman Bey, Anadolu’dan döndüğünde Hazret tarafından “Kul sıkışmayınca huzur yetişmez be yâhu” sözleriyle müjde aldığında, bu sözün ardında hem bir tesellî hem de cennet sözü gizlidir. Yine, imtihan sonucu bekleyişini anlatırken Hazret’in “Seni kazandırmayan terfî eder de sen gelirsin” diyerek kaderin çarkını İlâhî bir mikro düzene yerleştirmesi, tasavvuf sohbetinin mûsîkiye dönüşmesidir: gönüllerin ahenkle cüz’î irâdeyi Rabbe teslim eylemesidir.

Sırrı Tüzeer Bey ile Nureddîn Topçu Bey’e hasredilen tâyin menkıbesi de aynı nurdan akar: “Tâyinin gelir be yâhu, hem de terfian” müjde-i hakîkattir; sonra gelen telgrafta bu hakîkat vücut bulur. Mürşid, yalnız sohbet eden değil, mürîdinin kalbine Allâh’ın irâdesini nakşedendir. Bu tasarruftur; Hakk’tan gelen bir tecellî.

Tüm bu menkıbeler, sancıyla pişen gönülden çıkmış mukaddes şehretilerdir: bir mürşidin ihvânını kıskanarak koruduğu, onların kalb ve hâllerine müdahale ettiği, görünmeyen nazarla onları makāma taşıdığı bir irşâd nûruyla aydınlanmıştır. Saray lisânıyla söylersek: bu zât, kendi bâkî saltanatını değil, ihvânının mânevî yolculuğunu onurlandırmış; sözden ziyâde hâl ile sürdürülen bir hükümdarlık göstermiştir. Tasavvufun aşk ve mârifet sahnesinde, müridin kaderi hakîkatte mürşidin nûrundan biçim alır; bu nur Hazret’de vücut bulmuş, ihvânın hayâtında görünür bir rahmet buharı haline gelmiştir.

Nûreddîn Bey tâyininin zuhûruyla derûnî bir sevinç iklimine gark olmuştu. Bu İlâhî lütfa mazhar olmadan evvel, birkaç gün evvelki bir rüyâsını naklederken şöyle demişti: “Rüyamda Hasîb Efendi Hazretleri’ni bir câmide hutbe îrâd ederken gördüm. Minberden nüzul ettiklerinde, cebinden bir defne dalı çıkararak bizlere ihsân buyurdu. Rüyâyı uyanınca ‘Kenzü’l-Menâm’ adlı tâbir kitabına mürâcaat ettim. Orada ‘Bu rüyâ, açıkça müjdeye delâlet eder’ diye yazılıydı.”

Hem bu mânevî zuhûrât, hem de zuhûr eden tâyin haberi, Nûreddîn Bey’in gönlünü târif edilemez bir sürûra gark etmişti. Bu minnetin bir nişânesi olarak, teşekkür etmek üzere birlikte Hazret-i Hoca Efendi’nin dergâh-ı âlîlerine teşrif ettik. Huzûra vardığımızda, Hoca Efendi bizleri müşfik nazarıyla süzüp “Efendim, arkadaşım teşekkür için geldi. Nûreddîn Bey’i tanırsınız değil mi?” hitâbıyla sohbete nüzûl buyurdular. Bir aralık, mahcûbiyetle “Efendim, mâzur görürseniz, Nûreddîn Bey’e bir ders lütfeder misiniz?” diye ricâda bulunduk. Hoca Efendi tevâzu ve rıfk ile tebessüm ederek “Eh, teberrüken verelim” buyurdular. Böylece Nûreddîn Bey, yalnız bir tâyin değil, mânevî bir mektebin kapısından da içeriye adım atmış oldu.

Tasarruf mevzûunda, diğer bir sâdık ihvânın hâtırası da şu şekildedir: Bir sabah vakti, hoca efendilerle birlikte bir yere gidilecekti. Lâkin ben, gaflet uykusundan geç kalkmış, telaşla yetişmek niyetindeydim. Allâhu Ekber! Bir geldim ki, Hazret ve ihvân-ı kiram henüz hareket etmemişler. Selâm verdim, Hazret latîfetli bir şekilde “A be yâhu, bizi lâfa tuttunuz ama geç kalan arkadaş da yetişti işte” buyurdular. Kalbimden geçen saf niyet ile yakînim odur ki; Hazret, benim onlara yetişmem için, sohbet-i cemîleyi uzatıp, ihvânı meşgul eylemişlerdi.

Aynı zâtın bir rüyâsı da şöyledir: Kendimi sarp bir yokuştan çıkarken gördüm. Önümde Hızır (Aleyhisselâm), koltuğunun altında bâzı kitaplarla yürüyordu. Ona yetişmeye çalışırken bir kitabı düşürdü. Eğilip kitabı aldığımda döndü ve bana baktı. Ne göreyim! Hızır zannettiğim zât, meğer Hasîb Efendi Hazretleri imiş! Bu rüyâ “Fena fi’ş-şeyh” makāmına işâret eden bâzı letâfetleri içinde barındırmaktadır. Mürşid, bâzen görünür Hızır olur; bâzen de bâtında yol gösterir, lâkin zâhirde biz bilemeyiz.

Yine Hazret-i Hoca Efendi’nin tasarrufuna dair, gelini Safiye Hanım şöyle nakleder: “Hoca Efendi Hazretleri bir gün, Tekirdağ’da mukîm Kadriye ablam için, İstanbul’a gelmeleri maksadıyla bir mektup gönderdi. Ancak ablamlar, o mektubu aldıklarına dâir hiçbir şey söylemediler. Aradan birkaç gün geçmeden, kendi arzularıyla âilece Hoca Efendi’yi ziyârete geldiler. Hazret, onları görünce mektubun ellerine ulaşmış olup olmadığını sordu. Lâkin ablam, böyle bir mektuptan haberdar olmadıklarını ifâde etti.”

İşte burada tecellî eden hakîkat, bir mektubun zarf içinde ulaşmasından ziyâde, Hazret’in tasarruf-i ilâhîsiyle, kalplerin çağırılmasıdır. Hazret, gönüllere yazılmış mektubun sâhibidir; harf ile değil, hâl ile çağırır.

Bu menkıbeler, Hazret’in zâhirde sade, bâtında ise ârif bir mürşid-i kâmil olduğunu gösterir. Tasarrufları, tasdik olunmuş evliya sırrının bir tecellîsidir. Her nazarı rahmet, her tebessümü tefekkür, her kelâmı feyz olan bu azîz zât, zamânın mazrufu olmuş, gönülleri bir araya toplayan rûhânî bir mihverdir.

Hoca Hasîb Efendi Hazretleri’ne gönderilen bir mektubun zarfında şu nakış gibi adres yazılıydı:

“Hacı Hasîb Efendi’ye Mahmudpaşa’da kapısının üzerinde elektrik lâmbası olan ev / İSTANBUL.”

Bu zarf, hâlâ Safiye Hanım’ın nâzik eli altında muhâfaza edilmektedir. Bu nâzik adres hükmü, mürşidin kulun kalbindeki ışığın yolunu bulduğunu, açık adres olmaksızın hakîkatle bağlantının sırrını işâret eder. Bir mektubun varacağı yer, hâlâ belirsizdir; fakat mânevî tasarrufla varılacak mekân zâten hazretin nazarında belirlenmiştir.

Yine Safiye Hanım’ı dinleyelim: “1961–62 seneleriydi. Kapalı Çarşı’daki yorgancı dükkânına gittim; yakında Hazret’in imamlık ettiği Merdivenli Çakırağa Câmii bulunmakta idi. Dükkândaki sohbeti duydum: ‘Bir gün resmî makamlardan bir işim vardı; İstanbul’da halledemedim, Ankara’ya gittim ama orada da netîce çıkmadı. Dönerken Hasîb Efendi Hazretleri’nden duâlarını istedim, işim o anda halloldu.’

Söz bitince yüzüme döndü: ‘Bir şey mi istiyordunuz hanım?’ dedi. Ben de ‘Ben işte o Hazret’in geliniyim isem, karşılaştığım bu tasarrufu haber vermek isterim; hem de bir yorgan diktirmek niyetindeyim’ dedim. İşte yine Hazret’in bir tasarrufu gönüllerde bir lütuf hâline gelmişti.”

Bu menkıbe, tasarrufun sâdece mânevî değil, dünyevî muammaları da çözme kudretine sâhip olduğunun nişanesidir. Bir duâ ile ârız olan mesele silinir, bir gönül memnun olur, bir yorganlık mala bile bereket katılır.

Bir başka ince hâtıra: Öğretmen Behice Hanım’ın mes’mün yürek yorganı.

“Anadolu’da öğretmenlik yaparken nikotin eksikliği sonucu günde birkaç paket sigara içiyordum. Doktor tavsiyesinde kalakaldım. Hazret’e bu sâdıka mürâcaat ettiğimde lütuf buyurdular: ‘Her namazdan sonra bir sigara iç kızım, günde beşle sınırlan.’

Ve işin kerâmeti oldu: birdenbire rûhumun kapısı açıldı; bir anda birkaç paketten beşe indi. Bu, Hazret’in tasarrufu ve Allâh-u Te‘âlâ’nın izniyle gerçekleşti.”

Bu lütuf, nefsin kölesi değil, nefsin terbiyesi niyetine bir “tasavvufî tedâvi” idi. Alışkanlıkların kölesi olmamak, irâdenin zayıflığına teslim olmamak adına, Hazret’in kalplere yazdığı incelikli reçete, sâkî efendinin hikmet derinliğini gösterir.

Bu menkıbeler, gizli bir bahçenin pervazından girer gibi gönlümüze dokunur. Her biri, mürşidin iç âlemlere nazar eden tasarrufunun mânâsını fısıldar.

Hepsi, yalnız bir mürşidin hikmet değil; Allâh’ın izniyle kalplere inen İlâhî himmetin incelikle tezâhürüdür.

Hazret, insanın basit bir dileğini bile sırat-ı müstakîme yönlendirirken, aynı zamanda tasavvufun inceliklerini öğreten bir mürşiddir: Kulun sınırında durur, nefsle değil, makāmıyla değil, mârifetle hükmeder.

Ne mutlu o gönüllere ki, böyle bir mürşid, irşâdıyla, tebessümüyle, ağzından dökülen tek kelimesiyle, o sınırsız tasarrufu gönüllerde yeşertmiş; gönülleri bir tasarruf menziline taşımıştır.

Sâime Hanım isminde bir öğretmen, Kasımpaşa’da görevli olduğu yıllarda gönlünde bir sıkıntı hissetmiş; “Terzi Kız” lakaplı Hoca Hasîb Efendi’nin müteveffâ talebesi Sâbire Hanım’a bu hâlini arz etmiş. Sâbire Hanım “Ben seni Hocam Hasîb Efendi’ye götüreyim” deyince, Sâime Hanım nâzikçe “Giderim ama kendisinden ders almam; zîrâ benim zâten dersim var” buyurmuş.

Lâkin ona yaklaşan mânevî muvaffakiyetin bir işâreti olarak, Hazret’e gitmeden önce rüyâsında sırtında bir cübbe gören Sâime Hanım, Sâbire Hanım ile birlikte Hazret-i Hoca’yı ziyâret ettiklerinde, aynı cübbeyi duvarda asılı bulunca hayret etmiş. Hazret: “Sâbire, ona dersini târif et” buyurmuş; Sâbire Hanım derse dâir murâkabe ile cevap vermiş.

Ardından Sâbire Hanım’ın anlattığına göre Sâime Hanım başı açık olarak Kasımpaşalı bir şeyhin yanında dolaşırken, Hazret kendi kendine “Benim kızım Atiye’ye ‘Bastonumu ver de halanı döveyim’ diyor” buyurmuş; bu incelikli muhabbetle, Sâime Hanım hatasını anlamış ve daha fazla konuşmayı tercih etmemiş.

Ardından Hazret’in huzûruna her gelişinde, başı açık olması sebebiyle “Öğretmenlikten ayrılmayayım mı efendim?” diye sorduğunda, Hazret-i Hasîb hayret etmemiş; “Hayır ayrılma, sen vazîfelisin” buyurmuş. Vefâtından sonra talebi çocuklarıyla geldiğinde “Emekliliğin gelince ayrılırsın; biz senin arkandayız” diyerek onu alelâde bir idârî karardan öteye taşıyan bir mânevî himmetle desteklemiş.

Daha bir başka menkıbede, Sâime Hanım çocuklara din dersi veriyorken, sabah namazına kalkmaya çabalayan bir kız çocuğundan ötürü doktor olan anne-baba şikâyete gelmiş, bu işin huzursuzluğuna değinmiş; Sâime Hanım tebessümle “Siz de kılsanız iyi olmaz mı?” deyince minnetle çekip gitmişler.

Dahası evine dâvet ettiği bir bey, hanımının namaz kılmadığını fiilen öğrendiğinde “Eğer namaza başlamazsa sizi boşayabilir” diyerek sırf hakîkate dâir tek kelimeyle bir çatlakan açmış; ardından eve dönen hanım, abdestsiz dahi olsa hemen namaza durmuş. Böylece Hazret’in sessiz emriyle zihinleri açılmış, kalbler tutulmuş, küçük bir âilede bile bir mânevî atılım gerçekleştirilmiştir. Tasavvufun sır perdesi altında, görünmez ama derin bir tasarrufla, Hazret-i Hasîb, müridlerinin hayatlarını birer hikmetli hikâye nimetiyle dönüştürmüş, her lâfzı bir satır hâline getirmiştir.

Evliyâullâhın mânevî tasarruflarından biri de “Tayy-ı Mekân” hâdisesidir ki, lügat mânâsıyla “mekânı dürmek”, yâni mesâfeyi ortadan kaldırmak demektir. Bu keyfiyet, ehl-i tasavvufun sâdıklarından birinin aynı anda birden çok yerde bulunması yâhut ânî bir seyriyle uzak beldelere vusul etmesidir. Lâkin bu hakîkatin ledünnî tecellîsi yalnız bedenin intikāliyle sınırlı değildir; rûhânî nüfûzun da mekâna hükmettiği apaçık bir keramettir. Bu meyanda, Hasîb Efendi Hazretleri’nin feyizli terbiyesiyle beslenen müstesnâ bir hanım-ı muallime olan Sâime Hanım’ın menkıbeleri, bu keramet-i celîlenin çağımıza tezâhürü mesâbesindedir.

Nitekim Sâime Hanım, her ne kadar görünürde bir müderrise olsa da, hakîkatte bir irfân neferi, rûhânî terbiyenin zarif bir yansımasıydı. Bir sabah, yetiştirdiği talebelerinden bir genç kız, evinde sabah ezanıyla uyanıp hem kendi namazını edâ etmekte hem de anne ve babasını uyandırmaya gayret etmektedir. Lâkin nefs-i emmârenin tahakkümüyle rahatsız olan ebeveyn, bir hekim olmalarına rağmen, okula gidip kızlarını Sâime Hanım’a şikâyet ederler. “Sabah sabah bizi rahatsız ediyor” derler.

Sâime Hanım ise latif bir tebessümle “Siz de kılsanız güzel olmaz mı?” diyerek, cevâbın hem zarif hem veciz olanını verir. Fakat bu latif îkāzı kaldıramayan anne-baba, kızlarını okuldan alıp başka bir mektebe verirler. Bu vak’a, zamânın irfân zemininde bir taş gibi yer etmiş, sabrın ve sebâtın örneği olarak anlatılagelmiştir. (Yukarıda aynı olay anlatıldı.)

Yine Sâime Hanım’ın hânesinde yaşanan bir hâdise, Hasîb Efendi Hazretleri’nin tasarrufunun bir başka şâhidi olmuştur. Bir gün Sâime Hanım’ın evinde misâfir bulunan bir çift, sohbet esnâsında beyefendi, hanımının namaz kılmadığından şikâyet eder.

Hanımı ise karşılık verince mesele büyür, beyefendi sinirle “Eğer namaza başlamazsan seni boşarım!” der. Bu söz üzerine, Sâime Hanım, ferâsetle ve sükûnetle “Dur hele, gidip hocamız Hasîb Efendi’ye bir danışalım” der. Berâberce Hazret’e giderler. Meseleyi henüz arz etmeden, Hoca Efendi kelâm buyurur: “Bir kadın namazını kılmıyorsa, beyefendi onu boşayabilir.”

Bu söz, bir lahzada şimşek gibi kalpleri titreten bir İlâhî ikaz olmuştur. Hoca Efendi’nin huzûrundan ayrılır ayrılmaz, Sâime Hanım misâfir beyden önce eve varır ve hanıma “Haydi hemen namaza dur; yoksa kocan seni boşayacak!” der.

Hanım mahcup şekilde “Ama abdestim yok” diyecek olur, Sâime Hanım “Zararı yok, hemen kıbleye yönel” der. Ve kadın o hâliyle namaza durur. Bey geldiğinde hanımını secde hâlinde görünce artık tek kelime edemez. Kadıncağız o günden sonra bir daha namazını terk etmez. (Yukarıda bu kıssa anlatılmış.)

İşte bir mürşid-i kâmilin, mekânla kayıtlı olmayan tasarrufu budur. Söz söylenmeden hâl bildiren, niyet anlatılmadan sırra vâkıf olan Hasîb Efendi Hazretleri’nin bu hâli, yalnız kerâmetin değil, aynı zamanda mürşid-i kâmil olmanın kudsî bir tezâhürüdür. Bu menkıbeler, onun mânevî saltanatının çağlara sârî bir hâtırası, ihvâna mîrâs kalan bir rahmet damlasıdır.

Evliyâullâhın mânevî saltanatını görmezden gelemeyeceğimiz kerâmetlerden biri de “Tayyı Mekân”dır; yâni mekânın zâhiri zaptı aşıp, kalbî nüfûzun ubûdî seyriyle mahrem hâllere nüfûzdur. Rivâyet olunur ki, Abdülkādir Geylânî Hazretleri bir Ramazan gecesi, altmış yerde iftar yapmış, her yerde hazır olmuştu. Aynı gölgecikten açılmış bu mânevî zühûr, Hasîb Efendi Hazretleri ile de sürmüştür.

Bu sayısız menkıbelerden bâzı mânevî şehirler mâ li’l-hüsnü’l-misâl:

Bir cumâ günü, Hazret, hâline düşkün olduğu bir ihvânı ile birlikte câmide imamlık ediyorken, aynı anda Bakırköy Akıl Hastanesi’nde yatan bir talebesini de ziyâret ettiği, hastabakıcıların şehâdetiyle sabittir. Böylece hem mekteb-i câmiinde hem hastane meclisinde, Hazret’in hâlî fanî vücudu “iki yerde bir anda” görünürcesine zuhûr eder.

Bir diğer incelik, cerrahî bir musîbetle sınanan hemşire Remzi Efendi’nin hanımı Âişe Hanım’a ilişkindir. Cerrahpaşa Hastânesi’ne yatırıldığı gece, çocuklarını düşündükçe göz yaşları dökülürken birden Hazret-i Hasîb hâzır olur; sırtını okşayarak “Korkma kızım, çok yaşayacaksın” diye teselli eder ve sessizce çekilir. Yıllar sonra vefat ettiğinde, çocuklar korkmasın diye ölüm haberi gizlendi; çünkü kalbî o gece huzurla doldurulmuş, dert duvarları yıkılmıştır.

Rahmetli Abdullâh Güzelyazıcı’nın nakline göre, Hazret, Tûnus’ta Semmâsî Baba’nın türbesinde bir müddet türbedarlık da yapmış ve o şehirde zühd menzilini de belirlemiştir.

Hacı Ali Bey’in rivâyetine göre, Hazret bir defasında Sultanahmet’ten bir hastaya fetvâ okumak için yola çıkmıştı. Dönüşte beraberce Sultanahmet’e yönelmişlerken, ansızın Hazret gözlerden kayboluverdi. Refakatinde bulunmadığı hâlde, aynı anda evinde vakitlice hazır olduğu görüldü.

Bu hâdise, onun “nerede olursa olsun mânevî bir mâbedin huzûruna çağrılmış gibi hazır bulunması” kabilindendir. Adeta kalbin merkezinde inşâ edilmiş bir mihrâbın celbiyle, mekânların kayıtlarını aşarak davete icâbet eden bir sırra işaret eder.

Bir akşam, yatsı namazını kıldıktan sonra Sırrı ve Şükrü Bey ile Hazret’in evine yürürler. Hazret onlara “Siz işinize bakın, yorulmayın” dese de onlar yalnız onun sırtında güvenircesine devâm ederler. Fakat Bozdoğan Kemeri’ndeyken birden Hazret’in kaybolduğunu fark ederler. Beyazıt mı, Mercan’dan mı indi bilmeksizin yollara düşerler. Nihâyet Vâlide Hanım Sokağı’nda Hazret’in evine ulaşırlar; fakat Hazret henüz gelmemiştir. Aksine Şükrü Bey sabaha kadar kapıda bekler ve sabah namazında Hazret bir anda çıkıvermiş ve “Burada mı idin?” der. O da “Evet efendim” cevâbını verir ve hep birlikte câmisinin minberine kadar yürürler. Bu hadise, zâhirî mekânın hem ne kadar büyük limitli, hem de ne kadar şahane hâliyle ârifâne işarî bir tasarruftur.

Bir başka menkıbeyi kara yolunda hac yolculuğu yapan bir grup arkadaş nakleder: Ürdün sınırında zamansal ve mekânsal plan çökmesin diye bedenini hızla yürüten bir insanın, gölgeliğiyle hudut kapısına “erken” vakitte ulaşması, zaman sarkması gibi görünmez mânevî tasarrufun tezâhürü olarak anılır. Mekânı geçmek değil, sınırları İlâhî hikmete teslim etmektir bu.

Safiye Hanım’dan rivâyetle, Hazret’in bir talebesi olan Beykozlu “Adam ol” lakaplı meczûb Mehmed Efendi’nin yanında oluşu da başka bir tayyı mekân hâlidir. Hâdisenin fiîlî detayı zikredilmemişse de, Hakk indiği zaman mekânlar fiilen tanımsızlaştığı içindir ki bu menkıbe irfânı zâhir kılmıştır.

İşte böyle evliyâ necâtın gölgesinde, Hazret-i Hasîb, bedenle değil kalple yaşayan, dünyânın her köşesinde huzur-sebep olan bir mürşid-i kâmildir. Mekân, onun nazarında bir engel değil; ihvânına ulaşmak için düstur; varlık sınırlaması değil; tasarrufun şahâne manifestosudur. Bu menkıbeler, tasavvufun reddetmediği ama aşıp geçtiği mekânsal tasavvurun ahir demidir.

İşte bu hâdise de, mânevî sultanlardan Hoca Hasîb Efendi Hazretleri ile irtibatlı olan Beykozlu Mehmed Efendi’nin tasarruf ve tayyı mekân kerâmetine bir başka nükteli misaldir.

“Adam ol” lâkabı ile meşhur bu zât, Hasîb Efendi Hazretleri’nin kaldığı medrese koridorlarında bir aşağı bir yukarı dolaşarak, irşâd edâsıyla “Adam ol!” nidâsını âdeta vird-i zebân etmişti. Onun bu halleri zâhiren meczûbâne olsa da bâtınen hikmetle örülmüş bir îkaz, mânevî terbiyenin en naif edâsı idi.

Mehmed Efendi’nin Beykoz’dan İstanbul’a vapurla gelişleri de tasarrufatla dolu kıssalara menkıbe olurdu. Vapur iskeleden ayrılmış olsa bile, kaptan onu görür görmez derhal geri yanaşır, sükûn içinde Efendi’yi alırdı. Ne bilet sorulur ne de ücret talep edilirdi. Zîrâ bu zâtın nazarında dünyâ seyri değil, aşkın seferi makbuldü. Onun için zâhirde kurallar susar, gönüller secdeye dururdu.

Ne var ki bir gün vapura geç kalan Mehmed Efendi için bu kez kaptan iskeleye geri yanaşmaz. Lâkin vapur Galata Köprüsü’ne geldiğinde kaptan büyük bir hayretle Mehmed Efendi’yi orada, kendisini beklerken görür. Vakit, mekân, uzaklık, yakınlık… hepsi bir anda mahvolmuş, velâyet sırrı tecellî etmişti. Bu latîf hâl, sâdece bir keramet değil, aynı zamanda tevâzu ve hikmetin tecellîsidir. Zîrâ velî kullar sâdece yol almaz, yolları kendilerine secde ettirirler.

Bu vâkıa, tayyı mekân hakîkatinin meczûbâne zâhirler ile tecellî ettiği bir timsaldir. Hoca Hasîb Efendi Hazretleri gibi âriflerin himmetiyle yetişen bu gönül ehli, zamânın ve mekânın üstünde seyrederek, kalp âlemini vehmî çizgilerle değil, hikmet nefesleriyle dolaşanlardandır.

Hoca Hasîb Efendi Hazretleri, gönül ehli bir duâ âbidesiydi. Duası kelimelerin ötesinde bir hâl, bir yakarış, bir niyaz üslûbuydu. Her harfinde huşû, her cümlesinde aşkın iz düşümü vardı. Duâyı sâdece dil ile değil, kalbiyle, rûhuyla, hattâ gözyaşlarıyla ederdi. Onun duâsında âdetâ “Hakk’a nazar eden bir kalbin terennümleri” hissedilirdi.

Ne zaman ellerini kaldırsa, âdeta âsûman susar, gönüller titrer, melekler dinlerdi. O, duâ ederken sâdece bir kulun Rabbiyle konuşmasını değil, aynı zamanda ümmetin derdini arz eden bir mürşidin niyazını temsil ederdi. Şöyle buyururdu: “Dua, kul ile Hâlik arasındaki sükûtun lisanıdır. O lisânı yalnız bilen değil, hisseden de Hakk’a yakın olur. A be yâhu, insan bir ‘Âmîn’ ile âlemi titretebilir, lâkin niyâz yürekte doğmalı, oradan semâya yürümelidir.”

Hazret, duâ ederken dâimâ ümmetin ferahı, mazlumların refahı ve âhiret saadeti için yalvarır, hususiyle Rasûl-i Ekrem Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e salât u selâmı eksik etmezdi. Derdi ki: “İşimiz çok, yükümüz ağır. Duâdan başka elimizde ne var ki?! Ama bir de aşk ile, gözyaşıyla edilen duâ var ya, işte o duâ göğü deler, Arş’a varır.”

İşte Hoca Hasîb Efendi Hazretleri’nin duâsı da böylesine derûnî, böylesine müşahhas ve içliydi. Râgıb el-İsfehânî’nin dediği gibi: “Duâ, kulun kudret kapısına varmak için açtığı rahmet dileğidir.”

Hazret de bu dîliğin erbâbı, niyâzın sultânı idi. Onun yaptığı duâlardan biri de şu şekildedir:

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla.

Sübhanallâhi ve bihamdihî, estağfirullâh ve O’na tevbe ederim. Ey her türlü noksan sıfattan münezzeh olan Rabbim! Hamd sana mahsustur, mağfiretini niyâz eder, kapına boynum bükük dönerim. Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn. Senden başka ilâh yoktur. Sen her türlü kusurdan yücesin. Ben nefsime zulmedenlerden oldum, ey affedicilerin en keremlisi, beni affeyle.

Allâh’ım! Efendimiz Muhammed’e salât ve selâm eyle. O ki nurlarının tecellîgâhı, sırlarının menba‘ı, rahmetinin hazînesi, mahlûkātının fahri ve habibindir. Onunla nurlandık, onunla sükûn bulduk. Bizi, Senin cemâline ulaştıracak yollara onunla eriştir. Bizi Senin sevdiğin, râzı olduğun kullar zümresine dâhil eyle. Bizi Seninle buluşturan, sana duyulan muhabbetle yaşatanlardan eyle. O yüce Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in hâtırı için, bizi kendine sevdir, bizi ona sevdir, onu da bize sevdir yâ Rab!

Ve kabûl edilmiş bir kabûl ile sana ve Habîbine doğru yönelmiş, râzı olunan ve râzı edici bir hâlde olalım. Senin katında ve onun katında makbul kullar zümresine dâhil olalım. Ona selâm olsun; selâmlar, selâmlar olsun ki, şehâdet etsin: “Şüphesiz Sen, es-Selâm olan Allâh’sın.” O selâm, kullarına ulaşsın; Senin pâk ve latif zâtına lâyık bir selâm olsun.

Sübhâneke lâ ilâhe illâ ente! Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Ne olur, Senin katındaki yüce makāmı hürmetine, Seninle onun arasında olan o İlâhî sır hürmetine, işlerimizin sonunu güzellik ile tamamlama lütfunda bulun. Tıpkı Halîlin İbrâhîm (Aleyhisselâm)ın İslâm üzere son bulan âkıbeti gibi, bizim de âhirimiz hayr ola.

Allâh’ım! Onun zikrini ve onun zikrinin nûrunu, beşiklerimize ve zürriyetlerimizin beşiklerine, ihtiyarlarımızın kalplerine ve yetişmekte olan fidanlarımızın gönüllerine nakşeyle. Onunla meşgalemizi, onunla infâkımızı, onunla ticâretimizi, rızâ-i ilâhin ile birleştir.

Malımızı onun uğrunda harcayabilmeyi, onun vesîlesiyle huzûra kavuşmayı nasîb eyle. Ne azâba ne de hesâba uğramadan, onunla vuslata erişmeyi lütfeyle ve bizleri, ona lâyık, onunla hemhâl olmuş ehli muhabbet kullarından eyle.

Ya Rabb! Bizi öyle bir makbuliyetle, öyle bir kabûl ile Sana ve Habîbine yönelt ki, o kabûl Sen’in katında da, sevgilinin katında da rızâya ermiş ve râzı eden bir kabûl olsun. Makbûliyetin en parlak nişânesiyle bizleri müşerref eyle. Ve Habîbine salât ü selâm olsun, selâmlar üstüne selâmlar olsun ki, O Zât-ı Âlî şehâdet eylesin: “Şüphesiz Sen, es-Selâm’sın, selâmetin menba‘ısın.” O selâm, Senin pâk ve nezih zâtına lâyık bir selâm olsun ve bütün kullarına ulaşsın.

Ey her türlü noksanlıktan münezzeh olan Rabbimiz! Senden başka ilâh yoktur. Hâlisâne niyaz ederiz ki, Sevgili Habîbinin Senin katındaki hürmetiyle, Seninle onun arasındaki sırra binâen, işlerimizin âkıbetini güzellikle mühürle. Tıpkı Halîlin İbrâhîm (Aleyhisselâm)ın İslâm üzere hayırlı bir sona eriştiği gibi, bizlerin de âkıbetini hayr eyle, izzetle taçlandır.

Allâh’ım! Habîbinin zikrini ve o zikrin nurlu tecellîsini beşiklerimize, evlâtlarımızın beşiklerine, yaşlılarımızın gönül menzillerine ve yetişmekte olan neslimizin sinelerine nakşeyle. Onunla olan dostluğu ve muhabbeti bizlere de nasîb eyle. Malımızı onun yolunda infâk edebilmeyi, onun vesîlesiyle vuslata ermeyi ihsân eyle. Bizleri ne azâba, ne cezâya dûçar etmeden ona ehil kullarından eyle.

Onu başlangıcını kendi nûrundan alan ve nîmetin zuhûr mertebesini teşkil eden ayna kılansın ey Rabb! Allâh’ım, ona ihsânının kapılarını ardına kadar aç; Kur’ân’ını onun üzerine cömertçe oku, O’nun kalbine şefkatinle işleyen müjde kıl. Nihâyet kendi fazlınla onu cennetlerinin hoşluk dolu bahçelerine yerleştir. O’nun için, bu alın yazısı olan zikirdeki kemâlâtın hürmetine, bütün değerleri kendi feyz meş‘alinle donat. Ve bizleri o makāmın nûru eşliğinde sana yönlendiren, her onarışı sabrıyla kuşatan, Rahmân’ın “ya Affû ya Vedûd” ismiyle şefkatine mazhar kılsın.

Allâh’ım! Ey nîmetin vârisisini dâimî ihsânla bereketlendir; öyle ki, senin kudret elinle verdiğin o rahmet nev‘i, onun üzerinde bizzât tecellî eylesin. Bizi affet, borçlarımızı yük olmaktan çıkar, bizi zenginliğinle sınırsız kıl, niyetlerimizi sadık eyleyecek cesâret ihsân et. Rızkımızı genişlet, bizi bağışla, kalplerimizi huşûya eriştir, ecir ile mükâfatlandır, nimetin sayısını çoğalt ve bolluk ihsân eyle.

Allâh’ım! Ey “Senden başka ilâh yoktur. Mülk Senindir, hamd Sana mahsustur” diyen kulların başındakilerden bizleri eyle! Bizi hak yolu üzerinde sâbit kıl, vaadine tam eyle; bizi yüce rûhlarımızla Beytullâh’ın haram sınırlarına yönlendir, Senin makbul kullarının huzûruna bizi mazhar kıl.

Ey her şeyi hikmetle yaratan ve kullarına rahmet nazarıyla bakan Mevlâ! Hakk üzere gönderdiğin ve katında muhabbeti sahîh olan o şanlı Rasûl’ün hürmetine bizlere rahmet eyle. Zîrâ Sen onu katında merhametle andın; ne olur bizleri de onunla cemeyle, mahşer sabahından evvel vuslatla buluştur.

Ey Hayy ve Kayyûm olan Rabbimiz! Bizleri hak ile muzaffer eyle, rahmetinle üzerimizi ört; öyle bir ört ki zulme uğramaktan âzâde olalım. Ey sözü hak olan Yüce Zât! Salât eyle o azîz Habîbine; öyle bir salât ki, ehl-i muhabbeti cemeden bir şifa, senin katından sarsılmaz bir binâ misâli dâimî bir nur olsun. Bu salât, rızana vesîle, kötülüğe karşı hüsnün nişanı, ayıplarımıza bir örtü, rûhumuza şifâ, kalbimize sekinet olsun.

Yâ Rabbenâ! Senden bir nur, bir selâmet isteriz; öyle bir selâm ki onu kabzedenin üzerine nur, hidayet ve rızık olarak insin. Bizlere, onun bereketleriyle hazırlanmış İlâhî ikramlar, gölgelikler ve nurlar ihsân eyle. Allâh’ım, affınla bizleri kuşat; çünkü Sen affedenlerin en kerîmisin.

Ya Rabb! Habîb-i Ekrem’in rahmeti, muhabbeti ve şefâati kalb-i hâkîlerimizde katbekat ziyâde olsun; gönül kubbemizde muazzam bir aşk ve vecd ile tecellî etsin. Tıpkı yüce Zât’ına teşbih getirmediğimiz gibi, O’nun makam-ı muallâsını da Rabbimiz Sen bilirsin. Bizler bu hâl üzere sâbit kadem kalırız ki, Senin bitmez tükenmez ihsânını ve fazlını övmeye devâm edelim. Allâh’ım! Salât-ı dâim ile Efendimiz’e, âl-i Rasûl’e, ashâb-ı kirâma ve onun sünnet-i seniyyesi üzere yürüyen her bir salik-i sâdıka salât eyle. Her an, duâlar ile O’na yönelerek, niyâz kapılarını zorlayarak yaklaşanlara rahmetinle mukābele eyle. Kullarının nefesleri, Senin katında bilinen ecirlerle, lütufla, ebedî ziyâdelerle süslenmiş olsun.

Ey celâl ve ikrâm sâhibi! Salât ve selâmını Habîb’in üzerine, sâir enbiyâ ve mürselîn üzerine de ilet. Ey her mekânın melekûtunun Sen’i tesbih ettiği, levh-i mahfûzda yazılı her hakîkatin kaynağı olan Rabbimiz! Bu duâmızı katında sâbit kıl; bu duâ ve zikrin yapısını Senin nezdinde mukarreb kullarınla müzeyyen eyle ki, Zât-ı Akdes’inin tecellîlerini onların vâsıtasıyla idrâk edelim. Melekûtunun, cebbarlık âleminin rahmetleri ve bereketleri üzerimize yağsın, feyizler ve lutuflarla dopdolu eyle. Âmîn bi-hürmeti Seyyidi’l-Mürselîn.

Ey Rabbü’l-İzzet ve’l-Celâl! Senin mülk-ü azîminin ortağı yoktur; mülkün sâhibisin ve mülkünde tek hükmeden sensin. İster bütün esmâ-i hüsnân hürmetine, isterse onların içinden bir ism-i mübârekine binâen olsun, mazide ve müstakbelde, zâhirde ve bâtında, her hâlimde bana kifâyet eyle; beni senden gayrısına muhtaç bırakma, senden başkasına avuç açtırma. Ey beni senden başkasına bel bağlamaktan meneden, ümîdim yalnızca sana yönelten Rabbim!

Lütfunla beni, sana fayda vermeyen heveslerden, kalbi karartan arzular ve mâsivâdan muhâfaza eyle; beni setr-i kereminle ört, inâyetinle kuşat ve rızânla aziz eyle. Nefsimizi senin rızân ile râzı olmuş, râzı edilmiş, huzûruna kabûl buyurulmuş bir nefs-i mutmainne eyle.

Bu hâl üzere bizi yaşat; ömrümüzü huzûrunla tezyin eyle; bizi hidayet-i ilâhiyyenle doğruya eriştiren bir rehber, hakîkat nûrunun izinde yürüyen bir sâlik eyle. Kalabalıklar içinde, kalbi sana yönelmiş bir halis kul olmayı nasîb eyle. Bereketinle parlayan, senin cemâline ayna tutan bir nûr ile bizi nurlandır.

Ey Erhamü’r-Râhimîn! Salât-ı selâm eyle, ömrümüzün tâcı, varlığımızın vesîlesi, Habîb-i Kibriyâ Efendimiz Muhammed Mustafa (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e.

Ey mefâhirin sâhibi, fazl u keremiyle âciz amellerimize cevâb-ı lütufla mukabele eden Ganiyy-i Mutlak Rabbim! Bizi, sâlih amellerimizin bereketiyle mesrur eyle, ziyâde eyle, kabûl buyur duâlarımızı, ey duâlara icâbet eden Mücîb-i Kerîm! Ey hamdiyle âlemleri tesbîh ettiren, vechine secdeler edilen Zü’l-Celâl ve’l-İkrâm! Bize de tevhide sâdık kullarının nasîbini nasîb eyle, o mübârek namazı lütfeyle ki, o namaz melekûtun derinliklerini, mülkün ihtişâmını, ceberûtun heybetini seyr u temaşâya vesîle olur.

Ey hiçbir şeye muhtaç olmayan Vâhid-i Ehad, ey “Duâ edenin duâsına icâbet ederim” buyuran Samî‘ u Basîr, biz Sana, cemâl-i bâ-kemâlinin nurlarıyla, yüce vechinin ziyâsıyla niyaz ederiz ki, üzerimize lütuf ve ikrÂmını indir, ihsânını kesme. Bizi kendine hâlis kullar kıl, yalnız senin rızân için hizmet eden âşıkân eyle.

Öyle bir nasîb ver ki, rahmetin eksilmesin, bereketin tükenmesin; tâ ki ulûhiyetine lâyık tâzim ve tâat tamam olsun. Ey evlâd u ecdâdı olmayan, dengi ve benzeri bulunmayan Ferd u Samed Allâh’ım! Bize hüsn-i hâtime nasîb eyle; vaadine muvâfık, sâlih kullar zümresine dâhil eyle.

Ey bâtını bilen, vahyini habîbine inzâl eden Rabb-i Rahîm! Salât u selâm eyle Efendimiz Muhammed Mustafâ’ya ki, onunla kalplerimizde hakîkatler tecellî bulsun, himmetiyle âlem nûr ile dolsun. Âmîn, bi-hürmeti Seyyidi’l-Enbiyâ ve’l-Mürselîn.

Salât u selâm olsun ol Zât-ı Pâk-i Rasûl-i Kibriyâ’ya ki, sıdk ile gönderilmiş, dünyâ ve ukbâda şifâ ve rahmetin cilvesi olmuş, onun nâm-ı celîlini eksiltmeye cüret eden hiçbir beşerde kudret yoktur. Ey Arş-ı Âlâ'nın Rabbi, izzet ve ceberûtun sâhibi Yüce Mevlâ!

Ona salât eyle; semâvâtın yıldızları, yağmur taneleri adedince, göklerdeki melaike-i kirâm ve arzın rızıkları miktarınca, diriler ve ölüler hesâbınca, göklerde ve yerde mevcut olan her şey sayısınca, senin rızân, Arş’ının ziyneti ve kelimât-ı ezeliyyenin nihâyeti kadar ona salât u selâm eyle.

Bu salâtı, zâkirîn-i müştâkın dillerindeki zikr-i pak ile ve gâfilîn-i nâdanın gafletinden münezzeh bir salât ile eyle. Öyle bir salât ki, rızânın tecellîgâhı, bizim için de makbuliyet nişânesi ola. Ey rahmette en ileri, mağfirette en cömert, şefkatte eşi bulunmaz Rahmân u Rahîm! Ona rahmetini, selâmını ve izzetin kemâlini ulaştır. Ey kudretinle kâinatı murassa kılan, azametinle mahlûkâtı secdeye getiren Rabb-i Zü’l-Celâl! Salâtın ve selâmın bâkî olsun onun üzerine, tâ ki lütuf deryaların taşsın, fazlınla mücrimleri affeyleyesin.

Ey lütuf ve ihsânınla kuluna yol gösteren Mevlâ-yı Zü’l-Celâl! Senin tâliminle bize öğrettiğin hikmet deryâsından feyz almayı, terbiyetinle kemâl bulmayı, fazl u inâyetinle vuslat mertebesine erişmeyi ve nihâyet cemâl-i bâ-kemâline nâil olmayı bizlere müyesser eyle.

Ey ki rızâ-yı Mevlâsını, her ne mâsivâdan üstün tutan âşık-ı sâdıklara yâr olan Rabb-i Kerîm! Sana ilticâ eden, sana tevekkül eden, senden gayrısına meyletmeyen sâdık kullar için Sen ne güzel kefîl, ne ulvî vekîlsin. Sen, ihsân ve keremde sonsuz, hikmette nihâyetsiz, hükmünde yegâne, zulümden münezzeh, mağlûbiyetten müstağnîsin. Ey ki yardımın karşısında dayanılmaz, takdirinden kaçılmaz.

Senin şânın yücelerin yücesidir; hükmüne ne mâni olur, ne de bir eşin vardır. Ey Rabb-i Âzam! Bizi niyetleri ifsat eden riyâdan, kalbi karartan nifaktan ve ameli bozan gösterişten muhâfaza eyle. Sana tevekkül ettik, yalnızca Sana yöneldik. Zîrâ Sen ne dilersen o olur. Ey sonsuz kudretin, azametli kuvvetin ve nihâyetsiz ilm-i muhîtin hakkı için, bizleri huzur-i izzetine kabûl buyur, âmin!

Ey Semî olan, her fısıltıyı işiten. Ey Alîm olan, gizliyi de, âşikârı da bilen Rabb-i Rahîm! Sana yöneldik, senden yardım istedik; bize nusret eyle, lütuf ve kerem hazînenden inâyet buyur. Bizi yücelt, aziz eyle, azametinin kanatları altında muhâfaza eyle.

Efendimiz Muhammed Mustafâ’ya, ki nurların seyyidi, varlığın sebebi, hakîkat nûrunun menba‘ıdır ve onun pâk âline, ashâbına ve onun nübüvvet silsilesine vâris olmuş zevâta öyle bir salât ve selâm ihsân eyle ki, o salât senin azametinin tecellîsi, celâlinin nişânesi, büyüklüğünün delîli olsun.

Öyle bir salât ki; nihâyetsiz, ebedî, yüce ve kutlu; ne sonu bulunsun ne de bir benzeri olabilsin. O salât, senin yâr-ı gârın, azametinle mebus ettiğin, şerefinin sâdık tecellîsi, kudretinle gönderdiğin Habîb-i Ekrem’in, Hazret-i Muhammed’in ((Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)) üzerine olsun. Allâh’ım! O şân-ı azîm peygamberini sevdiklerinin makāmına ulaştır; râzı olacağı derecelerle yücelt; lütuf tahtının önünde en güzel kabûl ile müşerref eyle.

Efendimiz Hazretleri’ne, şânına lâyık bir selâm ve hürmetle... Yâ Rabb! Onunla, o seçilmiş Habîbinle ve üzerine salât ettiğin kudsiyetle bize bir fetih ve bir ferahlık lütfeyle. Salât ü selâm ona olsun, ki o mukaddes zât ve onun izinden giden nebîler ve sâlih kullar, bizler için her dâim birer hidayet kandili, birer vuslat menba‘ıdır. Bizi, Senin ezelî ve ebedî nûrunla kuşat; zîrâ o nûrun bir tecellîsiyle geceler semâya, karanlıklar aydınlığa inkılâb eder.

Hakk’ı bize aç, hakîkatin özünü idrak ettir, gözlerimizi yakîn nûruyla parlat. Allâh’ım! Bize öyle bir muhabbet ve sevda nasîb et ki, ne gam ne keder, ne usanma ne bezginlik arda kalsın. Lütfunun deryası sonsuz, ihsânın dâimî ve azâmetin bâkî olsun. Ey Hayy ve Kayyûm olan Rabbimiz! Ey Celâl ve İkrâm sâhibi! Ey Celâl ve İkrâm sâhibi! Ey merhametlilerin en merhametlisi! Sana yöneliyoruz, senden istiyoruz, senden bekliyoruz.

Ey merhamet-i ilâhiyyenin menba‘ı, ey rahmet-i ezeliyyenin kaynağı olan Rabbimiz! Ey merhametlilerin en merhametlisi! Lütfunla biz aciz kullarına yarlığa; çünkü senin rahmetin arşını geçmiştir. Sana yöneliyoruz, senden diliyoruz; yüce kitabında beyân buyurduğun hakîkatlerin saf açıklığını, kalplere şifa olan ayetlerinin gizli sırlarını bizlere ihsân eyle.

Niyâzımız odur ki, senin nûrunun mazharı, mahlûkātın özü, yaratılmışların fahr-i kâinatı olan Habîb-i Kibriyâ Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in ahlâkında tecellî eden sıfatlarını bizde de zuhura erdir. Ona salât ve selâm eyle; o salâtı celâlinin ve yüceliğinin bir nûruyla taçlandır. O salâtı bizlere miras, bizlere bir ikram ve devrân-ı ebediyyenin hediyesi kıl.

Bizi onunla buluştur, ona yönelen sâdık kulların zümresine ilhak eyle. Onunla haşrolmayı, huzûruna emniyet ve selâmetle varmayı bize nasîb eyle. Bizi onun risâlet kadehinden içiren, onun teslîmiyet pınarından kana kana içen kullarından eyle. Kalplerimizi öyle bir hâle getir ki, nûrunun denizinde fânî olalım; birlik nûrunun okyanusunda mahvolalım. Ey bizim Rabbimiz! Senin ezelî lütfun ve ebedî ihsânınla, bizi sırların en yücesine, en nurlu makamlara ulaştır. Mülk-i mâneviyât senin elindedir; bizi Sana ulaştıran sâdık kullarından eyle.

Ey her şeyi hakkıyla bilen Alîm-i Mutlak olan Rabbimiz! Sen ki, yücelerde yüce, azamette erişilmezsin; Sübhansın, ey Azîm olan Allâh! Ey Halîm, ey sabrın ve teenni'nin tecellîsisin; Sübhansın, ey affı geniş ve merhameti sonsuz olan! Azamet tahtının sâhibi, heybetin menba‘ı sensin; Sana sığınıyoruz, ey celâl ve ikram sâhibi Rabbimiz!

Ya Rabbenâ! Bizi nar-ı cehîmle karşılaştırma, gazabına uğratma, rahmetinle muâmele eyle. Kudret elinle yaratmış olduğun mahlûkattan bize düşmanlık eden birini, hasetle yüreğimizi karartan bir kimseyi, bîçâre kılan bir illet yâhut irkiltici bir musibet musallat eyleme. Bizleri iffetsizlikle, edepsizlikle, zilletle, ayıpla, gıybetle anılanlardan etme; kötülerin sohbetine, zulmet ehlinin yanına düşürme.

Allâh’ım! Senin rızâna ermiş mukarreb meleklerine, seçkin nebilere, itaatte dâim olan kullarına salât eyle. Biz âciz kullarını da, o rahmet yağmurlarının altına dâhil eyle, merhametinle sula.

Efendimiz, Fahr-i Âlem, Seyyidü’l-Kevneyn Hazret-i Muhammed Mustafa (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e salâtını, en yüce salâtla, en kâmil teslîmiyetle eyle. O Habîbine, lütfunun kemâlinden en büyük vesîleyi, Makām-ı Mahmud’u bahşet. Ey cömertliğin menba‘ı, lütfunun hududu olmayan Rabbimiz! Onu yücelerin yücesine çıkar, şanını daim, derecesini bâkî eyle.

Ey Rabb-i Kerîm, ey ahdinden dönmeyen Sâdık-ı Vaad! Habîb-i Ekrem’in, Efendimiz Muhammed Mustafâ (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in şanını ikmâl eyle, derecesini âlî kıl. Ona Makām-ı Mahmûd’u ihsân eyle, vaadini yerine getir; şefâatini biz nâçiz ümmetine de nasîb eyle. Zîrâ sen vaadinde sâdıksın, sözünden aslâ dönmezsin.

Allâh’ım! Efendimiz Muhammed’e, âline ve ashâbına öyle bir salât ve selâm eyle ki, yüceler yücesi, kemâlden eksik olmayan, sonsuz, iç ferahlatan, men edilmemiş, ardından darlık gelmeyen bir salât olsun. O salât ki, semavî selâmetlerle, ezelî bereketlerinle, nurlarınla, nebi ve resullerinle, velî ve sâlih kullarınla berâber, rahmetinle birleşmiş bulunsun.

Yâ Rabb! Bu niyâzımızı bizden kabûl buyur. İçimizi Efendimiz’in hürmetiyle genişlet. Kalbimize onunla sürur ihsân eyle. Her işimizi onun vesîlesiyle kolaylaştır. Gönlümüzü onunla şenlendir. Nurumuzu artır, günahlarımızı mağfiret eyle, tövbemizi lütf u kereminle kabûl buyur. Ey setr-i ayıba mazhar olan Gaffâr-ı Zü’l-Celâl! Ayıplarımızı ört, kusurlarımızı gizle; bizi rızâ-yı şerifine erdir.

Ey Rabb-i Rahîm! Ey Kerîm-i Ekrem! Efendimiz Hazret-i Muhammed (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in vesîlesiyle, biz nâciz kullarının tevbesini makbul, niyâzını maksur, duâsını mebrûr eyle. Bizi onunla mağfiret eyle, onun hürmetine affeyle. Bizlere rahmetinle, ihsânınla, ikrâmınla muâmelede bulun; ey cömertlikte zirve olanların en keremlisi!

Ey merhametlilerin en merhametlisi! Ey enbiyânın nûru, evliyânın sığınağı olan Rabbimiz! Ey işleri emriyle yürüten Sâhibü’l-Emr! Kalp gözümüze basîretin nûrunu ihsân eyle, sadık bir yöneliş, samîmî bir inâbe ile sana dönmeyi nasîb eyle.

Ey ilmin menba‘ı, hikmetin kaynağı, Rabb-i Âlemîn! Seninle mârifetullâha erişecek bir kalp, zatının nûruyla bâtında letâfet, zâhirde mehâbet görecek bir idrâk nasîb eyle. Şehâdet âlemini bizlere genişlet, içimize sekîne indir. Ve o İlâhî nurdan, ihlâs ile yoğrulmuş bir rızık bahşeyle.

Bizleri tembellikten beri, dönüşte sadık, azimde kararlı eyle. Sabrımızı sâfî, kararımızı sarsılmaz kıl. Doğru yolu gösteren, sırât-ı müstakîm üzere istikāmetle yürüyen kullarından eyle bizleri. Ey şifâların şifâsı, hidayetlerin menba‘ı, her işin vekîli olan Rabbimiz!

Sübhâne Rabbike Rabbi’l-‘İzzeti ‘ammâ yesifûn. (Noksan sıfatlardan münezzeh olan Rabbimiz, izzet ve azamet sâhibidir; onların yakıştırdıklarından uzaktır.)

“Allâh’ım! Efendimiz Muhammed’e ve onun pâk âline salât eyle, üzerlerine bol bol selâm eyle; bu salât ve selâm, din günü gelinceye, hesap günü başlayıncaya kadar kesilmeden sürsün.”

Bu salât, hem Hazret-i Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’e olan edebin, hem de onun pâk nesline gösterilen vefanın en latif ifâdesidir. Aynı zamanda, ümmetin duâsının ve ümîdinin kıyâmet sabahına dek devâm etmesini temenni eden, sadâkat ve sevgiyle yoğrulmuş yüce bir niyazdır.

Hacı Abdullâh Hasîb Efendi (Kuddise Sirruhû)nun Vefât-ı Şerîfleri ve Son Demleri

Hasîb Efendi Hazretleri mîlâdî 15 Mayıs 1949 târihinde, Cumartesi gecesini Pazar sabahına bağlayan leyle-i mezkûrede, yaz saatine göre saat tam 24.00’e iki dakika kala, İstanbul’daki hâne-i mübârekelerinde, Rahmet-i Rahmân’a tevdi-i ruh etmişlerdir.

Bu vefât-ı mübârekeden bir müddet evvel, Efendi Hazretleri prostat rahatsızlığı sebebiyle cerrâhî bir müdâhaleye mâruz kalmışlardı. O mübârek beden ki, zâhiren ağırlaşmış, lâkin bâtınen nurlanmıştı; son kırk gün zarfında devamlı sûrette yatakta kalmış ve kıble-i şerîfeye müteveccihen uzanmış hâlde istirahat buyurmuşlardı. Bu müddet zarfında ekseriyetle gözlerini kapalı tutmuşlardı.

Durumun hikmetini soranlara, yakın dostlarından Hacı Azîz Efendi şöyle buyurmuşlardır: “Hoca Efendi gözünü artık âhirete çevirmiştir. O, artık dünyâya nazar etmez. Rûhen Hakk’a vuslat arzusundadır.”

Vefatlarından bir gün evvel, Hacı Azîz Efendi, ihvân-ı sâdıkına hitâben: “Hoca Efendi’yi ikişer ikişer yanında kalıp nezâret edesiniz” diye tavsiyede bulunmuşlardır. O gece, Mazhar Bey ve Sırrı Bey, Efendi Hazretleri’nin yanında kalmakla memur kılınmışlar; müteâkip gece ise Hacı Âdil Bey ile Hacı Ali Efendi nöbete tâyin olunmuşlardır.

O gece, Zeyrek’te meclis-i sohbet hâlinde bulunan Hacı Azîz Efendi ve ashâb-ı himmet, vefât haberinin ulaşması üzerine derhal oradan hareketle Mahmudpaşa’daki hâne-i mübârekeye intikāl etmişlerdir. Orada sabaha kadar zikir, tehlîl ve tazarrû ile meşgul olunmuştur.

Bu hâdiseye bizzât şâhitlik eden Efendi Hazretleri’nin muhterem gelini Safiye Hanım, vefât öncesi hâli ve vefât gecesini şu şekilde anlatır:

“Efendi Hazretleri, Ekim 1947 târihinde prostat ameliyatı olmuşlardı. Ameliyat sonrası dikiş yerlerinin kaynamaması hasebiyle, iki ay kadar pansuman ve tedâviye muhtaç kalmışlardı. Akabinde sıhhat bulmuş; namazlarını, oruçlarını edâ etmiş, terâvîh namazlarına iştirak etmişlerdi. Bu hâl, vefatlarından kırk gün evveline dek devâm eylemişti. O günden sonra tekrar hastalandılar. Bu süreçte kendisinin bakımıyla alâkadar olmam husûsunda Sâbire Hanım ve Sultan Hamîd devrinde askerlik yapmış olan Tevfik Efendi’nin kerîmesi Hayriye Hanım, bana büyük yardımlarda bulunmuşlardı. Allâh-u Te‘âlâ hepsinden râzı ve hoşnut ola.

Son hastalığından evvel, hastalıktan şikâyet eden bir sözünü duymamıştım. Ancak bir gece, yastığının altından termometreyi çıkarıp, ‘ölçelim, üşüttüm’ buyurdular.

O gün, bedenine gelen sancı sebebiyle ‘Aman Allâh’ım’ diye inlerdi. Kendisine ilaç vermek istedik, fakat elini göğsüne koyarak ‘Bugünlük atlatırım inşâallâh’ buyurdular. Bir defâsında vücut ısısını ölçmek istedim, dereceyi almak isterken elimi itti; istemediğini anladım. Dalgın bir hâli vardı. O akşam gelen doktor nabzını tuttu ve bir iğne yaptı. Yarım saat sonra kendine geldi. ‘Ben bu gece sabaha çıkmam zannediyorum’ buyurdular.

O sırada Nihat Pirinççi Bey, bir doktor arkadaşıyla gelip hastaneye götürmek istediler. Lâkin Efendi Hazretleri ‘Ben çoluk çocuğumun yanında kalmak isterim’ diyerek gitmeyi kabûl etmediler.

Vefat gecesi, Sâbire ve Hayriye hanımlar ile birlikte odasında bulunuyorduk. Ağzına zemzem suyu veriyorduk. El işâretiyle ‘kâfîdir’ buyurunca durduk. O esnâda rûhunu teslim eyledi. Tam o anda kapı çaldı; Hayriye Hanım kapıyı açtı. İçeriye giren Âdil Bey’i görünce, ‘Koş, hocamız gidiyor!’ dedi.

Âdil Bey içeri girip Hoca Efendi’nin vefât ettiğini anlayınca, önce gözlerinden öptü, sonra göz kapaklarını kapadı. Yüzüğünü parmağından çıkarıp kendi parmağına taktı. Mübârek ellerini düzeltti, çenesini bağladı. Ardından Mazhar Bey geldi. Hâlâ vefât ettiğini fark etmemişti; yanı başına oturup bekledi. Biz de o anda yukarıya çıktık. Az sonra Hacı Azîz Efendi ve diğer dostlar haberdâr edilip geldiler.”

Hasîb Efendi Hazretleri’nin cenâze namazı, Fâtih Câmii’nde, iki âhiret kardeşinden biri olan, devrin Eyüp Sultan Câmii başimamı Hacı Saîd Efendi tarafından kıldırılmıştır. Tabutu omuzlar üzerinde taşınarak, Edirnekapı Kabristanı’nda daha evvel hazırlanan kabre defnedilmiştir.

Ne var ki, kabristandan E-5 çevre yolu geçirileceği için, kabri oradan kaldırılarak, Edirnekapı Sakızağacı Şehitliği’ne, Hacı Azîz Efendi’nin yanına nakledilmiştir.

Efendi Hazretleri vefâtlarından bir müddet evvel şöyle buyurmuşlardır: “Benden sonra Azîz’le devâm edersiniz. Onun ömrü de kısa görünüyor da yâhu.”

Bu söz, sâdık bir kerâmet olarak zuhûr etmiş; Hacı Azîz Efendi üç buçuk sene sonra, Efendi Hazretleri’ne kavuşmuştur.

“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.”

Hasîb Efendi Hazretleri’ne dâir nakillerden bulunan ihvanlarından Necdet Oral’dan tavzih üzere hâtıralarını nakledeceğiz: Hasîb Efendi’yi ilk olarak 1948 senesinde tanıma şerefine nâil oldum. Evi, İstanbul Erkek Lisesi civârında, sükûnetiyle iç ferahlatan bir sokakta bulunuyordu.

Biz ise o vakitler Sultanahmet’te ikāmet ediyorduk. Ne var ki, Hasîb Efendi ile tanışmamdan bir yıl evvel, Allâh-u Te‘âlâ lütfu keremiyle gönlüme bir aşk-ı ilâhî, bir mânevî iştiyâk yerleştirdi. Ramazan-ı Şerîf’in feyizli günlerinde, henüz kimse teşvik etmeden, kendi nefsimde bir hâl zuhûr etti ve içimde ansızın yeşeren bir şevk ile namaza başladım. Her şey işte o sessiz, derûnî çağrının ardından şekillendi.

O sıralar arkadaşlarımızdan Mazhar adında biri, gönlünde değişik bir hâl taşımaya başlamıştı. Sözlerinde, bakışlarında başka bir letâfet belirmişti. Elinden düşürmediği Yûnus Emre’nin şiirlerini okumaya başlamış, rûhu derinlik kazanmıştı. Günlerden bir gün, bana yönelip dedi ki: “Necdet! Ben çok büyük bir Hoca Efendi tanıdım, gel seni de tanıştırayım. Ben bu kadar insan arasından küçük kardeşinle berâber ikinizi seçiyorum.”

Bu dâvet, gönlümde târif edilemez bir heyecan uyandırdı. Bir dost eliyle uzanan bu dâvet, beni bambaşka bir âleme çağırıyordu.

Böylece ilk defâ Hasîb Efendi’nin huzûruna varmak üzere, Cumhûriyet Gazetesi’nin bulunduğu o sokağa gittik. O an hâlâ hâfızamda taptâzedir. Hasîb Efendi’yi gördüğümüz an, ne uzun nasîhatlere, ne de tumturaklı sözlere ihtiyaç vardı. Sâdece bir kere tebessüm etmesi, bir kere gözümüzün içine bakması yetti bize. O içten tebessüm, sanki kalbimize bir mühür vurdu; orada öyle bir mâneviyât akışı başladı ki, dil ile ifâdesi mümkün değildir.

İşte o tebessüm, yalnız bir yüz ifâdesi değildi; o, ruhların birbirine temâs ettiği, kalplerin saf bir hat ile bağlandığı bir vuslattı. O anda, kalbimin derinliklerinde hissettiğim şey, hakîkaten dünyâ kelimeleriyle anlatılacak bir hâl değildi. İçimize sinen huzur, gönlümüze akan nur, sanki bizi ebediyen mühürlemişti.

O vakitler henüz 17-18 yaşlarında idik. Dünyâ telâşından, gönül yorgunluklarından, nefsin aldatmacalarından bîhaber, gençlik çağımızın saflığı içinde yavaş yavaş mânevî bir uyanışın eşiğine gelmiş bulunuyorduk.

İlk defâ kalplerimizin derinliklerine doğru açılan bir kapıdan içeri süzülen o ışığı fark ettiğimizde, Hasîb Efendi’nin sözleri bizim için âdetâ bir diriliş çağrısı olmuştu. O yüce gönüllü zât bizlere şöyle hitâb etti: “Hidâyet, kalbe inen bir nurdur, bir rahmettir. O rahmet, çorak bir toprağa düşen su gibi kalbi yumuşatır. Kalp, doğru söze açılır ve o doğru sözü hemen kapar. Tıpkı yumuşamış bir toprağın, düşen tohumu alıp bağrına basması ve sonra yeşerip filizlenmesi gibi.”

Bu sözler, rûhumuzda derin izler bıraktı. Öylesine letâfetli, öylesine içten bir beyân idi ki, biz o anda anlamasak da kalbimizin bir yerlerinde yer etti. Hasîb Efendi’nin sohbetlerinde zamanla bu hakîkatin lezzetini tatmaya başladık. Artık biz de o dergâhın, o irfân meclisinin sadık ve meraklı talebeleri arasına katılmıştık.

Her pazartesiyi salıya bağlayan gecelerde, Hasîb Efendi’nin İstanbul Erkek Lisesi civârındaki mütevâzi evinde hatm-i hâcegân icrâ edilirdi. O mübârek geceler bizim için öylesine kıymetliydi ki, anlatmaya kelâm yetmez. Daha evvelden, biz gece vakti evden çıkmanın ne demek olduğunu bilmezdik. İlk defâ bir pazartesi günü, annemizin hayır duâlarını alarak, kalplerimizde tarifsiz bir heyecanla yola çıktık. Adımlarımızda bir ürkeklik, gönlümüzde ise bir sevinç vardı.

Evine vardığımızda, Hasîb Efendi’nin halîm-selîm tavrı, müşfik bakışları ve huzur dolu sesiyle karşılandık. Orada hatm-i hâcegân tertip olundu; Kur’ân tilâvetleri, zikir halkaları, o gecenin rûhâniyetini artırdı. Biz de küçük yaşımıza rağmen o mübârek hâlin içine dâhil edildik. Zikirlerin ardından, Hasîb Efendi her birimize ikramda bulunur, bir bardak çayla gönülleri ferahlatırdı. O çayın, o sohbetin, o bakışların lezzeti hâlâ kalbimde saklıdır.

Derken gece yarısı oldu, sohbetlerin ardından yavaş yavaş izin istedik ve evimize döndük. Fakat artık her şey değişmişti. Gönlümüzde bir nur, kalbimizde bir diriliş, aklımızda bir hakîkat çerâğı yanmıştı. O geceden sonra dünyâ artık bizim için aynı değildi. Çünkü biz, o gecede sâdece bir eve değil, bir mânevî iklime, bir feyiz meşrebine, bir aşk yoluna adım atmıştık.

O gecenin feyzini, gönlümüze düşen o ilk mânevî meşalenin sıcaklığını kalbimizde taşıyarak evimize döndüğümüzde, bizi bambaşka bir sahne bekliyordu. O vakitler babamız Tekirdağ’da bulunuyordu, evde ise amcamız vardı. Biz daha kapıdan içeri adımımızı atar atmaz, amcam kapıyı açar açmaz yüzünü ekşiterek sert bir sesle haykırdı: “Siz neredesiniz? Bu saatte sokak mı kalır? Evlat dediğin böyle mi olur?”

Sözlerinin hemen ardından, öfkesine hâkim olamayıp, tekme tokat üzerimize yürüdü. Ne olduğunu anlayamadan kendimizi şiddetin içinde bulduk. Bizim hâlimizi anlatmaya mecâlimiz yoktu; ne de olsa o yıllarda, böyle bir saatte sokağa çıkmak, hele ki genç yaşta mânevî bir meclise gitmek, birçokları tarafından yadırganan bir hâldi. Büyükannemiz yetişti hemen, o müşfik yüreğiyle araya girdi: “Vurma evlâdım! Bunların bir hoca efendileri var, oradan geliyorlar” diyerek bizi savunmaya çalıştı.

Lâkin amcam, öfkesinin tesiriyle, dinlemeye yanaşmadı; ağzından hoş olmayan sözler döküldü: “Başlarım hocanın sakalına!” diyerek birkaç tokat daha indirdi. Neyse ki, fazla ileri gitmeden bir noktada kendini toparladı ve hiddeti duruldu.

Geceyi böyle bir sarsıntıyla tamamladık. Sabah olduğunda, biz hâlâ gecenin içimize bıraktığı o nurla baş başa idik ki, bir de amcamızın hâlini hayretle müşâhede ettik. Baktık ki, o celâlli adam, sabah vakti elini göğsüne koymuş, dalgın bir sûrette büyükanneme bir şeyler anlatıyor. Gözleri dolu dolu, kelimeleri kısık bir sesle dökülüyordu. Bizimle yüz yüze pek bir şey konuşamadı; fakat işittik ki, gece boyunca nefsî bir hâl yaşamış, korkular, sıkıntılar içinde olmuş ve “Ben bu gece kendimi zor kurtardım” deyip durmuş.

O vakitler genç gönlümle hayret ettim; böyle katı yürekli, haşin bir adamın sabahında bu denli mahzun, bu kadar incinmiş bir hâle bürünmesine şaştım kaldım. Anladım ki, biz o gece sâdece bir hoca efendinin sohbetinden dönmemiştik; o gecede, görünmeyen bir perde aralanmış, ruhlar âleminde bir hâl tecellî etmişti. Herkesin nasîbi, her kalbin rızâ kapısı bir başkadır. Lâkin gecenin nûrunu kalbimizde, sabahın şaşkınlığını ise aklımızda uzun yıllar taşıdık.

Amcamın o sabah anlattıkları, hâlâ gönlümde taptâze yer eder. Elini göğsüne koymuş, kaşınır gibi mahzun bir hâlde, gözleri yaşlarla dolmuştu. Kendi ifâdesiyle şöyle diyordu: “Bu gece büyük bir ateş yakıldı. Ateşe benden evvel bir adamı sürüklediler; adam çığlık çığlığa, bağıra çağıra ateşe atıldı. Ardından sıra bana geldi. Beni de sürüklemeye başladılar. Çırpındım, inledim, ne yaptımsa kurtulamadım; çırpınırken karyoladan düştüm. Ancak böylece kurtardım canımı!” diyordu.

Bu hâliyle ne söylediğinin tam da farkında değildi belki ama, hâli öylesine dehşetliydi ki, ben o an Cenâb-ı Hakk’ın hikmetini gönlümün derinliklerinde sezdim. Şüphesiz ki bu, sıradan bir rüya değil, Hasîb Efendi’nin rûhâniyetinin bir tecellîsiydi. Çünkü Hasîb Efendi ehlullâh idi; hattâ o derece yüksek bir zât idi ki, vefâtından hemen sonra, hatm-i hâcegân meclislerinde rahmetli Azîz Efendi, onun için açıkça “Kutbü’l-Aktâb” tâbirini zikrederek yüksek derecesini işâret buyurmuştu.

Hasîb Efendi’nin evindeki hatm-i hâcegânlar, aslâ sabahlara kadar sürmezdi. Zîrâ kendisi sünnete son derece riâyet eden bir zât-ı âlîşandı. Sohbetleri vecd ile dolu olurdu ama hiçbir zaman geceyi zayi etmek, lüzumsuz yere uzatmak, sünnet-i seniyyeye mugâyir hareket etmek ondan sâdır olmazdı. Yatsı namazının ardından kısa, fakat tesirli sohbetler icrâ edilir, hatm-i hâcegân yapılır, ardından tevâzu ve edep dâiresinde sohbet sonlandırılırdı.

Azîz Efendi de zaman zaman Hasîb Efendi’nin sohbetlerinde hazır bulunur, edebiyle, ahlâkıyla kendini belli ederdi. Ne var ki Azîz Efendi’nin ömrü kısa olacağını her ikisi de bilirdi. Azîz Efendi bu hakîkati kalben sezmişti, Hasîb Efendi de ona bu gerçeği latif bir zerâfetle işâret etmişti. Nitekim bir defâsında Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri’ni kastederek: “A be, ondan sonrakinin ömrü bize uzun görünür” buyurmuştu.

Bir sohbet meclisinde talebelerden birkaçı mahzun bir edâ ile sormuşlardı: “Hoca Efendi, Allâh size uzun ömür versin ya, sizden sonra bizler ne yaparız, nereye gideriz? Kimden feyz alırız?”

Hasîb Efendi tebessüm ederek, o her zamanki sükûnetiyle, gönülleri teskin eden bir zerâfetle şöyle buyurmuştu: “A be, düşünmeye lüzum yok, bizden sonra Azîz vardır. Biraz da ona devâm edersiniz.”

Bu söz, elbette sâdece bir geçiş cümlesi değil; silâhatta, rûhâniyette, mânevî süreklilikte bir teslîmiyetin ifâdesi, bir edep dersiydi. Çünkü gerçek mürşidler, kendilerini değil, yolu gösterirler; kendi varlıklarını değil, Hakk’a giden kapıyı işâret ederler. Hasîb Efendi de bu nezâket ve hikmet ehlinin en güzel numûnesiydi.

Meğerse Hasîb Efendi’nin o latîf sözüne bir ilâve daha varmış. Vefatından sonra öğrendim ki, o demiş: “Ondan sonrakinin ömrü uzun!” Bu kelâmı da, zamânın seyrinde kulağıma eriştiğinde gönlümde bir nur uyandı. Zîrâ bu söz, hem ilhâm dolu bir işâret, hem de mânevî silsilenin tecellîsini gösteren hikmetli bir ifâde idi.

Hasîb Efendi, yaşı kemâle ermiş, vücûdu ihtiyarlığa adım atsa da, kalbi genç, rûhu nurlu, irfânı yüce bir zât-ı şerîf idi. Hâliyle, kelâmıyla, oturuşuyla, kalkışıyla bir başkaydı. Kerâmet gösterirdi, lâkin bunu aslâ izhâr etmez, gösterişe kaçmazdı. Onun meclisinde oturduğunuzda, kalbinizden bir düşünce geçse, henüz dilinize gelmeden o zât birden tebessüm eder, başını hafifçe eğer, şöyle derdi: “A be öyle değildir o be yâhu, şöyle derler onun için.”

Kalp okuyan bu nazar, işte ehlullâh ın ince hassasiyetidir. Hasîb Efendi, yalnız görünen sözleri değil, görünmeyen gönül kıvrımlarını da okuyan bir hâl ehli idi.

Bir gün Sırrı Ağabey’in anlattığı şu hâdise, Hasîb Efendi’nin iç âlemine dâir bize ne güzel bir misaldir: O gün, Hasîb Efendi’nin İbrâhîm Paşa Câmii’nde imamlık yaptığı vakitlerden biriydi. Yatsı namazından sonra câmiden çıktılar, yaz gecesinin serinliğinde yavaş yavaş yürümeye başladılar.

Sırrı Ağabey büyük bir edeple Hasîb Efendi’nin çantasını taşırken, gökyüzüne bakıyordu. Yaz gecelerinin berrak semâsı, yıldızlarla donanmıştı. Tam o esnâda bir yıldız kaydı. Sırrı Ağabey içinden geçirdi: “Acabâ dînimizde yıldız kayması nasıl îzâh edilir?” diye düşündü, sessizce, kendi içinde bir suâl olarak.

O sırada Hasîb Efendi başını kaldırdı, tebessüm etti ve hiç beklenmedik bir anda gönülden gelen o suale cevap verdi: “A be, derler ki melekler şeytan kovalıyor.”

İşte Hasîb Efendi böyle bir zattı. Kalpleri okuyan, gönülleri seyreden, hâlden anlayan, sükûtları duyan bir mürşid-i kâmil idi. Onun sohbeti, bir ömre bedel, bir bakışı, bir kalbe mühür olurdu. Görünmeyenleri gören, dillendirilmeyenleri bilen bu hâl, ehlullâhın ince sırrıdır. O gecede de, yıldızın kaymasından evvel gönülde doğan soruya cevâbı, kalpten kalbe bir nefhayla gelmişti.

Böyle zatlar, zamanla sınırlı değildir. Onlar, bakışlarıyla da, sözleriyle de, halleriyle de ruhları nurlandırır, içleri ihyâ ederler. Hasîb Efendi de işte böyle bir ehlullâh idi; hikmette, edepten ayrılmamakta, sohbetin inceliğinde ve kalp terbiyesinde müstesnâ bir simâydı. Allâh-u Te‘âlâ makāmını âlî, rûhunu şâd eylesin.

Hasîb Efendi ile bir buçuk senemiz geçti; öyle bir zaman dilimiydi ki, o kısa sürede kalbimize, aklımıza, hayatımıza ebedî izler düştü. O zamanlar lisede, 10. sınıftaydım. Babamdan haftalık alırdım. Ne zaman haftalığımızı alsak, kendiliğimizden bir sevinç doğardı içimize. Hemen evden bir taksi tutar, Hasîb Efendi’yi alır, Beyazıt Câmii’ne götürürdük. Zîrâ Hasîb Efendi, pazar günleri ikindiden sonra orada vaaz ederdi. Onun o latif sesi, rikkatli gönlü, hikmet dolu kelâmı dinleyenlerin iç dünyâsını âdeta aydınlatırdı.

Bir gün yine vaazdan dönüyorduk. Takside, tam İstanbul Erkek Lisesi’nin önünden geçerken, içimden geçiriverdim: “Hoca Efendi bir duâ etse, şu dört- beş dersten kalma tehlikem var, bana duâ etse” dedim, ama sâdece içimden.

Henüz dilimden dökülmemişti ki, Hasîb Efendi birden başını bana çevirdi ve mahzun bir tebessümle dedi ki: “A be ne duraksıyorsun be yâhu?”

Hayretle yüzüne baktım, gönlüm heyecanla doldu. Gülümseyerek: “Hoca Efendi ne mutlu böyle bir ilgiye” dedim. O ise bir baba şefkatiyle başını sallayarak sordu: “A be var mı imtihanın?” Ben de hemen “Var, efendim” dedim.

Bunun üzerine, öylesine sâde, öylesine içli bir duâyla “İnşâallâh geçersin!” buyurdu. O an kalbime bir nur doğdu, sözlerinin içimde nasıl bir huzur bıraktığını kelimelerle anlatamam.

Benzeri bir hâl bir başka zaman yine zuhûr etti. Yine bir imtihan zamânım yaklaşmıştı. Yüreğim kaygılı, aklım meşguldü. O gün de Hasîb Efendi’nin evine vardım. O sırada rahatsızlanmıştı, hasta hâlinde idi. Vâlide hanım, müşfik elleriyle sırtını ovuyor, terini siliyordu. Hasîb Efendi, yorgun bedeniyle başını öne eğmiş, sessizce oturuyordu. Ben de mahcup bir edâ ile kenarda sessizce oturuyordum. İçimden geçirdim: “Hoca Efendi bir sorsa da, yine duâ etse.”

Bu saf ve mahzun düşünce henüz gönlümde dolaşırken, birden o muhteşem irtibat, o kalpten kalbe mânevî fısıltı tekrar vukû buldu. Hasîb Efendi ansızın sözünü kesti, başını ağır ağır kaldırdı ve yüzünü bana çevirdi.

İşte o an, kelimeler susar, kalp konuşur. O bakış, sâdece bir bakış değildi; o, kalbin en derin köşesindeki mahrem duâya verilen cevaptı. O anda mâneviyâtın zarif eli bir kere daha kalbime dokundu. Çünkü Hasîb Efendi, yalnızca zâhiriyle değil, rûhun inceliklerini duyan, gönüllerin fısıltılarını duyan, sükûtu konuşan bir zattı.

O mübârek günlerden birinde, Hasîb Efendi’nin evinde yine dizinin dibinde bulunmanın huzûrunu yaşıyordum. O her zamanki gibi mahviyet içinde, tevâzû ile sohbet ederken birden bana dönerek sordu “A be, hangi mektepte okursunuz?”

Bir anda içimi bir hicâb kapladı. Okulumu söyledim ama yüzüm kızardı, başımı önüme eğdim. O nâzik sormuştu, ben ise utancımdan yerin dibine geçmek ister gibi oldum. Bu gönül titrekliği içinde yine sordu “İkmâlin var mı?”

Utanarak, mahcup bir sesle cevap verdim “Bir ikmalim var efendim.” O her zamanki sevecen ve içten haliyle gülümsedi ve gözlerimin içine bakarak dedi ki “İnşâallâh geçersin, geçersin!”

Sonra bir an durdu, derinlere daldı. Gözleri dolmuştu. Kelimelerinin arasına gözyaşlarını saklayamadı ve şöyle buyurdu “Ben bâzen duâ ederim, sınırlarını geçerler. O benden değil; o Allâh’tandır, Allâh’tan.”

Ve işte o anda gözlerinden yaşlar süzüldü. O kadar saf, o kadar derinden bir ağlayıştı ki bu, kalbime silinmez bir iz bıraktı. Bu gözyaşı, dünyevî gamın değil; âhiret kaygısının, Hakk’a duyulan aşkın, kulluğun en ince hâlinin ifâdesiydi. O, gözyaşı ile arınır, gözyaşı ile kalbini cilâ ederdi.

Zâten Hasîb Efendi’nin kalbi öyle hassastı ki, özellikle ayet-i kerime okunurken duramaz, gözyaşlarına hâkim olamazdı. Ne zaman bir cumâ namazına gitsek, hutbeden evvel, Kur’ân tilâveti başladığında, gözlerinden yaşlar süzülür, o mübârek yüzünden taşan gözyaşları yanaklarına akar dururdu. Kalbi, İlâhî kelâmın her bir harfine titrerdi. Ağlamak onun için bir zayıflık değil, rabbanî bir yakınlığın tezâhürüydü. Zîrâ gönlü saf olanın, gözü yaşlı olurdu.

İşte Hasîb Efendi, böylesi bir gönül eri, böylesi bir ehlullâh idi. Ne sözü, ne hâli, ne de gözyaşı boşa dökülmezdi. Her biri kalplere sirâyet eder, her biri âlemin inceliklerini hissettirirdi.

İnsan ömrü, Cenâb-ı Hakk’ın türlü türlü imtihanlarıyla örülmüş bir yolculuktur. Her kul, vakti ve zemini geldiğinde bir sınavdan geçer; kimi darlıkla, kimi bollukla, kimi hastalıkla, kimi musîbetle imtihan olunur. Lâkin bilmek gerekir ki, bu imtihanları veren yalnız ve ancak Allâh-u Te‘âlâ’dır. Bu ince hakîkati bizlere, feyziyle gönüllerimizi nurlandıran Azîz Efendi ne güzel ifâde etmiştir.

Bir sohbet meclisinde şöyle buyurmuştu: “Şeyh imtihan etmez. İmtihan eden ancak melundur. Şeyh, ‘Şu adama helâlları süpürteyim de, içinden bir kibir, bir nefis geçiyor mu, bakayım!’ demez. Ya o kul, farkında olmadan kalben küfre düşerse, bunun vebâli ne olacak? İmtihan Allâh’ındır, şeyh bu işi yapmaz.”

Bu söz, tasavvuf yolunun ne kadar ince, zarif ve derin bir edep üzerine kurulu olduğunu gösterir. Zîrâ gerçek mürşid, kendisine gelen tâlipleri nefsin oyunlarına, zanların kirine bulaştırmaz. Onları mânevî yolda ilerletirken aslâ incitmez, aslâ sınav malzemesi yapmaz. Çünkü mürşid-i kâmil bilir ki, kalpte zuhûr eden en küçük bir kırgınlık, en ufak bir kibir, bâzen îmânı zedeler; bâzen kulun gönlünde kapanmaz yaralar açar.

Bu yüzden tasavvuf yolunda şeyh, bir terbiye edici, bir ârif-i billâh, bir rehberdir; fakat aslâ bir sınayıcı, bir yargılayıcı değildir. İmtihan, yalnız Rabb-i Zü’l-Celâl’e âittir. Hakîkî şeyhler, bu edep çizgisinden sapmaz, nefisle imtihanı aslâ kendi ellerine almazlar. Çünkü imtihan, kulun değil, Hâlik’in takdiridir.

Azîz Efendi’nin bu hikmet dolu sözü, bizlere hem mürşidlerin mahiyetini doğru anlama hem de tasavvuf terbiyesinde edebin esas olduğunu idrâk etme yolunda önemli bir ışık olmuştur. Bu yol, zâhiren kolay görünse de, kalben incelik isteyen, her adımda hassasiyet gerektiren bir yoldur. Rabbim bizleri de o güzel ahlâk ve edep sâhiplerinin izinde dâim eylesin.

Hasîb Efendi’nin mübârek evinde otururken, her dâim yanı başında Azîz Efendi bulunurdu. O iki gönül insanının berâberliği, sâdece zâhiren bir dostluk değil; bâtınen bir irtibat, bir ruh tevâfuku idi. Özellikle Hasîb Efendi’nin vefâtına yakın günlerde, Azîz Efendi’nin bu sohbetlere olan bağlılığı daha da ziyâdeleşmişti. Her gün, elinde bir Kur’ân çantasıyla, istikrarlı bir sadâkat ve derin bir hürmetle Hasîb Efendi’nin dergâhına varırdı. O çanta, zâhiren birkaç kitap taşırdı belki; lâkin aslında içinde bir teslîmiyetin, bir edebin, bir mânevî yolculuğun nişânelerini taşırdı.

O iki zâtın karşılıklı oturup okuduğu eserler, öylesine sıradan kitaplar değildi. Muhammediyye, Ahmediyye gibi gönül âleminin nadide metinleri ellerinde, gönüllerinde yer ederdi. Fakat dikkatli bir nazarla bakıldığında anlaşılırdı ki, o mecliste dökülen kelimeler, aslında bir ilim tahsilinden ziyâde, bir hâl teslimiydi, bir ruh devriyesiydi. Okunan metinler, kalpleri birbirine teslim eden bir feyz kapısıydı. Çünkü tasavvufta asıl olan, kelimenin zâhirine takılı kalmak değil; kalbin teslîmiyetine ermek, mânevî irtibâtı kemâle erdirmektir.

Azîz Efendi’nin her gelişinde taşıdığı çanta, dışarıdan bakanlar için basit bir eşyâ iken, mâneviyât ehli için “emânetin bir sembolü” “makamın sessiz bir habercisi” idi. Hasîb Efendi’nin vefâtına yaklaşan günlerinde bu sadâkat daha da anlam kazandı. Her okunan satırda, her paylaşılan kelâmda, bir rûhâniyet devrediliyordu, bir yolun emâneti teslim olunuyordu.

Tasavvuf yolunun bu derûnî inceliği, işte böyle sessiz, gösterişsiz, fakat ruhlara mühür vuran bir adab-ı sohbet içinde yaşanır. Ne büyük sözlere, ne şatafata, ne alenî ilânlara gerek kalmaksızın, gönülden gönüle, bakıştan bakışa bir makam teslimi vukû bulur. Azîz Efendi ile Hasîb Efendi’nin o meclisleri de, ilmin hudutlarını aşan, hâl ile bâtın yolunun inceliklerini taşıyan meclislerdi.

Bir gün, her zamanki iştiyak ve muhabbetle Hasîb Efendi’nin mütevâzi evine vardığımda, ömrümde unutamayacağım bir meclise rast geldim. İçeri girdiğimde, Hasîb Efendi, rahatsızlığı sebebiyle yatağında oturuyordu. Lâkin hâlâ ilim meşalesiyle hemhâl, gönlü diri, zihni uyanıktı.

Elinde Arapça bir eser bulunuyordu; ilimden kopmamış, meşgûliyetini ihmâl etmemişti. Yanında Azîz Efendi vardı; sessizce, edeple diz çöküp, hocasının okuduğu satırları kitaptan tâkip ediyordu.

Hasîb Efendi, Arapça bir cümleyi okudukça, zaman zaman Azîz Efendi’ye dönerek: “Şuradaki ibâre ‘bu demektir’” diyerek açıklamalarda bulunuyordu. Bu ders, zâhirde bir metin okumak gibi görünse de aslında bir gönül eğitimi, bir irfân aktarımı, bir hâl teslimi idi. Her kelime, satırlardan ziyâde kalpten kalbe akan bir nefhâ idi.

O esnada Azîz Efendi, kalbinde yeşeren bir suâli edeble dile getirdi. Dedi ki: “Hoca Efendi! Bir şeyh vefât etse, mürîd üzerindeki tasarrufu azalır mı veyâ tamâmen kalkar mı?”

Bu suâl, tasavvuf yolunun kadîm bir inceliğini arıyordu. Hasîb Efendi, bir an tereddütsüz bir şekilde başını salladı ve gönül telimizi titreten o hikmetli cevabı verdi: “Yok yok, kalkmaz! Bilakis derler ki, şeyhin vefâtıyla dervişler üzerindeki tasarrufu, kınından çıkmış kılıç gibi daha da keskinleşir.”

İşte bu cevâbın içinde, silsile-i saâdetin, tasavvufun zaman ve mekân üstü rûhâniyetinin sırları saklıydı. Gerçek mürşidlerin irtihâli, yolun kesildiği yer değil, feyzin bir başka boyuta geçtiği bir hâl idi. Zîrâ mürşid-i kâmiller, cismanî hayâta bağlı kalmazlar; ruhlarıyla, himmetleriyle, tasarruflarıyla her dâim müridlerinin gönül âleminde hazır ve nâzırdırlar. Onların rûhâniyeti, vuslatlarıyla kemâle erer ve evlâd-ı mânevîleri üzerinde kınından çıkmış kılıç gibi bir incelik ve tesir hâsıl olur.

O gün orada, bu derin hikmeti işitmek, rûhumda silinmez bir iz bıraktı. Anladım ki, vefât, hakîkî dostlukta ve tasavvuf yolunda bir ayrılık değil, bir tezâhür ve bir tecellî kapısıdır. Mürşidler vuslatla kaybolmazlar; bilakis daha derin, daha gizli, daha kudretli bir tarzda yol göstermeye devâm ederler.

Azîz Efendi yokluklar içinde cömertlik ve vakar timsâli bir zattı. Elindekini verir, gönlünde tutmazdı; fakat kendisi de kimseden bir şey kabûl etmezdi. Her hâliyle, her tavrıyla, en zengin insan görünümündeydi. Dünyâ ona yük olmamış, o dünyâya meyletmemişti. Zîrâ hoca efendilerimizin her biri, yaşayış tarzlarıyla bizlere, lisansız ve kitapsız en güzel dersleri vermişlerdir.

Azîz Efendi, o günlerde Zeyrek Ümmügülsüm Câmii’nde imamdı. Maaşı 19 liraydı. Evlatlarını beslemek için kendi imkânlarıyla bir çift keçi edinmiş, onların sütüyle çocuklarını doyurmuştu. Allâh-u Te‘âlâ'nın bereketiyle keçiler üremiş, sürüye dönüşmüştü. Lâkin o yüce gönüllü zât, her gün hâle gidip pazar dağıldıktan sonra kalan sebze artıklarını elleriyle tek tek toplar, çuvala doldurur, evine getirir, keçilerini beslerdi.

Bir gün, bizlere bunları anlatırken şöyle demişti “O sebze artıklarını, tek tek ellerimle topladım.”

Bu sözü söylerken, gözlerinden süzülen yaşlar yüreğimi sızlattı. O incelik, o tevâzu, o sabır hâlâ içimde derin bir yankıdır.

Osman Ağabey bir gün Azîz Efendi’nin oğlu Mahmud’a sordu “Babanızdan unutamadığınız bir hatıranız var mı?”

Mahmud gözleri dolarak şöyle dedi “Osman Âbi belki çok şey var ama ben babamın, hâlin önünden sebze artıklarını toplayıp, çuvala koyup da, Zeyrek yokuşundan burnu neredeyse yere değecek kadar bükülmüş hâlde eve dönüşünü bir türlü unutamıyorum.”

İşte o tevâzu, o metânet, o gayret; kalbe işleyen bir ibret, bir hayat dersidir. Azîz Efendi yalnızca sözleriyle değil, hâliyle, yaşantısıyla da bir mürşid-i kâmil idi.

Bir başka vakitte, bir kadın gelmişti. Çocuğu hasta, gözü yaşlı; yalvararak Azîz Efendi’den çocuğuna okuyup duâ etmesini istemişti. Azîz Efendi bir an hüzünle baktı, düşündü ve sonra mahzun bir edâ ile “Ben okuyamam!” demişti. Kadın, hayal kırıklığı içinde ayrılmıştı. Bizlere döndüğünde bu kararı şöyle açıklamıştı “Sakalımın altından geç derim ama yol olur. Bir kişiyi okursam, yarın üfürükçü hoca derler. Allâh’ın lütfuyla bir de çocuk iyileşir de, meşhurluk afeti çıkar başımıza.”

Bu sözleriyle, tevâzuunun yanında nefsine karşı gösterdiği titizliği ve şöhretin ne büyük bir afet olduğuna dâir derin irfânını da göstermişti. Çünkü bilirdi ki, yolun kendisi Hakk’a götürmeli, nefsi yüceltmemelidir.

Meğer Hasîb Efendi’yi tekkeye getiren zât da Azîz Efendi imiş. Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi o günleri anlatırken demiş ki “Şimdi güzel elyaflı bir kereste getirdin!” Bu ifâde, içe işleyen zarif bir latîfe idi.

Bir gün de Azîz Efendi’ye, İslâm’ın kadın kıyafeti hakkındaki görüşünü sordular. Ne büyük bir zerâfetle cevap verdi “Oğlum, Müslüman kadının kıyâfeti, görüldüğünde dikkati çekmeyen ama saygı uyandırandır. Bu da yüz hatlarının kısm-ı âzamını örten bol bir baş örtüsü, vücut hatlarını göstermeyen bol ve uzun bir manto, müslin çorap, düz ve sâde bir ayakkabı ile mümkündür.”

Ne sade, ne asil, ne derin bir îzâh idi bu!

Bir başka hâdise ise Azîz Mahmud Efendi vâsıtasıyla bize ulaştı. O vakit Fatih Câmii’nin baş imamıydı. Azîz Efendi’nin kadîm dostu idi. O şöyle anlatmıştı:

Azîz Efendi’nin gönül enginliği, basîreti ve zerâfeti her hâlinde tecellî ederdi. Bir gün, müşkil bir hesap meselesi sebebiyle yine onun dergâhına yönelmiştim. O sırada belediye harasında muhâsebe işinde çalışıyordum. Hesapların son günü yaklaşmış, ne yaptıysam muvâzene sağlanamamış, rakamlar bir türlü denkleşmemişti. Müdür açıkça söylemişti: “Bu hesâbı iki güne kadar denk getiremezsen, sen de iş ara ben de!”

O telaşla Azîz Efendi’ye sığındım. Hâlimi anlattım, gözleriyle derin derin baktı ve sükûnetle “O defteri getir buraya evlâdım!” buyurdu.

Hemen koşup defteri alıp geldim. Baktım ki, Azîz Efendi abdest almak üzere kollarını sıvamış, halının üzerinde bağdaş kurmuş, her zamanki sükûneti ve tevazûu içinde oturuyor. Yanına oturdum. Ellerini göğsünde kavuşturmuştu. Ben sayfaları birer birer açarken o da sessizce bakıyordu. Derken bir sayfaya geldik. Azîz Efendi parmağıyla sayfanın yukarısından aşağı doğru yavaşça kaydırmaya başladı. Bir satırda parmağı durdu, gözlerini o satırdaki rakama dikti. Başını hafifçe eğerek şöyle dedi: “A be, şu rakama dikkatlice bak hele!”

Gözüm kaydı rakama, lâkin henüz anlam verememiştim. Sonra yavaşça tebessüm edip: “Tamam, kapat şimdi” dedi. Defteri topladım, müsaade isteyip ayrıldım.

Eve varır varmaz, titizlikle faturaları tek tek aradım, taradım. Nihâyet hatayı buldum: 69 rakamını 96 yazmışım. Takdim tehir olmuş. Yâni rakamların yeri değişmişti. Ancak Azîz Efendi’nin o nazarı ve ilhâmıyla, hesâbı düzeltebildim. O müşkül meseleyi çözüp bilanço denk geldiğinde gönlüm de aklım da büyük bir huzûra kavuştu. Hesapları müdüre teslim ettim, şükrettim.

Anladım ki o an, zâhiren bir muhâsebe defteri idi belki o önümüzdeki; fakat bâtınen kalplerin, niyetlerin, gönüllerin muhâsebesi yapılmıştı. Çünkü gerçek mürşidler, yalnızca sözle değil, nazarla da talebesine yol gösterir. Azîz Efendi’nin basîreti, kerem dolu kalbi ve mânevî teveccühü o hesâbın en büyük anahtarı olmuştu.

Hicrî 1368, mîlâdî 1949 senesinde irtihâl-i dâr-ı bekā eyleyen Serezî Hasîb Efendi, zamânın şartları mucibince Süleymâniye Câmii hazîresine defnolunamamış; Edirnekapı Sakız Ağacı Kabristanı’nda medfûn olmuştur.

Kazanlı Abdülazîz Efendi Hazretleri

Hasîb Efendi Hazretleri’nin irtihâlini müteâkip, yerine, yaşı îtibârıyla Mehmed Zâhid Kotku Efendi’den büyük olan Kazanlı Abdülazîz Efendi postnişîn olmuştur. Peder-i âlîlerinin Kazan beldesinden gelmiş olmalarına binâen, mezkûr zât “Kazânî” nisbetiyle yâd olunmuştur.

Hâce Hacı Azîz Efendi Hazretleri, mîlâdî 1895 senesinde, pâyitaht-ı âlî İstanbul’un Mercan Mahallesi’ndeki mübârek hânesinde vücûda teşrif buyurmuşlardır. Peder-i muhteremleri, Kazan vilâyetinin meşâyih ve tüccâr-ı kirâmından olan Mehmed Molla oğlu Hâris Efendi olup, vâlide-i muhteremeleri ise, sâliha hanım efendilerden Fatma Hanım’dır.

Hâris Efendi, Kazan diyârının eşrâfından ve Sultanof nâmıyla meşhur olan, maddî ve mânevî rızkı zengin, ehl-i hâl bir zât-ı muhterem idi. Âilesiyle birlikte 1880’li senelerde Osmanlı topraklarına hicretle, İstanbul’a yerleşmiş ve Asmaaltı’nda büyükçe bir yağ ticârethânesiyle meşgul olmuştur. Kazan’daki hâneleri, 25-30 odalı haşmetli bir konak olup, ilim ve irfân ehli talebeye tahsis kılınmıştı. Anneciği Fatma Hanım ise, muhabbeti derin, şefkati bol, dindarlığı ile mâruf idi. Mercan’daki hânelerinde dâimâ ilmî sohbetler, zikir meclisleri tertip olunurdu ki, âdeta bir dergâh havası esmekteydi.

Hâce Azîz Efendi böyle bir rûhâniyet dolu menzilde dünyâya gelmiş ve bu ulvî havada yetişmiştir. Henüz tıflî devresindeyken kalbinde parlayan aşk-ı ilâhî, zamanla derinleşerek küllî bir muhabbet-i Mevlâ’ya inkılâb etmiştir. Kendi beyanlarıyla sâbittir ki: “Beş-altı yaşımda seher vakitlerinde uykudan kalkar, sabah namazı vaktine dek bahçedeki kuşların ‘Hu-Hu’ nidâsıyla Cenâb-ı Hakk’ı zikrettiklerini işitirdim.”

Pederleri Hâris Efendi, Azîz Efendi’nin istikbâline dâir bir firâsetle hareket eder ve evlâdına müşfikâne: “Ben hayattayken dinlen, evlâdım; benden sonra çekeceklerini o zaman anlarsın, evliyâ olursun” derlerdi. Bu sözleri, onun hem dünyevî yüklerden muhâfazasını hem de mânevî terbiyesini temin kastıyla sarf olunmuştu. Azîz Efendi Hazretleri bu hâlleri annesine nakleder ve yardım edememenin hicâbıyla dert yanardı. Vâlideleri ise, şu hikmetli sözüyle mukabele ederdi: “Mevlâ vermek isterse kuluna, getirir koyar yoluna.”

Osmanlı Devlet-i Aliyyesi’nin siyâsî tebeddülâtı netîcesinde, o vakit Rus tebâsından sayılan âile, 1908-1909 senelerinde mecbûren tekrar Kazan’a rücû eder. Seyahatleri husûsî bir vagonla olmuş, Kazan’daki ikāmetleri esnâsında büyük konaklarındaki odalar, yine talebe-i ulûma tahsis edilmiştir.

Hâce Efendi’nin Kazan’a dâir hâtıraları fevkalâde menkıbevîdir. Şöyle buyururlar: “Bir gece sohbetten dönerken, sokakta silâhlı bir asker beni durdurdu, ‘Nereden gelip nereye gidiyorsun?’ diye haşince sordu. Sağ elimin şehâdet parmağını uzatarak büyük bir vakar ile ‘Allâh’tan gelip Allâh’a gidiyorum’ dedim. Asker durakladı, silâhını indirdi. Bu sözün haşyeti onu derinden sarsmıştı.”

Bir diğer hâtırâtında ise şöyle beyân eder: “Kış vakti babamla, kilitli olan şeyhinin türbesini ziyârete gitmiştik. Türbe kapısı büyük bir kilitle mühürlü idi. Babam, on metre kala durdu; selâm vererek okumaya başladı. Ardından ‘Efendim beni affettiyseniz kilit açılsın’ dedi. Aniden kilit ‘rak’ diye ses vererek açıldı. İçeri girip duâ ettik. Bu hâdise, bende tasavvuf yoluna meylin başlangıcı olmuştur.”

1917’deki Bolşevik ihtilâli Kazan’ı târumâr etmişti. Azîz Efendi şöyle anlatır: “Âlimler birleşip, varlığımızı ortaya koyup silahlanmayı teklif etti. Ancak zenginler mallarına kıyamadı. Netîcede Bolşevikler İslâm beldesini işgâl etti; mallar da canlar da zâyi oldu.”

Anne ve babasının Kazan’da vefatlarının ardından, kardeşlerini yanına alarak İstanbul’a avdet etmeye karar verdi. On altı kardeşin en küçüğü olan Hoca Efendi’nin âilesi büyük bir sülaledir. Üvey annesiyle alâkalı olarak şöyle demiştir: “Babam bir gün eve gelip anneme ‘Hanım sana bir arkadaş getirdim, bir oda hazırla’ demiş. O gelen benim annemmiş.”

1918 yılında trenle dönüş sırasında yaşanan bir hâdiseyi ise şöyle nakletmiştir: “Trende bir hanım sürekli bohçasını açıp kapatıyordu. Adamına ‘Nereye gidiyorsunuz?’ dedim. ‘Tren nereye giderse biz de oraya’ cevâbını verdi. Bu söz, insanın kaderine ve Mevlâ’sına teslîmiyetini ne güzel hulâsa ediyordu.”

Azîz Efendi Hazretleri İstanbul’a dönüş yolculuğunda trenin kompartımanında karşılaştıkları bâzı hâdiseleri şöyle müteaddit mânevî mesajlarla beyân ederler:

Bir vâkıa şudur: “Rusya seyahatimden dönüşümde, kompartımanda bir papazla karşılaştım. Sohbet esnâsında öyle bir üslûb ile Cenâb-ı Hakk’ı tavsif etti ki, ilk anda hayretler içinde kaldım. Evvelen zannettim ki, bu derûnî tasvîr İslâm ulemâsının Allah’a dâir idrâkine yakın bir seziştir. Lâkin zamanla idrâk ettim ki, papazın hakîkat diye takdîm ettiği mârifet, aslında Hazret-i Îsâ’yı merkeze alarak Hakk Te‘âlâ’yı tanıtmaktan ibârettir. Bu ise Allah’ı başkasıyla şerîk kılmak sûretiyle sahih tevhîdi perdelemektir.

İşte bu tecrübede perde açıldı ve şunu kavradım: İlimde incelik ve hassâsiyet bulunsa da, o ilim sahîh bir îmanla yoğrulmadıkça hakikate kavuşturmaz. Zîrâ mâsivâya ait görüşlerle gönlü doldurmak, kişiyi hidayet yolunun nûrundan uzaklaştırır, kalbin istikâmetini daraltır.”

Başka bir hâtırâda ise bu mühim hikmet şöyle zikredilir: Tren yolculuğu esnâsında ibretli bir hâdise vuku buldu. Batum’dan hareket eden gemide, biletini ibraz etmeyen yaşlı ve fakir bir yolcuya, memurlardan biri haksız yere tokat vurdu. Bu çirkin hâl, geminin İtalyan kaptanına intikâl edince, kaptan derhâl mazlûma sâhip çıktı, ona hem i’tibâr gösterdi hem de yol masraflarını bizzat üstlendi.

Hoca Efendi bu vak‘adan şu mühim noktaya işaret buyurdu: ‘İşte bu hâdise, insânî muâmelelerde sulh ve insafın asıl temel olduğunu gösterir. Fakat bizim memleketimizde insanlık muhâkemesi gâlip gelemediği için, hakîkatleri yalnız söz ve nazarî düzeyde bırakmakla yetiniyoruz. Hâlbuki kurtuluş, adâletin fiilen hayata geçirilmesiyle mümkündür.’”

Dolayısıyla onun bu sarih ifâdeleri, İslâm’ın yaşam boyu tecrübe edilmesiyle toplumsal ve mânevî kurtuluşa yürünebileceğini tazam munşatâr şekilde vurgulamaktadır.

Azîz Efendi Hazretleri ilmî ve mânevî yetişmelerine değerli bir gayretle sarfı nazar ettiler. Allâh-u Te‘âlâ’yı tanıma arzusu çocukluktan beri kalbinde mündemiç olduğu için, çok erkenden tahsîle başladılar. İstanbul’da Kaptanpaşa Câmii İmamı Halil Efendi’den Arapça ve dînî dersleri aldı. Mahallî medresesini tamamladıktan sonra, 1908-1909‘da Kazan’a uzanan röculun ardından, Bolşevik ihtilâli sonrasında, 1918’de geri dönüşle Beyazıt’taki Çarşıkapı Medresesi’ne kaydoldu. Bu müessese ile hem azîm bir zâhirî fıkıh tahsîli yapmış, hem de mânevî aşkını ete kemiğe büründürme hevesine kıymetli bir zemin oluşturmuştur.

Azîz Efendi, ilmî yetişmenin yanı sıra kalbî sükûnet, mânevî derinlik için mürşid-i kâmil arayışına girer. Kendi ifâdesiyle: “Kendime dâimî mürşid aradım; aradım ta Kâdiasker’e varıncaya kadar. Nihâyetin feyz aldığı bir kapı bulmak arzusu ile yola çıktım.”

Mezkûr ziyâretler sırasında, Hoca Efendi birinci defâ Eyüp’te tanınmış müceddid bir zâta misâfir olur. Elini öptükten sonra o zât hâlinde murâkabeye dalmış, üzerindeki “Hâzâ Ebû Zeheb” yazısı kalbine damga vurmuştur. Bu hâl, zihinlerinde feyz hâlesi husûsunca kırılgan bir vecd uyandırır.

Ardından ziyâret ettiği diğer bir mürşid olan Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri’nden işittikleri şu diyaloğu nakleder: “Küçük Hüseyin Efendi gönlüne inkisarla ender üniversite eğilimini göstermiş ve ‘Dervişlik lütuf ister, mürşidlik ağır bir vazîfedir’ diyerek nasihatte bulunmuştur. Bu sözü üzerine, o mübârek zat, bir gaybî kıssayla rûhuma işledi: ‘Şu gün hayatımda ilk defâ iki hanıma aynı anda hizmet ettim, nûruna nâil olduğum feyz sana vâsıtalık eyledi.’ İşte o ânki sükûn ve aşk fısıltısı, mürşidi kâmil mukâbilinde kalb uzletine gönderme olarak tecellî etmiştir.”

Bu dakikadan îtibâren Azîz Efendi Hazretleri, Mustafa Zâhid Feyzi Hazretleri’nin refâkatiyle mânevî deryâya girer, zâhirî ilim ile bâtınî irfânı birleştiren derûnî bir meşrakta feyz bulmaya muvaffak olur.

Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri’nin huzûrunda yaşanan derûnî hâle rağmen, Azîz Efendi Hazretleri’nin gönlünde mânevî istikmâli temin edecek mürşid arayışı devâm etmişti. Bu yolda pek çok menzile uğramış, meşhur zevât-ı kirâmın dergâhlarını niyazla şereflendirmişti. Bu minvalde bir tavsiye üzerine Koca Mustafa Paşa’da vâkî olan, irfân ehli bir zâtın ziyâretine niyet etmiş; lâkin kendisine birkaç gün sonra kabûl edileceği bildirildiğinden, Allâh’ın takdirini başka kapıda aramayı yeğleyip bir daha oraya dönmemiştir.

Nihâyet kâlû belâda yazılan vuslat saati erişmiş, mev’ud ân tahakkuk etmişti. Azîz Efendi Hazretlerini Çarşıkapı Medresesi’ndeki mânevî refiki, merhûm Mehmed Zâhid Efendi kendi mürşid-i kâmili olan Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri’nin huzûruna götürmüştür.

Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri zâten evvelce zikrolunduğu vechile Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddîn Hazretleri’nin halîfesi olup, postnişîn silsilesinde dördüncü zât olarak irşâd makāmına tâyin buyrulmuştur.

Gümüşhânevî Dergâh-ı Âlîsi, o vakitler Bâbıâli civârındaki Vilâyet binâsının mukābilinde, Fatma Hûtun Câmii olarak mâruf mekânda mevcut idi (mezkûr câmi yıktırılmış, yerine İstanbul Defterdarlığı binâsı inşâ edilmiştir).

Hacı Azîz Efendi Hazretleri henüz 23 yaşında iken Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri’ne bîat ederek teslim-i hâl eylemiş, mânevî yola girip sülûkunu tamamlayarak, 31 yaşlarında yâni mîlâdî 1926 senesinde halvetten çıkmıştır. Bu mukaddes yolculuğun nihâyetinde, mürşid-i muhtereminden hilâfet icâzetiyle taltîf olunmuş ve irşâd salâhiyetiyle müzeyyen kılınmıştır. Bahse konu bu hilâfet icâzeti, Mustafa Feyzi Hazretleri tarafından bizzât verilmiş olup, bir nüshası müftülüğe gönderilerek resmiyete de tescil edilmiştir.

Bunun yanı sıra Azîz Efendi Hazretleri Sahîh-i Buhârî gibi hadîs literatürünün zirve eseri olan mübârek kitabı okutma iznini de Hasîb Efendi Hazretleri’nden almıştır. Ayrıca seneler boyunca dersiyle müşerref kıldığı Ramûzü’l-Ehâdîs adlı eserin meâlini 1950’li yıllarda kaleme almış, bu tercümeler tarafımızdan 1982’de iki cilt hâlinde “Hadisler Deryâsı” ünvânıyla neşredilmiştir.

Halvet hatıralarından birini bizzât Azîz Efendi Hazretleri şu şekilde anlatır: Bir gün Şeyh Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri halvete girileceğini beyân edince, ihvân-ı kirâm postlarını alarak halvethanenin önüne toplanmışlardı. Ben de bir post temin edip geldim. Lâkin Şeyh Efendi her bir ihvânı teker teker içeri kabûl ederken, bana geldiğinde şöyle buyurdu: “Git evlâdım, yatağını al da gel.”

Bu iltifat beni mahzun etmişti; zîrâ cismim zayıf ve nârin olduğundan, post yerine yatakla halvete girmem istenmişti. Bu hâl içimi burkmuştu. Ne var ki, az sonra Şeyh Efendi kulağıma eğilerek: “Evlâdım, verecek olan Allâh’tır; O, postta da verir, yatakta da verir” buyurarak tesellî eylemişti.

Halvette iken iç âleminde feyz dolu hissiyatlar uyanmaya başlamış, hattâ bunları kâleme almak arzusu zuhûr etmişti. Ancak, nefsin araya girmemesi adına susmayı tercih etmişti. Lâkin bir ân ağzından şu mısra taşarak dökülmüştü: “Cemâlullâh nûrudur, nûr-u cemâlin yâ Resûlallâh .”

O anda Şeyh Efendi ânîden halvethâneye girmiş, Hoca Efendi’nin yanına gelerek mütebessim bir sesle: “Yut yut yut!” buyurmuşlardı ve o an îtibârıyla Hoca Efendi’nin lisânından hiçbir kelâm sâdır olmamıştır.

Halvette yaşanan bir diğer menkıbe ise şöyle naklolunur: Halvet meclisinde bulunan bir doktor, sahurda verilen yirmi bir adet kuru üzüm ve akşamki sâde çorbanın azlığından dolayı kalbinden şöyle geçirir: “Biz böyle zühd içinde idâre ederken, Şeyh Efendi kim bilir neler yiyor.”

Bu düşüncenin ardından rüyasında, Şeyh Efendi’nin yüzüne tokat vurduğunu müşâhede eder. Uyandığında yüzünde tokadın izi bariz bir şekilde görünmektedir. Bu durum Şeyh Hazretleri’ne bildirilince, o doktor halvethaneden çıkarılır.

Bu gibi hikmetli menkıbeler, tarîkat yolunun inceliklerini, âdâbın ne denli derin ve rikkatli olduğunu ve mürşidin teveccühünün ne derece latif mânâlar ihtivâ ettiğini bizlere açıkça göstermektedir.

Hacı Azîz Efendi Hazretleri hicret-i mübârekesiyle Rusya’dan İstanbul’a avdet ettikten sonra, bir vakit babasının izinden giderek ticâretle meşgul olma niyet ve himmetiyle kardeşleriyle birlikte İstanbul’un Mercan semtinde, Asmaaltı mevkisinde toptan bakkaliye mâhiyetinde bir dükkân tesis etmişlerdir.

Lâkin kısmet ve teveccüh o sahada olmayınca, ticâretten el çekmiş ve bu vazîfeyi hayırla terk etmişlerdir. Nitekim bir gün huzûruna gelip dînî sualler tevcih eden bir zât-ı nâdân’a, latîfe-i zarîfe kabilinden şu cevâbı vermiştir: “Bakkaldık, top attık, imam olduk.”

Bu cevâb-ı nükte-âmiz, aynı zamanda Hoca Efendi Hazretleri’nin zühd ve teslîmiyetle çizdiği hayat yolunun sâde ama derin mânâsını hulâsa eder. Zîrâ o, maddî temâyüllerden sıyrılıp mâneviyât yoluna gark olmuş bir zattır.

İmamlık hizmetine ilk olarak İstanbul’un Beykoz beldesindeki bir câmide başlama şerefine nâil olan Hoca Efendi, daha sonra sırasıyla Aksaray, Yazıcı Baba, Kefevî ve nihâyet Fatih Zeyrek’te vâki Çivicizâde Ümmü Gülsüm Câmii’ne tâyin olunmuştur. Her bir câmi, onun irşâd ve hizmet nûrundan nasibini almış, cemâatine ilim, hikmet ve feyz dağarcığından yudum yudum hakîkat sunulmuştur.

Kefevî Câmii’ne tâyin olunduğunda mezkûr câmiin imamı henüz meşrûtayı boşaltmamıştı. Hoca Efendi ise nefsânî bir hak iddiâsına kalkışmadan, mülkü muhâfaza hissine kapılmaksızın yüksek bir edep ve vakarla meşrûtayı talep etmeksizin, câminin teneşir odasını bir çarşaf ile haremlik ve selâmlık olmak üzere ikiye ayırarak, âilesiyle berâber tam iki yıl bu mütevâzi mekânda ikāmet buyurmuşlardır. Bu hâl, onun tevâzu ve tahammül husûsundaki müstesnâ mertebesini alenen göstermektedir.

Fâtih semtindeki Çivicizâde Ümmü Gülsüm Câmii onun son vechile vazîfe-i ilmiyyesine hizmet ettiği mabed-i şerîf olmuş ve vefât-ı mübârekelerine kadar bu câmide hizmete devâm eylemiştir. Bahsi geçen câmi, Unkapanı’ndan Saraçhane’ye çıkan güzergâhta, Zeyrek mevkiinde, Sosyal Sigortalar binâsının hemen ardında yer almaktaydı. Câminin bitişiğindeki iki katlı ahşap meşrûta ise feyizli sohbetlerin mekânı olmuş; ne yazık ki 1960 senesinde yıktırılarak ilim ve sohbetin nurlu menzili târihe karışmıştır.

İşte bizler, Hoca Efendi Hazretleri’ni bu câmide imamlık icrâ ederken tanıdık; huzûrunda geçirdiğimiz vâkıalar, feyizli meclisler ve hâl ile gelen nice ulvî hâtıralar hâlâ gönül dünyâmızda taptazedir.

Hoca Efendi Hazretleri’nden evvel bu câmide imamlık vazîfesini îfâ eden zat, aslen Gümüşhâneli olan merhûm Abdülhayy Efendi idi. Kendisi, hutbe esnâsında îrâd ettiği bir kelâm-ı müteessirâne ile ağlaması üzerine görevinden alınmış, fakat hakkında hiçbir kusur isnâd olunmamıştır. Bu da onun mânevî samîmiyetini ve kalbî rikkatini gösteren bir hâldir.

Merhûm Abdülhayy Efendi, Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri’nden sonra Safranbolulu İsmâîl Necâtî Efendi’ye intisâb etmiş ve ondan halef olmuştur. Mihrabdan ayrıldığında ise şöyle demiştir: “Biz mihraba lâyık görülmedik, vazîfeden alındık; fakat yerimize bizden çok âlâsı, Hacı Azîz Efendi geldiği için hiçbir gam ve hüzün duymuyorum, bilakis sevinçliyim.”

Bu sözler, halisâne bir teslîmiyetin ve Allâh için bir kardeşlik muhabbetinin tezâhürüdür. Zîrâ kıskançlık ve dünyâ sevgisinden azâde olan kalpler, Hakk’ın takdirine râzı olup, sevinçle teslim olur.

Abdülhayy Efendi’nin son vazîfesi ise, Beşiktaş’ta yer alan ve mânevî iklimiyle mümtaz olan Yahyâ Efendi Dergâhı’nda imamlık olmuş ve orada irşâd hizmetine devâm eylemiştir.

Bütün bir ömrü, Hakk’a ve halka hizmet yolunda geçiren, kalemle, kelâm ile, irşâd ile, hâl ve ahlâk ile yüzlerce kişiyi terbiye edip kemâle erdiren Hacı Azîz Efendi Hazretleri, 1952 senesi hac mevsiminde gerçekleştirdikleri ikinci ve son hacc-ı şerîflerinden avdet ederken yakalandıkları difteri hastalığı sebebiyle, 2 Kasım 1952 Pazartesi günü, öğle vakti, 57 yaşında iken dâr-ı bekāya irtihâl buyurmuşlardır.

Vefâtlarından dört gün evvel, Cağaloğlu’ndaki bir özel kliniğe kaldırılmışlar, bu esnâda: “Üç basamaklık yolumuz kaldı, bize dokunmasınlar” buyurarak âdeta ecel yolculuğunun yaklaştığını remzen ihsâs etmişlerdir. Ancak bedeni hâlet-i rûhiyeye zıd olarak güçsüz düşmüş, o sabah ise yanındaki ihvâna: “Beni buradan çıkaracak bir Müslüman yok mu?” hitâbıyla derûnî bir arz-ı hâl etmişlerdir.

Vefât anını talebelerinden Prof. Dr. Mazhar Özman şöyle anlatmıştır: “Odasında üç kişi idik. Ben başucunda duruyordum. Hoca Efendi gözlerini bir noktaya dikmiş, derin bir huzur hâlindeydi. Bir ara beni eliyle işâret etti, yanına yaklaştım. Başımı örtmemi ve yanına oturmamı işâret etti. Takkemi giydim ve oturdum. Birkaç saniye sonra mütebessim bir çehre ile rûhunu teslim etti. Bana işâreti ile vefâtı arasında geçen zaman on beş sâniyeyi geçmedi.”

Kabri, Edirnekapı Sakızağacı Şehitliği’nde, yâren-i vefâsı Hasîb Efendi ile yanyana bulunmaktadır. Hasîb Efendi Hazretlerinin meşhur bir sözü vardır ki, mürşid-i kâmilin vefâtından sonraki tasarrufunun derecesini şöyle beyân eder “Mürşidin hayattayken tasarrufu, kınındaki kılıç gibidir, vefât ettikten sonra ise kınından çıkmış kılıç gibi olur; hattâ daha da keskindir.”

Vefât haberi ulaştığında, Hacı Azîz Efendi Hazretleri’nin hilâfet yoldaşı Mehmed Zâhid Efendi, Bursa’da Üftâde Câmii’nde imamlık vazîfesindeydi. Hemen haberdâr olunarak İstanbul’a çağrılmış, ertesi gün cenâze merâsimine iştirâk etmiş ve Fatih Câmii’nde cenâze namazını bizzât kıldırmıştır. Merhûmun tabutu araba konmadan, omuzlarda taşınarak Edirnekapı’daki kabrine defnedilmiştir.

Azîz Efendi Hazretleri’nin şu beyitleri, tasavvufî hakîkatleri ne güzel özetler:

“Veli ölse de tasarruf idesin rûh-i velî,Dime kim bu mürdedir, bundan nice derman ola.

Rûhu şimşîr-i Hüdâ’dır, ten gılâf olmuş âna,Dahi a‘lâ kâr ider, bir tuğ gibi ol uryân ola.”

Bu beyitler, velînin vefâtıyla sönmeyen bir nur gibi tasarrufunun devâm ettiğini; tenin sâdece bir kın, rûhun ise Allâh’ın keskin kılıcı olduğunu ilân eder.

Hicrî 1328, mîlâdî 1910 senesinde âilesi ile birlikte Kazan’a gitmiş; tahsîline Buhârâ’da devâm eylemiştir. Peder-i muhteremlerinin ânî vefâtını müteâkip Kazan’a rücû etmiş; hicrî 1335, mîlâdî 1917 Bolşevik İhtilâli’nin akabinde, kardeşlerini de yanına alarak Dersaâdet-i İstanbul’a avdet eylemiştir.

Mezkûr zât, bir taraftan maîşet derdiyle meşgul olurken, diğer taraftan ilim tahsiline gayret sarf etmiş; bu meyanda Mehmed Zâhid Kotku Efendi ile tanışmış ve onların delâletiyle Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri’ne intisâb eylemiştir. Mürşid-i ekmelinden hem irşâd hem Râmûz okutma icâzeti almıştır. İrşâd izni aldıktan sonra imamlık vazîfesine başlamış, muhtelif câmilerde imam-hatîblik icrâ eylemiştir. Son olarak Zeyrek Mahallesi’nde vâki Çivizâde Ümmü Gülsüm Câmii’nde bulunmuş ve bu vazîfe, kendisinden sonra postnişîn olan Mehmed Zâhid Efendi tarafından, İskenderpaşa Câmii’ne naklolana dek devâm etmiştir.

Bekkine lakabıyla da mârûf olan Abdülazîz Efendi, hasta olarak dönmüş olduğu hacc yolculuğundan kısa bir müddet sonra, hicrî 1371, mîlâdî 1952 târihinde irtihâl-i dâr-ı bekā eylemiştir. Naaşı, Edirnekapı Sakızağacı Şehitliği’ne defnolunmuştur.

Bekkine Hazretleri tarîkatın başına geçtiği demde, tekkeler çoktan ilgâ olunmuş ve tarîkatlar zâhiren ortadan çekilmişlerdi. Lâkin tarîkat faaliyyetleri tamâmıyla inhilâl eylememişti. Zîrâ Türkiye’yi teşkil eden kadrolar, halkın rûhî ihtiyaçlarını nazar-ı dikkate almamışlardı. Bu hâl, mekân ve merâsimde taassuba mâruz kalmamış Nakşibendîlik gibi teşekküllerin yeniden canlanmalarına zemin teşkîl eylemiştir. Zîrâ resmî Kemalist ideoloji ve politikaların yabancılaştırdığı ve temsilsiz bıraktığı “nüfus”un, bâzı ictimâî ve rûhî gereksinimlerini karşılama vazîfesini tarîkatlar üslenmişlerdir.

Bu arada, tarîkat meşâyihinin birer birer Diyanet İşleri Reisliği'nde vazîfe almaları netîcesinde, tekke ile câmi bir araya gelmiş; tarîkat cemâati ile câmi cemâati tevhîd olunmuştur. Câmiler, tekkelerin gördüğü işlevi icrâ etmeye başlamışlardır.

Abdülazîz Efendi Hazretleri bunlara ilâveten, hânelerinde sohbet halkaları teşkîl ederek, sohbetin tesîri ve yetiştirici kuvvetini kullanmıştır. Bu sohbet halkalarının en mühim simâsı olarak Nurettin Topçu’nun ismi müşâhede olunmaktadır. Üniversite câmiasının ve entelektüel zümrenin mâruf sîmâlarından pek çoğu, bu sohbet halkalarında yer almıştır. Bu zatlara, üniversitede kalarak hocalık yapmaları husûsunda tavsiyelerde bulunulmuş olması dahi dikkat-i celb eder mâhiyettedir .

Abdülazîz Efendi Hazretleri; zühd ve takvânın sinesi olmuş, hakîkatin lisanı ile konuşmuş, Hakk’ın feyzini nazar ve nazarla kuşanmış bir zât-ı celîldir. O ki, Mevlevîlikteki semâ gibi devrânı ilim ve irfanla tamamlamış, Nakşî yolunun halvetini celvette gösterip, devrinin meczubu değil, mürebbîsi olmuş bir insân-ı kâmildir. Gönlü, Allâh aşkıyla mest olmuş; irâdesi, rızâ ile yontulmuş; her hareketi, sünnet-i seniyyeye mühürlenmişti.

Onun irşâdı, yalnız meclis halkını değil, meclislerin ötesindeki gönülleri de ihyâ ederdi. O, öyle bir nur ki; taşlara tesir eder, karanlık gönülleri aydınlatır, küfre saplanmış nefisleri secdeye çekerdi. Sözleri sıradan kelimeler değil, her biri gönül toprağına ekilmiş İlâhî tohumlardı ve bu tohumlar, irfânın suyuyla yeşererek mü’minin sinesinde hikmet ağaçları doğururdu.

Dönemin münevver gençliğini, îmânı zayıf olanları dahi dâvetten geri durmaz, her birine Hazret-i Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in şefkat nazarıyla bakar, her kalbe emânet gibi muâmele ederdi. Zîrâ onun irfânı, dışlayıcı değil, kucaklayıcı; kırıcı değil, onarıcı idi. Meclisinde ilimle aşk, akılla kalp, vakar ile tevâzu yekvücut olurdu.

Evini tekkeden, tekkesini irfân mektebinden farksız eyleyen bu azîz zât, mümtaz bir şefkat ve derin bir basîret sâhibiydi. Ferâsetiyle geleceği okur, dirâyetiyle geçmişi çözer, her hâlini aşk-ı ilâhîye tahsis ederdi. Onun için yaşamak, hizmet; susmak, tefekkür; konuşmak, nasihat idi.

Abdülazîz Efendi o mübârek hâliyle yalnızca bir şeyh değil; bir zamânın rûhuna şekil veren bir medeniyet mühendisi, kalpleri mâmur eyleyen bir bâtın mîmârıydı. O, zâhirde sâde ama hakîkatte mücehhez, sükûtu dahi hikmetle dolu bir rehberdi. Gönül ehli onu gördüğünde, gözleriyle değil, kalpleriyle tanır; sohbetinde bulunanlar, nefsin zincirlerinden kurtulduklarını hissederdi.

Zâtının nûruyla karanlık zamanlara kandil, hikmetiyle kuru topraklara yağmur gibi inmişti. Onun gittiği yerlerde cehâlet dağılır, fütur silinirdi. Hakk’ı ve hakîkati temsil ettiği için, sultânların önünde eğilmezdi, sâdıkların gönlünde taht kurmuştu. Kimi vezirlerin, kimi paşaların hürmetkâr olduğu bu zât, mülkün değil, gönüllerin sultânı idi.

İşte böylesine nâdide, böylesine nurlu bir zâtın ardından susmak da konuşmak kadar ağır gelir. Lâkin edep, onu anlatmaya değil, ondan ders almaya dâvet eder ve bizler de, ardında bıraktığı hikmet pınarlarından kana kana içmeye gayret ederiz. Zîrâ o, nehrin başıydı; bizlerse damlayla dirilmeye çalışan susuz gönülleriz.

Medrese tahsîlinden geçmiş bir zâtın, modernitenin en mühim kurumu olan pozitivist ve lâik bir eğitimin taşıyıcısı konumundaki üniversite tahsîlini ve üniversite hocalığını birlikte neşv ü nemâ ettirmesi, ehemmiyet arz eden bir keyfiyettir. Necmettin Erbakan, Mehmed Orhan Okay, Nûreddîn Topçu gibi zevât, Şeyh Abdülazîz Bekkine Hazretleri’nin sohbetlerinden feyz almıştırlar.

Arzettiğimiz üzere Hasîb Efendi Hazretleri’nden sonra irşâd vazîfesini pirdâşı oldukları Şeyh Mehmed Zâhid Efendi Kotku Hazretleri devralmış vazîfe ona devrolunmuştur. Gümüşhânevî meşâyihından tarîkat-i aliyyenin sâdık temsilcilerinden olan Şeyh Abdülazîz Bekkine Efendi (Kazanlı), İstanbul’daki İskenderpaşa Câmii’nde irşâd faaliyetlerini sürdürmüş, zâhiren bir imamlık vazîfesini deruhte etse de bâtınen kalpleri Allâh’a yöneltme vazîfesini bihakkın îfâ etmiştir.

Bekkine Hazretleri, Gümüşhânevî meşrebinin sünnet-i seniyye merkezli meşrebini, mütehammil bir irfân üslûbuyla Cumhûriyet nesline taşımış, fırtınalı devrin sıkıntılarına rağmen sükûnet ve sadâkatle ümmetin îmânına hizmet etmiştir.

Şeyh Abdülazîz Bekkine Hazretleri’nin verdiği çok kıymetli hutbelerden bâzıları şu şekildedir:

HUTBE 1

Saâdetli cemâat, Hakk’ın izniyle gönderdiği Hazret-i Mûsâ (Aleyhisselâm) ümmetine ve bilhassa zenginliğiyle göğsü kabarandır denilen Kārûn’a huzûr-u rabbânîde şu yüksek nasihati yâd etmiştir: “Fazla sevinme! Zîrâ Rabb, neşeleneni ya hoşnut olanı sevmez.”

Bu veciz nass, ümmetin dünyâya skalanmasını ve fânîliğin hıfzını hakîkî bir nazarla telkin eder. Zîrâ aynı Kur’ân-ı Kerîm’in başka bir âyeti bu hususta şu teskin edici müjdeyi verir: “Siz Allâh’ın ihsânı ve fazlıyla sevinin; zîrâ bu, dünyâ mallarından dahi üstün öyle bir rahmettir.”

Ve hemen ekler: “Ey Mûsâ, nasıl sana ihsân ettiysem, sen de öylece ihsân et!” Burada iki mefhum öne çıkar: Biri ubûdiyet içinde bir ihsân; diğeri halk içinde bir ikrâm.

Bir hadîs-i şerîf şöyle buyurur: “Hayır, âhiret için dünyâsından teslim eden, dünyâ içinse âhiretinden kısmî alan kimsedir. Zîrâ bu dünyânın bereketi âhirete bindirilmiş bir vâsıtadır.”

Bu veciz söz, tebeddül dünyâsında durup nişan almak yerine, nevî’den ebediyâta seferle niyaz edeni ziyân etmiştir. Ve Hakk (Celle Celâlühû) her kulunu gafletten uyarsın! Âmîn!

HUTBE 2

Ey mü’minlerin mukaddes muhanneti, Rabbin (Celle Celâlühû) Kur’ân-ı Azîm’ini Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) üzerine indirmiştir ki “akıllılar mü’min olsun, gaflet sâhipleri uyarı bulsun” diye. Zîrâ o akıl sâhipleri, göğe ve yere baktıkça “Rabbim varlığını inkâr eder miyim?” derler. Veyâ gecenin karanlığına, gündüzün şavkı içinde “Kimsesizce yaratılmadım” nidâları yükselir. İşte bu zatlar şifânın ta kendisidir; dünyâ ve âhirette huzûrun pervâsıdır.

Bir âyet-i kerîmede buyrulur: “Kur’ân mü’minlere şifâ, zâlimlere ise yalnızca zarar olur.” Bu ne büyük tefhimdir. Demek ki, şifâ ancak ahlâk ve irâdeye bağlıdır. Zîrâ kalp kabı kırıldığında âlem-i mahşer de korkutucu olur. Hazret-i Âişe’den rivâyet olunur: Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in ahlâkı Kur’ân idi ve yine buyurmuştur: “Kim Kur’ân’ı öncü bilirse, Kur’ân o kimseyi cennete götürür; kim de onu arkaya koyarsa, Kur’ân onu cehenneme sürükler.”

Ey mü’min kardeşlerim! Hakk (Celle Celâlühû)nün lütfu ile Kur’ân’ı rehber kılmakla dünyâda onun ahlâkını bürünelim, âhirette onun şefâatinden mahrum olmayalım. Âmîn!

HUTBE 3

Muhterem cemâat, Nahl Sûresi’nde şöyle buyrulur: “Ey Peygamber! Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Muhakkak ki Rabbin hidâyet edenleri de sapkınları da en iyi bilendir.”

Bu yüksek nass, dînin tebliğ ve karşılıklarını üç zümreye nasihat eder:  Tam îmân edip irâdesi güçlü olanlar; bunlara hikmetle hitâb eder; zîrâ onlar, ömürlerinin her anında uhrevî hikmetle donatılmıştır.

İyi niyetli olanlar ama irâdesi henüz tam kuşanmamış bulunanlar;onlara sıdk ve takviye ile güzel öğütler sunulur; nihâyet muhabbetle kavuşacakları ahiret işâret edilir.

Ve nihâyet dîne yabancı, hattâ düşman zümre. Bunlara en hafif muâmele; güzele tevfîk vesîlesiyle mârifet ikrâmıdır. Çünkü “iyilik kötülüğün en büyük panzehiridir.” Gerekirse cihadla da mukābele etmek mümkün olabilir.

Allâh (Celle Celâlühû) hepimizi hikmet-i Rabbânî ile dâvâya muvaffak eylesin, fazl-u keremine mazhar kılsın. Âmîn!

HUTBE 4

Ey cemâati Müslimîn! Allâh (Celle Celâlühû) Tebârake Sûresi’nin ikinci âyetiyle önce zâtının ulûhiyetine övgü dilemiş, ardından şöyle buyurmuştur: “O’dur ki, ölümü ve hayâtı, hanginizin daha güzel amel edeceğini denemek için yaratmıştır.”

Bu İlâhî mânâ, dünyânın yalnızca bir târih sahnesi değil, kulların imtihanına mahsûs bir münâkaşa yeri olduğunu îzâh eder. Ruhlarımızın ezelî yaratılışını âşikâr eden diğer âyetler gibi bu hakîkat de bize şu hakîkati bildirir: Âhiret, aksinden çıkacak netîcelerin mihrakıdır.

Yüce Rabbimiz, Kehf Sûresi 49. âyette ise kulların bütün hâl ve fiillerini bir “kitâb”da kaydettiğini nazarlara sunuyor. Kimi âheste bir adımla, kimi büyük bir inkıraatle bu kitâptaki hükmü arz eder:

“Vay hâlimize!” derler. Ki bu, karşılarında hesâba çekilen bir cihaddır.

Âyeti kerîme beyân ediyor ki; Rabb hiç kimseye zulmetmez. Dünyâ yalnızca bir imtihan geçidi, ondan maksat ise kullarının temsil ettikleri ameliktir. Lâkin bâzı kimseler, îmânlarını kalbî zanneder ama cehennemî kararlar veren amel, o kalbin dışında cereyan ederse, îmânları da amel ile örtüşmediği müddetçe şâkiptir.

Ne mutlu o yüzlerinden abdest nûru süzülmüş mü’minlere! Peygamber Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) buyurmuştur ki: “Kıyâmet günü ümmetimi yüzündeki abdest nûrundan tanırım.”

İşte bu nur, kabirden kıyâmete uzanan, amel ve ihlâsıyla tecellî eden mânevî bir karînedir. Nasıl dünyevî mücrim, suçuna göre nezârette işlem görürse, âhirette de meleketine göre muâmeleye muhâtap olur.

Yine âhiret kapılarında nurdan gölgelere uzanan bu ayrım, her fert için vâkidir. Ne mutlu o cevher sâhiplerine, ne âlî bir tasarruftur!

HUTBE 5 (9 Kasım 1951)

Ey cemâati Müslimîn! Allâh (Celle Celâlühû) Bakara Sûresi’ndeki âyeti kerîmede buyurur: “Allâh yolunda mallarını infâk edenlerin misâli, yedi başak veren bir danedir; her başakta yüz tâne vardır.”

Bu, verdiğin ölçüde yüzlerce mükâfat demektir. Hadîs-i şerîf ise bu hasenatı iki milyon katına çıkardığını müjdeler.

Ve diğer âyet: “Sâbredenlere hesâpsız mükâfat vardır.” (Zümer Sûresi)

Hakk yolunda gösterilen sabır, hesâba tâbî olmayan rahmetler sebebidir. Fî sebîlillâh yapılan cihaddır. Rasûl-i Ekrem (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) buyurur: “Allâh indinde en kıymetli amel, bir mü’minin kalbine neşe vermektir. Yüzünü güldürmek, gönlü huzûra erdirmek, karnını doyurmak, borcunu yüklenmektir.”

Merhamet yalnızca mâsumlara dokunmakla kalmaz, bütün mü’minleri derûnî bir vicdan huzûruna eriştirir. Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Siz birbirinize tam merhamet göstermedikçe mü’min olmazsınız.”

Sahâbe: “Ya Rasûlellâh! Biz merhametli değil miyiz?” demişler, Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) cevâb vermiştir: “Sâdece yakınına değil, bütün mü’minlere.”

İşte merhamet, feyz-i İlâhî taşıyan bir kalbin boyasıdır. Yoksa muhârezeye kapalı kalpler katı bir telaffuzla reddedilir. Peygamberimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Kalpler, Allâh’ın yumuşak kaplarıdır; O da bunları sever.”

Demek ki Rabbimizin rızâsı, yumuşak ve merhametli kalplerde tecellî eder. Katı kalplere feyz inmez; nitekim hadîs buyurur ki: “Merhamet yalnız şakîden kalkar.”

Merhametsizlik, nefsin taşlaşmış hâli, insanı insanlıktan soyutlar. Oysa merhametli olanlar hem dünyâda hem âhirette şâkirdir. Allâh (Celle Celâlühû) cümlemizi rakîk kalplerle donatsın. Âmîn!

HUTBE 6

Ey cemâati mü’minîn! Kehf Sûresi 28. âyette Rabbimiz şöyle buyurur: “Ey Habîbim! Sırf Rabb’inin rızâsını arayanlarla sabahakşam otur. Onlardan gözlerini çevirme. Kalbini fânî heveslere yormayanlarla geçin!”

Bu âyet nazil olduğunda Rasûlüllâh (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e münfessir zümre gelmiş, ondan halk alanla fakir mü’minleri şer‘î ölçüyle ayırmasını istemişlerdi. Lâkin Allâh-u Te‘âlâ, kendini Allâh’a teslim edenlerle Rabb’ini sevenlerin nezâretine dikkat çeker. Zîrâ dünyâ menfaati, insanı gaflete güdeler; iyi arkadaşlık ise insanın varidatını huzûra çeker.

Hadîsi şerîfte şöyle buyrulur: “İyi arkadaş, misk kokusudur; ondan nasib alırsın. Kötü arkadaş ise duman gibidir; rahatsızlık verir.”

Diğer hadîs: “Hatâlarını idrâk eden kişi helâka gitmez; lâkin kendini tanımayan zâlimdir.”

Demek ki zikrin bereketiyle samîmî dostlarla beraber oturmak, bizi dünyânın istimârlarından ve nefsânî meşguliyetlerinden muhâfaza eder. Kalbin derinliklerine inmek ise kuru bir çırpınışla değil, yeni doğan bir ihlâs ve sebat ile mümkündür.

Allâh cümlemizi o sıddîk dostlarla berâber oturanlardan eylesin, hem dünyâda hem âhirette selâmet vericilerle müşerref kılsın. Âmîn!

Ey cemâat-i Müslimîn! İnsanoğlunun varlık sahasında yaptığı hatâları idrâk etmesi, nefsine karşı bir murâkabe hâliyle, İlâhî adâletin cilvesini kabûle vesîle olur. Zîra Cenâb-ı Hakk Te‘âlâ ve Tekaddes Hazretleri, kullarına öyle bir basîret ihsân etmiştir ki; bu basîret, kişinin kendi kusurunu görüp îtirâf etmesine muktedir kılar. Ne var ki, bu îtirâfın ehemmiyeti, vaktinde ve mekânında yapılmasına bağlıdır.

Dünyâda işlenen günahların ardından gelen samîmî bir pişmanlık ve halisâne bir tevbe, Allâh-u Te‘âlâ’nın affına mazhariyetin anahtarıdır. Lâkin kişi bu îtirâfı âhirette, İlâhî mahkemede yaparsa, artık iş işten geçmiş olur. Zîra orası, amelin netîcesinin tebellür ettiği bir hesâb yeridir; pişmanlık orada fayda vermez.

Cenâb-ı Hakk Kur’ân-ı Mecîd’in Mülk Sûresi’nin 8, 9, 10 ve 11. âyet-i kerîmelerinde, bu husûsu ne güzel beyân buyurmuştur: “Her ne vakit cehenneme bir zümre atılsa, onun zebânîleri (bekçileri) onlara şöyle nidâ ederler: ‘Size bir uyarıcı, bir peygamber gelmedi mi?’ Onlar derler ki: ‘Evet, bize uyarıcı geldi; fakat biz onu tekzîb ettik (yalanladık).’ İşte böylece günahlarını îtirâf ederler.”

Ne hazin ve ne ibretâmiz bir hâl! Âhiretteki bu ikrâr, onların azaptan kurtuluşlarına vesîle olmaz; zîra artık amelin son bulduğu, İlâhî hükmün verileceği bir vakittir.

Ey nefsinin hevâsına uymakla helâk olmuş insan! Unutma ki, dünyâda yapılan bir tevbe, Rabbin merhamet kapısını aralar. Gaflet perdesiyle örtülmüş kalbin, ancak dünyâda istiğfâr ile arınabilir.

Allâh-u Te‘âlâ cümlemizi, hatâsını dünyâda ikrâr edip samîmiyetle tevbe edenlerden eylesin. Âhirette pişman olup da ellerini boşa kaldıranlardan değil, dünyâda secdeye kapanan, nefsiyle cihâd eden, rahmet nazarına mazhar olan kullarından eylesin. Âmîn!

Zühd ve takvânın birleştirdiği, irfânın kandiliyle nurlanmış gönüllerden sâdır olan kelâm-ı hikmet, zamânın ve mekânın üstünde bir tesire mâliktir. Hacı Azîz Efendi Hazretleri’nin lisân-ı gönülden terennüm buyurdukları şu veciz beyanlar, seyr u sülûk erbâbına meş’ale, dertlilere devâ, hayra tâlip olanlara ise yoldaş olmuştur.

“Bu yolun mihveri, Allâh muhabbetidir.” Tarîk-i hakîkatin kutbu, İlâhî muhabbettir. Bu yolda yürüyen âşık-ı sâdık, cemâlullâha vuslat ümidiyle can verir, canan bulur.

Cenâb-ı Hakk’a lafzen yöneldiğimizi hissedemiyoruz.

İlâhî tecellîyâtı idrâk edemeyen basîretsiz gönüllerin hasreti, Rabbin cemâline karşı vuslata olan mesâfesidir. “İslâm baştan başa mesûliyet ve mükellefiyettir; ondan firar yoktur.”

Dîn-i Mübîn-i İslâm bir disiplinler manzûmesidir. Mü’min hayâtının her safhasında sorumluluk bilinciyle amel eder.

“İslâm’da şek ve şüpheye mahal yoktur; biz şüpheyi kesinkes reddederiz.”

Yakîn üzere binâ olunan bu din, kalpte tereddüt barındırmaz. Hakîkat güneşi, şüphe karanlığını zail eder.

“Tasavvuf, mürşid-i kâmilin dizinin dibinde öğrenilir.”

Mârifetullâha açılan kapı, mürşid-i kâmilin eşiğidir. Hakk yolunun edebi, huzurda tâim ve teslimdir.

“Biz mü’minin günahından değil, ucubundan korkarız.”

Günah tevbe ile silinir, lâkin ucub; kulun kendisini beğenmesi, helâke giden yolun ta kendisidir.

“Mü’min, başkasının yükünü yüklenip, kimseye yük olmayan kimsedir.”

Mü’min, hizmet ve himmetle yoğrulmuş; omuzunda ümmetin derdi, yüreğinde Rabbin aşkıdır.

“Bu yolda en kısa yol, nefsin istediğini terk edip aksini yapmaktır.”

Nefsânî arzulara set çekmek, mânevî kemâlin anahtarıdır. Kul, meyline değil, rızâya tâbi olmalıdır.

“Peki’ demesini öğrenmek gerek.”

Teslîmiyetin zirvesi, kalbi kabulle ‘peki’ diyebilmektir. Zîrâ irfan, iz‘ân ile kemâle erer.

“Bildiğinden ferâgat etme; dikine gitme. Lâkin fitne zuhûr ederse, bir derece dikil.”

Hakk’ı terk etme, münâfıkça susma; ama eğer şer galebe çalmışsa, izzetli bir duruşla sükût et.

“Mevlâ’dan alıkoyarsa, dünyâ bir çöp dahi olsa yine dünyâdır.”

İlâhî aşkın önüne geçen her şey, kalbin nazarında değersizleşir.

“Gönül zenginliği, nefs ile mücâhedeyle tahsil olunur.”

Afîf ve zengin gönül, nefsin esâretinden sıyrılmış hür bir gönüldür.

“Fakirlik iki vech üzeredir: Allâh’a karşı fakr saadet, mahlûkāta karşı fakr felâkettir.”

İlâhî dergâha muhtaç olmak ne yüce bir rütbedir; halktan beklemek ise hüsrânın başlangıcıdır.

“Biz, korkmaktan korkarız.”

Allâh’tan gayrı her korku, kalbi kirletir. Müttakî kul, yalnız Allâh korkusuyla sükûna erer.

“Akıl, ihtimalleri hesap eder.”

Akıl, tefekkürle vazîfelidir; fakat kararın mercii kalptir.

“Mütevekkil olan kimseden, istikbal endişesi kaldırılır.”

Hakîkî tevekkül ehli, geçmiş ve geleceğin yükünden azâde olur.

“Talebe bal arısı gibidir; her çiçekten bal alır, fakat kovanını şaşırırsa helâk olur.”

İlim tâlibi her kaynaktan feyz alır, fakat nisbet ve istikāmetini yitirirse bâtıla düşer.

“Bu yolun gâyesi, Allâh’a vuslattır.”

Her amel, her nefes, her söz ve sükût, vuslat-ı ilâhiyeye mebnî olmalıdır.

“Dünyâ da, âhiret de, ancak insana hizmetle kazanılır.”

İnsanlara hizmet, Hakk’a hizmettir. Başka bir yol târifi yoktur.

“Dünyâya misâfir gibi yerleş, ev sâhibi gibi yerleşirsen ayrılması zor olur.”

Fânî dünyâda menzilini âhiret kıl, kök salma, göç etmeye hazır ol.

“Nefsin izzeti olmaz; onun izzeti ancak fazîlet iledir.”

Nefs, yüceliğini ancak fazîletle kazanır; yoksa hevâ ile çukurun ta kendisidir.

“Elinden hayra sarfettiğin senindir; gerisi vârislerin olur.”

Sadaka-i câriye, hakîkî servettir. Mal, infâkla mülk olur.

“Mevlâ vermek isterse, kuluna getirir, koyar yoluna.”

Rızık, kudret-i ilâhiyeye bakar; kul arzu eder, Hakk takdir eder.

“Hakk’a kul olan, halka hizmetle mükelleftir.”

İbâdetin kemâli, mahlûkāta rahmetle nazar etmektir.

“Nefs ne hocadır, ne mürşid; o evvelâ sâhibini aldatır.”

Kendi nefsine tâbi olan, kendini okur zanneder, hâlbuki kendini inkâr eder.

“Nefsin için pireye bile kızmayacaksın.”

Sabır ve hilm, kemâlin nişânıdır. Nefis, öfke ile değil, edep ile terbiye olunur.

“Nefsini güdecek, lâkin zevkine tâbi olmayacaksın.”

Terbiye edilmiş nefis, hayrın hizmetkârıdır. Zevke esir olan ise zillettedir.

“Köpekte üç güzel haslet vardır: Sadâkat, ferâgat, kanâat.”

Nefsini köpek kadar edepli kıl ki, sadâkatte sâbit kadem olasın.

Bekkine Hazretleri’nin vefâtından sonra, irşâd vazîfesi pirdâşı Şeyh Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri’ne intikāl etmiştir.

Şeyh Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri

Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri İskenderpaşa Câmii’nde halkı irşâda devâm ederek, hem tasavvufî terbiyeyi hem de İslâmî ilimleri cemeden bir mekteb-i mânevî kurmuştur. Onun zamânında Gümüşhânevî meşrebi, halkın gönlünde yeniden kök salmış, nice âlim, mürşid ve sâlih zât bu kutlu kapıdan geçerek, Allâh’ın rızâsına ulaşmanın yollarını aramıştır.

Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri'nin ardından bu feyz silsilesinin yükünü omuzlayan Mahmud Esad Coşan Hazretleri de, irşâd vazîfesini hem Anadolu’nun hem de garbın dört bir tarafına yaymakla müşerref olmuştur. O, Gümüşhânevî yolunu çağın diliyle, lâkin özünden tâviz vermeden anlatmayı başarmış, ilim ve amel birlikteliğini esas almıştır.

Bütün bu zât-ı kirâm, meşâyih-i Gümüşhâneviyye silsilesinin her bir halkasında Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat yolunu müdâfaa etmiş, zâhir ve bâtın terbiyesini bir arada yürüterek, îmân-amel-ihsân dengesini korumuşlardır. Ne kadar zor zamanlar yaşansa da Gümüşhânevî tarîkatının irşâd ocağı sönmemiştir. Çünkü bu yol, kalplerin dirilişi yoludur. Zamânın hâdiseleri onun yolunu engelleyemez. Zîrâ o yolun sahîbi, asıl olarak Mevlâ Te‘âlâ’dır. Mevlâ’dan niyâz ederiz ki, bu silsilenin feyzi, kıyâmete kadar kesilmeksizin devâm ede.

Birçok halîfe yetiştiren Şeyh Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri’nin İstanbul’da mâruf olan halîfeleri Serezli Şeyh Hasîb Efendi, Kazanlı Şeyh Abdülazîz Bekkine Hazretleri ve Şeyh Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri’dir. Üçü de peş peşe irşâd vazîfesini birbirlerine teslim etmişlerdir.

Şeyh Mehmed Zâhid Efendi Hazretleri mîlâdî 1897 senesinde, Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’nin ulu pâdişâhı Sultan Abdülhamîd-i Sânî Hân Hazretleri’nin saltanat-ı celîlesi devrinde, Bursa beldesinde dünyâya teşrîf etmişlerdir.

Kökü Kafkasya’ya râci olmakla berâber, muhterem pederleri İbrâhîm Efendi, sülâle-i tâhireden olup, Fahr-i Kâinât Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in pâk neslinden, seyyidler zümresindendir.

Hazret, Cihan Harbi-i Evvel’in yâni Birinci Dünyâ Harbi’nin en harâretli yıllarında, 1916 târihinde henüz 18 yaşlarında iken Osmanlı ordusunun neferi olarak askerlik vazîfesine intisâb etmişlerdir. Evvelâ İstanbul’da muhâbere eğitimi almış, sonra Diyârbekir vilâyetine gönderilmişlerdir. Oradan, 1917 yılı Nisan ayında Yedinci Ordu’nun emrine girmiş, önce Şam’a, ardından Der‘â beldesine ulaşarak askerî hizmetlerine Sûriye cephesinde devâm etmişlerdir.

Osmanlı ordusunun Sûriye cephesinden ric‘at etmesinin ardından, türlü müşkilât ve bin bir meşakkat ile Şeyh Mehmed Zâhid Efendi Hazretleri, nihâyet Pâyitaht-ı İstanbul’a avdet edebilmişlerdir.

Bu zarûret ve zorluklarla geçen seferin ardından, Hazret-i Şeyh, İstanbul’a teşrîf buyurduklarında, ulemâ ve meşâyih efendilerimizin ilim ve irfân meclislerine, ders halkalarına kemâl-i hürmet ile iştirâk eylemişlerdir. Bu sohbet ve müzâkere meclisleri, Hazret’in bâtınını da, zâhirini de zînetlendirmiştir.

Bu feyzli dönemde, Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri’nin mübârek halîfelerinden olan Şeyh Ömer Ziyâüddîn ed-Dâğıstânî Hazretleri’ne kalben meylederek intisâb eylemiş, kendisine râm olmuştur. Böylece Gümüşhâneli silsilesinin rûhâniyetiyle müşerref ve müzeyyen olmuştur.

18 Kānûn-ı Sânî 1340 - yâni 18 Kasım 1921 târihinde - mürşid-i kâmili Şeyh Ömer Ziyâüddîn ed-Dâğıstânî Hazretleri’nin dâr-ı bekāya irtihâl eylemesi üzerine, Hazret-i Şeyh Mehmed Zâhid Efendi, Gümüşhâneli Dergâhı’nın postnişîni olan Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri’ne intisâb etmişlerdir.

Zât-ı âlîleri, henüz 27 yaşlarında iken bu ikinci mürşidinden tarîkat hilâfetnâmesini alarak, sâdât-ı Nakşibendiyye silsilesine halîfe olarak dâhil olunmuşlardır. Bu büyük irşâd vazîfesine nâil olduktan sonra, Bursa Ovası’nda yer alan İzvat Köyü’nde takrîben 15 ila 16 sene boyunca halkı irşâd ile meşgul olmuş, gönülleri Kur’ân ve tasavvuf nûruyla tenvîr etmiştir.

2 Teşrîn-i Sânî 1952 senesinde, Gümüşhâneli Dergâhı’nın postnişîni ve tarîkatta kendisinin tekke arkadaşı olan büyük velî Şeyh Abdülazîz Bekkine Hazretleri, dâr-ı bekāya göç etmeden evvel, bu ulvî vazîfeyi Mehmed Zâhid Efendi Hazretleri’ne tevdî ve tevkil buyurmuştur.

Bu emânetle birlikte, Hazret-i Şeyh 1952 yılında tekrar İstanbul’a teşrîf buyurarak Gümüşhâneli Dergâhı’nda postnişîn olmuş; bu merkezden nice sâlikin gönlünü feyz ile sulamış, nice âşık-ı sâdıkı Hakk’a irşâd eylemiştir.

Şeyh Mehmed Zâhid Efendi Hazretleri, İstanbul’a dönüşünden sonra bir müddet boyunca irşâd vazîfesine, Fatih semtinde bulunan mübârek Ümmügülsüm Mescidi’nde devâm etmişlerdir. Lâkin ilerleyen yıllarda söz konusu mescidin istimlâkine dâir bir mesele zuhûr etmiş; bu hâl münasebetiyle Hazret-i Şeyh, 1958 senesinde, vefatlarına kadar sürecek olan hizmetini îfâ etmek üzere İskenderpaşa Câmii’ne naklolmuşlardır.

Bu câmi, Hazret’in mânevî zemin üzerinde halkı irşâd ettiği, zâhiren minberden, bâtınen gönülden gönüle seslendiği bir merkez olmuştur. Cemâat-i âşıkan burada çoğalmış, sohbetleriyle şehir bir nevî mânevî şebekeye dönmüştür.

O esnâda, Ortaköy’de Yahyâ Efendi Câmii’nde postnişîn olarak vazîfe yapan büyük mürşidlerden Şeyh Abdülhayy Öztoprak Hazretleri dâr-ı bekāya irtihâl etmişlerdi. Bu hâdise üzerine, o dergâha mensup ihvân-ı kirâm, Hazret-i Zâhid Efendi’nin oraya gelmesini, vazîfeye devâm etmesini arzular olmuşlardı.

Hazret-i Şeyh, gönlünde derin bir muhabbet beslediği Yahyâ Efendi Hazretleri’ne olan hürmet ve sevgi sebebiyle bu nâzik teklife gönlünü meylettirmiş, kabûle temâyül buyurmuşlardı. Lâkin İskenderpaşa Câmii’nde cemâatin arz-ı hâli, yoğunluğu ve ısrarlı talepleri o denli kuvvetli olmuştur ki, Hazret, hizmet mahallini değiştirmeyi uygun görmemiş ve irşâd vazîfesine İskenderpaşa’da devâm buyurmuşlardır.

Bu karar, hem halkın gönlüne sekinet vermiş, hem de Hazret’in hizmetini dâimî kılmıştır.

Şeyh Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri, İskenderpaşa Câmii’nde îfâ buyurdukları irşâd ve tekke hizmetleri esnâsında, Sultan Abdülhamîd-i Sânî Hân Hazretleri’nin Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri’ne duyduğu derin muhabbetin ve teveccühün en mühim sâiki olan “İttihâd-ı İslâm” mefkûresine tam sadâkatle riâyet etmişlerdir.

Hazret, yalnız bir tekkenin değil, bütün bir Ümmet-i Muhammed’in irşâdıyla mükellef olduğunun şuuruyla hareket etmiş; irşâd-ı nebevînin çerçevesini sâdece İstanbul yâhut Anadolu ile sınırlı tutmamış, mânevî tesirini cümle İslâm beldelerine şâmil kılmıştır.

Bu ulvî hizmet, sâdece cemâat içerisinde değil; cemiyetin her tabakasında mânevî bir uyanışa vesîle olmuş, Hazret’in gönül menziline dâhil olanlar, fazîlet ve takvâ ile mücehhez bir hayâta yönelmişlerdir.

Böylece, Gümüşhâneli irfânının, İskenderpaşa merkezli yeni bir zuhûru teşekkül etmiş; Hazret-i Şeyh’in irşâdı, zamanları ve sınırları aşan fevkalâde bir tesire mazhar olmuştur.

Şeyh Mehmed Zâhid Efendi Hazretleri öyle bir zât-ı âlidir ki, yalnız mahallî cemâatlerin değil, cihânın dört bir köşesinden gelen ilim ve irfân erbâbının da muhabbetini celbetmiş, gönüllerini kendisine râm eylemiştir.

Ziyâretine gelen muhterem zevât arasında Irak Diyanet İşleri Reîsi Emced Zuhâvî Bey, Suûdî Arabistan kabinesinden bâzı vekiller, Kuveyt ve Pakistan’dan gelen ulemâ heyetleri ve daha nice muhterem âlim ve sâdât bulunmaktadır. Bu da göstermektedir ki, Hazret’in tesiri yalnız Türkiye ile sınırlı kalmamış, ümmet coğrafyasının mühim merkezlerine kadar sirâyet etmiştir.

Hazret-i Şeyh Mehmed Zâhid Efendi, Gümüşhâneli meşâyihından öğrendiği usûl üzere hareket etmiş; tekkeyi sâdece zikir ve halvet yeri değil, aynı zamanda şer‘î ilimlerin tedris edildiği bir ilim menba‘ı olarak telakkî etmiştir.

Bu kutlu irşâd ocağında, yalnız din ilimlerinde temeyyüz edecek kişiler değil; aynı zamanda cemiyetin her sahasında, devletin her kademesinde fazîletle hizmet edebilecek şahsiyetlerin yetişmesine de ehemmiyet göstermiştir. Yâni tekke, hem medrese hükmünde olmuş, hem de cemiyete yön veren mümtaz şahsiyetlerin yoğrulduğu mânevî bir mekteb-i âlî hükmüne gelmiştir.

Şeyh Mehmed Zâhid Efendi Hazretleri tekkenin yalnız zikir meclisleriyle meşgul olan bir yapıdan ibâret olmadığını; aksine, hem dinî ilimlerde hem de teknik, fen ve sâir dünyâya taalluk eden sahalarda ehil insanların yetiştirilmesinin zarûret olduğunu sıkça beyân buyurmuşlardır.

Hazret, bu husûsu şöyle veciz bir sözle hulâsa etmişlerdir: “Tekke, cemiyete adam yetiştirir; cemâate değil.”

Bu söz, onun irşâd anlayışının derinliğini ve hedefinin ne denli geniş olduğunu âşikâr şekilde ortaya koyar. Şeyh Efendi Hazretleri, dar hizip anlayışlarını, dar cemâat menfaatlerini değil; Ümmet-i Muhammed’in bütününü nazar-ı dikkate alırdı. Ona göre, tekke ehli; yalnız bir zümreye değil, cümle ümmete hizmetkâr olmalıydı.

Bu ulvî düstur üzere, Hazret’in terbiyesinde yetişen zevât, hizipçilikten müberra, ümmetin umûmî maslahatını gözeten, kalbi geniş, nazarı âlî fertler olmuşlardır. Onların derdi, yalnızca kendi çevresi, cemâati değil; İslâm ümmetinin tamâmıdır. Böylece İskenderpaşa Tekkesi, yalnız bir mânevî merkez değil; aynı zamanda ümmetin bütün katmanlarına nüfuz eden bir “irfân mektebi” hâline gelmiştir.

Ali Rıza Temel Hoca Efendi, Şeyh Mehmed Zâhid Efendi Hazretleri hakkında şu kıymetli hâtırayı bizlere nakletmektedir: “Şüphesiz ki Hoca Efendi, yalnız bir zât değil; bir mekteb, bir ekol, bir müessese-i irfândır. Zamânına da, sonrasına da iz bırakmış bir şahsiyettir. Her câmide bir imam bulunur, lâkin her bulunan zât hakîkatte ‘imam’ sıfatını tam anlamıyla taşımaz.

Hiç unutmam, Brüksel’de bulunduğum bir dönemde, Dünyâ İslâm Birliği (Râbıta)nın Genel Sekreteri şehre teşrîf etmişti. Oradaki din görevlilerine, âlimlere hitâb ederken şöyle demişti: ‘Size bir hoca misâli vereyim; hoca denildiğinde aklınıza kim gelmeli? İstanbul’a uğradığımda tanıdığım Mehmed Zâhid Efendi gibi olmalı. Evet, gerçek bir hoca işte öyledir.’”

Şeyh Mehmed Zâhid Efendi Hazretleri, İskenderpaşa Câmii’nde îrâd buyurdukları sohbetlerden birinin ardından, câmi kapısında bekleyen, ardı ardına dizilmiş araçları temaşa ederken gönlünde nükseden ince bir sızı ve ufuk açıcı bir temenniyi ihvâna şöyle beyân buyurmuşlardır: “Şu kapıda yığılmış arabaları görünce üzülüyorum. Keşke bu bireysel sermayeler bir araya getirilse de büyük ticâret hamleleri yapılsa!”

Bu latîf îkaz, Hazret’in yalnız bâtına değil, zâhirî hayâta da nüfûz eden basîretinin bir tezâhürüdür. Zîrâ kendileri, müridlerini yalnız zühd ve takvâ ile değil; cemiyetin ekonomik istiklâline katkı sunacak teşebbüs ve muvaffakiyetlerle de techiz etmeyi murâd etmişlerdir.

Hazret-i Şeyh fert fert sâhip olunan imkânların cem‘ edilerek, ümmetin menfaatine büyük teşebbüslerin inşâsını temin etmeyi arzulamış; ihvânı birlik ve müşterek gâye etrâfında toplanmaya sevk etmiştir. Bu da onun tasavvufu hayattan tecrit etmeyen, bilâkis onu hayâta tatbik eden, yaşayan ve yaşatan bir mürşid-i kâmil olduğunun işâretidir.

Şeyh Mehmed Zâhid Efendi Hazretleri, sâdece gönülleri tedâvi eden bir mürşid değil, aynı zamanda ümmetin dünyevî dertlerine de derman arayan bir hikmet menba‘ıydı. Bir gün câmi çıkışında, cemâatin gönüllerini titreten şu temennide bulunmuşlardı: “Keşke bir hastânemiz olsa.”

Bu söz, onun yalnız irşâd değil; sağlık, eğitim ve iktisat gibi hayâtın her alanında ümmete hizmeti şiâr edinmiş bir mürşid olduğunu bir kere daha gözler önüne sermektedir.

Şeyh Mehmed Zâhid Efendi Hazretleri’nin mübârek damadı ve hayru’l-halefi olan Prof. Dr. Esad Coşan Hoca Efendi, onun bu derin yönünü, 13 Kasım 1992 târihinde Süleymâniye Câmii’nde icrâ edilen “Mehmed Zâhid Kotku Hoca Efendi’yi Anma Toplantısı”nda şu sözlerle ifâde buyurmuşlardır:

Şeyh Mehmed Zâhid Efendi Hazretleri hayâtı boyunca yalnız ibâdet ve zühd ile meşgul olan pasif bir sûfî değil; bilakis sosyal hayâtın nizâmı, cemiyetin tekâmülü ve devletin idâresine liyâkat sâhibi insanların gelmesi adına da açık bir işâret ve yüksek bir himmet sergilemişlerdir.

Hazret’in bu yönü, onun irşâd çizgisini yalnız tarîkat dâiresiyle sınırlandırmadığını; Ümmet-i Muhammed’in siyâsî, ictimâî ve idârî sahalarda da selâmetini gözeten, basîret sâhibi bir mürşid-i kâmil olduğunu açıkça gösterir.

Cennetmekân Zâhid Efendi Hazretleri, yalnız gönül terbiyesiyle değil, fiilî teşebbüsleriyle de örnek alınacak pek çok fazîletli sıfata mâlikti. Onun önderliğinde ve işâretleriyle Balkanlar ve Anadolu coğrafyasını kapsayacak şekilde, Türkiye’nin o zamâna kadarki en büyük motor fabrikası kurulmuştur.

Bu, yalnızca iktisadî bir teşebbüs değil; ümmetin istiklâlini, izzetini ve kudretini tahkim eden bir mânevî seferberliktir. Kur’ân-ı Kerîm’in, ‘Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın...’ (Enfâl, 60) emrine ve Resûl-i Ekrem’in sünnet-i seniyyesine muvâfık bir hizmettir.

Şeyh Mehmed Zâhid Efendi Hazretleri yalnız tekke mihraplarında değil; aynı zamanda cemiyetin sanâyi ve iktisat zemininde de yol gösterici, istikāmet verici bir rehber-i küll idi. Hazret’in dizinin dibinde, onun delâletiyle, onun irşâd ve işâretleriyle gerçekleşen bu muazzam teşebbüs, şeklen teknik ve sanâyiye dâir görünse de mâhiyet îtibârıyla tam mânâsıyla dinî bir şuurla inşâ olunmuştur.

Zîrâ, Cenâb-ı Hakk Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurmaktadır: “Ve e‘iddû lehum me’s-teta‘tum min kuvvet (onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayınız).” (Enfâl Sûresi, 60)

Ve Rasûl-i Ekrem Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) de şöyle buyurmuşlardır: “el-Mü’minü’l-kaviyyü hayrun ve ehabbu ilallâhi mine’l-mü’mini’z-za‘îf…(Kuvvetli mü’min, zayıf mü’minden daha hayırlıdır. Her ikisinde de hayır vardır; ancak Allâh, kuvvetli olanı daha çok sever.)”

İşte bu Nebevî ve Kur’ânî esaslara istinâden, Hazret yalnız tarîkat ve zikir meclisleri ile iktifâ etmemiş; belki bizzât teşvik ve tasvîb ile, sosyal, teknik ve ekonomik pek çok teşebbüsün öncüsü olmuş; Ümmet-i Muhammed’in kudretli bir cemiyet olarak vücûd bulmasına vesîle olmuştur.

Bu irfânî işâretle, Balkanlar başta olmak üzere Türkiye ve sâir İslâm coğrafyasını içine alan en büyük motor fabrikasının kurulması onun delâletiyle vâki olmuştur. Bu da göstermektedir ki, Hoca Efendi Hazretleri yalnız rûhları değil, toplumun maddî ve teknik geleceğini de ihyâ eden nadîde bir mürşid-i kâmildi.

İşte burada şu mühim hakîkate işâret etmek zarûrîdir ki, zühd ve takvâ yoluna giren kimseler hakkında zaman zaman bâzı menfî mülâhazalar, nefsânî ve yüzeysel tenkitler yapılagelmiştir. Tasavvuf, bâzılarının nazarında hâşâ yalnız bir kenara çekilmek, terk-i dünyâ eylemek, dünyâya bigâne kalmak, pasifleşmek; hattâ daha da ileri gidilerek, başkasının sırtından geçinmek gibi haksız isnadlara mâruz bırakılmıştır.

Lâkin bütün bu iddiâların bâtıl ve mesnedsiz olduğunu müşahhas sûrette ispat eden zât, işte Şeyh Mehmed Zâhid Efendi Hazretleri’dir.

Zîrâ o, hem bir ârif-i billâh idi; hem de hayâtı boyunca ümmetin ve milletin hayrına olan her alanda ister dinî, ister ictimâî, ister iktisâdî sahada olsun fiilen faaliyet gösteren, teşvik eden, önderlik eden, zemin hazırlayan bir mürşid-i kâmildi.

Mânevî makāmı son derece yüksekti. Şöhreti yalnız memleket dâhilinde değil, cihanın dört bir tarafına yayılmıştı. Gerek yurt içinde, gerekse yurt dışında sayısız halîfeleri, muhibbânı ve talebeleri vardı. Lâkin yalnız rûhânî büyüklüğüyle değil; hayâtın her sahasında Müslümanların saadetini ve selâmetini gözetmesiyle de gerçek bir önderdi.

Hazret-i Şeyh’in hayâtı, tasavvufun ne denli yapıcı, kuşatıcı ve terakkîye vesîle bir mekteb-i irfân olduğunu fiilen göstermiş; sûfîliği küçümseyen tüm tenkitlere âdetâ sükût ettiren, lisân-ı hâl ile konuşan bir cevap olmuştur.

“Sonra sosyal hayatta pasif bir şekilde, yalnız ibâdetle meşgul olmayıp aynı zamanda sosyal hayâtın tanzimi, cemiyetin yükselmesi için politika tarafına da yâni devletin yönetilmesine, devletin iyi insanlar tarafından yönetilmesi tarafına da işâreti ve o tarafa da himmeti olduğundan o sahada da çalışmalar yapılmıştır. Hocamız cennetmekan hazretleri bu kadar geniş bir dâire tesis etmiş olmanın yanı sıra, ibret alınacak birtakım vasıfları olan bir kimsedir. Balkanlar’ın ve Türkiye’nin en büyük motor fabrikasını ilk önce o kurdurmuştur.

Onun dizi dibinde, onun işâretleriyle ve bu kadar büyük çapta yâni teknik bir iş. Aslında dînî bir iş değil ama nasıl, âyet-i kerîmede düşmanlar için her çeşit gücün kuvvetin hazırlanması Kur’ân-ı Kerîm’de emredilmişse; nasıl Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Hazretleri; el-Mü’minü’l-kaviyyu hayrun ve ehabbü ilallâhi mine’l-mü’mini’z-za‘îfi ve fî küllin hayrun (kuvvetli Müslüman zayıf Müslüman’dan daha hayırlıdır. Her ikisi de hayırlı olmakla berâber hem daha hayırlıdır hem de Allâh onu daha çok sever. Allâh indinde daha sevgilidir)’ buyurduğu için, yâni sâdece tasavvufî bir çalışmayla kalmamış aynı zamanda bu çeşit çalışmalarda sosyal ve teknik ve ekonomik çeşitli birçok teşebbüsleri başlatmış bir kimse olması bakımından, Balkanlar’ın yâni Türkiye ve diğer devletler dâhil en büyük motor fabrikasını kurdurmuştu.

Böylece şu noktaya işâret etmek istiyorum ki yâni dervişlik, tasavvuf, işte bir kenara çekilip terk-i dünyâ eyleyip, dünyâyla meşgul olmamak, pasif kalmak, bu sebepten de, böyle olduğundan dolayı da zararlı olmak, başkasının sırtından geçinmek gibi tenkitler yapılıyor.

Bunun doğru olmadığının müşahhas misâlidir Hocamız. Yâni evet, böyle bir ârif idi. Mânevî makāmı böyle yüksekti. Şânı, şöhreti hudutlardan cihânın her tarafına yayılmıştı. Memleketin içinden, dışından nice halîfeleri, nice muhibbânı vardı ama bir taraftan da yâni hayat için lüzumlu, İslâm’ın kuvvetlenmesi için gerekli, Müslümanların saâdeti için, selâmeti için lâzım olan her işte de önder idi ve onları yaptıran, fiilen yapan ve bunlar için gerekli zemini tesis eden, ettiren bir kimse idi. Hayâtı, tasavvufun ne kadar güzel olduğunu gösteren ve tasavvufa yapılan tenkitlerin hepsine müşahhas bir cevap mahiyetinde olan bir kimse idi.”

Prof. Dr. Nazif Gürdoğan motor fabrikası husûsunu şöyle anlatıyorlar: “Hoca Efendi kendi kültürümüze sâhip olmak ve bâtının pazarı olmaktan kurtulmak için, temel ihtiyaçlarımızı karşılayacak bir sanâyileşmenin, ekonomik ve siyâsî bağımsızlığın elde edilmesinde önemli bir güç olduğuna inanıyordu. Bu yüzden Türkiye’nin sanâyileşme târihinde çok önemli bir girişim olan Gümüş Motor Fabrikası’nın kurulmasında öncü olmuştur. Erbakan Hoca’nın gerçekleştirdiği bu önemli proje Hoca Efendi’nin sohbetlerinde ve teşvikiyle oluştu.”

Prof. Dr. Sebahaddîn Zaim Bey’in bu konuda bir hatırası şu şekildedir: “Profesör olmak üzere 1964’te Almanya’ya gitmiştim. Ben oradayken Hoca Efendi, Necmettin Bey’le berâber Almanya’ya geldi. Patent alma görüşmeleri için Hatz Motor Fabrikası’nı ziyâret etmek üzere randevu aldık. Skoda’nın kalitesi iyi olmadığı için bir Alman firması tercih edilmişti. Hatz motorları dünyâca meşhurdu. Grafting’de oturuyordum. Berâberce arabayla Münih’e doğru yola çıktık. Benim niyetim bir Volkswagen alıp Türkiye’ye öyle dönmekti. Yeni terfî ettiğim için gelir durumum buna müsâitti. Hoca Efendi ile birlikte arabada seyir hâlindeyken yanımızdan Mercedes marka bir otomobil geçti.

Aramızda hiçbir konuşma geçmediği hâlde Hoca Efendi arabayı görünce birden ‘Güzel bir araba… İnşâallâh sen de böyle bir Mercedes’cik alırsın’ diye temennîde bulundu. Gel zaman git zaman Volkswagen’den vazgeçtim, Onun yerine bir Mercedes almaya karar verdim. 1964’te memleketime dönerken almış olduğum o otomobili de yanımda getirdim. Hoca Efendi’nin her vefât yıl dönümünde bu hâtıramı dile getirir ‘Mercedes otomobilimi bana Hoca Efendi aldırdı.’ diye.

Gümüşhânevî Tekkesi’nin hulefasından Şeyh Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri bütün bu icrâatleri mürşidlerinin ahbab-ı yârânı olan Sultan Abdülhamîd Hân’ın mefkuresine, hayallerine ve arzularına muvâfık düşmekteydi. Şeyh Zâhid Efendi Hazretleri İttihad-ı İslâm’ın önemi hakkında şu şekilde sohbet etmişlerdir: “Görmez misin ki, yağmur ne kadar çok yağarsa yağsın, tânecikleri hemen birleşir, toplanırlar. Derken dereler, nehirler meydana gelir. Netîcede bunlar barajları doldurur. Enerji santrallerini işletir, arâziyi sular, şehirlerin elektriğini temin ederler. Bu nîmet sâyesinde insanlar rahata kavuşur, işleri kolaylaşır. Bu ne büyük bahtiyarlıktır. Bundan ibret almalı, birlik ve berâberliğimizi temine çalışmalıyız.”

Bu meyanda Şeyh Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri, Ali Haydar Efendi Hazretleri’ni, Sâmî Efendi Hazretleri’ni sürekli ziyâret ederdi. Mahmud Esad Coşan Efendi Hazretleri’nin muhterem kayınpederi Şeyh Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri’nden naklettiği üzere mürşid-i azîzi Şeyh Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri hacc yolculuğunda Menzil Tekkesi’nin bânîsi Şeyh Seyyid Abdülhakim el-Huseynî Hazretleri’ni de ziyâret etmişler.

Dâmâd-ı muhteremleri Esad Coşan Hoca Efendi de aynı hassâsiyet, muhabbet ve uhuvvetle zamânındaki meşayihla muhabbetini devâm ettirmiştir. Mürşidi Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri’nin cenâze namazını muhterem Mahmud Efendi Hazretleri’nin kıldırmasını istemiş, Mahmud Efendi Hazretleri de kıldırmıştır.

Merhûm Esad Coşan Hoca Efendi’nin yine aynı meyanda bir hâtırası da şu şekildedir: Esad Coşan Hoca Efendi Malatya’da bir spor kompleksinde konferansa geldikleri Muhsin Yazıcıoğlu, vâlî yardımcısı Cevdet Can’ın da hazır bulunduğu o günde konferans sonrası kendisine o dönemde Adıyaman Menzil’de irşâd vazîfesini deruhte eden Şeyh Seyyid Muhammed Râşid Hazretleri’nin akrabâlarından Seyyid Saîd Efendi kendisini ziyârete gittiğinde yanındakiler Esad Hoca Efendi’ye gelenin Seydâ Hazretleri’nin yakın akrabası olduğunu söyleyince özel bir muâmele ile ayağa kalkıp, yanına doğru giderek sarılmışlar, çok sevindiğini söyleyerek Seydâ Hazretleri’ne olan husûsî muhabbetinden bahsetmişlerdir.

Çok zor günlerde diyanetin Bedîüzzaman ve eserleri hakkında istediği heyet raporunda müspet kanâatlerini yazdığından Saîd Nursî kendisine özel duâ etmiştir. Sâmî Efendi Hazretleri’nin çok yakın talebeleriyle dostluğunu devâm ettirmiştir. Mahdum u azîzi Nureddîn Çoşan Efendi’yi ziyâret ettiğimde de aynı asâlet, nezâket ve letâfeti müşâhede ettim.

Şeyh Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri, bu istikāmette tüm meşâyih-ı kiram ve ulemâ-i izâm ile husûsî bir muhabbet üzere bir irşâd metodu izlemiştir. Mahmud Efendi Hazretleri ile dostluğunu devâm ettirmiş, Sâmî Efendi Hazretleri ile dâimâ hasbihal etmiş, Abdülhayy Hazretleri’nin hâtırını dâimâ gözetmiş, Ali Haydar Efendi Hazretleri’ni sık sık ziyâret etmiştir.

Bunu nakleden Esad Efendi kendilerinin Şeyh Seyyid Muhammed Râşid Hazretleri’ne husûsî bir muhabbetlerinin olduğunu beyân etmişlerdir. Bir mecliste o âilenin büyüğü Seyyid Muhammed Sâkî el-Huseynî Hazretleri’nden Şeyh Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri’ne husûsî bir muhabbetlerinin olduğunu müstemi‘ olmuştum.

Şeyh Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri’nin irşâd halkasında Gümüşhânevî Tekkesi’ndeki Sultan Abdülhamîd Hân döneminden beri devâm usul üzere din, vatan ve ümmete hizmet eden nice kıymetli zevat yetişmiştir. Bunun için kendisine “Görünmeyen Üniversite” lakabı verilmiştir.

İrşad halkasında yetişenlere başlıca şu zevat örnek verilebilir: Merhûm Turgut Özal, Korkut Özal, Prof. Dr. Necmeddîn Erbakan, Prof. Dr. Sebahaddîn Zaim, Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan, Prof. Dr. Cevad Akşid, Prof. Dr. Esad Coşan, Prof. Dr. Ali Yücel Uyarel…

Şeyh Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri’nin tekkesinde burada adını saymakla bitiremeyeceğimiz daha nice prof, dr, bürokrat, ilim, irfân ve fen adamı yetişmiştir. Anayasa profesörü Selçuk Özçelik Hoca dahi merhûm Ahmet Davutoğlu Hoca Efendi’ye “Zâhid Efendi’den ders almak istiyorum. Zîrâ bu meseleleri bizden iyi biliyor” demiştir.

Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin husûsî muhabbet ve ihtirâmına mazhar olan Şeyh Ali Haydar Efendi Hazretleri, Şeyh Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri’ne sevgisini şöyle açıklamıştır: “Hasip Efendi’yi tanırım, büyük zattı. Azîz Efendi’yi de tanıdım, o da büyük bir insandı. Amma şu Bursalı Zâhid Efendi’yi görüyor musunuz, büyükler büyüğü Gümüşhâneli’nin ta kendisi.”

Bu tekkenin Şeyh Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri’nden devâm eden silsilesi Cumhûriyet döneminde İskenderpaşa merkezli hizmetine devâm etmiş, Devlet-i Aliyye döneminde olduğu gibi Sultan Abdülhamîd Hân’ın ğaye-i hayaline sahib nice zevat yetiştirmiştir.

Şerif Mardin, Şeyh Mehmed Zâhid Kotku Efendi’nin irşâdındaki tesiri sosyolojik olarak bu etkiyi analiz ederek: “Kotku, Nakşibendiliğin operasyonel kodlarında yeniden inşâya gitmiş ve sosyal alana âit olanı, siyâsî alana taşımıştır” demiştir.

Şeyh Mehmed Zâhid Kotku Efendi’nin hayru’l-halefi, dâmâd-ı muhteremi, kıymetli mürşid Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Efendi Hazretleri İlim ve Sanat Dergisi’ndeki “Ülkemizde İslâm Kültür ve Medeniyetini Koruma ve Geliştirme Çareleri” isimli makalesinde Gümüşhânevî tekkesinin kendi himmet dâirelerine devâm eden hizmet kulvarının irşâd noktasındaki hedefini şu şekilde târif etmektedir: “Her il, ilçe ve beldede derhal bir ilim, ahlâk, çevre ve kültür derneği kurmak, yörede yapılacak çalışmaları buralarda müzâkere etmek; böylece doğal, sosyal ve târihî çevreyi, inanç, bilim, mîmarlık, sağlık ve estetik esaslarına tam uygun olarak korumak ve geliştirmek için kararlar almak ve bunları titizlikle uygulamak.”

Mahmud Esad Coşan Hoca Efendi Hazretleri “Aklımızın ucundan bile geçmezken yüce Mevlâmız bize Kafkasya’yı, Orta Asya’yı açtı; önümüze göz kamaştırıcı fırsatlar yığıyor.” şeklinde etbâına ittihâd-ı ğâye-i hayâlini işâret etmiştir.

“Şeyh Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî Hazretleri Osmanlı’nın son yüzyılı olan on dokuzuncu asırda, bu asrın tamâmına yakın bir zamânı yaşamış, devrin inişli çıkışlı her hâdisesine şâhitlik etmiş bir âlim, sûfî müelliftir. Özellikle hadîs merkezli tedris faaliyetleriyle dikkat çekmiş, kitapları ve yetiştirdiği talebe ve halîfelerini İslâm dünyâsının bütün bölgelerine göndererek tedris ve irşâd çalışmalarını sürdürmelerini istemiş bir ârif-i billâh , mürşid-i kâmil-i mükemmildir. Onun geliştirdiği ilim ve irfân anlayışını, yetiştirdiği talebe ve halîfeleri, kimisi memleketlerinde kimisi de sâir beldelerde olmak üzere devâm ettirmişlerdir. Kurdukları câmi/medrese/tekke yapısıyla Osmanlı’nın son, Cumhûriyet’in ise ilk devirlerinde halkı ilim ve irfân yönünden beslemişlerdir.”-

Mahmud Esad Coşan Hazretleri’nin Beyânı Üzere Gümüşhânevî Hazretleri: Zamânın Kalbini Aydınlatan İrfan Kandili

Mahmud Esad Coşan Hazretleri’nin ifâdeleriyle Gümüşhânevî Hazretleri, sâdece bir mürşid değil; aynı zamanda bir medeniyet mîmârı, gönülleri ilim ve hikmetle îmâr eden bir kalb ehliydi. O, sohbetleriyle sükûtu konuşturan, suskun kalpleri mârifetle nurlandıran, zikir meclislerinde ruhlara ebedî neşve bahşeden bir nûr menba‘ı idi.

Esad Coşan Hazretleri, onun hakkında “Zamânın içindeki bir asr-ı saâdet mührüdür” diyerek, yalnız yaşadığı çağa değil, gelecek nesillere de irfânı ile yön verdiğini beyân etmiştir.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin her hali, zâhir ve bâtın ilmiyle yoğrulmuş bir kemâl portresidir. Onun yolunda yürüyenler, ilmiyle amil, kalbiyle ârif bir ümmetin mihenk taşları olmuşlardır. Mahmud Esad Coşan Hazretleri’nin bu gönül takdiri, Gümüşhânevî Hazretleri’nin kıyâmete dek sürecek irfân mîrâsını özetleyen bir nişânedir.

Mahmud Esad Coşan Hazretleri Gümüşhânevî Hazretleri hakkında şu meyanda buyuruyor:

Gümüşhânevî Hazretleri, ilmin ve hikmetin zirvesine ulaşmış, zühd ve takvâ ile bezenmiş, yalnız zamânının değil, ümmetin irfân târihine adını altın harflerle nakşetmiş bir mürşid-i kâmildir. İstanbul’un kalbinde vücut bulan dergâhı, yalnız bir tarîkat ocağı değil, âdetâ bir medrese-i şerîfe, bir maârif ve mârifet menba‘ı olmuş; ilmî kudretiyle ümmete rehberlik etmiştir. O, hadîs ilmine olan vukûfiyetiyle son devrin en parlak muhaddislerinden biri sayılmış ‘Hâtimetü’l-Muhaddisîn’ ünvânına lâyık görülmüştür.

Kaleme aldığı eserlerde, yalnız sahîh rivâyetlere değil, zayıf kabûl edilen hadîs-i şerîflere de yer vermiş; zîrâ onun için bu tür rivâyetler birer işâret, birer remz, birer ledünnî sır mâhiyetindeydi. Bu neşriyât ile sâdece ilmi korumamış, tasavvuf ehlinin de iç âlemine fener olmuştur. Onun eserlerini hakkıyla mütâlaa eden bir derviş, sâdece bir zahid değil; aynı zamanda şerîata vakıf, hakîkate ehil bir âlim olmaya namzettir.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin tasavvufa kattığı en büyük değerlerden biri de, hizmeti tarîkatların müşterek esası kılmasıdır. O “her derviş, her mürîd, halka hizmetle Hakk rızâsını aramalıdır” diyerek, insanı sâdece ibâdetle değil, fiili gayretle de yücelten bir anlayış sergilemiştir. Onun yolunda yürüyenler, toplumun her köşesine rahmet ve hikmet taşıyan birer hizmet eri olmuşlardır.

Bütün bu yönleriyle Gümüşhânevî Hazretleri, yalnızca bir şeyh değil; bir müceddid, bir mütefekkir, bir muhaddis ve ümmete örnek bir model şahsiyet olarak asırlara ışık tutmaktadır. Onun gâyesi, yalnız sûfîler değil; aynı zamanda gerçek âlimler ve salih önderler yetiştirmekti ve bu gâye, onun eserlerinde ve yetiştirdiği gönül erlerinde mücessem bir hakîkat olarak yaşamaktadır.

Bizim tâbi olduğumuz yol, mü’minin izlediği seyr ü sülûk, şerîat-ı garrâ-yı Muhammediyye’nin çizgisine sâdık kalmakla mümkündür. Bu çizgiden en ufak bir sapmanın dahi emniyetle telâfi edilebilmesi, ancak ve ancak Hazret-i Fahr-i Kâinat Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in mübârek kelâm-ı nebevîlerine sarılmakla mümkündür. Hadîs-i şerîf olmaksızın, şerîatın tâyin ettiği sırât-ı müstakîm üzere yürümek imkânsızdır; zîrâ şerîatin çizgisi kıl ucu kadar ince, kılıç keskinliğinde şedîddir.

Bu çizgi üzere sâbit kadem olmak, Rasûl-i Ekrem (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in sünnet-i seniyyesine ittibâ ile, hadîs-i şerîfe râm olmakla, takvâyı şiar edinmekle, ihlâsı düstur kılmakla mümkündür. Ancak bu esaslar ile vuslat yoluna revân olunur, saâdet-i dâreyn kazanılır.

Binâenaleyh, bizim intisâb ettiğimiz yol -ki hamd ü senâ Mevlâmız’adır, bu nîmeti bizlere lutfeylemiştir- diğer tarîklere nisbetle daha râgıb ve müfaddal bir yoldur. Bu sözü ne bir şahsî iftihâr vesîlesi olarak, ne de bir reklam kasdıyla beyân ediyorum. Belki bu, sırf Cenâb-ı Hakk’ın bizlere ihsân ettiği büyük nîmeti zikredip tahdîs-i nîmette bulunmak içindir. Hamdım Allâh’adır, minnetim Hakk’adır.

Zîrâ bizler, tasavvufa, dîne, millî kültür ve kadîm târihimize karşı ileri geri, nevzuhur ve hezeyan dolu sözlerin sarfedildiği bir devrin çocuklarıyız. Her türlü zehirli şerbet bizlere sunuldu. Lâkin biz o şerbetleri her ne kadar tadıp da tattıysak da, yutmadık. Lisânımız o şerbetlerin nefasetsiz tadını bildi lâkin rûhumuz o zehri içine çekmedi.

Eğer bütün bu tâlî yollar, çorak patikalar ve çamurlu geçitler arasında biz bu yolu tercih etmişsek; elhamdü lillâh, bu Cenâb-ı Hakk’ın üzerimizdeki büyücek bir lütfudur, rahmetidir, inâyetidir.

İmdi, bizim büyük rehberimiz, üstadımız, mürşid-i kâmilimiz Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri; Nakşibendiyye, Kādiriyye, Sühreverdiyye, Kübreviyye ve Çeştiyye tarîklerini bünyesinde cemetmiş Hâlidiyye kolunun âdetâ rûhânî nâşiri ve bârikâ-yı hakîkatin mümessilidir.

Şöyle ki, gerek Batı dünyâsının, gerekse Arab âleminin mûteber kaynaklarında dahi ismi zikredilen, fazîlet ve kemâl ile mevsûf olan bir zattır. Tekkede tahsil edilen medrese ilimlerinin bir numûnesi olarak, Râmûzü’l-Ehâdîs nâmında bir hadîs mecmûası tertîb etmiş, onu sülûk yolunda rehber eylemiştir.

Gümüşhânevî Hazretleri buyuruyorlar ki: “Bu hadîs kitabını okuyunuz! Zîrâ onu okur, hazmederseniz, hem sâlih bir mü’min olursunuz, hem de kayda değer bir âlim olursunuz.”

Yâni tasavvuf yolunun zemîni nedir? Hadîs-i şerîftir. Menba‘ı neresidir? Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bu esas üzere hareket edildiğinde, tasavvuf caddetü’l-kübrâda, yâni en geniş ve selâmetli yolda seyrini sürdürebilir. Yoksa, bidat ve dalâlet yollarına, çıkmaz sokaklara sapma tehlikesi doğar. Bu istikāmet üzere gidilirse, tasavvuf ilk zamanki safiyetini, o bâtınî güzelliğini muhâfaza eder.

Gümüşhânevî Hazretleri öyle bir âlimdir ki, hadîs ilmine vâkıf, tasnîfte mahîr, geceleri uyku nedir bilmeyen, her dâim ilim, irfân ve irşâd ile meşgul olan bir zattır. Kalem elinden düşmemiş, kitaplar te’lîf etmiş; husûsiyle tasavvuf bahislerinde mütebahhir olmuştur. Hazret buyuruyor: “Tasavvufta en yüksek makam, aşk makāmıdır.”

Bu hakîkatin menşei nerededir? Nasıl bir müşâbehet zuhûr eder? Zîrâ Ahmed-i Yesevî Hazretleri, Hâcegâniyye silsilesinin esâsı olan Abdülhâlik-ı Ğücdevânî Hazretleri’nden feyz almıştır. Hacı Bektaş-ı Velî dahi, Ahmed-i Yesevî’nin mânevî terbiyesinden nasipdâr olmuştur. Bizim Gümüşhânevî Hazretimiz de, aynı Nakşibendî tarîkatının İmâm Rabbânî menşeli Müceddidiyye kolundan feyz alarak, aynı zirveye ulaşmıştır.

Bizim sülûk ettiğimiz yol, yâni mü’minin hakîkî yolu, şerîat-ı garrâ-yı Muhammediyye’nin çizgisinden zerrece sapmamakla sâlim kalabilir. Bu sâlimiyetin, bu istikāmetin teminatı ise yalnız ve yalnız, Hazret-i Rasûl-i Ekrem (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in mübârek kelâm-ı nebevîlerine sımsıkı sarılmaktır. Zîrâ hadîs-i şerîf yolundan ayrıldığınız anda, şerîatın nûrânî hatt-ı istikāmetinde kalamazsınız; istikrardan sapar, şaşarsınız.

Zîrâ o çizgi öylesine incedir ki, kıl ucu kadar nâziktir; ve öylesine keskindir ki, kılıç kadar celâldir. O çizgiye sâbit kadem olmak ancak ve ancak hadîs-i şerîfe ittibâ ile, onun rehberliğinde yürümekle, takvâyı kendine yol bilmekle, ihlâs ile hareket etmekle mümkündür. Bu sûretle hem zâhirde hem bâtında murâda erişilir.

Bu sebebledir ki, yolumuz -ki bu yolu bize nasîb eden Rabbimize nihâyetsiz hamd u senâlar olsun- sâir yolların fevkinde, daha râşid, daha selîmdir. Bu sözüm aslâ bir fahr u iftihâr için değil, reklâm veyâ propaganda kabilinden de değildir. Bilakis, Cenâb-ı Hakk’ın ihsân buyurduğu bir nîmeti tahdîs etmek, yâni anmak ve ona şükrân duymak niyetiyledir.

Biz öyle bir devrin çocuklarıyız ki, tasavvufa, dîne, milletimizin irfânına, târihimize dâir nice ileri geri, abuk sabuk ve düşmanca sözler işittik. Her çeşit zehirli şerbeti bize içirmeye kalktılar. Lâkin biz o şerbetleri tattık da, yutmadık. Dilimiz o sahte tatları tanır, lâkin gönlümüz kabûl etmedi.

Eğer bu karmaşık yollar, şaşkın sokaklar, çorak patikalar arasında biz bu hakîkat yolunu ihtiyar etmiş isek, elhamdülillâh bu, pek büyük bir nîmettir. Rabbimiz’in bizlere bahşettiği müstesnâ bir lütf-i ilâhîdir.

Büyük mürşidimiz Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri; Nakşibendiyye, Kādiriyye, Sühreverdiyye, Kübreviyye ve Çeştiyye tarîklerini mücâmi‘, yâni cemeden, Hâlidiyye kolunun mümtaz bir sadrıdır. Hem Batı âlimlerinin hem Arap müelliflerinin eserlerinde ismine tesâdüf olunan, şöhretiyle değil, irfânıyla yâd edilen bir zattır.

Tekkenin talebesi için bizzât bir hadîs mecmûası tertîb etmiş, “Râmûzü’l-Ehâdîs” nâmıyla bu eseri ders kitabı kılmıştır. Gümüşhânevî Hazretleri buyurur ki: “Bu hadîs kitabını okuyun! Onu okur, sindirirseniz; yalnızca sâlih bir Müslüman değil, aynı zamanda zâhidâne bir âlim de olursunuz.”

Bu, tasavvufun rotası nereye müsteniddir? Hadîs-i şerîfe. Peki, hadîs nereden feyz alır? Kur’ân-ı Kerîm’den. O hâlde tasavvuf bu asıl kaynaklara dayanınca, hak yol olan cadde-i kübrâda yürür; çıkmaz sokaklara sapmaz, sapmaz. O zaman ilk saflığını, ilk Nebevî güzelliğini muhâfaza eder.

Vâkıa odur ki, İstanbul’dan sefere revân olduk; ekspres yola çıktık. Meclisimizden biri “Benzinimiz az, ilk benzinciye uğrayalım” dedi. İlk uğradığımız benzinlikte karşımıza çıkan zat, sîmâsıyla mütebessim, hâliyle Müslüman bir insan idi.

Kendisini muhâtab aldık: “Ey zât! Seni pek seviyoruz. Lâkin sen kimsin? Memleketin neresidir? Hatırlat bir daha.” Cevâben dedi: “Ben Maraşlıyım.”

“Yâhu neden seni böylesine seviyoruz ki?” O zaman tebessüm etti, kalbinden gelen bir sükûnetle buyurdu: “Çünkü ben de Nakşî tarîkatına mensûbum.”

Biz de Nakşî silsilesine mensup olduğumuzdan, muhabbet bağımız, kardeşlik damarıyla anında çekilmişti. Hayret ve hayranlıkla sorduk: “Peki, nasıl oldu da Nakşî oldun?”

O nâzik lisanla anlatmaya koyuldu: Hocam, bizim aslî menşeimiz seyyiddir. Biz, Fahr-i Kâinât Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in nûrânî soyundan geliyoruz. Dedem Muhammed Vehbî, Medine-i Münevvere’de iken bir gece rüyâsında, nûrânî bir zât ona şöyle hitâb etmiş: “Ben felan kişiyim, İstanbul’a benim yanıma gel!” Dedem de rüyâda: “Baş üstüne!” deyip kabûl etmiş.

Sabah olur olmaz, derhâl niyetini tâzeleyip azığını almış, rüyânın izinde yola düşmüş. Medîne-i Münevvere’den İstanbul’a, sırf bir rüyânın işâretine tâbi olarak gelmiş. Lâkin İstanbul’a varınca, kimi bulacağını, nereye gideceğini bilemez hâldeymiş. Eminönü’nün kalabalık çarşısında yürürken birisi omzuna dokunmuş.

“Sen Medîne’den gelen Muhammed Vehbî misin?” demiş. “Evet” diye şaşkınlıkla cevap vermiş. “Haydi peşime düş! Beni tâkip et!” denilmiş.

O önde, dedem arkada, şimdiki vilâyet binâsının karşısında bulunan bir binâya kadar gitmişler. İçeri girdiklerinde onu bir zâtın huzûruna çıkarmışlar. “Öp bakalım elini!” demişler.

Dedem elini öpmek üzere başını kaldırdığında, rüyâsında “İstanbul’a gel!” diyen zâtı tanımış. Bu zât, Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Efendimiz Hazretleri’nin tâ kendisidir. Hazret, rüyâsında Medîne’den çağırmış;

Büyük cedd-i âlîmiz Molla Abdullâh Efendi, oğulları arasında yer alan dedemiz Molla Mehmed ile birlikte iki kardeşini dahi yanına alarak İstanbul’a getirmiş ve onları Fâtih Medreseleri’ne yerleştirmiştir. Muhtemeldir ki bu seyahat esnâsında ya da sonrasında, kendisi Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Efendimiz Hazretleri’ne intisâb eylemiş, yâni tasavvuf yolunda ona râm olmuştur.

Böylesi büyük bir zât olan Gümüşhânevî Hazretleri bu büyük dedemizi derin bir sevgi ile müşerref kılmış, hattâ bir defâsında kendisine şöyle buyurmuştur: “Sen benim oğlum ol!” Ne büyük bir iltifât, ne yüce bir teveccüh! Mürşid ile mürîd arasında sâir gözlerden gizli bir mânevî babalık bağı...

Cevşen, bildiğimiz üzere duâlar arasında müstesnâ bir makāma sâhip, ehl-i kalbin dilinden düşmeyen bir münâcâttır. Cevşen-i Kebîr nâmıyla mâruf olan bu duâ, Gümüşhânevî Hocamız’ın meşhur eserlerinden Mecmû‘atü’l-Ahzâb adlı kıymetli mecmûada yer almaktadır.

Merhûm Saîd Nursî Hazretleri bu duâyı pek ziyâde sevmiş, onu oradan iktibâs etmiştir. Bugün Risâle-i Nûr talebeleri, o duâ ile kalplerini nurlandırmakta, dillerini tespih ile süslemektedir. Gerçekten de Cevşen, lisân-ı hâl ile edilen yüce bir duâdır.

Gümüşhânevî Hazretleri başındaki saçlar döküldüğünde aldırış etmezmiş. Lâkin sakalından bir tel yere düşse, hemen onu arar bulur, yerden alır, îtinâ ile muhâfaza edermiş. Neden? Zîrâ şöyle buyururmuş: “Ben sakalımı ibâdet niyetiyle bıraktım. İbâdetten olan bir şeyin ayaklar altında kalmasına gönlüm râzı olmaz!”

İşte bu, büyüklerin hassâsiyetine, inceliğine dâir fevkalâde bir misâldir. Saç, tabî olarak uzar; lâkin sakal, sünnet niyetiyle, yâni ibâdet maksadıyla bırakılır. O hâlde yere düşen sakal telini muhâfaza etmek, bir ârifin derin edep ve takvâsını gösterir. Ne zarif, ne derûnî bir anlayış!

Râmûzü’l-Ehâdîs gibi kıymetli bir eserin müellifi olan Gümüşhânevî Hazretleri, bâzı hadîslerin altına şu şekilde not düşmüştür: “Bu hadîs, hadîs ulemâsı tarafından tâkîbata uğramıştır.”

Evet, bâzı rivâyetlerde “mevzû”, “lâ şey’” gibi tâbirler vardır. Gümüşhânevî Hazretleri bu tür rivâyetleri esere almış olsa da, kesinlikle onları tanımaktan âciz bir zât değildir. O, hadîs ilminin erbâbıdır, neyi aldığını, neyi niçin yazdığını bilir.

Bir defasında, Mekke-i Mükerreme’de, Peygamber Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in sülâlesinden gelen, zerâfet ve ilimle mücehhez bir zât-ı âlimle bu meselenin müzâkeresini ettik.

Şöyle buyurdu: “Mutasavvıflar, rivâyetlere hüsn-i zan ile yaklaşmışlardır. Lâkin hadîs ulemâsı ise kaşlarını çatar, sert bakışlarla tetkîk ederler. Bu da işin tabîatıdır.”

Gümüşhânevî Hazretleri’nin yaptığı şu ince tavır takdire şâyandır. Bâzen mevzû olduğu söylenen bir hadîsi nakleder, ardından: “Bu rivâyet mevzûdur” diye açıkça beyân eder.

Lâkin bununla kalmaz; aynı mânâyı destekleyen sahîh başka rivâyetleri de ekler. Böylece der ki: “Bâzı ulemâ bu hadîsi mevzû addetmiş olabilir; ancak ben size o mânânın varlığını ve kıymetini göstermek istiyorum.”

İşte bu, mürşid-i kâmil olmanın, irşâd ehli olmanın şânıdır. O, lafzı değil, mânâyı gözetir.

Bilinmelidir ki, bir hadîs mevzû da olsa, içinde geçen söz bâzen latîf olur, hikmet barındırır. İmâm Süyûtî dahi mevzû hadîsler için kaleme aldığı eserine el-Le’âli’l-mesnû‘â”, yâni “Yapma inciler” adını vermiştir.

İlim ehlinden bâzıları, Gümüşhânevî Hazretleri’ni bu yönüyle tenkîd edebilir. Zîrâ ulemânın ihtilâfı tabîdir. Çağ değiştikçe, yeni gelenlerin öğrendiği bâzı hakîkatler evvelkilerin görüşleriyle çatışabilir. Bu gâyet doğaldır.

Meselâ samîmî bir İslâm âlimi, Gazâlî Hazretleri’nin bâzı görüşlerini benimsemeyebilir. Aynı şekilde, biri İmâm Rabbânî Hazretleri’nin kanâatini benimserken, diğeri Muhyiddîn ibni Arabî Hazretleri’ne meyledebilir. Bunlar, ilmin fıtratı içinde değerlendirilmesi gereken tabî farklılıklardır.

Bendeniz, dergâhımızda okutulan ders kitapları arasında bir hadîs mecmûasının yer almasını, hakîkaten pek büyük bir nişâne, mühim bir alâmet-i fârika olarak telâkki ederim. Bu, büyük bir işâret ve müjdevâr bir hâdisedir.

Kardeşlerime sıkça tavsiye ederim ki: “Riyâzü’s-Sâlihîn’i okuyunuz! Diyânet İşleri Reisliği’nin neşrettiği, sâbit ve sahîh bir hadîs mecmûasıdır. Meclislerinizde, toplantılarınızda bu eseri okuyup mütâlaa ediniz!”

Şeyh Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin mübârek halîfelerinden biri olan Trablusşam Müftüsü Ahmed ibni Süleyman el-Ervâdî Hazretleri, sırf Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Efendi’yi irşâd maksadıyla İstanbul’a gelmiş, onu bularak: “Seni irşâd etmekle vazîfelendirildim” diyerek kendisini halvete almış ve tasavvufun âdâbını, erkânını, ahlâkını ve esrârını bizzât talim ettirmiştir.

Böylece Hindistan’dan hareketle Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, Nakşibendî tarîkatının kaynağına, Müceddidiyye şûbesine yâni Ahmed el-Fârûkî es-Serhendî Hazretleri’nin rûhânî mîrâsına dayanarak, hocası Abdullâh ed-Dehlevî Hazretleri’nin rızâsını alıp bu nûru Bağdat’a taşımış, oradan Orta Doğu’ya ve nihâyet İstanbul’a ulaştırmıştır.

Gerçi Nakşibendiyye tarîkatı Anadolu topraklarında 15. asırdan îtibâren, Molla İlâhî ile mâruf olmuş, bilinir hâle gelmişti. Lâkin bu yeni rûh, bu mânevî feyz, İstanbul’da ve Anadolu’da bambaşka bir şevk, tâze bir mânevî heyecan meydana getirmiştir.

Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri, hicrî 1311 (mîlâdî 1893) yılında âhirete irtihâl etmiş büyük bir muhaddis ve fakîhtir. Terceme-i hâl kitaplarında kendisi “büyük fakîh ve muhaddis” ünvânıyla kaydedilmiş, ulûm-u şer‘iyyede mümtaz ve mütebahhir bir zât olarak meşhur olmuştur.

Tasavvufun, şerîat-ı garrâya bağlı, fıkhî esaslarla mezcolmuş ehil zatlar elinden tahsîl ve talim edilmesi, son derece mühimdir. İşte Gümüşhânevî Hazretleri de bu esas çizgide, tam istikāmet üzere yürümüş ve 114 halîfe yetiştirerek feyzini Anadolu’ya, Kafkasya’ya, Mısır’a ve bütün Orta Doğu’ya taşımıştır.

Onun vesîlesiyle Nakşibendî tarîkatı büyük bir inkişâf yaşamış, Devlet-i Aliyye’nin müdâfaasında bu sûfî âlimlerin cihâda iştirakiyle nice hizmetler hâsıl olmuştur. Hazret-i Gümüşhâneli’nin irtihâlinden sonra onun mânevî kolu devâm etmiş, Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri silsileyi sürdürmüştür. Bu muhterem zât, İstanbul’da askerlik hizmetini îfâ ederken, Ömer Ziyâüddîn ed-Dağıstânî Hazretleri’nden el alarak tarîkata intisâb etmiştir.

Ömer Ziyâüddîn Hazretleri ise Kur’ân-ı Kerîm’i ve Buhârî-i Şerîf’i hıfzetmiş ender şahsiyetlerdendir. Hakkında rivâyet olunur ki, Kur’ân’ı altı saatte hatmederdi. Bu hâliyle o, hem zâhirde hem bâtında müstesnâ bir zirvedir.

Gümüşhâneli Hazretleri şöyle buyurmuştur: “Bizi seven, bizim kitaplarımızı okuyan bizdendir.”

Bu söz yalnızca bir gönül bağına işâret etmez; Rasûl-i Ekrem Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e bağlılık gibi, tâbiiyetin bir gereğidir. Ancak daha sâbit ve bâriz bir irtibat kurulması murâd edilir. Gelmeye imkân bulamayanlar, bir vâsıta ile haber gönderir; vekâleten müzâkere edilir ve ders verilir. Böylece özel, mahrem ve samîmî bir râbıta tesis edilir. Cennet mekân Kānûnî Sultan Süleyman’ın türbesine yakın bir mevkîde, Süleymâniye’de Gümüşhâneli Hazretleri’nin kabr-i şerîfi bulunmaktadır. Türbenin girişinde, sol cihette yer alır. Aynı mekânda Mehmed Zâhid Efendi Hazretleri ile Gümüşhâneli Dergâhı’nın sâir postnişinlerinin kabirleri de mevcuttur.

Mâzîye, mefâhire sâhip çıkmak, bizlere düşen ulvî bir mesûliyettir. Bu meyanda Gümüşhâne’de iki gün süren bir Gümüşhâneliler toplantısı tertîb olundu. Vilâyet erkânı, belediye reîsleri ve halk iştirâk etti. Gümüşhâneliler hayret ve hayranlıkla şöyle dediler: “Yâhu, bizim böyle dünyâ çapında, cihânın tanıdığı bir âlimimiz varmış da, biz bunu sizden öğrendik. Allâh sizden râzı olsun!”

Nice pâdişahların elini öptüğü, Mısır’da, Endonezya’da talebeleri bulunan, ehl-i dünyânın sevdiği, tanıdığı Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddîn Efendimiz’i bizzât Gümüşhânelilerin tanımıyor olması, ne hazindir.

Oysa her Gümüşhânelinin iftihârla şöyle demesi gerekir: “Ben Gümüşhâneliyim. Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddîn Efendi gibi bir zâtın yetiştiği toprakların çocuğuyum.”

Bizim Gümüşhâneli Hocamız bize edebiyat, dîvân, şiirler okumamızı vasiyet etmedi. Hadîs ilmi okumamızı vasiyet etti.

Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Hazretleri’nin irşâd ve tecdîd gayretiyle tesis ettiği dergâh, sâdece bir tekke değil, devrinin sosyo-manevî fukarâsına çâre olan bir füyûzât ocağı, bir medeniyet tasavvurunun ilmek ilmek işlendiği bir mekteb-i irfândır. O, zâhiren çöküşe yüz tutmuş bir milletin kalbinden yükselen inşirah nefesidir. Ne yalnızca bir tarîkat merkezi, ne de sâdece bir zikir halkasıdır; belki de ictimâî, ahlâkî, iktisâdî ve ilmî kalkınmanın öz vatanında filiz verdiği kudsî bir irfân menba‘ıdır.

Gümüşhânevî Hazretleri, Osmanlı’nın Batı karşısındaki zayıflığını yalnızca harp meydanlarında yâhut iktisâdî sahada değil, insanın iç dünyâsındaki boşlukta ve ahlâkî çöküşte görmüş; buhrânı bertarâf etmenin yolunu mânevî terbiyede, sâlih amelde ve ihlâs-ı tâmda aramıştır. O, cihâdı kılıçla değil, kalemle; ihtilâli değil, ıslâhı esas alan bir müceddid irfânı temsil etmiştir. İşte bu gâyeyle kurduğu Gümüşhânevî Dergâhı, yalnız kalpleri değil, cemiyeti de ihyâ eden bir teşebbüsün adıdır.

Kurmuş olduğu para sandıkları ile âdeta Ahî teşkilatlarının modern bir ihyâsını gerçekleştiren bu dergâh, yalnızca müridlerin gönül terbiyesiyle iktifâ etmeyip, çarşı pazarın nizâmını da deruhte etmiştir. Kapitalist saldırılara karşı “sadaka-i câriye” anlayışını sistemleştirerek dayanışma ve yardımlaşmanın kurumsal bir zeminini tesis etmiş, esnaf ve zanâatkârı iflastan kurtarıp yeniden ayağa kaldırmıştır.

İstanbul’un kalbinde, Bâb-ı Âlî civârında bu denli güçlü ve organize bir yapının varlığı, elbette ki bâzı odakların nazarında tehlike arz etmiş, hattâ pâdişâha şikâyetle dergâhın sürgünü talep edilmiştir. Ne var ki “hizmet hakta olursa, tâlîde Arş’tadır” sırrınca bu tertip muvaffak olmamıştır.

Gümüşhânevî Dergâhı, Kur’ân ve sünnet ekseninde ilmi, irfânı, ahlâkı, iktisâdı, eğitim ve matbûât faaliyetlerini bir arada yürüten nâdir bir teşekküldür. Eğitimde müessis, basında öncü, ticârette diriltici, zikirde ise ârifânedir. Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin rûhî mîmârisiyle vücut bulmuş bu ocak, nesiller boyu ihyâyı hedeflemiş bir mekteb-i mânevîdir. Onun amacı, şekli Müslümanlıktan hakîkî kulluğa, sûreti irfândan sîreti insana eriştirmektir.

Velhâsıl Gümüşhânevî Dergâhı, bir mâzîyi yaşatmanın değil, bir milletin hâline merhem olmanın, gelecek asırlara hak ve hikmet temelinde bir model sunmanın adıdır. Ve bu mekteb-i âlî, yalnız geçmişin değil, geleceğin de umûmî irfân pusulası olmaya namzettir.

Osmanlı Devleti’nin, Batı’nın kapitalist dalgalarına mâruz kalarak mânevî ve iktisâdî sarsıntılar geçirdiği o fetret dönemlerinde, Gümüşhânevî Hazretleri’nin irfân ve dirâyet dolu nazarı, sâdece tasavvufî değil, aynı zamanda iktisâdî sahada da bir kurtuluş reçetesi sunmuştur. Zîrâ ona göre İslâm, yalnızca bireyin rûhunu değil, cemiyetin tamâmını kuşatan bir nizâm-ı hayat sunar. Bu minval üzere kurduğu Gümüşhânevî Dergâhı, kalpleri arındırmakla kalmamış; esnafı, tüccarı ve cemiyetin her tabakasını ekonomik istikrar ve ahlâk üzere bir araya getirmiştir.

Para vakıflarının fâize alternatif finansman modeli olarak Osmanlı iktisâdında tuttuğu yeri iyi idrâk eden Hazret, modern kapitalist bankaların doğuracağı felâketleri daha onlar sahneye çıkmadan sezmiş, bu sebeple dergâh bünyesinde yardımlaşma sandıkları kurarak hem cemiyetin iflâsın eşiğindeki unsurlarını ayağa kaldırmış, hem de fâizsiz bir ekonomik döngünün nasıl kurulabileceğini göstermiştir.

Bu sandıklar, sâdece maddî yardım değil, aynı zamanda bir ahlâkî seferberlik rûhuyla çalışmış; paylaşmayı, kanâati, doğruluğu ve güveni iktisâdî faaliyetin temeline yerleştirmiştir.

Osmanlı tebâsından nice şahısların Galata Bankerlerine esir düştüğü, fâiz ve hile ile iflâh olmamış sermâyenin köşe başlarını tuttuğu bir devrede, Gümüşhânevî Hazretleri’nin öngörüsü ve iktisat anlayışı, kelimenin tam mânâsıyla bir “müceddid-i iktisâdî” portresi de arz eder.

Batı menşeli bankacılık sistemlerinin Osmanlı coğrafyasındaki işgâli netîcesinde toplumun rûhuna da sinen bir çözülmeyi bertaraf etmek adına, Hazret sâdece zâhirî ticâreti değil, ictimâî ahlâkı da tanzim etmeye yönelmiş; iktisâdî ahlâkı bir “tasavvufî vecîbe” gibi telakkî etmiştir.

Toplumun her kesimini kapsayacak şekilde kurduğu eğitim, istihdam ve yayın faaliyetleriyle bireyin iç dünyâsını inşâ eden Gümüşhânevî Hazretleri, aynı zamanda cemiyetin ekonomik bağımsızlığına da hizmet etmiş; böylece bir çöküş devrinde inşâ rûhunu diri tutmayı başarmıştır. Dergâhın matbaa kurması, neşriyat faaliyetlerinde bulunması ve bu işleri tamâmen mütevâzi bir vakıf yapısı ile gerçekleştirmesi, onun İslâmî iktisadın en güzel temsili olduğunu ortaya koymaktadır.

Velhâsıl Gümüşhânevî Dergâhı, fâizsiz bir düzenin, ahlâk merkezli bir iktisat modelinin ve “insan-ı kâmil” temelli bir toplumsal yapının hem teorisini hem pratiğini yaşatan nadide bir ocak olmuştur. Hazret’in iktisâdî gayreti, yalnız dünyevî bir refah değil, aynı zamanda âhirete hazırlık için bir temizlik hareketidir. Bu ciheti ile Gümüşhânevî Hazretleri, İslâm iktisâdının hem tatbik edicisi hem de tasavvufî ahlâkla yoğrulmuş müstesnâ bir mimarıdır.

Gümüşhânevî Hazretleri'nin dergâhı vesîlesiyle inşâ ettiği medeniyet hamlesini ilmî, iktisâdî ve tasavvufî boyutlarıyla enfes bir üslupla ortaya koymaktadır. Kaleme alınışındaki zerâfet ve içeriğindeki derinlik, sâdece bir dönemin değil, bütün çağların derdi olan “ahlâk temelli kalkınma” fikrinin ete kemiğe bürünmüş hâlidir.

Zîrâ Gümüşhânevî Hazretleri, sâdece kalpleri tenvir eden bir mürşid değil; zihinleri, pazarı, esnafı ve hattâ siyâseti de kuşatan bir rehberdir. Onun dergâhı, âdeta İslâm'ın dünyâ ve âhiret dengesine dayalı bir sistem önerisidir. Fâizsiz iktisâdî düzen vurgusu, Kur’ân’ın “zulmün her türlüsüne hayır” diyen ahkâmını iktisâdî hayâta tatbik etme cehdiyle ortaya konulmuş hakîkatli bir kalkınma modelidir.

Bu metinde veciz bir şekilde işlendiği gibi, Gümüşhânevî Hazretleri’nin sandıklar aracılığıyla teşvik ettiği ortak girişimcilik, sâdece ekonomik birliktelik değil, aynı zamanda gönül birlikteliğidir. “Mü’min mü’mine destek olur” şuuruyla hareket eden bu sistem, İslâmî iktisâdın hem murâbaha, hem müşâreke, hem de mudâraba (sermaye–emek ortaklığı) gibi farklı yönlerini sentezlemiştir.

Eğitim ve yayıncılık faaliyetleriyle zihnî dönüşümü ön plana alan Hazret “fikrî bağımsızlık olmadan mâlî bağımsızlık olmaz” hakîkatini asırlar öncesinden ortaya koymuştur. Onun matbaalar kurarak ilmî eserleri yayması, dergâhı yalnızca tasavvufî bir mekân değil, aynı zamanda bir mârifet ve irfân medresesi hâline getirmiştir.

Millî sermâye anlayışıyla yürütülen üretim ve teşebbüs faaliyetleri ise, yalnız Osmanlı’yı değil, Cumhûriyet devrinde de yeniden inşâ edilen iktisâdî dokuyu mayalamıştır. Gümüşhânevî Hazretleri’nin ektiği tohumlar, Erbakan gibi devlet çapında millî kalkınma hamlesi başlatan şahsiyetlerde filiz vermiştir.

Netîce itibârıyla, bu yazı bir istikāmet beyanıdır: Tasavvufun sâdece seyr ü sülûk olmadığını, aynı zamanda ilmî, iktisâdî ve içtimaî ıslâhın da kalbinde yer aldığını göstermektedir. Gümüşhânevî Hazretleri “İslâm bir bütündür, sâdece zikir değil; fikir, üretim, adâlet ve terbiye işidir” demiş gibidir.

Târihî akışta yalnız mânevî sahalarda değil, aynı zamanda sosyoekonomik düzlemde de güçlü izler bırakan Gümüşhânevî Dergâhı, İslâm’ın sâdece zühd ve takvâ ile sınırlı olmadığını; bilakis ticâret, üretim, adâlet ve kalkınma gibi dünyevî alanlarda da rehberlik ettiğini ispât etmiştir. Osmanlı’nın çöküşe yüz tuttuğu, Batı sermâyesinin kuşatıcı etkisinin arttığı bir çağda bu dergâh, yalnızca gönülleri değil, pazarı, sokağı, üretimi ve insanı da ihyâya girişmiştir.

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri yetiştirdiği irfân ehli talebelerini yalnız medreseye değil; matbaaya, esnafa, kırsal kalkınmaya ve sermaye düzenine de yönlendirmiştir. Müridlerini yalnız zikirle değil, fikir ve ticâretle de donatmış; bu sûretle yalnızca tekkede değil, hayatta da İslâm’ın temsilcisi kılmaya çalışmıştır. Dergâh, bir nevî “alternatif İslâmî kalkınma modeli” sunmuş; hem Batı’nın sömürü düzenine hem de içteki ahlâkî çöküntüye karşı panzehir olmuştur.

İşte Gümüşhânevî Dergâhı’nın İslâm iktisâdına katkıları ana başlıklarıyla şu şekilde hulâsa edilebilir:

  1. Fâizsiz İktisâdî Düzen

Gümüşhânevî Hazretleri fâizi zulüm olarak görmüş ve bunu sâdece vaaz kürsüsünde değil, hayâtın merkezinde de reddetmiştir. Kurduğu yardımlaşma sandıkları, fâizsiz finansman sisteminin fiilî örnekleri olmuş; bireyi borç batağından, toplumu ise fâizli sömürü çarkından korumaya yönelmiştir.

  1. Ortak Girişime Teşvik

Ahîlik rûhunu yaşatan dergâh, bireysel sermâyeye dayalı değil; ortaklaşa üretim ve kazanca dayalı bir ekonomik model geliştirmiştir. Sandıklar sâdece finansal destek değil, aynı zamanda dayanışma ve üretim merkezleri olmuştur.

  1. Eğitim ve Yayımcılık

Ekonomik kalkınmanın temelinin zihnî ve ahlâkî terbiye olduğunu bilen Gümüşhânevî Hazretleri matbaalar ve eğitim kurumlarıyla halkı ilmî olarak donatmış; sâdece akçe değil, fikir üretiminin de önünü açmıştır.

  1. Millî Sermâye ve Yerli Sanâyi

Dış sermâyeye karşı yerli üretimi önceleyen bu yapı, Anadolu’nun malını Anadolu’da işler, oradan da ihraç etmeyi hedefler. İktisâdî bağımsızlık, millî üretimle mümkün olur fikri Gümüşhânevî Dergâhı’nda hayâta geçirilmiştir.

  1. İnsan Kaynağına Katkı

Dergâh sâdece finansman üretmemiş; esâsen “insan sermâyesi” inşâ etmiştir. Ahlâklı, üretken, âdil, irfân sâhibi bireyler yetiştirerek İslâm’ın özlediği toplum modelini canlı tutmuştur. Bu insanlar, hem tasavvuf ehli olmuş hem de iktisat, siyâset ve eğitim alanında öncülük etmişlerdir.

Netîce îtibârıyla, Gümüşhânevî Dergâhı bir tekke olmanın çok ötesine geçerek, İslâm’ın iktisâdî, ilmî ve ictimâî boyutlarını temsil eden bir medeniyet mektebi olmuştur. Fâizsiz düzenin, yerli üretimin ve âdil paylaşımın simgesi olan bu dergâh, Türk siyâsî ve iktisâdî târihinde emsâline az raslanabilecek bir yer ittihaz edinmiştir.

Fâizsiz İktisâdî Düzen: Zamânımızın hakîmlerinden ve asrın mütefekkirlerinden olan Gümüşhânevî Hazretleri, yalnız kalpleri irşâd etmekle kalmayıp iktisâdî hayâtı da sünnet-i seniyye mihverinde tanzim etmeye çalışmıştır.

İslâm şerîatı nezdinde haram olan ribâ, yâni fâize dayalı kazanım, Nebevî uyarılarla menedilmiş bir zulüm vesîlesidir. Gümüşhânevî Hazretleri, bu hükme tam sadâkatle bağlı kalmış; etrâfındaki müntesiplerine ve Ümmet-i Muhammed’e bu hususta kesin nasihatlerde bulunmuş; mübârek elleriyle kurduğu yardımlaşma sandıkları vâsıtasıyla fâize alternatif, nezih ve meşrû bir finansman zemini oluşturmuştur.

Osmanlı devrinde mevcud olan para vakıfları ve esnaf borç sandıkları, zamanla yabancı bankaların ve fâizli kredilerin pençesinde tesirsiz kalınca, Gümüşhânevî Hazretleri bu bozulmaya karşı İslâm’ın özüne dayanan bir iktisâdî mücâdele başlatmıştır. Yardımlaşma sandıkları, fâizsiz kredi sunmakla kalmayıp, halkın îtibâr ettiği ve gönül huzûruyla sığındığı bir mâli sığınak hâline gelmiştir. Böylelikle, Hazret yalnızca nefis terbiyesiyle değil, iktisat sahasını da temizlemekle ümmetin muhâfazasına gayret etmiştir.

Ortak Girişime Teşvik: “el-Mü’minü li’l-mü’mini ke’l-bünyâni yeşüddu ba‘zuhu ba‘zâ” sırrına mâzhar olan Gümüşhânevî Hazretleri, iktisâdî teşebbüslerde ferdiyetçilikten ziyâde cemiyetçilik esasını ihyâ etmiş; ortak girişimi, ümmetin iktisâdî dirilişi için bir şiâr addetmiştir. Gümüşhânevî Dergâhı, bir dervişler mektebi olmanın ötesinde, mü’minler arası mâlî dayanışmanın merkezi olmuş; Ahî teşkilatının mânevî mîrâsını yeniden ihyâ etmiştir.

Sandıklarda toplanan paralar, sâdece ihtiyaç sâhibine karz-ı hasen olarak değil, aynı zamanda eğitim, yayım ve sanâyi gibi hayrî alanlara yatırım olarak da değerlendirilmiştir. Dergâh, matbaalar ve kütüphâneler kurmakla kalmamış; bu yapılanmaları halkın istifâdesine sunarak ilmî kalkınmayı da iktisâdî seferberliğin bir parçası kılmıştır.

Müntesiplerini mal ve servette biriktirmeye değil; paylaşmaya, yatırıma ve toplumsal faydaya yönlendiren Hazret, böylelikle fâizsiz bir kalkınma modelinin temellerini atmıştır. Bu model; mudârabe, müşâreke, murâbaha, bidâa ve karz-ı hasen gibi klasik İslâm finans araçlarının ahenkli bir terkibi olarak temâyüz etmiş; Osmanlı’nın ictimâî ve iktisâdî bünyesini yeniden ihyâya namzet bir çığır açmıştır.

Netîcede Gümüşhânevî Hazretleri’nin öncülüğünde şekillenen bu girişimcilik anlayışı, sâdece geçim değil, ümmetin izzet ve şerefini koruma davası olmuştur. O, yalnızca tekkede tesbih çeken bir derviş değil; milletin iktisâdî ve medenî bahtını da ihyâ etmeye niyetli bir mürşid olmuştur.

Tefekkür-i âlî ile kalbleri tenvîr, kalem-i hakîkat ile efkârı tâmîr eyleyip, matba‘-yı dergâhiyye vâsıtasıyla hikmet-i bâlâya sahîfe sahîfe nefes üfleyen bir mürşid-i münevverdir. Devrine ve hattâ devirlere mührünü vuran müceddidlerden biri olan Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri, yalnızca kalplerin mürşidi değil, akılların da mürebbîsidir. O, dînî, millî ve mânevî değerleri müşterek bir zeminde cemetmeden kurulan hiçbir yapının kalıcı olamayacağı hakîkatini derk ettirerek; bu idrak ile irşâd hizmetlerini bir nevi seferberliğe dönüştürmüştür. Zîrâ onun nazarında, milletin istikbâli, îmân, ilim ve irfânla mücehhez bireylerin yetişmesine mütevakkıftır.

On dokuzuncu asır Osmanlısı, sâdece toprak değil, ahlâk ve zihniyet kaybı yaşamaktadır. Gümüşhânevî Hazretleri bu durumu, devleti ve ümmeti kemiren görünmeyen bir zehir olarak teşhis etmiş; çareyi, kökü Kur’ân ve sünnette sâbit olan bir eğitim sisteminde bulmuştur. Onun cihâdı, kılıçla değil; kalemle, ilimle ve gönülle olmuştur. Hakk ile bâtılı ayıran kılıncı, tefekkür ve tebliğ olmuştur.

Kıymetli eserleri ve hikmet dolu sohbetleriyle gönüllere nur saçan Gümüşhânevî Hazretleri, bu dâvâyı salt sözle değil, fiille de ispat etmiştir. Gümüşhânevî Dergâhı, arz ettiğimiz üzere yalnızca zikir ve seyr ü sülûk mekânı değil; ilim ve eğitim menba‘ı, bir medrese-i irfân olmuştur. Öyle ki, dergâhın himmetiyle kurulan matbaa, onun te’lîf ettiği kıymetli eserleri bastırmış, bu eserler ihlâsla müntesiplerine ve ilim yolcularına hediye edilmiştir. Bu zarif hamle, ilmin halk arasında yayılması, gönüllere nüfûz etmesi için eşsiz bir hizmettir.

Evlenmek gibi fıtrî bir hâli dahi tehir eden Gümüşhânevî Hazretleri, kendisini bütünüyle eğitim ve irşâd hizmetine vakfetmiş; ‘bir kişiyi irşâd, bin kubbe inşâdan evlâdır’ fehvâsınca ömrünü insan yetiştirmeye adamıştır. Bu fedâkârlık, onun mânevî mimarlığını ve ümmete olan âlî hizmetini izhâr eder.

O, dergâhıyla sâdece bir tasavvuf halkası değil; ilmin, irfânın, ahlâkın ve hikmetin merkezi olmuş; nice âlim, mürşid ve mütefekkirin yetişmesine zemin hazırlamıştır. Gümüşhânevî Hazretleri, âdetâ bir “ilim teşkilâtı” kurmuş; bu ordu, kılıçla değil, kitapla, kalemle ve tebliğle ümmeti irşâda çıkmıştır.

Netîce îtibârıyla, Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri, eğitim ve yayımcılığı bir vazîfe-i kudsiyye bilmiş; dergâhını da bu kudsî vazîfenin mekânı kılmıştır. Onun hizmetiyle ilim âşıkları cehâletin zulmetinden kurtulmuş, hakîkatin nûruna kavuşmuştur.

Sermâyeyi millî, sanatı yerli kılmakla iktisâdî istiklâlin temellerini tahkim eden hizmet-i celîleleri: Âlem-i İslâm’ın fetret devrine girdiği bir asırda, Batı’nın sanâyi ve iktisatta ilerleyip Doğu’ya tahakküm etmeye çalıştığı hengâmede, Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri, yalnızca bir mürşid-i kâmil değil; aynı zamanda bir iktisat mütefekkiri, yerli kalkınmanın ve millî sermayenin hamisidir. Onun nazarında servet, sadra şifâ olacak bir araç; toplumun istiklâli için elzem bir kuvvettir.

İnsanlık târihi, toprağın işlenişinden mâdene, oradan da sanâyiye yönelirken; Türk milleti, bu süreci tabî kaynakları değerlendirmekle harmanlamış, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde kumaş, halı, kâğıt, deri gibi üretimlerde zirveye erişmiştir. Lâkin Batı’nın kapitülasyonları kullanarak iç pazarı kuşatması, yabancı bankaların ve sanâyi ürünlerinin Anadolu’ya hâkim olması, bu mümbit sahayı çorak hâle getirmiştir.

İşte bu ahvâlde zuhûr eden Gümüşhânevî Hazretleri, kendi kurduğu Dergâh aracılığıyla yerli üretimi öncelemiş; müntesiplerini ithale değil, imâle yönlendirmiştir. Onun “İktisat, izzetin mayasıdır” anlayışıyla yetiştirdiği müritler; Anadolu’nun dört bir yanında halıcılık, kumaşçılık ve kâğıtçılık gibi mahallî sanâyi kollarını ihyâ etmiş, bu ürünleri hem iç pazarda değerlendirmiş hem de ihraç edilebilir kıvama getirmiştir.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin yerli üretimi teşvik eden bu görüşleri, aynı zamanda millî sermayeyi koruma hareketidir. Zîrâ onun nazarında yerli üretim, sâdece iktisâdî bir tercih değil, millî haysiyetin muhâfazasıdır. Dışa bağımlılığı tezyif sayan bu mübârek zât “Zikirsiz kalp nasıl kurursa, üretimsiz millet de öyle çöker” diyerek nesli çalışkanlığa, üretkenliğe ve istiklâle dâvet etmiştir.

Netîcede onun bu anlayışı, Cumhûriyet devrinde millî sanâyi hamlelerine ilhâm olmuş; Necmettin Erbakan gibi zevât-ı kiram, Gümüşhânevî Hazretleri’nin yerli ve millî kalkınma düsturunu devlet politikası hâline getirmiştir. Böylece Gümüşhânevî Hazretleri sâdece devrinde değil, sonrasında da milletin iktisâdî istiklâlinin bir meşalesi olarak parlamaya devâm etmiştir.

Sanâyi Devrimi’nin 1765’ten îtibâren Batı’da filizlendiği bir ân-ı hikmette, dozer ayaklarının hızla kalkındığı bir mahveldedir ki, Osmanlı Devleti ve nihâyetinde Türkiye Cumhûriyeti geç kalmış adımlarla bu büyük târihî sarsıntıya karşı koymaya gayret etmişlerdir. Ancak, tüm reform, teşebbüs ve planlamalara rağmen maksad-ı hedefe ulaşamamak, yalnızca teknik zaaflardan değil; zamane rûhunda baş gösteren ahlâkî sarsıntının ve zihniyet kaymasının en temel müsebbibidir.

Gümüşhânevî Hazretleri ve onun kudsî mektebi olan dergâhından yetişen muvaffak şahsiyetler, bu millî savruluşun önüne dikilmiş; para sandıkları kurarak, ortak heyetlerle yerli imkân ve yatırımları teşvik ederek, yalnız donanımlı insan kaynağını değil; aynı zamanda millî siyâseti, ilmî ilerlemeyi ve iktisâdî inşâyı da desteklemişlerdir. Zîrâ onlar bilmişler ki; “ilmin feneri, sanatın argesti olmadan, milletin ayağa kalkması müşkülüdür.” İşte bu hakîkat üzere atılan adımlar, yalnız İslâmî iktisâdın değil, Türk millî siyâseti ve bilim târihinin de müstesnâ bir sadâsını bırakmıştır.

Bir Ümmetin Rûhuna Nefes Veren Bir MürşidGümüşhânevî Hazretleri

O, yalnız Pâyitaht-ı İstanbul'un kandilleriyle yetinmeyip, İslâm diyârının dört bir bucağını mübârek nefesiyle ihyâ eylemiş bir irfân sâhibidir. O, yalnız halkayı tamamlayan bir zâhid değil; aynı zamanda ilim ve hikmeti zamânın şerhinde yeniden örgüleyen bir müceddid-i zamandır. Kıblenin gölgesinde, nübüvvet kokulu topraklarda hadîs tedrîsâtı yapan; Ezher’in minberlerinden tasavvufun inceliklerini dillendiren bir kalb-i münevver, bir zevât-ı âlidir.

1877 senesinde ikinci defâ Beytullâh’a teveccüh eden bu kudsî zât, Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere’de hadîs meclisleriyle kalpleri aydınlatmış; sonrasında Mısır topraklarına izzetle yönelmiş, Kāhire ve Tanta’da iki yüzden ziyâde talebeye ilim sunmuştur. Her bir talebe, onun nazarında bir kandildir; onun ilmiyle parlayacak, bir ümmete ışık tutacaktır.

Gümüşhânevî Hazretleri bu irşâd seferlerinde de yalnızca insan yetiştirmekle kalmamış, aynı zamanda gönül terbiyesinin inceliklerini ihyâ ederek bir “insan-ı kâmil” mektebi tesis etmiştir. Müftüler, müderrisler, ehl-i tarik ve mücâhid zâtlar onun elinden kemâle ermiş; Hâlidî âdâbına ittibâ husûsunda da emsalsiz bir sadâkat göstermiştir. Ziyâret ettiği zatlara karşı tâzimi, âdâb-ı Nakşîyye’ye olan derin vukufunu ve tasavvuf terbiyesindeki enginliğini göstermektedir.

Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’nin merhale merhale çözülmekte olan bünyesini tekrar kavî kılmak gâyesiyle kurduğu dergâh-ı âlî, yalnız kalplerin değil, devletin de ihyâsına niyet etmişti. Gümüşhânevî Hazretleri’nin yetiştirdiği sâlihler, askerîden ticârete, siyâsetten ilme nice sahada “zâhirde hizmet, bâtında fütûhat” düstûruyla hizmet eylemişlerdir.

O, Batı’nın sanâyi ve kalkınma hamleleri ile hareketlendiği bir çağda, kendi milletine Nakşîce bir ihyâ vaadetmiş; ahlâk, tedrîsât, iktisat ve irşâd üzerinden bir “Peygamberâne tecdid usûlü” inşâ etmeye gayret etmiştir. Netîce olarak, onun gayreti bir cemiyetin rûhuna üflenen İlâhî bir nefahattır; dilden dile, gönülden gönüle dolaşan bir irfân meşalesidir.

Bâzı münevver yazarlar, Gümüşhânevî Hazretleri’ni “Usûlü Cedîd”in sâde uygulayıcısı olarak değil, aynı zamanda onun nesîh ve neşriyâtını gönülden destekleyip geliştiren bir meşveret rehberi olarak tebşir etmişlerdir. O, menkıbât-ı tekaddüsiyye madde ve mecâzın ötesinde, modern eğitim üslûbunu da dergâh mektebine taşımış; böylece ilmî, fikrî ve irşâdı tekniklerle yoğurulmuş bir medresenin inşâsına öncülük etmiştir. Bu sûretle yetişen mürşid ve müderrisler, gönül meş’alesini dünyânın dört bir yanına taşımış; Kur’an’ın rahmânî nûrunu her diyarın gönüllerine taşıyarak “evrensel irşâd” seferberliğinin nebevi hâline gelmesini sağlamışlardır.

Gümüşhânevî Dergâhı, yalnızca tarîkat ve tasavvufla sınırlı kalmamış; sosyal hayâtın tüm katmanlarını kuşatan hassas bir cemiyet modelini hayat geçirmenin derdine düşmüştür. Kaynaklar tesbit eder ki: “Fenâfillâh ile arınan benlik, varlık ve olayları kucaklar; hemcinsine hizmet yolunda, sosyal ve iktisâdî hayâtın gerçekleriyle yüzleşir.”

Bu kapsamda, dergâh-ı feyyâz, metot ve usûl sistemiyle donatıp icâzet verdiği talebeleri, yüksek bilgiye sâhip olmalarının ötesinde; halka yakın, tevâzu sâhibi, kula kul olmayan ve bilgiyi fertle dünyâyla buluşturma erdemiyle hem irşâd edilmiş hem de irşâd eden kimseler olarak yetiştirmiştir. Böylece Gümüşhânevî Dergâhı’nın mîrâsı, yalnızca bir grup mürîdin veciz hikâyesinden ibâret değil; ahlâkî, fikrî ve sosyal bir medeniyet inşâsının nesilden nesile aktarılan bir mektebidir.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin kurmuş olduğu dergâh-ı âlî, yalnızca bir irfân mektebi değil, aynı zamanda Osmanlı ve Türkiye Cumhûriyeti’nin beşerî sermayesini inşâ eden bir irşâd merkezidir.

Sultan Abdülazîz ve Ulu Hâkan Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri gibi Devlet-i Aliyye’nin en azîm idârekârları, bu mübârek zâtın meclis-i hikmetine iştirâk etmiş, sohbet-i meşhudâtından feyiz almışlardır. Hazret’in mübârek kelâmı, yalnızca kalplere değil, devlet aklına da istikāmet vermiştir.

Cumhûriyet devrinde tekkelerin resmî olarak lağvedilmesine rağmen, bu nurânî çizgiyi temsîl eden Dergâh-ı Gümüşhânevî'nin tesiri, bir başka şebeke-i mâneviyye sûretinde varlığını idâme ettirmiştir.

Câmiler, mescidler ve halk içindeki sâde meclisler, bu ulvî irşâdın yeni menzilleri olmuştur. Postnişînlik makāmında bulunan Mehmet Zâhid Kotku Hazretleri’nin mânevî terbiyesi altında yetişen ve millî siyâsetin mühim ricalinden olan Necmettin Erbakan Hoca, bu silsile-i irfânın çağdaş neferlerinden olmuştur. Yine Turgut Özal gibi devletin zirvesine çıkmış zevâtın, bu mektepten mânen beslendiği, halkın vicdanına mâl olmuş bir hakîkattir.

Bu mukaddes silsilenin hâdimleri, yalnızca siyâsî sahada değil, iktisâdî, ahlâkî ve kültürel sahalarda da cemiyetin ruh kökünü beslemiş, mârifetle yoğrulmuş bir kalkınma anlayışını temsil etmişlerdir. Ne var ki bu mübârek yolun tesiri üzerine vukû bulan tetkikler henüz kâmil mânâda neşredilmemiş, Dergâh’ın tesiri târihin derûnunda gizli kalmıştır. İşbu mâlûmât-ı nâfiâ Gümüşhânevî Dergâhı’nın mânevî mektep olarak cemiyete katkısını ifşâ eden bir gayrettir; bir yandan târihe vefâ, öte yandan istikbâle medâr bir hâtırattır.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin Tasavvufî Mîrâsı

Allâh-u Te‘âlâ Hazretleri cümle selef-i sâlihîn-i kirâm hazarâtından râzı olsun, ecir ve mükâfâtlarını yüce ve azîm eylesin, derecâtını âlî ve celîl kılsın. Bizlere, o muhterem zevât-ı kirâma, sayısız nîmetler ve mânevî emânetler borçlu bulunduğumuz âşikârdır. Hakîkaten muazzam işler başarmışlar, ne büyük hizmetler görmüşlerdir. Anadolu diyârında ve sâir beldelerde en büyük hizmetleri icrâ etmiş, en büyük eserleri vücûda getirmiş, akılları hayrette bırakmışlardır.

Meselâ tasavvuf yolumuzun ismini bihakkın taşıyan ve menba‘-ı feyz-i ilâhîmiz olan Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri (Kuddise Sirruhû), Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’nin son devirlerinde pek müessir ve muazzam faaliyetler icrâ etmiş, yüze yakın halîfe-i kâmil yetiştirmiştir. O müteşebbis halîfelerden bir kısmını muhtelif bölgelere irşâd, ilim ve terbiye maksadıyla göndermiş ve ülkede pek büyük bir dinî uyanışa vesîle olmuştur.

Tarîkat-ı aliyyesi, şerîat-ı garrâ-i Muhammediyye’ye ve sünnet-i seniyye-i Rasûl-i Ekrem Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e sımsıkı bağlı, sağlam ilmî, dînî ve ahlâkî esaslara müstenid, mürşid-i kâmil ve hâlis bir yoldur. Yetiştirdiği talebelerle hâlen de kıyâmete dek devâm edecektir.

Gümüşhânevî Dergâh-ı Âlîsi yetiştirdiği âlim-i âmil, ârif-i âşık, muallim-i hakîm, mürebbi-i sâdık, mürşid-i kâmil ve şeyh-i vâsıl-ı kâmilâ ile bir ihsân ve irfân mektebi olmuştur.

İşte o kudsî silsilenin nurlu halkasından bir zât dahi, Çanakkale bölgesinde hizmet eyleyen Bayrâmî eş-Şeyh müftüsü Çırpılarlı Ali Hoca Efendi Hazretleri (Kuddise Sirruhû)dur. Kendisi, hicrî 1280-mîlâdî 1863 senesinde tevellüd eylemiş, İstanbul-ı Dersaâdet’te Gümüşhânevî Hazretleri’ne intisâb etmiş, medrese-i şerîflerinde yetişmiş ve hilâfet-i kâmile ile müşerref olmuştur.

Resmî vazîfeleri reddederek köyüne rücû eylemiş, orada bir câmi-i şerîf ve yirmi dört odalı bir medrese inşâ ederek hicrî 1322 yılında tâlim, terbiye, teblîğ ve irşâd hizmetlerine başlamıştır.

Babam Halîl Necâti Efendi Hazretleri on yedi yaşlarında iken, dedem Molla Abdullâh Efendi tarafından bu medrese-i celîleye getirilip yerleştirilmiştir. Büyük dedem Molla Abdullâh Efendi, evlâdı olan dedem Molla Mehmed Efendi ile diğer kardeşlerini İstanbul Fâtih Medreseleri’ne getirmiş ve herhâlde o vakitlerde Gümüşhânevî Hazretleri’ne intisâb eylemiştir.

Gümüşhânevî Hazretleri büyük dedemi pek severmiş ve hattâ bir kere “Sen benim oğlum ol!” diye teklif ve iltifatta bulunmuştur. Mezkûr Molla Abdullâh Efendi yaşça daha büyük olduğu hâlde, Çırpılarlı Ali Hoca Efendi Hazretleri ile karşılaştığında elini öpmeye davranırmış; o da mukābele ederek dedemin elini öpmeye tevâzu ile gayret edermiş. Aynı dergâhın muhabbetli, ihlâslı iki mürîdi, birbirlerine samîmiyet ve tevâzu ile bağlı imişler.

Aynı dergâhtan bir diğer seyyid, büyük dedemin küçük kardeşi olan Molla Hüseyin Efendi Hazretleri dahi, işbu Çırpılarlı Ali Hoca Efendi Hazretleri’nden el almıştır. Bu hâl, Ali Hoca Efendi Hazretleri’nin ve dergâhının, âilemizle olan alâkasını ve hürmet-i hâsılasını göstermektedir.

Çırpılarlı Ali Hoca Efendi Hazretleri (Kuddise Sirruhû) kerâmetleri zâhir, ilim ve fazîlette bâlâ, mücâhid ve müteyakkız bir zât-ı muhterem olup, bölgesinde mâruf, sevilen ve rahmetle yâd olunan bir evliyâullâh idi. Maalesef ki onun inşâ eylediği medrese-i celîle yıkılmış ve fânî olmuştur.

Arzu ve emelimiz odur ki, o mübârek köyde, onun nâmına bir ilim ve irfân yurdu yeniden tesis oluna ve o diyârda İslâm’ın ulûm-u şer‘iyyesi, ahlâk-ı hamîde ile mezcolunarak yaygınlaştırıla. İnsanlar terbiye olunup, ahlâklı, fazîletli, edepli, hayırlı ve nûrlu Müslimîn olarak yetiştirile. Memleketimizde işbu gayret ve hizmetlere can-u gönülden devâm eylemek niyet ve arzusundayız.

Allâh-u Te‘âlâ cümlelerinin ervâhını şâd eylesin, derecâtlarını âlî kılsın, kendilerini husûsî mükâfâtlarla serfirâz buyursun. Bizleri de onlarla berâber, Arş-ı Âlâ’sının altında gölgelendirip, Firdevs-i Âlâ’sına dâhil eylesin, cemâliyle müşerref eylesin, hesâb u kitâb olmaksızın, nûrânî eylesin. Âmîn! Bi-hürmeti Tâ-Hâ ve Yâ-Sîn!

Huzur Dersleri ve Gümüşhânevî Usûlü

Şeyh Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri (Kuddise Sirruhû) ilim ve irşâd yolunda gösterdiği üstün gayret ve sebâtın bir netîcesi olarak, Osmanlı sarayının en îtibarlı ilmî meclislerinden biri olan Huzur Dersleri’nde “Muhâtap” sıfatıyla bulunmuş, şehzâdelere ve saray erkânına ders ve sohbet halkasında yer almıştır.

Osmanlı’nın asırlarca sürdürdüğü Huzur Dersleri, Ramazan aylarında pâdişâhın huzûrunda icrâ edilen ve Kur’ân-ı Kerîm’in tefsîri ile hadîs-i şerîflerin şerhini ihtivâ eden mukaddes sohbet halkalarıydı. Bu derslerde yalnızca zâhirî ilimler değil, aynı zamanda edep, takvâ, zühd ve hikmet telkin edilirdi. Bu halkada muhâtap olmak, ilimde yüksek bir temâyüzü, takvâda bir derinliği ve devlet nezdinde bir hürmeti ifâde ederdi.

Şeyh Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri bilhassa şehzâdelerin ilmî ve ahlâkî terbiyesi için yapılan bu derslerde bulunarak, Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin yolundan aldığı ilmi ve mânevî feyzi, en nezih bir şekilde sürdürmüş, saray çevresine mânevî bir kandil olmuştur.

Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’nin kutlu başlangıcından îtibâren, Osmanlı sultanları, saltanatlarının rûhunu ve devlet gemisinin istikāmetini yalnızca kılıç ve siyâsetle değil, bilhassa ulemâ-i izâm ve meşâyih-i kirâm hazarâtının hikmet dolu nefesleriyle besleyerek yürütmüşlerdir.

Her devirde, pâdişahlar ilim ve irfân erbâbıyla iç içe, gönül ve akıl meclisleri tesis etmiş, sohbet-i cânân ile hem zâhirî ilimlerde hem de bâtınî hikmetlerde derinleşmenin yollarını aramışlardır. Zîrâ Osmanlı idrakinde, bir sultânın asıl kudreti, adâleti, hikmeti ve Hakk’a kulluk şuuruyla ölçülürdü. Bunun içindir ki, pâdişahlar, devrin âlimlerinden, fakihlerinden, müfessirlerinden ve mürşid-i kâmillerinden ne zaman mülâkî olsalar, nasihatlerini bir taç gibi başlarının üstüne koymuşlardır.

Bu yüksek ünsiyetin netîcesinde, Osmanlı saraylarında ilmî sohbetler, sâdece birer müzâkere değil, aynı zamanda birer nefsi tezkiye, kalbi tasfiye, hikmeti tefekkür meclisleri hâline gelmiştir. Bu gelenek, özellikle Yıldırım Beyazıt Han’dan, Fâtih Sultan Mehmed’e, Yavuz Sultan Selim Han’dan, Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri’ne kadar birçok sultan tarafından bizzât ihyâ edilmiştir.

Osmanlı sultanlarının ilim meclislerine gösterdiği bu îtinâ, hem halk nezdinde devletin meşrûiyetini güçlendirmiş, hem de devletin ictimâî ve rûhânî mîmârisini sağlam temeller üzerine oturtmuştur.

Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) gibi büyük zatlarla kurulan bu meclisler, devlet idâresinin mânevî derinlik kazanmasında da mühim rol oynamıştır. Çünkü ilim ve hikmetin gölgesinde şekillenen bir saltanat, hem dünyâda hem de âhirette aziz olur.

Fâtih Sultan Mehmed Hân Hazretleri Osmanlı pâdişahları arasında ilim ve hikmete en fazla meyil gösteren ve bu uğurda sohbet ve münâzara meclislerini dâimî kılan müstesnâ bir sultandır. Bilhassa İstanbul’un fethinden sonra kurduğu ilim merkezleri, medreseler ve ulemâ ile kurduğu samîmî dostluklar, onun zâhirde bir hükümdar, bâtında ise bir ilim yolcusu olduğunun nişânesidir.

Fâtih Hazretleri’nin meclislerinde yalnızca fıkıh, tefsîr ve kelâm ilimleri değil, aynı zamanda tasavvufî hikmetler ve edebî incelikler de tartışılır; âriflerin sözleriyle gönüller cilalanırdı. Zîrâ o, ilmin ne salt akılda ne de kuru lafızda kaldığını; kalp ile birleşmediği sürece kemâle eremeyeceğini idrak eden bir hikmet sultânıydı.

Bu muazzam geleneğin izleri Osmanlı’nın her devrinde sürmüş; IV. Mehmed Hân Hazretleri döneminde de aynı hassâsiyet devâm etmiştir. Sultan IV. Mehmed akşam ve yatsı namazları arasında, dönemin şeyhulislâmı Minkârîzâde Yahyâ Efendi Hazretleri’nin nezâretinde, Kādî Beyzâvî’nin meşhur tefsîri olan Envârü’t-Tenzîl ve Esrârü’t-Te’vîl adlı eserden tefsîr dersleri almış, bu derslere zât-ı şâhâneleri bizzât iştirâk etmiş, saray erkânı ve devlet adamlarını da bu mukaddes meclislere katılmaya teşvik etmiştir.

Kādî Beyzâvî’nin tefsîri, yalnızca lafzî mânâların değil, derin hikmet sırlarının da kapısını aralayan nâdide bir eser olması hasebiyle, pâdişahların gönüllerinde ayrı bir yer bulmuştur. Bu derslerde yalnızca Kur’ân’ın zâhirî mânâları değil, aynı zamanda hakîkat yolunun ince sırları ve ahlâkî öğütleri de paylaşılırdı.

İşte Osmanlı sultanlarının bu ilim ve irfân meclislerine gösterdikleri ihtimam, onların saltanatlarını sâdece dünyâya değil, ebedî hayâta hazırlamak arzusuyla yaşadıklarının delilidir. Bu meclislerde bir âlimin kelâmı, bir ârifin niyazı, bir pâdişâhın cihangirliğinden daha kıymetli addedilmiş, gönüller bu hakîkatle yıkanmıştır.

Osmanlı saraylarında asırlardır süregelen ilim ve irfân geleneği, yalnızca bir devlet yönetim anlayışı değil, aynı zamanda bir kalp terbiyesi, bir ruh kemâli, bir mânevî ihyâ yoludur. Bu yolun en nâdide temsilcilerinden biri olan Vânî Mehmed Efendi devrinde haftada iki defâ saray-ı hümâyûnda, bizzât pâdişâhın iştirâkiyle düzenlenen ilim meclislerinde dersler vermiştir. Bu dersler, yalnızca bir âlimin kelâmı değil, aynı zamanda bir hikmet sofrası olmuştur.

Osmanlı pâdişahları, saltanatın yükünü taşımanın yalnızca siyâsî kudretle değil, ilim, edep ve mâneviyatla mümkün olduğunu çok iyi bilirlerdi. Bu sebeple, sarayın kalbinde ilim ehlinin sesi her dâim yankılanmış, sultanlar, şeyhlerin, fakihlerin, müfessirlerin sohbetlerinde feyz bulmuşlardır. Zîrâ bir pâdişâhın gerçek sultanlığı, ancak Hakk’ın hükümlerine teslîmiyetle kāim olurdu.

Bu kadîm geleneğin en mühim tezâhürlerinden biri de, Şehr-i Ramazân-ı Şerîf’te pâdişâhın huzûrunda icrâ olunan “Huzur Dersleri”dir. Huzur Dersleri, sarayda bir tefsîr meclisi olarak tertip edilir; pâdişah, devlet erkânı, ulemâ ve meşâyih-i kirâm bu mecliste bir araya gelerek Kur’ân-ı Kerîm’in nurlarına ve tefsîrinin inceliklerine vâkıf olurlardı. Bu dersler, ilmî bir tahsil olmanın ötesinde, bir tezkiye-i nefs, bir tefekkür-ü kalbî ve bir mânevî seyr ü sülûk makāmıydı.

İşte bu hassasiyetle, Osmanlı saraylarında ilmin sükûtu aslâ vâki olmamış, Ramazan aylarında Huzur Dersleri bir saray âdeti hâline gelerek, Kur’ân’ın nûrunun devletin kalbine sirâyet etmesine vesîle olmuştur. Bu geleneğin en parlak temsilcileri arasında Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) ve onun yolundan giden müderris-i ârifân zatlar da yer almıştır.

Osmanlı Devleti’nin mânevî ve ilmî ikliminde, sultanların saraylarında Kur’ân-ı Kerîm’in tefsîrine gösterilen ihtimam, yalnızca bir ilim geleneği değil, aynı zamanda hakkāniyet, adâlet ve mârifetle yoğrulmuş bir devlet idrâkinin tezâhürü olmuştur. Bu ulvî geleneklerden biri de Sultan III. Ahmed Hân Hazretleri döneminde Nevşehirli Dâmâd İbrâhîm Paşa tarafından ihyâ edilen tefsîr meclisleridir.

Hicrî 1136 (mîlâdî 1724) yılında Nevşehirli Dâmâd İbrâhîm Paşa’nın öncülüğünde, pâdişâhın sarayında, özenle seçilmiş bir grup ulemâ tarafından icrâ edilen bu tefsîr dersleri, Osmanlı sarayının ilim ve hikmet meclislerini dâim kılma arzusunun canlı bir tezâhürü olmuştur. Bu tertip ile Kur’ân’ın derin mânâları, tefsîrin incelikleri, ahkâmın hikmetleri incelenmiş; hem pâdişah, hem de etbâ ve devlet ricâli bu nurlu derslerden nasipdar olmuşlardır.

Bu geleneğin en dikkat çekici yönlerinden biri, her bir dersin muayyen bir tertip üzere yapılmasıdır. Yâni tefsîr, lafzî bir okuma ile değil, tasavvufî bir derinlik, aklî bir muhâkeme ve kalbî bir ihlâs ile işlenmiş, zâhirin ilmiyle bâtının hikmeti mezcedilerek gönüller nurlandırılmıştır.

Bu yönüyle, Sultan III. Ahmed Hân Hazretleri döneminde ihyâ edilen bu tefsîr meclisleri, Osmanlı Devleti’nin ictimâî düzeninde Kur’ân-ı Kerîm’in merkezî rol oynadığının açık bir delilidir. Aynı zamanda bu meclisler, Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) ve onun mânevî silsilesinde olduğu gibi, ilim ile irfânı cemeden bir tasavvufî anlayışın târihî köklerini de göstermektedir.

Osmanlı Devleti’nin ilim ve hikmetle yoğrulmuş mânevî mîrâsında, sarayda icrâ olunan tefsîr meclisleri, yalnızca ilmin değil, aynı zamanda gönüllerin de arındığı feyizli zikir meclisleri mesâbesindeydi. Bu meclislerde, her biri kendi sahasında ihtisas sâhibi olan âlimler, Kur’ân-ı Kerîm’in mukaddes âyetlerini sıraya riâyet ederek okur, ardından her biri bu İlâhî kelâmın mânâlarına dâir ilmî ve hikmet dolu mâlûmâtını meclisteki ihvân ile paylaşırdı.

Bu âlimler arasında müfessirler, fakihler, muhaddisler, mutasavvıflar ve kelâm ehli bulunur; her biri sözün edebine, ilmin vakarına, gönlün tevâzusuna riâyet ederek, sırayla konuşurlardı. Böylece bir âyet-i kerîme yalnızca lafzıyla değil, zâhiri ve bâtınıyla, hikmet ve şerîatın iç içe geçtiği bir tefsîr ilmîyle şerh edilirdi.

Bu usûl, Osmanlı’nın ilim anlayışının temelini teşkil eden müzâkere, istişâre ve çok yönlü bakışın somut bir tezâhürüydü. Her âlimin ilmi, bir diğerininkiyle tamamlanır; bir âyetin hukûkî yönü, ahlâkî mânâsı, tasavvufî derinliği ve edebî inceliği bir arada işlenirdi. Bu tefsîr meclisleri, hem dil ile ilmin, hem de kalp ile mârifetin harmanlandığı nadide zeminlerdi.

İşte bu kadîm usûl, Osmanlı Devleti’nin ilmî canlılığını, medeniyet zerâfetini ve mânevî diriliğini asırlara taşımış; Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) gibi zatlar da bu geleneği tekkelerinde, medreselerinde ve ilim meclislerinde sadâkatle yaşatmışlardır. Çünkü bir milletin ilmiyle yücelmesi, Kur’ân’ın hakîkatleriyle bezenmesine bağlıdır.

Sultan III. Ahmed Hân Hazretleri mezkûr tefsîr derslerinden birine misâfir olarak iştirâk etmiş, sonuna kadar dinlemiş ve bu şekilde muayyen bir usül gözetilerek yapılan bu şekil ulemâ heyetinden oluşan bir tefsîr meclisinin aynı usülle zât-ı şâhânelerinin kendi saraylarında da icrâ edilmesi tâlimâtını vermiştir.

Sultan III. Ahmed Hân Hazretleri Osmanlı pâdişahları arasında ilme ve irfâna olan derin muhabbetiyle temâyüz etmiş, devrini hem maddî hem mânevî cihetten ihyâ eden bir mecmû‘-ı fazîlet sultânıdır. Onun döneminde, ilmî sohbetlerin, tasavvufî irşadların ve bilhassa Kur’ân tefsîrinin merkezde olduğu müstesnâ bir kültürel iklim teşekkül etmiştir.

Hazret, bir vesîle ile Nevşehirli Dâmâd İbrâhîm Paşa tarafından düzenlenen tefsîr derslerinden birine misâfir olarak iştirâk etmiş, meclisin edep ve nizâmı, ilim ehlinin sözündeki hikmet ve letâfet karşısında hayranlıkla kalmış, dersin başından sonuna kadar büyük bir dikkat ve saygı ile dinlemiştir. Bu mânevî sofra, pâdişâhın gönlünde derin bir iz bırakmış ve zât-ı şâhâneleri, bu usûlün kendi saraylarında da ihyâ edilmesini irâde buyurmuştur.

Sultan III. Ahmed Hân bu emriyle yalnızca bir ilim meclisinin değil, aynı zamanda mânevî bir terbiye ve kalbî bir seyr ü sülûkun sarayda kök salmasının öncüsü olmuştur. Sarayda icrâ edilen bu tefsîr meclisleri, Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın nurlarını pâdişah gönlüne ve saray erkânına nakşeden mukaddes bir yolculuk olmuştur. İşte bu ilim ve irfân usûlü, Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) ve onun mânevî zincirindeki zatlar tarafından tekke ve medreselerde de aynı sadâkat ve titizlikle sürdürülmüş, böylece Osmanlı irfânının nur halkası asırlara taşınmıştır.

Osmanlı Devleti’nin zarif, derin ve hikmetli ilmî geleneğine ışık tutan en önemli kaynaklardan biri olan Tayyarzâde Atâ Bey, eserlerinde, Osmanlı sultanlarının öteden beri saray-ı hümâyûnlarında, her ne kadar muayyen bir usûl ile olmasa da, farklı şekillerde ilmî meclisler tertip ettiklerinden bahseder. Bu mühim tespit, Osmanlı’nın maddî ve mânevî seyrinde ilmin ve sohbet-i cânânın ne denli merkezi bir rol üstlendiğinin açık bir delilidir.

Tayyarzâde Atâ Bey bu meclislerin menşesini daha da gerilere götürerek, Huzur Dersleri’nin köklerinin, Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’nin müessisi olan Osmân Gâzî Hazretleri’ne dayandığını beyân eder. Bu görüş, bize Osmanlı saltanatının daha ilk demlerinden îtibâren ilmî ve mânevî sohbet halkalarını, devletin rûhunu besleyen aslî bir damar olarak gördüğünü gösterir. Osmân Gâzî Hazretleri’nin duâ ve himmetiyle başlayan bu yol, her bir pâdişâhın gönlünde yeni bir hikmet kandili yakmış; ilmin nûru, mâneviyâtın aydınlığıyla birleşerek asırlar boyunca sarayların duvarlarında yankılanan bir Kur’ân ve hadîs sadâsına dönüşmüştür.

Bu kadîm gelenek, zamanla en yüksek seviyeye ulaşarak, Ramazân-ı Şerîf’in mukaddes gecelerinde pâdişahların huzûrunda icrâ edilen “Huzur Dersleri” hâline gelmiş; tefsîr, hadîs, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinin bir araya geldiği bu meclisler, Osmanlı saraylarını yalnızca bir hüküm merkezi değil, bir gönül dergâhı kılmıştır. Bu nurlu meclislerin en güzel örnekleri arasında, Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) ve hulefâsının açtığı hadîs ve ilim halkaları, bu muazzam geleneğin tekke ve medreselerde de aynen sürdüğünün delilidir. Çünkü ilim, hükümdarların kalbinde yer bulduğunda, devletlerin ayakta kalma kudreti artar.

Osmanlı Devleti’nin ilmi ve irfânı merkeze alan devlet idrâkinde, pâdişahların saraylarını birer ilim ve mârifet dergâhına çevirdiği dönemler dâimâ ayrı bir ihtiramla anılmıştır. Bu kutlu geleneğin zirvelerinden biri de hiç şüphesiz Sultan III. Ahmed Hân Hazretleri’nin tahtta bulunduğu devirdir.

İşte bu devirde, sarayda icrâ edilen tefsîr meclisleri, pâdişâhın bizzât iştirâkiyle Şerefâbâd Kütüphânesi hocası Hamîdî Efendi’nin nezâretinde düzenli ve muayyen bir tertip üzere yürütülmeye başlanmıştır. Böylece Kur’ân-ı Kerîm’in kelâmındaki hikmet incileri, sultânın huzûrunda, ilim ehlinin derin yorumlarıyla işlenmiş, zâhirî ve bâtınî mânâlar mecliste âşikâr kılınmıştır.

Sultan III. Ahmed Hân bu meclislerde sâdece bir pâdişah değil, aynı zamanda bir derviş edâsıyla ilim halkasında diz çöküp Kur’ân tefsîrinin latîf sırlarına kulak vermiştir. Onun bu gönülden iştirâki, devletin temellerinin mânevî bir idrâk ile beslendiğini göstermektedir. Çünkü bir devletin bekāsı, sultânın adâleti kadar, ilme ve hikmete olan sadâkatiyle de ayakta durur.

Bu meclislerde, Hamîdî Efendi’nin rehberliğinde Kur’ân’ın incelikleri, tafsîlatı, hikmet kapıları açılmış; ilimle beslenen bir saltanat anlayışı kuvvet bulmuştur. Bu ilmî neşve, Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) gibi büyük zatların ilim, irfân ve tasavvufu cemeden yollarında da en güzel şekilde devâm etmiştir.

Osmanlı tahtında adâlet ve fazîletle hükmeden Sultan III. Mustafa Hân Hazretleri yalnızca siyâsî dirâyetiyle değil, aynı zamanda ilme ve ulemâya gösterdiği derin hürmetiyle de târihe altın harflerle kazınmış bir pâdişahtır. Zîrâ Osmanlı’nın kadîm geleneğinde bir hükümdarın kudreti yalnızca toprakla değil, kalple ve ilimle ölçülür. Bu hakîkati en iyi idrak edenlerden biri de şüphesiz Sultan III. Mustafa Hân Hazretleri olmuştur.

Zât-ı şâhâneleri, saray-ı hümâyûnda icrâ olunan tefsîr meclislerine fevkalâde kıymet vermiş, bu meclisleri bir saltanat müzâkeresi değil, bir kalp terbiyesi, bir mârifet yolculuğu olarak telakkî etmiştir. Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın âyet-i kerîmeleri, ulemâ-i kirâmın hikmet dolu şerhleriyle sarayın kubbelerini çınlatırken, Sultan Hazretleri de huşû ve tevâzu ile bu mukaddes kelâmın feyzinden nasiplenmiştir.

Ne var ki bu meclislerin rûhunu taşıyan incelik, yalnızca sözde değil, aynı zamanda icrâatta da tecellî etmiştir. Rivâyet olunur ki, bir tefsîr dersinin nihâyetinde, Sultan III. Mustafa Hazretleri, ders heyetinde bulunan her bir âlime yüzer altın ihsân ederek, ilim ehline verilen değerin, devletin bekāsındaki rolünü bir kere daha göstermiştir. Bu ihsân, sıradan bir cömertlik değil, ilmin ve hikmetin taçlandırıldığı bir adâlet örneği olmuştur.

Osmanlı Devleti’nin kalbinde, Topkapı Saray-ı Hümâyûnu’nda, asırlar boyunca süregelmiş olan tefsîr meclisleri, yalnızca birer ilim sohbeti değil, aynı zamanda birer kalp safâsı, birer gönül ziyafeti olmuştur. Pâdişahların bizzât iştirâk ettiği bu meclisler, sarayın en nâdide köşelerinde, mânevî bir incelik ve ilmî bir vakar ile icrâ edilmiştir.

Bu ulvî sohbetlerin mekânları da tesâdüfî değil, hikmetle bezenmiş seçkin alanlar olmuştur. Mezkûr dersler, zaman zaman Sepetçiler Kasrı’nın serin ve hikmet dolu avlusunda, Sarık Odası’nın vakar ve sükûnetinde, Ağa Bahçesi’nin çiçekler içinde Hakk’a yönelen gönüllerinde ve Dîvânhâne’nin zarif kubbeleri altında icrâ olunmuştur.

Bu mekânlar, Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın kelâm-ı ilâhîsiyle şenlenmiş, âlimlerin derin yorumlarıyla manen tenevvür etmiş, pâdişahların huşû ile dinlediği birer ilim ve irfân dergâhı hâline gelmiştir. Zîrâ Osmanlı sultanları, saltanatı yalnızca dünyâlık bir mülk olarak değil, Hakk’a hizmet vesîlesi olarak telakkî etmiş; her fırsatta Kur’ân meclislerinde gönül terbiye etmeyi bir vazîfe bilmişlerdir. İşte bu ruhla, Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) ve onun hulefâsı, ilim ve irfân yolculuklarını saraylardan dergâhlara, medreselerden gönüllere taşımış, Kur’ân’ın hikmet nefesini asırlara mâl etmişlerdir.

Huzur Dersleri’nde dersi takrir eden âlimler “Mukarrir” nâmı ile, müzâkereci durumunda olan âlimler de evvelce “Tâlip”, daha sonra “Muhâtap” nâmı ile tesmiye edilmiştir. Osmanlı saraylarının müstesnâ ilim meclislerinden biri olan “Huzur Dersleri”, yalnızca birer tefsîr halkası değil, aynı zamanda bir ahlâk ve edep mektebi, bir kalp arınma yolculuğu olmuştur. Bu dersler, asırlık bir ilmî ve mânevî usûl üzere icrâ edilmiş; her bir detayında Kur’ân’a ve ilme olan derin hürmet tecellî etmiştir.

Huzur Dersleri’nde, dersi takrir eden âlimler, yâni âyet-i kerîmeleri tafsilatlı bir şekilde açıklayan, mânâları tefsîr eden zatlar, özel bir unvanla anılmışlardır: Bu kıymetli âlimlere “Mukarrir” adı verilmiştir. Mukarrir, yalnızca kelâm eden değil, aynı zamanda kalbe işleyen, hikmeti süzgeçten geçirip berrak bir şekilde sunan ilim ehli demektir.

Öte yandan, mecliste yer alan ve bu mukarririn beyân ettiği ilimleri müzâkere eden, soru soran, derinleştiren âlimlere ise, başlangıçta “Tâlip”, daha sonra ise “Muhâtap” adı verilmiştir.

Tâlip: Hakîkati arayan, ilme susamış gönül ehli… Muhâtap: İlmin mânâsına vâkıf olmuş, ilim meclisinin hakkını veren, Kur’ân’a gönülden muhâtap olmuş zat.

Bu kadîm usûl, sâdece bir bilginin aktarımından ibâret değil, aynı zamanda kalpten kalbe akan bir mânevî feyz, tasavvufî bir teslîmiyet ve edep dolu bir sohbet zinciridir. Çünkü bu meclislerde her söz, Allâh’ın kelâmını anlamak için söylenir; her nefes, Rasûlüllâh Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e salevâtla yıkanır. Bu edep ve usûl, Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) ve onun hulefâsının ilim ve irşâd yolculuklarında da sadâkatle korunmuş; tekkeler, dergâhlar, medreseler hep bu Kur’ân ve hadîs merkezli ilim anlayışının nûruyla aydınlanmıştır.

Osmanlı Devleti’nin ilim ve irfân yolunda sergilediği en nâdide manzaralardan biri olan Huzur Dersleri, yalnızca bir saray geleneği değil, bir milletin gönlünü ve zihnini terbiye eden müstesnâ bir mekteb olmuştur. Bu kudsî derslerin şânına şan katan en zarif icrâlarından biri de Vâsıf Efendi’nin beyânıyla hicrî 1180 Ramazân-ı Şerîfi’nde (Şubat 1767), Osmanlı pâdişâhının saray-ı hümâyûnunda tertip edilen meclistir.

Bu mukaddes meclislerde, Kur’ân-ı Kerîm’in nûruyla gönüller mâmur olsun, milletin hikmet kandili sönmesin diye, alanında tahassus ve kemâlât sâhibi tam 126 âlim, titiz bir süzgeçle intihâb edilmiştir. Bu seçkin zevât, on dokuz ayrı meclise taksim olunarak, her bir grup bir günkü tefsîr dersinde vazîfelendirilmiş, böylece her gün bir başka meclis-i ilim sarayın kubbelerini Kur’ân tilâvetiyle, tefsîriyle, zikriyle şenlendirmiştir.

İşte bu zarif tertip, Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) ve onun mânevî silsilesinin ilim ve irşâd yolunda sadâkatle sürdürdüğü usûlün de temel taşlarını oluşturur. Zîrâ her bir ilmî meclis, kalpleri nurlandıran bir irfân halkasıdır. Çünkü devletin gerçek serveti, Kur’ân’ı ve Sünnet’i mihver edinen ilimdir.

Osmanlı Devleti’nin her devrinde olduğu gibi, Sultan I. Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin kudretli fakat mütevâzi saltanatı da ilme, irfâna ve tasavvufa derin bir hürmetle bezenmiş bir devirdi. Bu mânevî mîrâsın en güzel tezâhürlerinden biri, sarayda “Huzur Dersleri” adıyla anılan tefsîr meclisleridir. Bu müstesnâ dersler, yetmiş âlimin iştirâkiyle, mukarrir ve muhâtap olarak iki farklı vazîfeye tevdî olunarak icrâ edilmiştir.

Ancak bu derslerin kıymetini yalnızca ilimle ölçmek kifayet etmez. Zîrâ bu meclisler, Osmanlı medreselerinde hâkim olan tasavvufî edeb ve saray nezâketi ile süslenmiş; ilim, ahlâk, tevâzu ve kalp safâsının eşsiz bir terkibi hâline gelmiştir. Bu incelik ve zerâfet, Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) ve onun tasavvufî ilim geleneğinde de aynı sadâkat ve nezâketle sürdürülmüş, böylece Osmanlı’nın hem saray hem tekke hem medrese üçgenindeki mânevî denge korunmuştur. Her bir âlim, hem zâhirî ilimde, hem bâtınî edepte sebatla yürümüş, ilmi nefse değil Hakk’a hizmet aracı olarak bilmiştir.Çünkü ilim, edep ve hikmetle bir araya geldiğinde bir milletin rûhu ihyâ olur.

Osmanlı’nın ilim ve irfân meclislerinde, özellikle de pâdişâhların huzûrunda icrâ edilen Huzur Dersleri’nde, yalnızca ilmin zâhirine değil, aynı zamanda âdâbına ve edebine de azamî ihtimam gösterilirdi. Bu mukaddes meclislerde tefsîr dersleri, kelimenin tam mânâsıyla bir “sohbet-i cânân” şeklinde cereyân ederdi.

Ancak bu hikmet dolu meclislerde, münâzara üslûbu, yâni fikirlerin vakar ve nezâketle arz edildiği, aklın rehberliğinde, kalbin edebinde yoğrulan tartışmalar, aslâ münâkaşaya dönüşmezdi. Çünkü tasavvuf ehli bilir ki: Bu sebeple, eğer bir kimse münâzara usûlünü terk eder, münâkaşa tarzına kayar, hakaretâmiz ve nezâket dışı bir üslûp ile görüşlerini telkin etmeye kalkışırsa, bu hâl ne ilme ne de edebe muvâfık görülür; derhâl şiddetli bir nefy (sürgün) cezâsına çarptırılırdı.

Bu cezâ, sâdece bir saray disiplini değil, aynı zamanda tasavvufî ahlâkın da bir tezâhürüydü. Çünkü tasavvufta, nefsin galebe çaldığı, dilin zehirlendiği, gönlün karardığı bir meclisten feyz zuhûr etmezdi. İlmin de sohbetin de özü, kalbin arınması, nefsin tezkiyesi idi. Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) ve onun mânevî yolunu sürdüren halîfeleri de bu hakîkati derinden kavramış, her dâim ilmi edep ve hizmetle taçlandırmayı, kalbi nezâketle süslemeyi esas bilmişlerdir.

Bu yüksek hassâsiyet, Osmanlı’nın yalnız siyâsî değil, mânevî dirliğini de temin eden sırlarından biri olmuştur. Kur’ân tefsîri yapılan bir mecliste, edepsizliğe ve nezâketsizliğe müsâmaha gösterilmezdi. ÇünküKelâm-ı İlâhî, edeple okunur, edeple açıklanır ve edeple yaşanır.

Arz ettiğimiz üzere Osmanlı Devleti’nin kalbinde yâni merkez-i saltanat mahalli olan saray-ı hümâyunda yer alan Huzur Dersleri, yalnızca birer ilim meclisi değil, aynı zamanda birer gönül terbiyesi ve edep mektebi olma vasfını da haizdi. Bu meclislerde, ilmin vakarına ve tasavvufun inceliklerine uygun bir üslûp muhâfaza edilirdi. Zîrâ her bir sözün Kur’ân’a, her bir bakışın edebe ve nezâkete ayarlı olması, o meclisin feyzini ve bereketini temin eden ana unsurdu.

Ne var ki Şemdânîzâde’nin naklettiği meşhur bir vaka, bu hassas dengeye kastedenlerin ne gibi netîcelerle karşılaştığını gözler önüne sermektedir. Huzur Dersleri’nin icrâ olunduğu bir mecliste, ulemâdan Tatar Ali Efendi, mukarrir olan Abdülmü’min Efendi ile tefsîr münâzarası esnâsında söz âdâbını ve nezâket hududunu aşarak münâkaşa yoluna sapmıştı.

İlmin nûrundan nasipdâr olması gereken bir ağızdan hakāretâmiz sözler sâdır olunca, meclisin huzûru bozulmuş, ulvî sohbetin rûhu zedelenmiştir. Bu hareketi, zâhirde bir söz taşkınlığı gibi görünse de bâtında bir gönül taşkınlığı olarak değerlendirilmiş ve derhal cezâlandırılmıştır. Tatar Ali Efendi işlediği bu edepsizlikten dolayı Bozcaada’ya sürgün edilmiştir.

Osmanlı saraylarının ilmî ve mânevî incilerinden biri olan Huzur Dersleri, yüzyıllar boyunca pâdişahların ve ulemânın gönüllerinde müstesnâ bir yeri hâiz olmuştur. Bu meclisler, yalnızca birer tefsîr sohbeti değil, aynı zamanda edebin, nezâketin ve iç huzûrun da tecellî ettiği İlâhî bir atmosferdi. Her söz Kelâmullâh’a, her kelâm ise tevâzuya ve vakara bağlıydı.

Ne var ki insan nefsi, bâzen böyle nûrânî meclislerde dahi taşkınlık ve hodgâmlık sergileyebilmekteydi. Nitekim Sultan III. Selim Hân Hazretleri’nin iştirâk ettiği bir huzur dersinde, bu kāidelere riâyet edilmediği bir vak’a yaşanmıştır.

O gün Kastamonulu Ömer Efendi, mukarririn beyân ettiği tefsîre sert bir îtirazda bulunmuş, tartışma büyümüş, Dağıstanlı Abdurrahmân Efendi ve Ahıskalı Ali Efendi de bu münâkaşaya müdâhil olarak sözün hudûdunu aşmışlardır.

Sultan III. Selim Hân Hazretleri, o yüksek vakar ve derin irfânıyla hiçbir kelâm etmeden, yalnızca sessiz bir işâretle o günkü tefsîr meclisini nihâyete erdirmiş, edebin ihlâlini sineye çekmeyip şeyhulislâm efendiye her üç âlimin de muhâtaplıktan çıkarılması emrini vermiştir.

Bu vaka, ilmin vakarının korunması adına verilen derin bir derstir. Zîrâ Kelâm-ı İlâhî’nin konuşulduğu bir mecliste, nefsânî taşkınlık affedilmez. Bir gönül meclisinde edep kaybolursa, meclis dağılır, feyz kesilir. Bu yüksek hassâsiyet, Gümüşhânevî Hazretleri’nin ve onun hulefâsının ilmî ve irşâdî yolculuklarında da titizlikle muhâfaza edilmiştir. Zîrâ biliyorlardı ki hakîkî ilim, kalbin adâb ile yoğrulmasıdır. Çünkü bir meclisin izzeti, yalnız ilimle değil, edep ile taçlanır.

Sultan III. Selim Hân Hazretleri’nin iştirâk ettiği mezkûr huzur dersinde vukû bulan nâhoş hâdise, bu mübârek meclislerde tedbire gidilmesine sebebiyet vermiştir. Kastamonulu Ömer Efendi’nin îtirâzıyla başlayan ve Dağıstanlı Abdurrahmân Efendi ile Ahıskalı Ali Efendi’nin de müdâhil olduğu tartışma, meclisin ulviyetine gölge düşürmüştür.

Bu hâdiseden sonra Sultan III. Selim Hân Hazretleri, nezâketi ve ilme hürmeti esas alan zarif bir tedbir almış; Huzur Dersleri’ne katılan müfessirlerin sayısını yediye indirmiştir. Bu uygulama ile Sultan III. Selim Hân Hazretleri, hem huzur derslerinin mânevî vakarını muhâfaza etmiş, hem de gönüller arasında birliğin ve edebin esas olduğunu fiilen göstermiştir. Çünkü ilmin de sohbetin de özü, edeple bezenen kalpte tecellî eder. Huzur Dersleri’ne katılacak müfessirinden olan ulemâ ile ilgili bâzı şartlar tedvin etmiş, bu derslerle ilgili yeni bâzı usüller koymuştur.

Kethüdâzâde Ârif Efendi Hazretleri kudsiyât-ı kaleminden süzülen Menâkıbnâme adlı eserinde, cümle ehl-i dil ve erbâb-ı irfân için ibret ve hayretle okunası bir hâdise nakletmiştir ki, mezkûr vaka, sultân-ı âlem penâh II. Mahmûd Hân Hazretleri devrinde vukû bulmuştur.

Buyurmuşlardır ki: Zât-ı devletleriyle bir hafta kadar müşerref oldukları Huzur Dersleri meclisinde, devrin ulemâsı, Kur’ân-ı Hakîm’den bir âyet-i kerîme tilâvet ettikten sonra, ez-cümle bu âyetin vech-i mânâsını serdetmek, her bir kelâmın bâtınındaki hikmet incilerini ortaya koymakla mükellef idiler. Lâkin ne yazık ki bir kısım zevât-ı kirâm, bu azîz vazîfeyi hakkıyla îfâdan uzak kalıp, âyet-i celîlelerin basit îrâb farkları, lafzî tedkîkât ve şekli ihtilâflar üzerinde izhar-ı nazar eylemişlerdir.

Bu fuzûlî ve cüzî münâzaralar, ilmin rûhundan ve ledünnî hikmetten mahrûm bir sûrette, meclis-i âlîyi bir nevî vukûf perdesine bürümüş, derûn-u kalb-i pâdişâhî ise bu beyhûde laflardan bir nebze müteessir olmuştur. Zîrâ Hazret-i Mahmûd Hân, zâhir ilimden ziyâde, mânâ denizinin derin sularında gezinmeyi arzu eden bir sultân-ı ârif idi.

Ârif Efendi mecliste cereyan eden bu üslûbu halk-ı kalemle şöylece nakleder: “Beyân-ı âyet, zâhir mânâdan öte, bâtın hazînesinin keşfini îcâb eder. Lâkin ulemâ, lafzın ipine takılıp, mânâ denizine gark olmaktan mahrûm kalmışlardır.”

İşte bu nakl-i şerîf, bizlere hem ilmin hikmet kapısını, hem de sözün ehlince nasıl terennüm edilmesi gerektiğini telkîn eder. Her ne kadar lafız ve îrâb ilmin zarûrî kapıları olsa da, maksûd-i a‘lâ, kelâmullâhın derûn mânâsına vâkıf olmak ve gönülleri o mânâ ile mâmûr etmektir.

Ne zamân ki devr-i şerîflerinde Sultân Abdülazîz Hân Hazretleri tahta-i saltanatlarında cülûs buyurdular, Osmanlı pâyitahtının ilim ve irfân meclisleri de o nisbette yeniden tanzîm ve tezyîn olundu. Mezkûr sultân-ı âlîcenâbın Dîn-i Mübîn-i İslâm’a, ulûm-u dîniyeye ve tefsîr-i Kur’ân’a duyduğu derûnî alâka sebebiyle, eski usûlde icrâ olunan Huzur Dersleri, ihtişâm ve azamet içerisinde yeniden ihyâ edildi.

Bu ulvî dersler, artık Dolmabahçe Sarayı’nın o dillere destan, ihtişâmı ve haşmetiyle mâruf Muâyede Salonu’nda icrâ olunurdu. Meclis kurulduğunda, yedi iklim dört köşeden seçilmiş, zâhir ve bâtın ilmine nâzır ulemâ ve meşâyih, deryâ-yı Kur’ân’ın incilerini sultân-ı cihângir hazretlerinin huzûrunda dökerlerdi.

Muâyede Salonu sanki o anlarda bir nûrânî dergâh, bir hikmet meclisi, bir mârifet otağı hâlini alırdı. Altın işlemeli kubbeler, kristal avizeler, İlâhî kelâmın lâtif sedâsı ile yankılanır, her bir âyet-i kerîmenin tilâvetiyle kalb-i pâdişâhîde İlâhî bir vecd, ehl-i mecliste bir mânevî huşû hâsıl olurdu.

Şöyle rivâyet olunur ki: Her Ramazân-ı Şerîf’te, mukaddes kelâmın mânâları serdedilir, âyet-i kerîmelerin vech-i ledünnîsi tafsîl olunur, sultân hazretleri de bizzât müzâkereye iştirâk ederdi. Bu dersler, yalnızca birer tefsîr meclisi değil, aynı zamanda siyâsetin, ahlâkın ve ictimâî nizâmın da remzi addedilirdi.

Bu Nebevî sünnetle örülmüş kutlu meclislerde, îrâbdan ziyâde, lafzın ötesindeki mânâ incilerinin çıkarılması, gönül tahtlarına yerleştirilmesi arzu olunurdu. Zîrâ ârif olan bilir ki, Kur’ân-ı Hakîm, lafzın zâhirinde değil, hikmetin bâğrında saklıdır.

Ne zaman ki Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’nin kemâl-i tedbîr ve firâset sâhibi pâdişâhı, Sultân-ı Mehîb II. Abdülhamîd Hân Hazretleri, taht-ı saltanatıyla cihânın re’sine geçmişlerdir; o kutlu devirde de Huzur Dersleri, şeref ve ihtişâm ile icrâ olunmaya devâm etmiştir. Lâkin bu kez o nûrânî meclis, pâyitahtın gözbebeği olan Yıldız Sarayı’nın içre saklı bir cevher misâli duran Çit Kasrı’nda teşkîl olunmuştur.

Çit Kasrı, yeşil bahçeler ve servî ağaçlarıyla çevrili, nazar-ı âşinâda bir gülzâr, bir hikmet menzili idi. İşte bu husûsî ve zarif mekânda, her yıl Ramazân-ı Şerîf’in feyz dolu günlerinde, Kur’ân-ı Mecîd’in âyetleri âdetâ gök kubbenin tâ kendisinden süzülen İlâhî birer kelâm gibi okunur, derin tefsîr ve mânâlar serdedilirdi.

Meclis-i âlîde, devrin âlimân-ı kirâmı, meşâyih ve muhaddisân, pâdişâh-ı cihângir hazretlerinin huzûrunda mânâ incilerini döker, âyetlerin zâhirini aşarak bâtının nûruna erişmeye gayret ederdi. Zîrâ Sultân Abdülhamîd Hân Hazretleri, yalnızca bir zâhir sultânı değil, aynı zamanda ledün ilminin de müşteri bir erbâbı idi.

Denilir ki, bu Huzur Dersleri’nde âlimler, sırf lafzî cedellerden, îrâbın kuru ayrıntılarından sakınarak, kelâmullâhın derin mânâlarını kalp gözüyle idrâk edip arz ederlerdi. Çit Kasrı’nın duvarlarında yankılanan âyetler, iç âlemde bir cezbeye, bir vecd haline vesîle olurdu. Gönüller, nazar-ı ilâhîye açılır, hikmet ve irfân ile mâmur olurdu.

Bu meclislerde âlimlerin ilminden, sultânın basîretinden, Kur’ân’ın mânâsından hâsıl olan feyz-i ilâhî, yalnızca Yıldız Sarayı’nı değil, âdetâ cümle âlemi nurlandırırdı.

Her ne vakit ki Huzur Dersleri meclisi teşkîl olunur idi, evvelâ Sultân-ı Cihângir, Zillullâh-ı Fi’l-Arz Hazretleri, destâr-ı âlîleriyle ve vakar dolu cemâl-i pâkleriyle, yüksekçe bir minderde teşrîf-i huzur ederlerdi. Meclisin ser-nüktesi, ulvî bir sükûn, bir huzûr-i kalb ile başlardı.

Sultân Hazretleri’nin karşı hizâsında, mukaddes kelâmın inceliklerinde mahâret sâhibi olan ulemâdan, bilhassa müfessirân-ı kirâm içinden seçilmiş mukarrir ve muhâtap zevât, muayyen bir tertîb-i âlî ve nizâm-ı kadîm üzere, her biri rahlelerinin başında, edeple ve tevâzu ile mevkîlerini alırlardı.

Bu kudsî meclisin her bir zerresi, bir tefekkür otağı, her bir kelâmı, bir hikmet menba‘ı idi. Mukarrir âlim, Kur’ân-ı Hakîm’den seçilen âyet-i kerîmeyi tilâvet eder, ardından mânâ incilerini, hikmet pırıltılarını, kelâmın zâhir ve bâtın derinliklerini arza başlardı. Sultan Hazretleri ise kâmil bir müdrik, ince bir müşâhede sâhibi olarak bu beyanları dikkatle dinler, zaman zaman vecîz sorularla sohbetin derinliğini artırırdı.

Her bir müzâkere, sâdece bir ilim telâkkîsi değil, aynı zamanda bir ruh terbiye meclisi, bir kalp safâsı idi. Çünkü Kur’ân tilâvetiyle berâber, gönüllerdeki paslar silinir, hikmet nurları gönüllere aksettir.

Bu dersler zât-ı şâhânelerinin tensib buyurması ile Ramazân-ı Şerîf’te haftada iki gün olarak îfâ edilmekteydi. Ol kudsî meclisler ki, Huzur Dersleri nâm-ı celîliyle mâruf olup, devr-i sultânînin en ulvî vechlerinden biri addedilirdi; işbu dersler, bizzât Zât-ı Şâhâne’lerinin tensîb-i âlîleriyle, her sene-i devriyye-i Ramazâniyye’de, haftada iki gün olmak üzere îfâ ve icrâ olunurdu.

Her bir Ramazân-ı Şerîf’in feyziyle bezeli bu mübârek meclisler, nevbahar rûhâniyeti içinde açar, tilâvet-i Kur’ân ile başlar, hikmet sohbetleriyle gönülleri nûrlandırırdı. Zât-ı pâdişâhî, bu dersi şerîfleri bir sultan vazîfesi değil, bir kul hizmeti olarak telâkkî eder, her bir âyetin sırrına ulaşmayı hâlisâne bir teveccüh ile arzular idi.

Bu derslerin haftada iki gün ile tahdîd olunması dahi, meclisin hem muntazam hem de mânâca derin bir vakte sâhip olmasını temîn ederdi. Zîrâ, Kur’ân-ı Hakîm’in tefsîri, aceleye ve lafzî sathîliğe değil, teemmül ve huzûr ile pişen bir irfâna muhtaçtır.

Ne zamân ki Sultân-ı Cihângir, Zillullâh-ı Fi’l-Arz II. Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin riyâset-i âlîlerinde, o ulvî ve mebrûr Huzur Dersleri icrâ olunur idi, meclis yalnızca âlimân-ı kirâm ile mahdûd kalmaz, aynı zamanda Devlet-i Ebed-Müddet’in Mâbeyin Dâiresi’nin ekâbir zevâtı, seçkin vükelâ ve bir kısım ricâl-i devlet, husûsî dâvet-i şâhâneye mazhar olarak bu mübârek meclise iştirâk ederlerdi.

Bu meclis ki, yalnızca bir ilmî tedkîk ve tefsîr mahalli olmayıp, aynı zamanda bir ahlâk mektebi, bir irfân dergâhı, bir hikmet otağı idi. Hazret-i Pâdişâh’ın dirâyet-i ferâseti, ulûm-u diniyeye olan müşkil-bûs tevessülü, kalbler üzerinde bir cezb-i rabbânî hâsıl ederdi. Bu hâne-i hikmette hazır bulunanlar, zâhirde devletin erkânı, bâtında ise hakîkat yolunun yolcuları idi.

Mâbeyin-i Hümâyun’un mümtâz erkânı, vükelâ-yı kirâm ve ricâl-i devlete mensup zevât, Sultân Hazretleri’nin huzûrunda birer tâlip sûretinde bulunur, ilim meclisinin letâfetinden ve Kur’ân kelâmının ulviyetinden feyz almaya gayret ederlerdi. Zîrâ meclis, dünyevî mansıplardan münezzeh, rûhânî makamların arandığı bir dergâh-ı hikmet idi.

Her bir tilâvet, her bir beyân, yalnız akılları değil, kalbleri de mâmur eder, ilim ve edebin ikliminde bir cemâl ve kemâl sohbeti zuhûr ederdi. Sultân-ı âlîcenâbın mübârek nutk-u şerifleri ise, meclisin mânâsını bahr-i ummân misâli derinleştirirdi.

İşbu Huzur Dersleri ki, her bir icrâsı bir hikmet ziyâfeti, bir mânâ meclisi addedilirdi; her dersin mukarriri ve muhâtabı, mevcut ulemâ-yı kirâmdan ihtiyâr ve intihâb olunur idi. Böylece meclise her dem tâze bir soluk, farklı bir letâfet ve çeşitlilik hâsıl olurdu. Bu usûl-i nezîh, ilmin teceddüdüne ve tefekkürün intişârına vesîle kılınırdı.

Lâkin hâtırâlarda naklolunduğu üzere, o derin firâset ve yüksek basîret sâhibi Sultân-ı Âlîcenâb II. Abdülhamîd Hân Hazretleri, bir vakit teessürle işâret buyurmuşlardır ki: “Meclis-i Huzur’a iştirâk eden ulemânın ekserîsi, tefsîr-i Kur’ân ilmine vukûfiyetten mahrûmdur.”

Bu nükte-i hazîn, pâdişâh-ı muhteremin zâhirî ilmin ötesindeki derûnî arayışını, kelâmullâhın mânâ âlemine açılan pencerelerine duyduğu aşkı ve rikkati ne güzel beyân eder. Zîrâ ârif olan bilir ki, lafzın hudûdu, eğer ki mânânın sonsuzluğuyla birleşmezse, hakîkatin kapısı aralanmaz.

Pâdişâh Hazretleri’nin bu müşâhedesi, yalnızca bir ilim tenkîdi değil, aynı zamanda bir kalb îkāzı, bir hikmet ihtârı idi. Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın mânâlarını îrâb ve nahv hudûdunda daraltmak, o İlâhî kelâmın nûrânî ummânını sığ bir dereye hapsetmek demekti. Hazret-i Abdülhamîd işte bu zerâfeti sezmiş ve ihtâr etmişti.

Ne zamân ki Sultân Mehmed Reşâd Hân Hazretleri, taht-ı saltanatlarında devr-i devletlerini ihyâ ile meşgul idiler, o devirde de Huzur Dersleri gibi azîz bir geleneğin iptâline meydan verilmeyip, bilâkis devâmı murâd olunmuştur. Bu ulvî dersler, bu kez Dolmabahçe Sarayı’nın zerâfet ve ihtişâmıyla mâruf Zülvecheyn Sofası’nda, Ramazân-ı Şerîf’in mübârek ilk on gününde, sekiz oturum hâlinde icrâ edilmiştir.

O sofra ki adını iki vechin ceminden alır; hem zâhirin hem bâtının hikmetine mazhar bir meclis olmuştur. Saray erkânı ve âlimân-ı kirâm, rahlelerinin başında, her biri edeple, derûnî bir huşû ile tilâvet olunan âyetlerin tefsîr-i latîfesi için saf saf dizilirdi. Sultân-ı âlîcenâb ise bu meclisin hem müşâhidi hem müşâreki olurdu.

İşte bu Nebevî sadâların yankılandığı mukaddes meclislerin mukarrirlerinden biri de Vildân Fâik Efendi idi. Efendi Hazretleri, Sultân Mehmed Reşâd devrinde katıldığı dört Huzur Dersini, takrîr ve müzâkere notlarıyla birlikte, kalem-i âlîleriyle el-Mevâ‘izu’l-Hisân adlı eserlerinde zikretmişlerdir.

Bu eser ki, yalnızca bir tefsîr metni değil, aynı zamanda Huzur Dersleri’nin zarîf hâtıralarını, ilmî ve mânevî nefesini nesilden nesile aksettiren bir hikmet menbâıdır. el-Mevâ‘izu’l-Hisân’ın satır aralarında, o devrin ilmî havası, Kur’ân’a duyulan tâzim ve pâdişâhın ilme olan derûnî alâkası açıkça müşâhede olunur.

Denilir ki, bu meclislerde yalnızca kelâmın lafzına değil, bâtının hikmetine, kalbin safâsına ve ruhların feyzine erişmek arzu olunurdu. Çünkü bilirlerdi ki, Kur’ân’ın mânâsı, zâhirin ötesinde, kalbin en derin menzillerinde tecellî eder.

Ne zamân ki kader-i İlâhî tecellî edip de, Sultân Vahîdüddîn Hân Hazretleri devr-i saltanatlarında, Osmanlı tahtının son demlerini idâme eylemekteydiler, işte o müşkil ve buhranlı zamanlarda dahî, Huzur Dersleri gibi azîz ve kadîm bir gelenek, Dolmabahçe Sarayı’nın yüksek kubbeleri altında devâm etmekteydi.

Bu meclis-i âlî, devr-i sâbıkın zerâfet ve hikmet nefesini, yıkılmakta olan bir cihânın son mukaddes emâneti gibi yaşatır idi. Lâkin kaderin cilvesiyle, 1922 senesinde, saltanat makāmı, Ankara’da yeni teşekkül eden meclis-i millî tarafından lağvolundu. Bu inkıtâ, yalnızca bir siyâsî tahavvül değil, aynı zamanda bir rûhâniyetin ve bir devlet-i ebed müddetin zâhirî âlemde sona erişi idi.

Ancak işbu meclis, aynı zamanda hilâfeti muhâfaza etmek cihetiyle, 18 Kānûn-ı Sânî 1922 târihinde, Osmanoğulları'nın muhterem ferdi ve veliahd Abdülmecîd Efendi Hazretleri’ni halîfe olarak tensîb eyledi. Böylece bir bakıma, Huzur Dersleri’nin zarif nûru, Dolmabahçe Sarayı’nda, bir müddet daha devâm buldu.

Halîfe Abdülmecîd Efendi ki, sanatta, edebde ve ilm-i ledünnîde meleke sâhibi, rûhânîyete meyilli bir zât-ı muhterem idi; işte onun nezâret ve riyâsetinde Huzur Dersleri, fânî dünyânın girdaplarında sarsılmadan, mukaddes bir emânet gibi, Kur’ân-ı Hakîm’in âyetleriyle, ulûm-u dîniyye ile bezendi. Bu meclisler, her ne kadar siyâsî mânâda devleti ihyâ edemez idiyse de, rûhânî mânâda hikmetin, edebin ve ilmin birer nişânesi olmaya devâm etti.

Lâkin bilinir ki, mülklerin zâhiri fânî, mânâların hükmü bâkîdir. İşte o yüzden, Dolmabahçe’de devâm eden bu son meclisler, yalnızca birer tefsîr oturumu değil, aynı zamanda Devlet-i Aliyye’nin son nağmeleri, bir medeniyetin vedâ sadâları idi.

Ne zamân ki hicrî on dört asırlık bir mânevî saltanatın son demine erişildi ve Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye, fânî âlemin cilveleri içinde dağılmaya yüz tuttu; işte o hazîn zamanlarda dahi, Huzur Dersleri gibi ulvî bir geleneğin ateşi, henüz sönmemişti.

Bu kutlu meclislerin sonuncusu, târihin kalbine hüzünle kazınan bir zaman diliminde, 1923 senesinin Mayıs ayında, Dolmabahçe Sarayı’nın ihtişâmı içinde icrâ olunmuştur. Bu, sâdece bir tefsîr meclisinin değil, aynı zamanda Devlet-i Ebed-Müddet’in rûhâniyetinin de son sadâsı olmuştur.

Lâkin kaderin Levh-i Mahfûz’unda mukadder olan inkılâblar vukû bulmuş, 4 Mart 1924 târihinde, yeni teşekkül eden meclis-i millî tarafından Hilâfet Makām-ı Ulyâsı dahi ilğâ olunmuştur. Böylece, asırlardır “Zillullâh” ünvânını taşıyan Osmanoğulları’nın şer’î ve siyâsî rehberliği, yeryüzünden ref‘ edilmiştir.

Hilâfetle birlikte, o mübârek Huzur Dersleri de nihâyet bulmuş, kadîm bir müstahsen âdet, âdetâ İlâhî bir emânet gibi târihin sahîfelerine tevdî edilmiştir. Bu hâtim, yalnız bir ilim meclisinin sona ermesi değil, aynı zamanda bir medeniyetin son vecdi, son nefs-i hikmetidir.

Çünkü Huzur Dersleri, meşveretin, ilmin, edebin ve ledünnî hikmetin cem olduğu kutlu bir mahfil idi. Her âyet tilâvetiyle kalbler aydınlanır, her tefsîr beyanı ile gönüller zîbâ olurdu. O meclisler ki, sâdece âlimlerin değil, cemiyetin, milletin ve mülkün rûhunu da terbiye ederdi.

Şimdi ise o sadâlar, zamânın derinliklerine karışmış, geride yalnızca bir hâtıra-i ulvî, bir meşale-i hikmet ve bir vefâ âhengi kalmıştır.

Suûd Meliki Abdullâh ibn Abdülazîz Âl-i Suûd’un her Ramazân-ı Şerîf’te ulemâ ile muayyen ictimâ meclisleri tertip etmesi, Fas Meliki II. Hasan’ın ed-Dürûsü’l-Haseniyye nâmı ile meşhur olan ulemâ ile ictimâ meclisleri, Ürdün Meliki Melik Abdullâh-ı Sânî’nin “el-Mecâlisü’l-İlmiyyeti’l-Hâşimiyye” nâmı altında her Ramazân-ı Şerîf’te tertiplediği seçilmiş bir kısım ulemâ mâbeynindeki ictimâları hep Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’den tevârüs eden bir âdettir.

Her ne kadar zamânın rüzgârları Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’nin bâzı rüsûmâtını târihin engin sînelerine tevdî eylemiş ise de bâzı zevât-ı muhterem bu kutlu hâtırâtın mânen ihyâsı için gayret-i vefâ ile kalem erbâbı olmuşlardır.

İşte o zevâtın en mümtazlarından biri de rahmet-i Rahmân’a irtihâl etmiş olan merhûm Ebu’l-Ulâ Mardin Efendi’dir. Efendi Hazretleri evvelen İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmûası’nda, 1950-1951 senelerinde neşreylediği makalât-ı âlîye ile Huzur Dersleri’nin mâhiyetini, âdâbını ve târihî seyrini tafsîl ile beyân eylemiştir.

Bu makalât, yalnızca ilmî bir tetkîk değil, aynı zamanda bir rûhâniyet iâdesi, bir gelenek ihyâsı kabilinden telâkkî olunmalıdır. Merhûm Mardin, bilâhare bu neşriyâtını daha da inkişâf ettirerek, üzerine müştemil olduğu kıymetli malûmât ve yeni tedkîkât ile Huzur Dersleri nâm-ı celîlinde mümtaz bir eser te’lîf ve neşreylemiştir. Bu eser, Osmanlı irfânının, ilmî nezâketin ve saray âdâbının zamân-ı hâzırda dahi diri kalan bir âbidesi mâhiyetindedir.

Bununla berâber İstanbul Üniversitesi Kütüphânesi’nde muhâfaza olunan, Yıldız Sarayı Kütüphânesi’nden intikāl eden, tezhiplerle bezenmiş, göz nûru dökülmüş takrîben yirmi aded Huzûr-ı Hümâyûn Ders Takrîri Defteri dahi, bugün hâlâ ehl-i ilim ve tâlib-i irfân için birer mücevher-i ilmî ve hatırâ-i şâhâne olarak mevcûdiyetini sürdürmektedir.

Bu defterler ki, zamânın tanıkları, hikmetin satır aralarına sinmiş sessiz şâhitleri mâhiyetindedir. Her birinde, sultanların teveccühleri, ulemânın beyanları, Kur’ân-ı Mecîd’in mânâ incileri, altın yaldızlı sayfalara nakşolunmuştur.

Böylece her ne kadar Huzur Dersleri meclisleri zâhirde nihâyet bulmuş ise de bu eserler ve defterler vâsıtasıyla, onların rûhâniî sadâları hâlâ gönüllerimizde yankılanmaya devâm eder.

Her ne kadar Huzur Dersleri meclisleri, saray-ı hümâyûnun kudsî kubbeleri altında icrâ olunan, ulûm-u dîniyenin ve tefsîr-i Kur’ân’ın ifâde edildiği bir zâhirî ilmî meclis olarak mâruf ise de bu meclislerin derûnunda her dâim bir bâtınî nefha, bir tasavvufî rûh hükümfermâ olmuştur. Zîrâ bilinir ki, zâhir ilim, eğer bâtın irfânı ile beslenmezse, ruhsuz bir cesed misâli kısır kalır.

İşte bu hakîkatin en latîf ve müşahhas tecellîsi, İstanbul’un irfân menzillerinden biri olan Gümüşhânevî Tekkesi ile Huzur Dersleri arasındaki mânevî irtibattır.

Gümüşhânevî Dergâhı yalnızca bir tarîkat mahalli değil, aynı zamanda ilim, irfân ve tefsîr mektebi olarak da meşhur olmuş bir hikmet dergâhıdır. Pir-i âlîleri olan Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri, zâhir ilimde kemâle ermiş, bâtın ilimde ise ledünnî hikmetin kutbu olmuş bir zât idi.

Dergâhlarında sâdece zikir ve murâkabe değil, aynı zamanda tefsîr-i Kur’ân, hadis, fıkıh ve akâid ilimleri de tedrîs olunurdu. İşte Huzur Dersleri’nin sarayda serdedilen ilmî nutk-u şerifleri ile Gümüşhânevî Tekkesi’nin gönül deryâsında demlenen mânevî ilim arasında aslında derûnî bir akış, ince bir râbıta vardı. Zîrâ ikisi de kelâmullâhın mânâ incilerini keşfetmek, gönülleri necm-i Kur’ân ile nurlandırmak gâyesiyle kurulmuştu.

Gümüşhânevî Dergâhı’nda tilâvet olunan âyetlerin mânâsı, murâkabelerde kalb gözünde zuhûr ederken, Huzur Dersleri’nde o mânâ, ilmî bir hüviyetle kelâm olurdu. Böylece birinde ilmin zâhiri, diğerinde irfânın bâtını hâkim idi. Bu iki kutlu menzil, Kur’ân-ı Hakîm’in zâhir ve bâtın kapılarını berâberce açmakta birleştikleri için, aslında aynı hikmet zincirinin farklı halkaları idiler.

Her şeyden evvel, zâhir göz ile görünen cihetten bakıldığında, Huzur Dersleri meclislerinde mukarrir ve muhâtab olarak seçilen ulemâ-yı kirâmın bir kısmı, Gümüşhânevî Dergâhı’na mensub yâhut meşâyih-i oradan yetişmiş zevâttan veyâ o silsilenin ilmî terbiyesinden geçerek kemâle ermiş zâtlardan mürekkeb idi. Zîrâ Gümüşhânevî Dergâhı, yalnız bir tasavvuf mektebi değil, aynı zamanda bir tefsîr, fıkıh, hadîs ve kelâm medresesi mahiyetini haiz idi. Bu sebeble, o kutlu dergâhtan yetişen âlimler, Huzur Dersleri’nde de rahle-i tedrîs ve beyân başına geçmeye lâyık görülmüşlerdir.

İstanbul’un kadîm ilim ve irfân haritasında, Gümüşhânevî Tekkesi ile Saray-ı Hümâyûn arasında bizzât vukû bulan bir zâhirî münasebet mevcut olup, o devrin ilmî, siyâsî ve rûhânî mahfillerinde bu silsilenin âsârı sezilirdi. Hâkezâ pâdişahların meşâyih ile görüşmeleri, onlardan feyz almaları ve ilim meclislerine iştirak eden ulemânın bir kısmının bu dergâhların mensubu olması, zâhiren de bir silsile-i muhabbet ve ilim hâsıl etmiştir.

Bilvesîle Gümüşhânevî silsilesinin mânevî terbiyesiyle yetişen nice zevât, Mâbeyn-i Hümâyûn’a dahi teveccüh etmiş, pâdişahların gönlünde yer etmiş ve Huzur Dersleri’nde söz hakkına nâil olmuşlardır. Bu da gösterir ki, yalnızca ledünnî hikmette değil, aynı zamanda resmî ilmî meclislerde de Gümüşhânevî mektebinin feyzi müşâhede olunmuştur.

Bunun içindir ki, her ne kadar Huzur Dersleri devr-i Osmânînin sona erişiyle nihâyet bulmuş ise de, o meclislerin tasavvufî nefesi, Gümüşhânevî meşrebi gibi tarîkat dergâhlarında asırlardır yaşamış ve yaşamaktadır. Çünkü hakîkat, zâhirle bâtının cem’idir; lafzın arkasında mânâyı aramak, her iki âlemin de şânıdır.

İttihat ve Terakkî Dönemi ve Gümüşhânevî Tekkesi

Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’nin en buhranlı ve müşkil devirlerinden biri, Sultan Abdülazîz Hân Hazretleri’nin acı âkıbetiyle başlamıştır. Devletin idâresini kendi ellerine almak isteyen bâzı zevât, tertîb ettikleri hâdiseler netîcesinde, pâdişâhı tahttan indirerek hazin bir sona sürüklemişlerdir.

Tahta çıkarılan Sultan Murad Efendi, sağlık durumunun elverişsizliği sebebiyle ancak doksan üç gün gibi kısa bir müddet tahtta kalabilmiş; netîcede, yine aynı çevrelerin arzusuyla fakat idâreyi kendi uhdesinde tutmaları şartıyla, Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri cülûs eylemiştir. Bu cülûsun hemen ardından, meşrûtiyetin îlânı zarûrî görülmüş; fakat zamanla idâre üzerindeki hâkimiyet, padişâhın eline geçmiş ve karar merci olarak Yıldız Sarayı ön plana çıkmıştır.

Zaman ilerledikçe, iktidarlarını kaybetmeye başlayan bu zevât, Sultan Abdülhamîd Hân’ın merkezî idâreyi tahkim etmesini, devletin selâmeti adına aldığı tedbirleri istibdâd olarak telakkî etmiş ve bu düşünceler, zamanla İttihat ve Terakkî Cemiyeti adıyla, daha geniş ve teşkilâtlı bir muhâlefete dönüşmüştür.

Ne var ki, bu siyâsî gelgitlerin yaşandığı, tahtların devrildiği, meclislerin kurulduğu bu devirlerde, İstanbul’un kalbinde, zamânın fırtınalarına karşı sessiz ve derin bir istikrarla yoluna devâm eden Gümüşhânevî Tekkesi gibi mâneviyat menzilleri, varlıklarını muhâfaza etmişlerdir. Bu dergâhlar, siyâsetin gürültüsünden uzak, topluma edeb, hikmet ve vakar aşılamaya devâm etmişlerdir.

Her ne kadar Sultan Abdülhamîd Hân devrinde devlet idâresi merkezîleşmiş ve otorite güçlenmiş ise de, padişâhın irfân erbâbına olan hürmeti, dergâh ehline gösterdiği teveccüh, bu devrin dikkat çekici taraflarından biri olmuştur. Bilinir ki, pâdişah hazretlerinin kalbinde, ilmin yanı sıra hikmet ve gönül ehliyle muhabbet dâimâ yer bulmuştur.

Bu cihetle bakıldığında, bir tarafta taht mücâdeleleri, meşrûtiyet tartışmaları ve cemiyetlerin doğuşu sürerken; diğer tarafta, Gümüşhânevî Dergâhı gibi irfân ocaklarında, kalblerin terbiyesi, ahlâkın korunması ve iç huzûrun inşâsı sessizce sürdürülmüştür.

Osmanlı Devleti’nin siyâsî istikāmetinin süratle değiştiği, tahtların devrildiği, meşrûtiyetin îlân edildiği o çalkantılı devirde, yalnızca saraylar ve meclisler değil, milletin ruh köklerini yaşatan tekke ve dergâhlar da bu fırtınalardan nasîbini almıştır. Bilhassa İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin iktidâra gelişiyle birlikte, pek çok mâneviyat ocağı baskılara, tahkîratlara ve müdâhalelere mâruz kalmıştır.

İşte bu noktada, İstanbul’un en muteber dergâhlarından biri olan Gümüşhânevî Tekkesi de, İttihatçıların hedefi hâline gelmiş, bu mütevâzi fakat kadîm menzil, siyâsî hesapların, ideolojik mücâdelelerin gölgesinde huzursuz edilmiştir. Zîrâ İttihatçılar nezdinde, tarîkatlar, mevcut siyâsî yapının ve pâdişah merkezli idârenin muhâfızları addedilmiş; dolayısıyla bu dergâhlar, yeni rejimin tahakkümüne boyun eğmeyen, bağımsız ve halk nezdinde îtibarlı odaklar olarak görülmüştür.

Gümüşhânevî Tekkesi her ne kadar siyâsetin dolambaçlı yollarından beri durmayı, hakkı söyleyip sükûneti muhâfaza etmeyi esas almışsa da, İttihatçıların gözünde, bu tür mâneviyât merkezleri, devlet nizâmına ve fikirlerine mâni olabilecek potansiyel birer sükûtî muhâlefet sayılmıştır. Bu bakımdan tekke, yalnızca bir zikir ve irfân menzili değil, aynı zamanda devletin yeni sâhiplerinin nezaretine tâbi bir kontrol noktası hâline getirilmiştir.

İttihatçılar birçok dergâh ve tekkede olduğu gibi, Gümüşhânevî Tekkesi’nde de, şeyh efendilerin faaliyetlerini, sohbetlerini, tilâvetlerini, hattâ misâfirlerini dahi gözetim altına almaya başlamışlardır. Bu durum, tekkenin derûnî havasını zedelemiş, mânevî iklimini gölgelemişse de Gümüşhânevî silsilesinin edeb ve vakar çizgisi, en zor zamanlarda bile taşkınlığa ve isyâna tenezzül etmeyerek, sükûtun ve sabrın yolunu tercih etmiştir.

Bu sessiz fakat derin direniş, devletin sarsıldığı, meclislerin değiştiği, ihtilâllerin estiği devirlerde bile, milletin kalbinde bir umut kandili olarak yanmaya devâm etmiştir. Ne siyâsetin baskısı ne de zamânın fırtınası, Gümüşhânevî Tekkesi’nin derûnunda saklı olan hikmeti söndürebilmiştir.

Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’nin siyâsî ve ictimâî hayâtında, bilhassa Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin saltanatının ilerleyen devirlerinde, yeni bir fikir cereyanı vukû bulmuş ve zamanla kök salmıştır. Bu cereyan, bilhassa Jön Türkler nâmıyla bilinen akımın tesirinde neş’et eden ve hürriyet, meşrûtiyet ve inkılâp gibi mefhumları ön plana çıkaran bir harekettir.

Bu fikirlerden istifâde eden ve gün geçtikçe sayıca artan bir kısım yeni muhâlifler, Sultan Abdülhamîd Hân’ın merkezî ve sıkı idâresine karşı cephe almışlardır. Bu muhâlefet zümresi arasında, dönemin bâzı ulemâ-yı kirâmı da yer almış; hattâ bu kimseler, ilk zamanlarda, Jön Türklerin ve bilâhare İttihat ve Terakkî’nin savunduğu meşrûtiyet ve hürriyet fikirlerine mâil olmuşlardır.

Bu ulemânın bir kısmı, bu yeni hareketin mensuplarını, büyük bir coşkuyla ve iyi niyetle “Hürriyet Mücâhidleri” diye tavsif etmiş; onları, istibdâdın kalkması, şûrâ ve meşveretin hâkim olması yolunda birer kahraman olarak görmüşlerdir.

Ne var ki, zamânın tecellîleri, niyetlerin âkıbetini değiştirmiş; bu ulemânın ekseriyeti, çok geçmeden İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin otoriter ve baskıcı tavrından bizzât zarar görmüş, birçokları bu harekete yaptıkları taraftarlıktan pişmanlık duymuştur. Dün alkış tuttukları “hürriyetperverlerin”, zamanla birer inkılâp zorbasına dönüşmeleri, nice gönüllerde derin bir hayal kırıklığı ve teessür bırakmıştır.

Bu hâl, târihin ibret levhalarından biridir: Zâhirde parlak görünen fikirlerin, bâtında neye dönüşeceği meçhûldür. Nitekim bâzı istibdâdlar, özgürlüğün adını kullanarak zuhûr eder ve bu da siyâsî mecrâların kadîm tuzaklarındandır.

O dönemde, siyâsetin fırtınalı sahnesinde yer almaktan uzak kalmayı tercih eden bâzı irfân ehli, bilhassa Gümüşhânevî Tekkesi gibi mâneviyât menzilleri, bu gibi cereyanlara temkinle yaklaşmıştır.

Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’nin en mühim kırılma noktalarından biri olan Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin tahttan indirilmesi, yalnızca zâhiren bir taht değişimi değil, aynı zamanda derin bir siyâsî ve iktisâdî hesaplaşmanın netîcesidir. Bu hâdisede yalnız iç unsurlar değil, hâricî cereyanlar da müessir olmuş; bilhassa Jön Türk hareketi etrâfında teşekkül eden farklı unsurlar, bu inkılâbın başlıca aktörleri arasında yer almıştır.

Bu yeni hareketin zeminini güçlendiren en dikkate şâyân unsurlardan biri de Yahûdî lobisinin varlığıdır. Bu lobi, hem Jön Türkler’e fikir ve mâlî destek sağlamakta, hem de devletin idâresini farklı bir istikāmete yönlendirmekte faal bir rol oynamıştır.

Lobinin başında, İtalyan Yahûdîsi ve ünlü bir hukukçu olan Emanuel Carasso bulunuyordu. Bu zât, Talat Paşa’nın en yakınlarından olmuş, Osmanlı siyâsetinde perde gerisinden tesir icrâ eden isimlerin başında gelmiştir. Bunun yanı sıra, Bağdatlı David Sassoon Haskal Ben Ezekiel, Jön Türklerin İngiltere ile olan ekonomik temaslarını yürüten bir diğer mühim figürdür. Bu âile, Sassoonlar, bilhassa “Şark’ın Rothschildleri” olarak anılmış, yalnız Osmanlı değil, tüm Şark coğrafyasında büyük bir sermâye ve nüfuz elde etmiştir.

Beyrut’ta Anglo-Palestine Company mümessili olan Victor Jacobson, Osmanlı Hahambaşısı Haim Nahum, milletvekili Nesim Mizliyah ve Mâliye Nezâreti müsteşarı Nesim Russo da bu lobinin önde gelen sîmâlarıdır. Bu şahısların faaliyetleri, Osmanlı’nın iktisâdî damarlarını elinde tutan bir çevrenin, siyâsî karar mekanizmalarına ne denli tesir ettiğinin delilidir.

Yalnızca dâhilde değil, hâriçte de bu lobiyle temâs hâlinde olan isimler mevcuttur:

● Theodore Herzl

● David Wolffsohn

● Ze’ev Jabotinsky

Bu şahıslar bilhassa Siyonist harekete hizmet etmiş, Osmanlı topraklarında, bilhassa Filistin sahasında faaliyetlerini sürdürmüşlerdir.

Öte yandan, yalnız Yahûdî cemâatinden değil, Sabetayist diye tâbir olunan, aslında Yahûdî asıllı olup sonradan İslâm’a geçmiş görünen fakat kimliği meşkûk kalan zümreler de, İttihat ve Terakkî Partisi içerisinde kayda değer bir yer edinmişlerdir. Bu grup, sivil ve askerî bürokraside, basında ve siyâsette mühim rol oynamıştır.

Cemal Paşa, Cavid Bey, Mithat Şükrü Bleda, Dr. Nazım gibi devlet erkânı; Hâlide Edip Adıvar, Hüseyin Câhid Yalçın, Ahmet Emin Yalman, Namık Zeki Aral gibi münevverân-ı basın da, bu dönemin ön saflarında yer almış, kimi zaman bu cereyanların sözcülüğünü yapmışlardır.

Bu şahısların kimisi bilerek, kimisi bilmeyerek, Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin tahttan indirilmesine ve Devlet-i Aliyye’nin istikāmetinin değişmesine hizmet etmişlerdir. Lâkin kaderin cilvesiyle, pek çoğu, kısa bir zaman sonra İttihat ve Terakkî’nin tahakkümünden, istibdadından ve yanlış siyâsetlerinden zarar görmüş, hüsrân içinde pişmanlıkla anmıştır.

Ne var ki Gümüşhânevî Tekkesi ve benzeri irfân menzilleri, bu fırtınalı devirlerde bile ilmin, edebin ve mâneviyatın sükût menzillerini terk etmeyerek, hakîkate vefâ ile bağlı kalmışlardır.

Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’nin çalkantılı son devirlerinde, bilhassa Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin hükümdarlığı zamânında, birtakım yeni fikirlerin ve siyâsî cereyanların neşv ü nemâ bulduğu müşâhede olunmuştur. Bu cereyanların en dikkate şâyân olanlarından biri de, hiç şüphesiz ki İttihat ve Terakkî Cemiyeti’dir.

Bu cemiyet, 1889 senesinde, bizzât Sultan Abdülhamîd Hân’ın kurduğu yüksek mekteplerde tahsîl gören, fakat devrin sıkı, ananelere bağlı ve dindar hayat tarzından bîzâr olmuş bâzı gençler tarafından tesis edilmiştir. Bu gençler, bilhassa Avrupa’da, husûsen İngiltere ve Fransa menşeli hürriyet ve meşrûtiyet fikriyle teşeyyu‘ etmiş; bu fikriyatları vatan, millet, eşitlik gibi mefhumlarla sloganlaştırmışlardır.

Ne var ki, zamânın rûhu içinde, bu yeni nesil, bir yandan Fransız İhtilâli’nin ideallerini, bir yandan İngiliz siyâsî aklının metotlarını, öte yandan da Alman disiplini ve gücünü arkasına almak sûretiyle, Osmanlı idâresini değiştirme arzusuna kapılmışlardır. Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin devleti çevreleyen iç ve dış tehlikelere karşı takındığı tedbirkâr ve şüpheci siyâseti, ne yazık ki, hem dostlarını hem de muhaliflerini bizar etmiş ve bu genç muhâlefetin ellerini kuvvetlendirmiştir.

Öyle ki, 1908 senesinde, bilhassa Rumeli vilâyetlerinde vazîfeli İttihatçı subaylar, devletin mukadderâtına el uzatmak niyetiyle harekete geçmişlerdir. Bu harekât “İngiltere Kralı ile Rus Çarı Reval’de Rumeli’yi taksim etti” şeklindeki asılsız bir söylentiyle alevlendirilmiş; asker, dağa çıkarılmış, hattâ bâzı kumandanlar vurulmak sûretiyle otorite çökertilmiştir.

Hâlbuki, târih bize sonradan göstermiştir ki, Reval Görüşmesi’nde böyle bir taksimat mevzu bahis olmamıştır. Lâkin yayılan korku ve ihtilâl havası, olayların önüne geçmiş; büyüyen bu cereyan, netîcede 23 Temmuz 1908 târihinde meşrûtiyetin ikinci defâ îlân edilmesiyle son bulmuştur. Meclis-i Mebusân tekrar toplanmış, İttihatçılar ise mecliste ekseriyeti elde ederek devletin siyâsî rotasını kendi ellerine almışlardır.

Devlet-i Aliyye’nin fırtınalı son demlerinde, İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin hâkimiyet kazanmasıyla birlikte, devrin muhkem sütunlarından biri olan sansür ilğâ olundu. Ne zaman ki sansür kalktı, o vakit Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri aleyhindeki neşriyat dört bir yanda türedi; hakîkatle alâkası olmayan nice menkıbeler, nice yalanlar, her biri sû-i kasd ile kaleme alındı, halka arz edildi.

O günlerde, fikirleriyle devrin şekillenmesinde mühim rol oynayan Abdullâh Cevdet bile, seneler sonra şöyle îtirâf etmişti: “Sultan Hamîd hakkında yüz yalan uydurdum. Birine ben de inandım. O da Harbiye talebesinin ayağına taş bağlanıp Sarayburnu’ndan denize atılması idi.”

Bu söz, zamânın ne denli iftirâlarla dolu bir fitne devri olduğunu açıkça gösterir.

Sultân’ın tahtını sarsan darbe, zâhirde “hürriyet” nâmına, gerçekte ise Alman yanlısı bir siyâsî hareket olarak icrâ olundu. Ne var ki, İngilizler, 31 Mart 1325 (1909) târihinde, bir karşı darbeyle mukābele etmek istediler. Lâkin muvaffak olamadılar. Buna rağmen, hilâfet makāmını emperyalizme karşı bir set olarak kullanan Sultan Abdülhamîd Hân’dan kurtulmakla İngiliz siyâseti murâdına ermiş oldu.

Sultan, devletin kademeleri tarafından alınan fetvâ ile, hem de zorla tahttan indirildi. Bu fetvânın Meclis-i Mebûsân’da reye konulması, târihin şanlı ve şerefli mâzîsinde eşi benzeri görülmemiş bir trajikomik vaka olarak kaydedildi. Bu hâdise, yalnızca bir pâdişâhın tahtını değil, aynı zamanda Osmanlı mülkünün vakarını ve kadîm usûlünü de sarstı.

Daha acısı odur ki Sultan, hânedânından bâzı zatlarla birlikte, Selânik’e sürgün edildi ve bir Yahûdî’nin köşkünde âdetâ bir haps-i sükûn içinde yaşamak mecbûriyetinde bırakıldı. Bu hâdise, Sultan’ın Siyonistlere Filistin topraklarını satmaması sebebiyle, kaderin garip bir cilvesi olarak da yorumlanmıştır.

Pâyitahtın kalbi olan Yıldız Sarayı, ihtilâlciler tarafından yağmalandı. Padişahın âilesi, hânedân kadınları, yaşlılar ve çocuklar, bir nezâket ve zerâfet medeniyetinin mensupları olarak değil, bir azgın ihtilâl dalgasının mazlumları olarak sokaklara atıldılar. Bu hâl, sözde “hürriyete kavuşturulma” olarak takdim edilse de, aslında medeniyetimizin ve asâletimizin en acı kırılmalarından biri olmuştur.

Netîcede Sultan Mehmed Reşâd Efendi tahta çıkarılmıştır. Ancak ne yazıktır ki, bu yeni sultânın bütün salâhiyetleri budanmış, tahtın şanı kalmış, fakat hükmü silinmiştir.

Osmanlı Devleti’nin en müteharrik, en fırtınalı bu vetîresinde yalnızca siyâsetin ve tahtların değil, aynı zamanda kalplerin ve ruhların da hedef alındığı bir inkılâp devri zuhûr etmiştir. Bu devirde, yalnız pâdişahlar tahttan indirilmemiş, yalnız meşrûtiyet îlân edilmemiş; bilhassa milletin mânevî omurgasını teşkil eden dergâhlar, tekkeler ve irfân ocakları da bu inkılâbın hedefi hâline getirilmiştir.

İşte bu zulmetli vakitlerde, Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri başlığında kısmen arz ettiğimiz üzere Gümüşhânevî Tekkesi’nin postnişîni, Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri, târihin kaydettiği en çetin imtihanlardan birine dûçâr olmuştur. O ki, yalnız tarîkat mensuplarının değil, her kesimden ehl-i imânın sevgi ve hürmetini celbeden bir zât idi. Lâkin İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin dar ufuklu ve seküler idâresi, bu tür mâzînin köklerine sadâkatla bağlı bu istikāmetteki mânevî tekkeleri bir tehdit unsuru telâkki etmiş; husûmet beslemiştir.

Zîrâ İttihatçıların zihniyeti, maddeci Batı akımlarının esiri olmuş, milletin ruh köklerinden beslenen değerleri fazlalık addetmişti. Onlar için ilerlemek, Batılılaşmak demekti; Batılılaşmak ise köksüzleşmek, yâni ilim, irfân ve ahlâkın terk edilmesi demekti.

Delil-i vâzıhdır ki: 1909 meşrûtiyet inkılâbıyla birlikte, yalnız siyâsî bir değişim değil, tekke ve dergâhların kapatılması süreci de hız kazanmış; 1915-1918 yıllarında pek çok meşâyih, zorla susturulmuş, tehcir edilmiş, hapsedilmiş yâhut gözetim altında tutulmuştur. Ömer Ziyâüddîn Hazretleri, işte bu dalganın doğrudan hedefi olmuş; defalarca Bâb-ı Seraskerî’ye celbedilmiş, sorgulanmış, hakkında uydurma isnadlarla ithamlar tertîb edilmiştir. Ancak ne çâre ki bu isnadların hiçbiri, Şeyh Hazretleri’nin vakarını sarsamamıştır.

Osmanlı Devleti’nin son devirlerinde, İttihat ve Terakkî Cemiyeti, yalnız bir siyâsî hareket değil, âdetâ bir zihin inkılâbının karmaşık bir tezâhürü hâline gelmişti. Bu cemiyet, tıpkı Mason locaları gibi, farklı meşreplerden, farklı inançlardan, farklı felsefelerden insanları bir araya getirmeyi başarmış; bir komitacılık rûhu etrâfında şekillenmiştir.

Bu geniş yelpâzede Ateist fikirleriyle Abdullâh Cevdet, İslâmî duyarlılığıyla Mehmed Âkif, Türkçülüğüyle Ziyâ Gökalp, Sabetayist kimliğiyle Câvid Bey, yanyana gelmiş; bir kısmı buna bilerek, bir kısmı gafletle iştirâk etmiştir. Bir yanda geceleri meze ve içkiyle süslenen masalar, öte yanda namazında niyâzında olanlar aynı çatının altına toplanabilmişlerdir.

Her birinin ortak noktası vardı: Komitacı zihniyet: “Ben doğruyum, sen yanlışsın!” Bu zihniyet, muhâlif tanımaz, meşveret bilmezdi. Muhâlifleri susturmak için kirâlık kātiller kullanılmış, gerektiğinde en yakın akrabâlar dahi fedâ edilmiştir. Nitekim Sultan Abdülhamîd Hân’ın eniştesi, hiçbir suçu olmadığı hâlde, sırf muhâlefet hâtırına asılarak katledilmiştir.

Ne hazindir ki, meşrûtiyet nidâlarıyla yola çıkan bu zümre, kısa zaman içinde: Meclis-i Mebûsân’ı kapatmış, gazetelere sansür koymuş, halkın sesini kısmış ve memleketi Almanya’nın bir nevî müstemlekesi hâline getirmiştir. O derece ki, Avrupa’dan gelen vagonların üzerine dahi, alaycı bir ifâdeyle “Enverland” yazıldığı vâkidir.

Memleket kıtlığa sürüklenmiş; halk süpürge tohumu ile karın doyurmaya mecbur kalmışken, İttihatçı zevât ve onlara tebâî sempatizanlar: Vagon ticâretiyle, karaborsacılıkla, devletin her türlü imkânını kendi menfaatlerine tahsis etmekle, kısa sürede servet sâhibi olmuşlardır.

Bu hâlin bir sembolü de, Bolu mebûsu Habîb Bey’in köşkü olmuştur ki, halk ona “Bulgur Palas” adını takarak, fakirlikle alay edercesine yükselen bu sahte zenginliği ifşâ etmiştir.

Hattâ İttihatçıların başlangıçta yanında yer alan Tevfik Fikret dahi, bu perişan tablo karşısında:

“Yiyin efendiler yiyin! Bu hân-ı iştihâ sizin.Yiyin doyunca, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin.”

diye başlayan meşhur şiirini kaleme alarak, bu soygunu ve sefâleti açıkça dile getirmiştir.

Devrin mûteber gazetecilerinden Refik Hâlid Karay, daha da açık konuşur ve der ki: “Sultan Hamîd devrinde, köylünün birkaç yılda türedi zengin olması hayaldir. O devirde zenginlik, vakte ve ahlâka bağlıydı. Bugünse birkaç ayda türeyen servetler, harplerin ve felâketlerin kucağında yükselmiştir.”

Bununla da kalmamış, Hüseyin Rahmi Gürpınar “Evlere Şenlik” isimli romanında bu tufeyli sınıfın iki yüzlülüğünü: “Her birinizin devletin mehâmm-i umurundan sekiz on büyük dolabınız vardı. Çevirdiniz, Türkü ezdiniz, soydunuz, astınız, kestiniz, sürdünüz, süründürdünüz!” sözleriyle edebî bir taşlamaya dönüştürmüştür.

İttihat ve Terakkî’nin seküler ve jakoben anlayışı, tekke ve dergâhları, irfân menzillerini, meşâyihi adım adım tasfiye etmeye yönelmiştir. Çünkü onlar nezdinde tarîkatlar, halkın üzerinde nüfûz sâhibi bağımsız odaklar olarak görülmüş, Meşâyih, İslâmî terbiyenin ve Osmanlı ahlâkının temsilcileri olduğu için tehlikeli addedilmiş, Bu mânevî ocaklar, toplumun irfân damarını diri tuttuğu için baskı altına alınmıştır.

Bu cihetle Gümüşhânevî Tekkesi başta olmak üzere, nice kutlu menzilin kapıları kapatılmış, Bir kısmı zapt altına alınmış, bir kısmı sürgün edilmiş, bir kısmı ise sükût etmeye mecbur bırakılmıştır.

Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri ve onun gibi niceleri, bu karanlık devrin mağdurları arasında yer almıştır. Zîrâ kalb-i selîm ve hikmet erbâbı olan bu zâtlar, aslâ siyâsî iktidar hırsında olmamış, fakat buna rağmen müesses nizamın mânevî muhâfızları oldukları için hedef hâline getirilmişlerdir.

Osmanlı Devleti’nin çöküş devrinde, İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin yalnızca siyâsî iktidârı değil, aynı zamanda kamuoyu ve fikir dünyâsı üzerindeki hâkimiyeti de dikkat çekicidir. Bu cemiyet, Mason localarından öğrendikleri usulleri tatbik ederek, propaganda kuvvetini büyük bir mahâretle kullanmış; bu sâyede yalnız kendi menfaatlerini tahkim etmekle kalmamış, aynı zamanda milletin düşünce iklimini de kendi elleriyle şekillendirmiştir.

Öyle ki bu propaganda, yalnızca mevcut nesli değil, henüz emeklemekte olan genç fikirleri de hedef almış, yeni bir idrak tarzı ve değer yargısı inşâ etmeye çalışmıştır. Bu zihniyet, kendilerinin “hürriyet mücâhitleri” olduğu, muhaliflerin ise “istibdât taraftarları” ve “millet düşmanları” olduğu fikrini her vesîleyle yaymıştır.

Ne yazık ki, bu tesirden zihinleri henüz ham ve istikbâli şekillenmekte olan genç nesiller de derinden etkilenmiştir. Bunun en çarpıcı misâli ise, ilerleyen yıllarda milliyetçiliğin önde gelen isimlerinden biri olacak olan Hamdullâh Suphi Tanrıöver’in, henüz on beş yaşında iken Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri hakkında kaleme aldığı şiirdir.

Hamdullâh Suphi bu şiirinde:

“Belinde kabza-i Osmân, elinde bir Kur’ân,Beşiklerinde çocuklar boğan kızıl sultan.”

mısrâlarıyla, Sultân’ı bir câni, bir istibdâd sembolü olarak tasvir etmiştir.

Bu beyit, o devrin fikir ikliminin, propaganda dilinin, gerçeklikten nasıl koparıldığının ve bir zihin işgâlinin ne denli derinlere nüfûz ettiğinin açık bir göstergesidir. Henüz çocuk denecek yaştaki bir gencin, böyle sert ve insafsız ifâdeler kullanması, İttihatçıların medya, edebiyat ve mektepler yoluyla yürüttüğü ideolojik tahakkümün eseridir.

Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’nin en hazîn sahifelerinden biri, hiç şüphesiz ki Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin, adına “hürriyet” denilen bir perde ardında, icbâr ile tahtından indirilip, meşrûtiyet nâmına bir nevi esârete mahkûm edilmesidir.

Bu devirde, kendilerini “hürriyet sevdâlıları” olarak lanse eden bir kısım zevât ve İttihatçı erbâb, sözde özgürlük ve eşitlik idealleri uğruna, yalnızca bir pâdişahı değil, aynı zamanda bir medeniyetin vakarını, devletin asâletini ve milletin mânevî sütunlarını hedef almışlardır.

Bu menhus hareketin netîcesinde: Sultan Abdülhamîd Hân, 31 Mart Vakası bahâne edilerek, bir grup siyâsî baskının, uydurma fetvâların ve yabancı destekli planların netîcesinde tahttan icbâr ile indirilmiştir. Tahtı terk eden padişâh, aynı zamanda hürriyetinden de mahrûm bırakılmış; Üç buçuk sene müddetle, Selânik’te, Alâtinî nâmıyla mâruf, Yahûdî bir âileye mensup zengin bir tüccarın köşkünde, âdetâ bir mahpus gibi göz hapsinde tutulmuştur.

Bu hâdise, Osmanlı târihinin hem en trajik, hem de en ibretlik kırılma noktalarından biridir. Zîrâ bir zamanlar “Zillullâh-i Fi’l-Arz” olarak telâkki olunan bir pâdişâhın, bir Yahûdî tüccârın köşküne mahkûm edilmesi, yalnız şahsî bir tezyif değil, aynı zamanda hilâfet makāmının, Devlet-i Ebed-Müddet’in ve İslâm âleminin izzetine vurulmuş ağır bir darbeydi.

Buradaki ince cilve şudur ki: Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri, hayâtı boyunca Siyonistlerin Filistin’de toprak taleplerine şiddetle mukavemet etmiş, Siyonist lider Theodor Herzl’in taleplerini red ve iâde etmiş, Bunun bedelini ise, hâkimiyetten ferâgat ettirilip, Siyonist çevrelerle irtibatlı olduğu bilinen bir âilenin mâlikânesinde hürriyetinden mahrûm bırakılarak ödemiştir. Bu garâbet, târihin acı bir ironisi olarak kaydedilmiştir.

Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri bu vetîreyi şöyle anlatmaktadır: “Milletimin başında tecrübeli bir baba gibi bulunmak, böylelikle vatanımın selâmeti uğruna çalışmak azmi ve karârında idim. Düşmanlarım buna fırsat vermediler. Târih bu hakîkati bir gün meydana çıkaracaktır. Bundan dolayı kalbim müsterihtir. Bana bu iftirâyı yükleyenleri Allâh’a havâle ediyorum.”

Osmanlı tahtında icrâ-yı hükmeden Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri, sözde “hürriyet” sevdâlıları tarafından tahttan icbâr ile indirildiğinde, yalnız bir pâdişah değil, o pâdişahla birlikte bir medeniyetin rûhu, bir devlet geleneğinin vakar ve ihtişâmı, bir hilâfet anlayışı, Türk’ün kadîm töresi ve asırlara nizam veren saltanat mefkûresi de tahttan indirilmiş oluyordu. Zîrâ Osmanlı sultânı, yalnız bir hükümdar değil, aynı zamanda İslâm’ın halîfesi, milletin mânevî babası ve adâlet-i ilâhînin tecellîgâhı idi. Onun tahtından uzaklaştırılmasıyla, yalnız saray değil, milletin gönlündeki mefkûre otağı da sarsılmış, yıkılmıştı.

Yerine kāim ettikleri Sultan Mehmed Reşâd Efendi, her ne kadar hilâfet tacını başına giymiş olsa da, hakîkatte o tac, içi boş bir kabuktan ibâret kalmıştı.

Merhûm Necip Fâzıl Kısakürek Beyefendi’nin tâbir ettiği üzere, Sultan Reşâd Hazretleri “İttihatçıların ve avânelerinin örümcek ağında, hünkâr kisvesinden çok uzakta, bahtsız, bîçâre, çınarın son yaprağı” durumundaydı. Saltanat tahtına oturmuş bir hükümdar görünse de idâre tümüyle İttihat ve Terakkî’nin dar ve hoyrat ellerine geçmiş, millet, her türlü istibdâda, sefâlete ve harbe sürüklenmişti.

Bu hazîn hâdise, yalnız bir şahsın değil, bir medeniyetin ve ümmetin mânevî zincirinin kırılışı olarak tecellî etmiş; hilâfet makāmı, devlet vakarının son rüknü çökmüş; millet ise köksüz, ruhsuz ve istikāmetsiz bırakılmıştır. Bilinmelidir ki, o gün indirilen yalnız bir hükümdar değil; asırlarca İslâm âleminin başı olan zıllullâh fîl-arz makāmı, bir irfân ve adâlet nizamı ve Türk’ün asâlet ve töresi de birlikte indirilmiştir.

Bu menhus inkılâbın ve icbâr ile tahttan indirişin dalgaları, yalnızca Yıldız Sarayı’nı değil, milletin mânevî kalelerini de yerle bir etmiştir. Bu zulümden nasibini alanlardan biri de, şüphesiz ki, asırlarca ilm-i zâhir ile bâtını cemeden, ahlâk ve edebin mümessili olan Gümüşhânevî Tekkesi olmuştur. Zîrâ İttihat ve Terakkî zihniyeti, yalnızca tahtı sarsmakla kalmamış; aynı zamanda milletin gönlünde kök salmış irfân ocaklarını, meşâyih menzillerini de tehlike addetmiş ve bunların susturulmasını, dağıtılmasını, itibarsızlaştırılmasını hedef edinmiştir.

Gümüşhânevî tarîkatı, o devirde yalnız bir zikir halkası değil, aynı zamanda Kur’ân-ı Hakîm’in tefsîrine, ahlâkın inşâsına, milletin ruh terbiyesine hizmet eden bir mekteb-i irfân idi. Lâkin ne hazindir ki, bu kutlu menzil de İttihatçı zulmünün hedefi hâline gelmiş; şeyhler, dervişler ve talebeler, türlü türlü baskılara, tahdîd ve tahkîratlara mâruz kalmışlardır. Sohbet halkaları dağıtılmış, irşâd kapıları kapatılmış, tekkenin gönül kandilleri sönmeye yüz tutmuştur.

Her ne kadar Gümüşhânevî meşrebi, siyâsî çalkantılara iltifat etmeyip, sükûtun hikmeti ve sabrın vakarını muhâfaza etmişse de, bu mânevî menzilin rûhu da milletin büyük kırılmasıyla birlikte yara almıştır. Böylece, bir devrin inkırazıyla birlikte, yalnız tahtlar değil, kalpler de çökmüş, yalnız saray değil, dergâhlar da hüzne bürünmüştür.

Osmanlı Devleti’nin son devirlerinde, sözde “hürriyet” ve “meşrûtiyet” nidâlarıyla iktidara gelen İttihat ve Terakkî Cemiyeti, tesis ettiği baskıcı ve müstebit idâresiyle, bizzât şikâyet ettikleri Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin sıkı yönetimini bile aratmıştır. Ne garip bir tezattır ki, meşrûtiyet uğruna harekete geçen bu zümre, çok geçmeden milletin üzerine, en azından şikâyet ettiklerinden daha ağır bir istibdat örmüş, kanlı bir devri başlatmıştır.

Devletin çarkları zorla döndürülmüş, Meclis-i Mebusân kapatılmış, basın susturulmuş, muhâlifler sürgüne gönderilmiş veyâ idam edilmiştir. Üstelik bu zalimane idâre, milletin sefalete sürüklenmesine, kıtlıkla boğuşmasına ve feci bir dünyâ harbinin girdabına itilmesine de sebep olmuştur.

Bu hazin manzarayı gören tarafsız veyâ az taraflı bütün târihçiler, Sultan Abdülhamîd Hân’ın her türlü tenkit edilen sıkı idâresini bile bu yeni dönemin yanında rahmetle yâd etmekte birleşmişlerdir. Zîrâ onun devrinde, hiçbir zaman böylesi kanlı ve hoyrat bir siyâset tatbik edilmemiş, milletin kalbi böylesine örselenmemiştir. Gerçek istibdâdın ve inkırâzın adı, târih sahnesinde ne yazık ki İttihat ve Terakkî olarak kalmıştır.

Osmanlı Devleti’nin son devirlerinde, sözde “hürriyet” ve “meşrûtiyet” nidâlarıyla iktidara gelen İttihat ve Terakkî Cemiyeti, tesis ettiği baskıcı ve müstebit idâresiyle, bizzât şikâyet ettikleri Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin sıkı yönetimini bile aratmıştır.

Ne garip bir tezattır ki, meşrûtiyet uğruna harekete geçen bu zümre, çok geçmeden milletin üzerine, en azından şikâyet ettiklerinden daha ağır bir istibdat örmüş, kanlı bir devri başlatmıştır. Devletin çarkları zorla döndürülmüş, Meclis-i Mebusân kapatılmış, basın susturulmuş, muhalifler sürgüne gönderilmiş veyâ idam edilmiştir.

Üstelik bu zâlimâne idâre, milletin sefalete sürüklenmesine, kıtlıkla boğuşmasına ve feci bir dünyâ harbinin girdabına itilmesine de vesîle olmuştur. Bu hazîn manzarayı gören tarafsız veyâ az taraflı bütün târihçiler, Sultan Abdülhamîd Hân’ın her türlü tenkit edilen sıkı idâresini bile bu yeni dönemin yanında rahmetle yâd etmekte birleşmişlerdir. Zîrâ onun devrinde, hiçbir zaman böylesi kanlı ve hoyrat bir siyâset tatbik edilmemiş, milletin kalbi böylesine örselenmemiştir. Gerçek istibdâdın ve inkırâzın adı, târih sahnesinde ne yazık ki İttihat ve Terakkî olarak kalmıştır.

Osmanlı Devleti’nin son devirlerinde, sözde “hürriyet” ve “meşrûtiyet” nidâlarıyla iktidâra gelen İttihat ve Terakkî Cemiyeti, tesis ettiği baskıcı ve müstebit idâresiyle, bizzât şikâyet ettikleri Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin sıkı yönetimini bile aratmıştır.

Ne garip bir tezattır ki, meşrûtiyet uğruna harekete geçen bu zümre, çok geçmeden milletin üzerine, en azından şikâyet ettiklerinden daha ağır bir istibdat örmüş, kanlı bir devri başlatmıştır. Devletin çarkları zorla döndürülmüş, Meclis-i Mebusân kapatılmış, basın susturulmuş, muhalifler sürgüne gönderilmiş veyâ idam edilmiştir.

Üstelik bu zâlimâne idâre, milletin sefalete sürüklenmesine, kıtlıkla boğuşmasına ve fecî bir dünyâ harbinin girdabına itilmesine de vesîle olmuştur. Bu hazin manzarayı gören tarafsız veyâ az taraflı bütün târihçiler, Sultan Abdülhamîd Hân’ın her türlü tenkit edilen sıkı idâresini bile bu yeni dönemin yanında rahmetle yâd etmekte birleşmişlerdir. Zîrâ onun devrinde, hiçbir zaman böylesi kanlı ve hoyrat bir siyâset tatbik edilmemiş, milletin kalbi böylesine örselenmemiştir. Gerçek istibdâdın ve inkırâzın adı, târih sahnesinde ne yazık ki İttihat ve Terakkî olarak kalmıştır.

Târih, her dâim hak ile bâtılın, adâlet ile zulmün kavgasına sahne olagelmiştir. Lâkin ne hazindir ki, bâzı devirlerde, zulüm ehli öyle bir galebe çalar ki, hakkı haykıran diller susturulur, sadâkat ve hizmet timsâli zevât, gadre uğrar. Osmanlı Devleti’nin inkırâzına (çöküşüne) giden yolda, İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin hâkimiyet devri, işte böylesi bir zaman dilimini ihtivâ eder.

Şeyh Ömer Diyaüddîn Dağıstânî Hazretleri gibi nice meşâyih ve ulemâ, yalnızca Sultan Hamîd-i Sânî Hazretleri'ne sadâkatleri, muhabbetleri ve teslîmiyetleri sebebiyle, türlü ithamlarla tutuklanmış, sürgün edilmiş, hattâ en temel hukuklarından dahi mahrum kılınmışlardır. Bu hâl, bir milletin vicdânında silinmez yaralar açmış, adâlet terâzîsinin ayarını altüst etmiştir.

İttihatçı zevât, kendilerinden olmayan, gönülleri hâlâ pâdişâha meyyâl olan her kim varsa, onları “muhbir”, “câsus” veyâ “hâin” yaftasıyla damgalamaktan imtinâ etmemiştir. Oysa o zevât ki; bir ömrü Devlet-i Aliyye’nin bekāsına, Ümmet-i Muhammed'in selâmetine hasretmiş, menfaat kapılarında değil, ümmetin gönlünde taht kurmuşlardı.

Nice müderrisler, şeyhler ve âlimler, bir anda zindanlara atılmış, sürgün yollarına revân kılınmıştır. Bunlar arasında, yalnızca ilmiyle değil, edebiyle, hikmetiyle temâyüz eden zatlar da vardır. Sultan Hamîd Hazretleri’ne haber ulaştırmak, devleti koruma refleksiyle hareket etmek, bir vakitler sadâkat nişânesi sayılırken, bu yeni devirde affedilmez bir cürüm addedilmiştir.

İttihatçı istibdâdın gölgesinde, adâlet susmuş, ehl-i ilim mahzun, ehl-i tarîk perişan olmuştur. Sözde hürriyet vaad edenler, istibdâdın en zâlimini icrâ etmiş, memleketin her bir köşesini hafiye ve jurnal korkusuyla doldurmuştur. Bu zulüm, yalnızca şahıslara değil, topyekûn bir medeniyete yönelmişti.

İslâm’ın ilim ve hikmete verdiği kıymet, asırlardır Osmanlı pâyitahtında yaşatılmıştı. Zîrâ Osmanlı’nın aslî cevheri, ilim ile devletin, hikmet ile kudretin meczolduğu bir manzûme idi. Ancak İttihatçılar, bu yüksek mefkûreyi bir tarafa bırakıp, siyâsî ihtiraslarını her şeyin önüne koyarak, ilmi ve ahlâkı tahkir etmişlerdir.

Halk meşâyihtan feyz almak isterken, ehl-i tarîk meccânen hedef gösterilmiştir. Bu, yalnızca bir siyâsî tasfiye değil, aynı zamanda bir medeniyet kıyımıdır. Şeyh Ömer Ziyaüddîn Dağıstânî Hazretleri’nin şahsında Gümüşhânevî Tekkesi’ne temerküz eden bu zulüm, esâsen bir şahsa değil, bir mânevî mîrâsa yöneliktir.

Zîrâ Gümüşhânevî Tekkesi, sultânına sâdık, milletine müşfik, devletine hizmetkâr idi. Osmanlı’nın son devrinde vukû bulan bu hazin manzaralar, bizlere açıkça gösterir ki, zulüm ile âbâd olunmaz. Hakk yolundan sapanlar, eninde sonunda târihin tozlu sayfalarında birer ibret levhası olarak kalmaya mahkûmdurlar.

Gümüşhânevî Tekkesi’nden Halîfelik Alan Zevât: İrfân Zincirinin Altın Halkaları

Lüleburgazlı Şeyh Mehmed Eşref Efendi Hazretleri

Asırlardır pâyitaht olarak gönülleri nurlandıran meşâyihin ve evliyânın irfân pınarlarından biri de hiç şüphesiz ki, İstanbul’un kalbinde yeşeren Gümüşhânevî Tekkesi olmuştur. Bu kudsî dergâh, yalnızca bir tarîkat merkezi değil, aynı zamanda ilmin, edebin ve mâneviyâtın bir araya geldiği bir feyz ocağıdır. Bu dergâhın rahle-i tedrisinden geçenler, hem zâhirî ilimlerde hem de bâtınî mârifetlerde kemâl bulmuşlardır.

İşte bu nurlu zincirin halkalarından biri olan Lüleburgazlı Şeyh Mehmed Eşref Efendi Hazretleri, Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri’nin kıdemli halîfelerinden biri olarak zikredilmeye lâyıktır. İlmî derinliği, takvâsı ve ahlâk-ı hamîdesiyle temâyüz eden bu zât-ı şerîf, yalnız tekkede değil, sarayda da iltifat görmüş; devrin hem ulemâsının hem de sultanların takdirine mazhar olmuştur.

Osmanlı Devleti’nin hem zâhir hem bâtın cephesinde kemâl bulmuş bir devirde, Gümüşhânevî Tekkesi’nin müstesnâ bir sîmâsı olan Lüleburgazlı Şeyh Mehmed Eşref Efendi Hazretleri yalnızca Anadolu coğrafyasında değil, diyâr-ı Çin’e varıncaya dek irfân meşalesini taşımış, Hakk yolunun azîz bir neferi olarak târihe nakşolunmuştur.

1904 senesinde, Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri devrinde, Osmanlı’nın ilmî izzetinin ve mânevî ihtişâmının timsâli olan Şifâ-i Şerîf Heyeti’ne üye tâyin edilen Şeyh Mehmed Eşref Efendi Hazretleri, bu vazîfeyi ilim ve hikmetle îfâ ederek, devrin ehl-i ilmi arasında mümtaz bir mevkiye ulaşmıştır. Zîrâ Şifâ-i Şerîf, yalnızca zâhirî bir metin değil, Ehl-i Sünnet yolunda ahlâk-ı Nebevî’nin kalplere nakşedildiği bir rahmet meşalesidir.

Hamidiyye Medresesi Çin’de doğan Gümüşhânevî nûrudur. İlim ve irfân yolculuğunun nihâyeti olmaz. Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin himmetiyle, Osmanlı Devleti’nin îtibârını ve İslâm’ın nûrunu Şark’a taşıyacak bir hizmetle görevlendirilen Şeyh Mehmed Eşref Efendi Hazretleri, Çin’in Pekin şehrine irsâl olunmuş ve orada bizzât Hamidiyye Medresesi’ni tesis ederek, ilim ve mârifet sancağını doğuda dalgalandırmıştır.

Bu mühim hizmet, yalnız bir mekân inşası değil; bir medeniyetin, bir irfânın, bir gönül yolunun ihyâsı anlamına gelmiş; Asya topraklarında nice gönüller bu medrese vâsıtasıyla İslâm ile müşerref olmuştur. Bu yüce hizmetinden dolayı, Şeyh Mehmed Eşref Efendi Hazretleri, halk arasında muhabbetle “Çinli Hoca Hazretleri” nâmıyla yâd olunmuştur.

Mâlumdur ki her irfân yolunun kemâli, sadâkatle taçlanır. Şeyh Mehmed Eşref Efendi Hazretleri, Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri’nin dergâhında tam otuz yıl boyunca kemâl ve edeble hizmet eylemiş, ilmin hem zâhirine hem bâtınına vukûfiyet kazanmıştır. Bu uzun yıllar, yalnızca bir tâliplik değil, bir teslîmiyet, bir nefs tezkiyesi, bir aşk-ı Rasûl yolculuğudur.

Tasavvuf ehli bilir ki, insanın gönlünde mârifetullâh meyvesi ancak sadâkat ağacıyla yeşerir. Şeyh Mehmed Eşref Efendi Hazretleri bu ulvî terbiyeyi Çin coğrafyasına taşımış, Asya’nın uzak köşelerinde Osmanlı irfânının bir kutb-u râsihi olmuştur.

Bugün üzerinden asırlar geçse de Çinli Hoca Hazretleri diye anılan Şeyh Mehmed Eşref Efendi Hazretleri’nin hizmetleri hâlâ gönüllerde bir kandil misâli yanmakta, ilim ve irfân yolunun bâkîliğini bizlere bir kez daha göstermektedir. Zîrâ Hakk yolunun sâdıkları için ne uzaklık mânidir, ne de zaman engel olur. Her kim ki Hakk’ın rızâsını ve Nebî’nin sünnetini gözeterek ilmiyle amel eder, gönüllere huzur taşırsa, onun adı da, izi de silinmez.

Osmanlı Devleti’nin hem zâhirde hem bâtında ihtişâmını sürdürdüğü Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri devri, ilmin, hikmetin ve mâneviyâtın derinliklerine kıymet verilen müstesnâ bir devir olmuştur. Bu kutlu zamanda, yalnız sarayın yüksek katlarında değil, gönüllerin de derinliklerinde iz bırakmış nice şeyhlerin hazretleri, âlimlerin hazretleri ve evliyâların hazretleri saray nezdinde büyük hürmet ve muhabbet görmüştür.

Bu zevât-ı kirâmdan biri de Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri’nin en kıdemli halîfelerinden olan Lüleburgazlı Şeyh Mehmed Eşref Efendi Hazretleri yalnız ilmî derinliği ve tasavvufî irşâdıyla değil, aynı zamanda millet ve ümmet menfaatine adanmış hizmetleriyle temâyüz etmiş, gönülleri fethetmiş, zamânın sultânının da teveccühüne mazhar olmuştur.

Bilmek gerekir ki, Osmanlı sultanlarının ilme ve irfâna gösterdiği ihtiram, asırlardır bu Devlet-i Aliyye’nin en yüce fazîletlerinden biri olmuştur. Bu sebeple Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri, Şeyh Mehmed Eşref Efendi Hazretleri’nin yaptığı nice hizmetleri, muvaffakiyetle tahakkuk ettirdiği projeleri ve gönüller üzerindeki derin tesirini bizzât müşâhede ederek, kendisini her dâim aziz tutmuş, iltifat-ı sultânîye nâil eylemiştir.

Bu muhabbet ve takdirin nişânesi olarak, Şeyh Mehmed Eşref Efendi Hazretleri’ne evvelâ dördüncü rütbeden Osmanlı ve Mecîdî Nişanları, ardından üçüncü rütbeden Mecîdî Nişanı tevcih olunmuştur. Bu nişanlar, yalnızca bir dünyevî takdir değil; aynı zamanda bir medeniyetin ilme, ahlâka ve sadâkate verdiği kıymetin mücessem bir ifâdesidir.

Tarih şâhittir ki, Şeyh Mehmed Eşref Efendi Hazretleri gibi zatlar, tevcih olunan nişanları birer makam yâhut şöhret vesîlesi olarak değil; Hakk’a ve halka hizmet yolunda birer mânevî emânet telakkî etmişlerdir. Çünkü gerçek ârifler bilirler ki, sultânın verdiği nişan ancak İlâhî rızâya götüren bir vâsıtadır, gâyenin bizzât kendisi değildir.

Bu îtibarla, Çinli Hoca Hazretleri nâmıyla şöhret bulan Şeyh Mehmed Eşref Efendi Hazretleri, aldığı bu nişanlarla değil, gönüllerde bıraktığı derin izlerle, irfân yolunda yetiştirdiği halîfelerle ve kurduğu medreselerle aziz kalmıştır. Çünkü ilim ve hikmetin asıl nişanı, gönüllere işlenen rahmettir.

Osmanlı’nın asırlar süren kudreti, yalnızca askerî ve siyâsî başarılarla değil, böylesi gönül sultanlarının, sadık mürşidlerin ve gerçek âlimlerin himmetiyle kavi kalmıştır.

Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri ile Şeyh Mehmed Eşref Efendi Hazretleri arasında kurulan bu hukuk, devrin rûhunu, mânevî iklimini ve ilme verilen kıymeti bizlere aksettiren müstesnâ bir misaldir. İşte bu nurlu hâdiseler, gönüllerde iz bırakan hizmetler ve zamanları aşan mânevî feyz, hep

Gümüşhânevî Tekkesi’nin bir bereketidir. Zîrâ bu kutlu dergâh, yalnızca bir meşrep yâhut bir zâhirî cemiyet değil, bilâkis kalplerin tezkiye bulduğu, akılların nurlandığı, nefsin safâya erdiği bir aşk ve irfân menba‘ıdır. Bu dergâh ki, asırlara sirâyet eden rahmet yelidir; âriflerin, sâdıkların, şehâmet ve hikmet ehl-i zevâtın birer kandil olup ümmete rehberlik ettiği mukaddes bir irfân ocağıdır. Nice diyarlarda telkin edilen İslâm’ın güzelliği Gümüşhânevî Tekkesi’nin bereketindendir.

Şeyh Zeynullâh Rasûlî Kazânî Hazretleri

İrfân yolunun kutlu kervanı, zaman ve mekân ile kayıtlı değildir. Zîrâ gönüllerin fethi, beldelerin fethinden ulvîdir. İşte Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri’nin mânevî silsilesi, yalnız İstanbul’un, Anadolu’nun değil, uzak diyarların da semâlarına ulaşıp orada da ilim ve irfân meşalesini tutuşturmuştur. Bu nurlu silsilenin kıymetli halkalarından biri de hiç şüphesiz ki, Şeyh Zeynullâh Rasûlî Kazânî Hazretleri olmuştur.

Şeyh Zeynullâh Rasûlî Kazânî Hazretleri hicrî 1287, mîlâdî 1870 senesinde, İslâm’ın kutlu nûrunun asırlardır parladığı İdil-Ural mıntıkasının mütevâzi bir köşesi olan Troytsk şehrinin Tüngatar’a bağlı Şerif Köyü’nde, bir ilim ve irfân yıldızı dünyâya gelmiştir; Şeyh Zeynullâh Rasûlî Kazânî Hazretleri. Bu zât-ı muhterem, zâhir ve bâtın ilimlerinde temâyüz ederek, hem ilmiyle hem edebiyle, hem de takvâsıyla gönülleri fethetmiş ve çağlar ötesine hitâb eden bir irfân mîrâsı bırakmıştır.

Her ne kadar toprakları Rusya içlerinde, İdil boylarında olsa da, gönlü Gümüşhânevî Tekkesi’nin aşkı ile yanmış, o mukaddes dergâhtan aldığı feyzi, İslâm’ın uzak beldelerinde neşretmiştir. Zîrâ tasavvuf yolunun sâlikleri için sınır yoktur; ilim, edeb ve aşk-ı Nebevî her gönülde kök salmaya muktedirdir.

İslâm dünyâsının çok az bildiği bu incilerden biri olan Şeyh Zeynullâh Rasûlî Kazânî Hazretleri, yalnız kendi coğrafyasında değil, bütün bir Ümmet-i Muhammed içinde mânevî bir ışık olarak parlamış, İdil-Ural mıntıkasında İslâm'ın ihyâsına vesîle olmuştur. Gerek sohbetleriyle, gerek ilim ve edeb meclisleriyle, gerekse yetiştirdiği halîfelerle âleme İlâhî bir nefes bırakmıştır.

O ki, Gümüşhânevî Hazretleri’nin nezih terbiyesinde kemâle ermiş, aldığı icâzetle bir ömür Ümmet-i Muhammed’in kalplerine hikmet telkîn eylemiştir. Bu mübârek yolun mütevâzi ama derin sâliklerinden biri olarak, ismi bugün de hayırla yâd edilir.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin feyzinden beslenen Şeyh Zeynullâh Rasûlî Kazânî Hazretleri de bu hakîkatin müşahhas bir misâlidir. Kim ki Hakk’a sadâkatle yönelir, kim ki ilim ve hikmetle amel eder, o kişi hem bu dünyâda hem berzah âleminde aziz olur.

Her devrin Hakk’a yönelen gönülleri vardır ki, onlar birer mecnûn misâli aşkın peşinde diyar diyar dolaşır, ilmin, irfânın ve mârifetin nurlu izini sürerler. İşte bu kutlu gönül yolcularından biri de Şeyh Zeynullâh Rasûlî Kazânî Hazretleri olmuş; Kafkasya’nın serin dağlarından İstanbul’un kadîm semalarına doğru uzanan bir mânevî yolculuğun sâliki kılınmıştır.

Tahsilini, zamânın en muteber ilim ocaklarından olan Kafkasya’daki medreselerde ikmâl ederek, icâzet-i ilmiyyesini almış, ardından Verhnon-Ural’a bağlı Akhoca köyünde imamlık vazîfesine başlamıştır. O imamlık ki; yalnızca namaz kıldırmakla değil, gönülleri irşâd etmek, halkı hikmet ve mârifetle beslemekle tamam olur.

Hicrî 1286, mîlâdî 1869 senesinde, Sultan Abdülazîz Hân Hazretleri devrinde, Şeyh Zeynullâh Rasûlî Kazânî Hazretleri, hac farîzasını edâ etmek üzere çıktığı yolculukta, cihanın incisi Pâyitaht-ı İstanbul’a uğramış; bu kudsî şehirde hem zâhir hem bâtın âleminin sultânı olan Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri ile kavuşmuştur.

Bu kavuşma, zâhiren bir ziyâret görünse de, bâtınen bir aşkın ve feyzin ilk damlası olmuştur. Kısa sürede seyr-i sülûkunu ikmâl eden Şeyh Zeynullâh Rasûlî Kazânî Hazretleri, Gümüşhânevî Hazretleri’nden halîfelik alarak mânevî icâzetini elde etmiş, irşâd halkasında bir nurlu halka olmuştur.

Tasavvuf ehli bilir ki, bâzen bir hac yolculuğu, kalbin de haccıdır. Zîrâ beden Ka‘be'yi tavaf ederken, gönül de aşkın menzillerinde yol alır. Şeyh Zeynullâh Rasûlî Kazânî Hazretleri için de bu mukaddes yolculuk, yalnızca Beytullâh ziyâreti değil, rûhun uyanışı, gönlün tecellîsidir. Bu yolculuk, onu Gümüşhânevî Tekkesi’ne ulaştırmış, aldığı ilim, edeb ve mâneviyatla hem kendi coğrafyasını hem Ümmet-i Muhammed’i ihyâ edecek bir hâl kazandırmıştır.

Dönüşünde aldığı mânevî yetkiyle İdil-Ural bölgesine irşâd feyzini taşımış, gönülleri ilim ve hikmetle diriltmiştir. Böylelikle hem imamlık vazîfesini hem de mürşidlik hizmetini bir arada îfâ ederek, iki cihan saadetine vesîle olmuştur.

Ehl-i tahkik indinde mâlumdur ki, hakîkî mürşidler, İlâhî feyzi yalnızca kendi gönüllerinde değil, Ümmet-i Muhammed’in dört bir yanında yeşertmekle mükelleftirler. İşte bu kutlu vazîfeyi bihakkın îfâ edenlerden biri de, Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri’nin halîfesi olan Şeyh Zeynullâh Rasûlî Kazânî Hazretleri olmuştur.

Hicrî 1287, mîlâdî 1870 senesinde, seyr-i sülûkunu tamamlayıp halîfelik beratını alan Şeyh Zeynullâh Rasûlî Kazânî Hazretleri, vatan-ı aslı olan Troytsk karyesine dönerek, Gümüşhânevî Hazretleri adına irşâd faaliyetine başlamıştır. Bu irşâd hizmeti, yalnızca bir sohbet yâhut bir zâhirî ilim meclisi değil; gönüllerdeki gaflet perdelerini yırtan, Hakk’a vuslat yollarını açan, insanları takvâya, edebe ve mârifetullâh ’a çağıran kudsî bir nefes olmuştur.

Lâkin her zaman olduğu gibi, bâtıl ehli hak nûrundan rahatsız olmuştur. Şeyh Zeynullâh Rasûlî Kazânî Hazretleri’nin etrâfında çoğalan sadık müridlerin, kalplerde meydana getirdiği uyanış, Rus idâresini telaşa düşürmüş; bir gönül mektebinin bu derece rağbet görmesi, zulmün gölgesini harekete geçirmiştir.

Bunun üzerine, 1873 senesinde, Nikolsk şehrine sürgün edilmiş; fakat sürgün yolları, onun irşâd aşkını, Hakk yolundaki gayretini zerrece eksiltmemiştir. Gönül sultanlarının feyzi, taşla, zincirle, sürgünle sınırlanmaz; çünkü onların nûru, zindanları dahi aydınlatacak kudrettedir.

Bununla da yetinmeyen Rus yönetimi, Şeyh Zeynullâh Rasûlî Kazânî Hazretleri’ni bir kez daha sürgün ederek bu kez Kostroma şehrine sevk etmiştir. Lâkin İlâhî bir hikmettir ki, burada dahi zulmün gölgesinde bir rahmet kapısı açılmış; kendisine, Kostroma’daki Tatar Müslümanlarına vaaz etme izni verilmiştir.

O da, bu iltifât-ı ilâhîyi ganimet bilerek, zorluklar içinde dahi irşâdını sürdürmüş; gönüllerde Allâh ve Rasûl aşkını, mârifet ve edebi diri tutmuş; halkın gönüllerine îmân ve ihlâs tohumu ekmiştir. Böylece, sürgün coğrafyaları bile onun mânevî feyziyle birer rahmet mekânına dönüşmüştür.

Târih şâhittir ki, ne zalimlerin baskısı, ne sürgünlerin karanlığı, ne de zamânın hengâmesi, Hakk dostlarının izzetini silebilmiştir. Şeyh Zeynullâh Rasûlî Kazânî Hazretleri, Gümüşhânevî Hazretleri’nden aldığı feyzi, en zor şartlarda dahi taşıyarak irşâd halkasını genişletmiş; sadâkatin, sabrın ve ihlâsın eşsiz bir numunesi olmuştur.

İrfan yolunun sâdıkları için sürgünler, zâhirde bir hicran olsa da bâtında bir vuslat, bir tecellî-i rahmettir. İşte bu hakîkatin müşahhas timsâllerinden biri de Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri’nin kıymetli halîfelerinden Şeyh Zeynullâh Rasûlî Kazânî Hazretleri olmuştur.

Rus idâresinin baskıları netîcesinde, ikinci sürgün durağı olan Kostroma şehrine gönderilen Şeyh Zeynullâh Hazretleri, kaderin cilvesiyle burada dahi irşâd nefesini sürdürmüş; tam beş yıl boyunca Kostroma’daki Tatar Müslümanlarına sohbet etmiş, ilm-i dinî, ahlâk-ı Muhammedî ve mârifetullâh ile gönülleri diriltmiştir. Zîrâ sadıklar bilir ki, Hakk’ın dostları için her diyar bir irşâd meydanıdır, her gönül bir tecellî mekânıdır.

Ne gariptir ki, yıllar sonra aynı belde, başka bir Hakk yolcusunun da menzil-i sürgünü olmuştur. Birinci Cihan Harbi’nin kasvetli günlerinde, millet ve ümmet yolunda mücâdele eden, İslâm’a hizmette kemâl bulan Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretleri, Ruslar tarafından esir edilerek Kostroma'ya sürülmüştür.

Lâkin İlâhî bir kader tecellî eder ki, Şeyh Zeynullâh Rasûlî Kazânî Hazretleri’nin yıllar evvel burada neşrettiği ilim ve irfân tohumları yeşermiş; Kostroma’daki Tatar Müslümanları, o nurdan feyz alarak İslâm’a ve ulemâya duydukları muhabbetle Bedîüzzaman Hazretleri’ne sâhip çıkmışlardır.

Bu ehl-i gönül Tatarlar, Şeyh Zeynullâh Hazretleri’nden aldıkları edeb, ilim ve ulemâ hürmetiyle, Rus makamlarına kefil olmuş ve Bedîüzzaman Hazretleri’ne bir Tatar Câmii’nde imamlık yapabilmesi için izin almışlardır. Böylece bir tasavvuf mektebinin bereketi, yıllar sonra başka bir gönül sultânının yolunu açmıştır.

Bu vetîrede kaderin inceliğini, ilmin ebediyetini ve sadâkatin tecellîsini temâşa etmek mümkündür. Gümüşhânevî Hazretleri’nin feyzinden beslenen Şeyh Zeynullâh Rasûlî Kazânî Hazretleri, bir gönül meşalesi yakmış; o meşale, zaman içinde Bedîüzzaman Hazretleri gibi bir zât-ı âlînin Kostroma’da yalnız kalmamasına vesîle olmuştur. Defâlarca arz ettiğimiz üzere her kim ki ilim ve irfânı Hakk’a sadâkatle taşır, edeb ve ihlâs ile amel ederse, onun izi silinmez, nûru sönmez. İşte bu da Gümüşhânevî Tekkesi’nin bir başka bereketidir.

Zaman geçer, devirler döner, lâkin gönül erlerinin tesis ettiği ilim ve irfân zinciri bâkî kalır. Her kim ki bir hayır tohumu ekerse, o tohum, zamânı geldiğinde bambaşka gönüllerde açar. Bu da Allâh dostlarının kaderidir, kerameti budur.

Kaderin ince dokunuşları vardır ki, zâhirde tesadüf gibi görünse de bâtında İlâhî bir murâdın tezâhürüdür. İşte bu hikmet dolu cilvelerden biri de, Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretleri ile Kostroma diyârındaki Tatar Müslümanları arasında tezâhür eden muhabbet ve vefâdır.

Bolşevik İhtilâli’nin patlaması üzerine, Kostroma’da sürgün hayâtı yaşayan Bedîüzzaman Hazretleri’nin, kaçmasına yardımcı olanlar da yine o kutlu beldede, yıllar önce Şeyh Zeynullâh Rasûlî Kazânî Hazretleri’nin rahle-i tedrîsinden geçmiş, onun ilim ve edeb nurlarından feyz almış olan Tatar Müslümanları olmuştur.

Bu yardım ve hürmet, yalnız zâhirî bir iyilik değil; bir irfân zincirinin, bir tasavvuf bereketinin kalplerde nasıl kök saldığının müşahhas bir nişânesidir. Zîrâ Şeyh Zeynullâh Hazretleri’nin feyz-i irfânı, o topraklarda gönüllere yerleşmiş ve zamanlar aşarak bir diğer Hakk dostuna, bir diğer gönül sultânına rahmet kapısı olmuştur.

İnsan-ı kâmilin ahlâkı vefâdır. Bedîüzzaman Hazretleri, hayâtı boyunca Kostroma’daki Tatarlara duâ etmiş, her fırsatta o ehl-i gönül halkasına minnetini dile getirmiştir. Nitekim Abdülvâhid Tabakçı’nın naklettiği üzere, Eskişehir Hapishanesi’nde kendisine türlü eziyetler revâ gören hapishâne müdürünün bir Tatar olduğunu öğrenince, sırf Tatarlar’a olan vefâsı ve muhabbeti sebebiyle o kişiye bedduâ etmekten sakınmış, edebini muhâfaza eylemiştir.

Bu zarif ve derin vefâ, yalnızca bir hâtıraya bağlı değildir. Bu, bir mânevî zincirin, bir aşk-ı Nebevî yolunun, bir irfân mektebinin bereketidir. Çünkü Şeyh Zeynullâh Rasûlî Kazânî Hazretleri’nin ve onun bağlı bulunduğu Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri’nin bıraktığı rahmet izleri, sâdece zamanlarını değil, sonraki nesillerin gönüllerini de ihyâ eylemiştir. İşte bu gönül râbıtası öyle derin bir hatıradır ki, Bedîüzzaman Said Nursî Hazretleri, bir vesîleyle şöyle buyurmuşlardır: “Gümüşhânevî Hazretleri benim üzerimde emeği olan husûsî mürşidlerimdendir.”

Bu cümle, bir ilim yolcusunun, bir mârifet ehl-i sâlikin, hak yolunda kimin kapısında dest-i izzet bulduğunu, gönlünü kimlerden feyzlendirdiğini beyân eden büyük bir vefâ ve teslîmiyet ifâdesidir. Her ne kadar Bedîüzzaman Hazretleri zâhiren o meşreb içinde olmasa da, mânen Gümüşhânevî Hazretleri’nin ilim ve irfân nehrinden içmiş, sadâkat ve takvâsını bu feyz ile perçinlemiştir.

Bu hâdiseler gösterir ki, Gümüşhânevî Tekkesi’nin yetiştirdiği Şeyh Zeynullâh Rasûlî Kazânî Hazretleri ve onun talebeleri, bir gün Kostroma’daki bir Bedîüzzaman Hazretleri’nin kurtuluşuna vesîle olmuş, böylece bir tasavvuf mektebinin bereketi zamanları ve mekânları aşmıştır.

Her nerede Hakk’ın adı anılıp, kullarına hizmet kapısı açılıyorsa, orası bir irfân otağı, bir rahmet menzili olur. İşte Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri’nin halîfesi olan Şeyh Zeynullâh Rasûlî Kazânî Hazretleri de böyle bir gönül sultânı olmuş; ilim ve irşâd hizmetini bir diyardan diğerine taşımıştır.

Kostroma sürgününde geçen beş senelik sabır ve hizmet devrinin ardından, hicrî 1298, mîlâdî 1881 senesinde, kendisine verilen izinle tekrar doğup büyüdüğü Akhoca Köyü’ne dönmüş, burada irfân yolculuğuna kaldığı yerden devâm etmiştir. Bu dönüş yalnız bir köy değişikliği değil; bir ilim ve hikmet nehrinin yeniden coşması, gönüllerde aşk-ı ilâhînin yeniden yeşermesi olmuştur.

Hac farîzasını edâ etmek için bir kez daha mübârek beldelere yönelen Şeyh Zeynullâh Rasûlî Kazânî Hazretleri, bu mübârek dönüş yolculuğunda, gönlünde bir ilhâm ve işâret hissetmiştir. Bu mânevî işâretin kaynağı, yine gönlünün sultânı olan Gümüşhânevî Hazretleri’nin nazar-ı himmeti olmuştur. Bu işâret üzerine, hicrî 1301, mîlâdî 1884 senesinde yeniden Troytsk şehrine avdet etmiş ve burada irşâd yolunun en mühim adımlarından birini atmıştır.

Troytsk’un Amur Mahallesi’nde, yalnız bir medrese değil, aynı zamanda bir imârethâne, bir câmii-i şerif ve zamânın ilim erbâbına hizmet edecek büyük bir kütüphâne tesis ederek, orayı bir irfân merkezi, bir tasavvuf menzili, bir gönül mektebi hâline getirmiştir.

Bu külliye, yalnız binâlardan ibâret değil; kalplerdeki gafleti silip, gönüllerde aşk ve edebi uyaracak bir mânevî dîvân olmuştur. Bu yapıların taşları, ihlâsla yoğrulmuş, her duvarına mârifet işlenmiştir.

Ne garip bir tecellî ki, gönüller arasındaki bağlar, zamânın ve mesafenin ötesinde bir vuslata mazhar olur. Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin, Şeyh Zeynullâh Rasûlî Kazânî Hazretleri’nin Troytsk’ta yaptırdığı bu külliyeye husûsî olarak destek verdiği, devr-i Osmanî'de gönülden gönüle dolaşan bir rivâyet olarak nakledile gelmiştir.

Zîrâ Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri, ilim ve irfân yolunun sadık hizmetkârlarını her dâim takdir ve taltif etmiş; devletin zâhirî sınırlarının ötesine geçen bir mânevî hâmi sıfatını taşımıştır. Bu desteğin maddî yâhut mânevî boyutları ne olursa olsun, gönüller arasındaki bu iltifât-ı sultânî, bir medeniyetin rûhunu ve zerâfetini yansıtan nadide bir inceliktir.

İlim ve irfan, kütüphânelerle, mekteplerle, câmilerle neşv ü nemâ bulur. Şeyh Zeynullâh Rasûlî Kazânî Hazretleri, zâhir ile bâtını birleştirerek, bu külliyede sâdece ibâdet değil, tefekkür, mârifet ve edeb mektebi kurmuştur. O gün dikilen bu mânevî tohumlar, asırları aşan bir muhabbet zincirine dönüşmüş, Gümüşhânevî Hazretleri’nin bereketiyle harmanlanarak Ümmet-i Muhammed’e hizmet etmiştir. Her bir taşında sadâkat, her bir satırında hikmet ve her bir duâlarında Allâh ve Rasûl aşkı yeşermiştir.

Ehl-i mârifet indinde bir beldenin asıl mâmûriyeti, gönüllerin mâmûriyetiyle mümkündür. İşte bu kutlu anlayışın en güzel misallerinden biri, Şeyh Zeynullâh Rasûlî Kazânî Hazretleri tarafından inşâ ve ihyâ edilen Mâmûriyye Köyü’dür. İlhâmını Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Efendi Hazretleri’nin mânevî himmetlerinden, desteğini ise zamânın âdil pâdişâhı Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin cömertliğinden alan Şeyh Zeynullâh Hazretleri, zâhiren harâbe hâlindeki Amur Köyü’nü, gönüllerin dirilişine vesîle olacak bir ilim ve irfân merkezi hâline getirmiş ve köyün adını bizzât Mâmûriyye olarak değiştirmiştir.

Bu yeni isim, yalnız bir kelime değişikliği değil; bir mânevî inkılâbın, bir gönül ihyâsının adıdır. Zîrâ Mâmûriyye, hem maddî hem mânevî îmârı simgeleyen, bereketin, ilmin ve takvânın mekânını işâret eden bir menzildir.

Mâmûriyye Köyü kısa sürede yalnız Rusya’nın değil, Kafkasya, Kazakistan, Kırgızistan gibi uzak diyarlardan da ilim talebelerinin rağbet gösterdiği bir mektep, bir irfân menzili hâline gelmiştir. Zîrâ kalplerin derinliklerinde yankılanan hakîkat sesi, coğrafi sınırları aşar; her kim ki hakîkate taliptir, o sesin peşinden sürüklenir.

Şeyh Zeynullâh Rasûlî Kazânî Hazretleri burada yalnızca zâhirî ilim değil, bâtınî edep ve mârifet de öğretmiş; ilimle amel etmeyi, hikmetle konuşmayı, takvâ ile nefsi arındırmayı talebelerine mîrâs bırakmıştır.

Bilhassa Rusya topraklarında İslâm’a ve Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat akîdesine karşı artan baskı ve tazyikler karşısında, Mâmûriyye Külliyesi, Müslümanların gönüllerinde bir diriliş ocağı, bir umut kandili olmuştur. Burada yetişen talebeler, yalnız kendi nefislerini değil, cemiyetlerini de ihyâ edecek mânevî cevherlerle donanmışlardır.

Böylelikle Şeyh Zeynullâh Hazretleri, Gümüşhânevî Hazretleri’nden aldığı feyzi, bir medreseyle, bir câmiyle, bir kütüphâne ile somutlaştırarak, zamânının karanlıklarına ışık tutmuş, Ehl-i Sünnet Müslümanlarının inancını, ahlâkını ve mâneviyâtını ihyâ eylemiştir. Bu hizmetlerin her biri, yalnızca bir şahsın gayreti değil, bir Gümüşhânevî silsilesinin bereketidir. Her kim ki ilim ve irfanla hizmet eder, gönülleri Hakk’a yöneltirse, onun eseri zamanları aşar, gönüllerde bâkî kalır.

1917 yılında Şeyh Zeynullâh Rasûlî Kazânî Hazretleri vefât ettiğinde, onun ilim ve irşâd hizmetleri, büyük oğlu ve halîfesi olan Şeyh Abdurrahmân Rasûlî Efendi Hazretleri tarafından aynı samîmiyet ve hassâsiyetle sürdürüldü. Bu hizmetin arkasında hem babasından aldığı güçlü bir tasavvuf terbiyesi hem de devrinin sosyal ve siyasal meselelerine vukûfiyeti vardı.

Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri babasına olduğu gibi, mahdûmuna da teveccüh göstermeye devâm etti. Zor zamanlarda dâimâ gönlünü açtığı bu gönül sultanlarını desteklediği, halk arasında yaygın şekilde anlatılan ve takdirle yâd edilen bir hakîkat olarak hâfızalarda yer etti.

1906 yılında toplanan 3. Rusya Müslümanları Kongresi’nde, Şeyh Abdurrahmân Rasûlî Efendi Hazretleri, dînî komisyonun husûsî üyeleri arasında yer aldı. Bu kongre, Rusya’daki Müslümanların dinî, sosyal ve kültürel meselelerinin konuşulduğu, ileriye dönük adımların planlandığı önemli bir toplantıydı. Şeyh Hazretleri’nin burada bulunması, onun yalnız bir tarîkat önderi değil, aynı zamanda ümmetin maslahatlarını düşünen bir âlim olduğunu gösterdi.

Hizmetlerini sâdece bir köy ya da belli bir bölgeyle sınırlandırmadan, geniş bir coğrafyada İslâm’ın özünü anlatmaya devâm etti. Bu gayretleri sebebiyle, 1941 yılında Avrupa Rusya’sı ve Sibirya Müslümanları Dînî İşler İdâresi’ne müftü olarak tâyin edilmesi kararlaştırıldı. Bu vazîfe, ilim ve irfân yolunda gösterdiği gayretin ve halk üzerindeki etkisinin bir netîcesi oldu.

Şeyh Abdurrahmân Rasûlî Efendi Hazretleri, ilmiyle, irşâdıyla, vakarıyla ve edebiyle hem gönüllere hem zihinlere dokundu. Onun yolunda yürüyenler, yalnız kendi nefislerini terbiye etmekle kalmadı, Kafkasya toplumunun mânevî dirilişine de vesîle oldular.

Şeyh Yûsuf Bahri Efendi

Osmanlı Devleti üç kıtaya yayılan toprakları kadar, gönüllere de hükmeden bir medeniyet inşâ etmişti. Bu medeniyetin en mühim temellerinden biri, ilim ve irfân yolculuğuna çıkan gönül sultanlarıydı. Zîrâ Osmanlı’nın kudreti, yalnızca siyâsî ve askerî kuvvetten değil; âriflerin, âlimlerin ve mürşid-i kâmillerin hikmetli nazarlarından da neşet etmişti.

Osmanlı asırlarının parlak yıldızlarından biri olan Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri, mârifet ve hikmetin zirvesinde bir mürşid-i kâmildi. Sohbetleriyle gönülleri ihyâ etmiş, eserleriyle çağlar ötesine bir feyiz köprüsü kurmuştur. Onun yetiştirdiği halîfeler ise, bu feyzin taşıyıcıları, hikmetin sâdık neferleriydi. İşte o kutlu silsilenin en müstesnâ halkalarından biri de Ünyeli Şeyh Yûsuf Bahri Efendi Hazretleri idi.

Ünyeli Şeyh Yûsuf Bahri Efendi Anadolu’nun serin ikliminden doğmuş bir gönül eri olarak, genç yaşında Sultan Abdülazîz Hân devrinde İstanbul’a yol aldı. O dönemde, Beyazıt Medresesi Osmanlı ilim dünyâsının incisi, ulemânın yuvasıydı. Yûsuf Bahri Efendi de burada, fıkıh, tefsîr, hadîs, kelâm gibi şer‘î ilimlerde derinleşirken, gönlünü de tasavvufun latif nûruyla yıkadı.

Medresede geçen yıllar, zâhirî bilgi ile bâtınî hikmetin harman olduğu bir seyr ü sülûk süreciydi. Zîrâ Osmanlı ulemâsı, ilmi hikmetsiz, hikmeti ilimsiz bilmezdi.

Hicrî 1286 (mîlâdî 1869) senesinde, mürşid-i kâmil Gümüşhânevî Hazretleri’nin işâret ve icâzetiyle Yûsuf Bahri Efendi, Orta Karadeniz Bölgesi’ne halîfe olarak tâyin olundu. Bu sâdece sathî bir tâyin değil, bir irfân seferberliğiydi. Her adımıyla gönülleri inşâ eden, sadırlara aşk-ı Mevlâ tohumları eken Yûsuf Bahri Efendi, insanları zâhirî bilgiyle değil; muhabbet, edeb ve hikmet ile terbiye etti. Sohbetleriyle karanlık gönülleri nurlandırdı, her nasihati bir meşale oldu.

Mîlâdî 1883 senesinde, Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin tensîbi ve Şeyhulislâm Uryânîzâde Ahmed Esad Efendi’nin tasdikiyle, Yûsuf Bahri Efendi Ünye Müftüsü olarak tâyin olundu. Müftülük, Osmanlı’da yalnız bir şer‘î makam değil, aynı zamanda toplumun gönül yapısının da muhâfızıydı. Yûsuf Bahri Efendi Hazretleri, bu makamda hem zâhirî adâletin, hem de bâtınî hikmetin temsîli oldu. Fetvâlarında ilim, sohbetlerinde irfan, hâl ve edasında tevâzu ile nakşolmuş bir hayat sürdü.

Şeyh Yûsuf Bahri Efendi Hazretleri, gönlündeki mürşid aşkını dâimâ diri tutmuş; halîfelerinden Şeyh Ârif Efendi ile birlikte, mürşidi Gümüşhânevî Hazretleri’ni ziyâret etmek üzere yolculuğa çıkmıştır. Bu ziyâret, gönül dilinde bir aşk tâzeleme, kalp aynasını cilâlama vesîlesi olmuştur. Tasavvuf erbâbı bilir ki, mürşide vuslat, gönlün sırlar âlemine pencere açmasıdır. Bu ziyâretin her adımı, her nefesi, hikmet, aşk ve teslîmiyetle bezenmiş bir seyr ü sülûk menzilidir.

Yûsuf Bahri Efendi’nin hayâtında en ziyâde tebarüz eden sıfatlardan biri, tasavvuf yolundaki edepti. Tasavvuf ehli bilir ki, edep yoksunu bir gönül, ilimle dolsa da kemâle eremez. Şeyh Yûsuf Bahri Efendi her sohbetinde aşk-ı ilâhîyi, muhabbet-i Rasûl’ü ve insan-ı kâmil olmanın sırlarını işlemiş; hayâtıyla da buna numune olmuştur.

Yûsuf Bahri Efendi’nin üslûbu, Osmanlı’nın orta saray dilinin en nâdide tezâhürlerinden biriydi. Her kelâmında Arapça ve Farsça tesirleri, mecâz ve istiâre sanatları bâriz şekilde görünür. Onun dilinde söz, gönülde sır olur, kalpte feyz olurdu. Bugün dahi Yûsuf Bahri Efendi’nin hikmetli irşadları, Karadeniz’in mânevî dokusunda yaşamaktadır. Gümüşhânevî silsilesi ile anılan bu yol, hâlâ muhabbetle yürünmekte, ilim ve irfanla gönülleri aydınlatmaktadır.

Ünyeli Şeyh Yûsuf Bahri Efendi Hazretleri, Osmanlı’nın kadîm irfân mîrâsının bir kandili, gönüllerde hâlâ ışık saçan bir yıldızıdır. İlim, irfan, muhabbet ve edeb ile süslenmiş bu hayat; asırlara, nesillere ve gönüllere bir rehber olmaya devâm etmektedir.

Zamânın kadîm akisleri arasında, gönül yollarının vuslata eriştiği nadide anlardan biri de, Ünyeli Şeyh Yûsuf Bahri Efendi Hazretleri’nin, Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri’ni saray-ı hümâyunda ziyâret ettiği o mübârek buluşmadır.

Şeyh Yûsuf Bahri Efendi Hazretleri, talebelik yıllarından beri kalbinde derin bir muhabbet beslediği Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri ile yeniden müşerref olmak murâdıyla İstanbul’a teşrif etmiş ve sarayın ihtişamlı kapılarından, tevâzu ile ve edeble girmiştir. Zîrâ o kapılar ki, zâhirî saltanatla bâtınî aşkın birleştiği menzillerin kapısıdır.

Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri bu azîz misâfirini büyük bir muhabbet ve hürmetle kabûl buyurmuş, sohbet-i cânân eylemiştir. Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri, ilim ve irfân erbâbına gönlünü açık tutmuş bir hükümdar olarak, Şeyh Yûsuf Bahri Efendi Hazretleri’nden Anadolu’nun ahvâli hakkında mâlûmat istemiştir. Bu talep, yalnız bir idârî rapor değil, Anadolu halkının ruh hâlini, ahlâkını, mânevî diriliğini öğrenmek gâyesi taşımaktaydı. Zîrâ Osmanlı sultanları, yalnızca zâhirî tahtın değil, gönüllerin de sultânı olmayı bir mesuliyet bilmişlerdir.

Şeyh Yûsuf Bahri Efendi Hazretleri, Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin bu nâzik talebine kemâl-i edeple mukābele ederek, Anadolu’nun mânevî iklimi, halkın irfânı, tekkelerin ve medreselerin vaziyeti, sâliklerin gönül dünyâsı hakkında tafsîlatlı mâlûmat vermiştir. Her bir kelâmı, bir gönül kapısını aralamış; her cümlesi, bir hikmet pınarını coşturmuştur. Anadolu’nun mânevî damarlarının diri tutulduğunu, irşâd halkalarının feyizle devâm ettiğini arz etmiş, halkın Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri’ne sadâkat ve duâ ile bağlı olduğunu ifâde etmiştir.

Bu sohbet, iki gönül sâhibinin karşılaşması olarak kayda geçmiştir. Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri, bu içten ve hikmet dolu sohbetten derin bir memnuniyetle ayrılmış, Şeyh Yûsuf Bahri Efendi Hazretleri’ne husûsî ihsânlarda bulunmuştur. Zîrâ Osmanlı’da erbâb-ı gönül, her dâim devletin gözünde aziz tutulmuş, ikram ve ihsânlarla taltif edilmiştir. Bu ikramların en kıymetlisi ise, bugün dahi Ünye Büyük Câmii’nde büyük bir ihtimamla muhâfaza edilen Sakal-ı Şerif-i Nebevî olmuştur. Bu mukaddes emânet, Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin, Şeyh Yûsuf Bahri Efendi Hazretleri’ne duyduğu hürmetin ve muhabbetin ebedî bir yadigârıdır.

Sakal-ı Şerif-i Nebevî’nin Ünye’ye intikāli, yalnızca bir maddî hediye değil; aynı zamanda Anadolu halkının gönlünde Rasûlüllâh Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e olan aşkın, sadâkatin ve mânevî bağlılığın bir remzi olmuştur. Her yıl mübârek gecelerde halkın ziyâretine açılan bu mukaddes emânet, gönülleri diriltmiş, duâlara vesîle olmuş, nice kalplerin aydınlanmasına kapı aralamıştır. Şeyh Yûsuf Bahri Efendi Hazretleri’nin, Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri ile gerçekleştirdiği bu vuslat, hem irfân hem sadâkat hem de târihî hatıra olarak asırlara şehâdet eden bir menkıbe olmuştur.

Zamânın feyizli seyrinde, irfân ve hikmet yolunun kutlu yolcusu olan Ünyeli Şeyh Yûsuf Bahri Efendi Hazretleri, yalnızca gönülleri nurlandırmakla kalmamış, aynı zamanda zâhirî ilimlerin inkişafına da himmet eylemiştir. Bu minval üzere, Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin husûsî irâdesiyle, mîlâdî 1886 senesinde, Süleymanpaşazade Sadullâh Bey Vakfı’nın idari başkanlığı ve müderrislik mazbatası bizzât tevdî olunmuştur. Bu vazîfe, hem bir iltifat-ı sultanî hem de bir mesuliyet-i irşâd olarak kabûl edilmiş, Şeyh Yûsuf Bahri Efendi Hazretleri de ömrünün son demine kadar bu kutlu hizmeti kemâl-i sadâkatle îfâ etmiştir.

İlim ve irfân yolunda, hem zâhirî hem bâtınî kemâlatı cemeden Şeyh Yûsuf Bahri Efendi Hazretleri, 1922 senesinde vefat edene dek ilim, irşâd ve terbiye hizmetlerini sürdürmüş, bu süreçte sayısız talebe yetiştirmiştir. Rahle-i tedrisinden geçen talebeler arasında, bilhassa Sultan Mehmed Reşad Hân Hazretleri ve Sultan İkinci Abdülhamîd Hân Hazretleri dönemlerinde berat-ı hümayunla taltif edilmiş müderrisler, vaizler ve siyâset erbâbı neşv ü nemâ bulmuştur. Her biri, hocasının aşk-ı ilâhîsinden nasiplenmiş, ilimle hikmeti mecz etmiş, Osmanlı Devleti’nin ilmi ve ahlâkî muhâfazasında hizmetkâr olmuştur.

Bu kudsî silsile, yalnızca bir öğretim zinciri değil; aynı zamanda tasavvufun, edebin, mârifetin ve insan-ı kâmil olma yolunun diri tutulduğu bir mânevî mirastır. Şeyh Yûsuf Bahri Efendi Hazretleri’nin mektebi, gönülleri hem dünyâ hem ukbâ yolculuğuna hazırlayan bir hikmet meş'alesi olmuştur. Bu kutlu hizmetin izleri, hâlen Anadolu’nun mânevî dokusunda yaşamaya devâm etmektedir.

Zamânın seyr ü sülûk menzillerinde, aşk ile yürüyenlerin pîri olan Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri, yalnız İstanbul’un değil, dört bir âlemin mânevî semasında yıldızlar misâli parlayan halîfeler yetiştirmiştir. Bu aziz hulefâ silsilesinde, Trabzonlu Hâfız Şeyh Esad Efendi Hazretleri de yer almış, mârifet ve hikmet yolunda seyrine devâm eylemiştir. Nitekim Sultan İkinci Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin iltifâtına nâil olarak, Osmanlı ilim ve irfân geleneğinin en yüksek mertebelerinden biri olan Huzur Dersleri muhâtaplığına getirilmiş, böylece ilmî ve mânevî sahada şeref bulmuştur. Bu ulvî görev, yalnız zâhirî ilmin değil, kalp feyzinin de bir nişânesi olmuştur.

Şeyh Gümüşhânevî Hazretleri’nin bereketli irşâd silsilesi, yalnız Anadolu ile mahdut kalmayıp, Şâm-ı Şerîf’teki halîfesi Şeyh Yûsuf en-Nâsukî Hazretleri, Kırım’daki halîfesi Şeyh İsmâîl el-Kırımî Hazretleri, Bosnalı halîfesi Şeyh Mahmud el-Bosnevî Hazretleri, Of beldesinde Şeyh Yûsuf Şevkî el-Ûfî Hazretleri ve Erzincan’daki halîfesi Şeyh Hasan el-Erzincânî Hazretleri vesîlesiyle doğudan batıya, kuzeyden güneye aktar-ı âlemi ihata etmiş ve aşk-ı İlâhî meşalesini dört bir diyara taşımıştır. Her bir halîfesi, mânevî terbiye ve irfân halkalarını çoğaltarak, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat yolunun ihyâsına hizmet etmiş, gönül menzillerini inşâ etmişlerdir.

Bu kudsî hizmet yalnız meşâyih-ı kirâmın sînesinde kalmayıp, aynı zamanda Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’nin rûhunda da yankı bulmuş, bilhassa Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri’ne sadâkatle bağlılıklarını her dâim göstermişlerdir. Şeyh Gümüşhânevî Hazretleri’nin hulefâsı, onların yetiştirdiği yeni halîfeler ve bugüne dek devâm eden bütün tarîkat kolları, Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri’ne hizmet ve muhabbette sadâkatle sebkat etmiş, onun ehl-i hikmet ve erbâb-ı gönül ile olan kadîm dostluğunu mânevî bir silsile olarak asırlara taşımışlardır. Bu kutlu zincir, yalnız bir zaman dilimine değil, Ümmet-i Muhammed’in gönüllerine nakşedilmiş bir irfân menba‘ıdır.

Mapsinolu Hacı Ahmed Efendi

Asıl adı Ahmed Fehmi ibn Ali olup, 1860 senesinde Trabzon’un Of kazasının Gürpınar Beldesi’nde, eski adıyla Mapsino köyünde dünyâya teşrif etmiştir. Mollaalioğulları soyundandır; babası marangoz zanaatının münevver ismi Ali Efendi (Ali Usta), annesi ise fazîlet sâhibi Âişe Hanım’dır.

Ahmed Efendi henüz beş yaşlarında iken köy medresesindeki ilk ilmî tedrîsâtına başlamış; anne ve babasının teveccühleriyle ilme teveccüh etmiştir. Muhtereme vâlidesi tek erkek evlâdının ulemâ zümresinden olmasını kalben arzuyla niyâz ederdi. Muhtelif hadîs ve tefsîr hocalarından ders aldı. Tasavvufî irşâdını ise Kondulu Hacı Yûsuf Şevki Efendi’den talep etmiş; gönül yolu ona mürîd olmayı nasîb etmiştir. 1880 senesinde İstanbul’a gelerek Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Hazretleri’ne intisâb etmiş; Râmûzü’l-Ehaâdîs derslerine devâm ederken tasavvuf ilminde salâhiyet sâhibi olmuştur. Yirmi seneden beri sürdürdüğü ilmî ve irşâd sülûkü ile kemâle erişmiştir.

1906 yılında Haksa’da imamlık yapmış, hac dönüşünde Mısır’da Ezher’de eksik kaldığı hadîs derslerini tamamlamıştır. Hicrî 1324 senesinde, Of’un Haksa köyünde imamlık vazifesiyle meşgul bulunduğu sırada Haremeyn yolculuğuna niyetlenen Hacı Ahmed Fehmi Efendi, hac farîzasını îfâ ettikten sonra dönüşte Mısır’a uğrayarak Câmiü’l-Ezher’in feyizli ders halkalarına dâhil oldu. Orada, evvelce eksik kalan hadis ilimlerini ikmâl edip mânevî sermâyesini zenginleştirdi. Haksa’da üç sene hizmet verdikten sonra Hayrat’ın Hafsa köyünde beş yıl imamlık yaptı; bu müddet boyunca nice talebe yetiştirip sayısız icâzet tevcih etti.

Daha sonra memleketi Mapsino’ya avdet ederek uzun yıllar orada ders halkaları kurdu. Bu mütevâzı köy, onun sayesinde bir ilim ve irfân menbaı hâline geldi. Yetiştirdiği talebeler, yalnızca âlim değil; irşâda kâdir mürşidler ve hocalar olarak cemiyete hizmet ettiler. Bu esnâda Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin dergâhına ikinci defa intisâb eyledi ve mürşidinden üç kıymetli icâzetnâme aldı: Delâilü’l-Hayrât, Hizbü’l-A‘zam ve Kasîde-i Bürde.

Gümüşhânevî Hazretleri, onda gördüğü kudret ve liyâkat sebebiyle onu Ramazan ayında Selânik’e irşâd için gönderdi. Ahmed Efendi, orada nice ârif ve âlimle tanışarak sohbet meclislerinden feyiz aldı; böylece zâhirdeki ilmini bâtınî hikmetle taçlandırdı. İstanbul’a dönüşünde halvete girmek murâdındaydı, lâkin babasından gelen davet üzerine köyüne dönmek mecburiyetinde kaldı.

Dergâhtan ayrılırken, mürşidi ona bir Menâsik-i Hac kitabı hediye ederek vedâ etti. O anda dergâhın vekilharcı, Ahmed Efendi’nin elindeki kitabı görüp, “Şeyh Efendi seni hacca işaret etti.” dedi. Ahmed Efendi ise mahviyetle, “Hac bana uzak görünür.” diye karşılık verdi. Lâkin vakti gelince, şeyhinin işareti tahakkuk etti; kaderin sırrı zuhûr ederek, o mübârek yolculuk kendisine nasîb oldu.

Köyüne döndükten sonra yeniden tedrîs faaliyetlerine başlayan Hacı Ahmed Fehmi Efendi, mürşidi Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî Hazretleri’nin işaretiyle Varda şeyhi Hacı Osman Niyâzî Efendi’ye yönlendirilmiş, onun halvethânesine girerek manevî terbiyesini tamamlamış ve birinci derecede hilâfet yetkisine nâil olmuştur.

1 Nisan 1909’da vefât eden Vardalı Şeyh Hacı Osman Niyâzî Hazretleri, ardında dört kıymetli Of âlimini hilâfetle taltîf etmiştir. Bunlardan biri Mapsinolu Hacı Ahmed Fehmi Efendi’dir. Diğerleri ise şunlardır: Hundez (Güneşalan) köyünün müderrisi Hacı İlyas Efendi (ö.1951), Çaykara’nın Holaysa (Yeşilalan) köyünden Hacı Ferşad Efendi (İbrahim Hakkı Ulusal) (ö.1929) ve Zisino (Bölümlü) köyünden meşhur Karadere müderrisi Gani Ömer Hacı Mahmud Efendi (ö.1933). Hacı Ferşad Efendi, şeyhinin vefatında Varda Medresesi’nde müderris bulunuyor, cenaze merâsimini bizzat idâre ediyordu.

Mapsino köyünde öteden beri köklü bir medrese teşkilâtı vardı. Burada asırlarca Arapça okutulmuş, sayısız icâzet verilmişti. Hacı Ahmed Fehmi Efendi de uzun yıllar bu medresede müderrislik yaptı. Of’un büyük âlimlerinden Bakkaloğlu İsmail Efendi dahi bu müessesede ders okutmuştu. Nitekim bölgenin ilim geleneğini taşıyan Çaykara-Şerahlı Kakoşim Efendi, astronomi derslerini Ahmed Fehmi Efendi’ye okutmuştu. Ona ilim ufuklarını açan ikinci isim ise Holalı Hasan Efendi idi. Bu iki zat, Kürdistan’da tahsil görmüş, dönüşlerinde Of’a ilmin neşrini kazandırmışlardı.

Üç asrı aşan bir geçmişe sahip olan Mapsino Medresesi, zamanla harap olmuş, yerine bugün Gürpınar Câmii’nin müştemilatı inşâ edilmiştir. Ahmed Fehmi Efendi, işte böyle bir menbadan feyiz almış, hem zahirî hem de bâtınî ilimlerde derinleşerek “zü’l-cenâhayn” sıfatına lâyık görülmüştür. Yani hem kâmil bir müderris, hem de feyizli bir mürşid-i kâmil idi. Dünyâ şöhretinden uzak, sade, kanaatkâr ve sabırlı bir hayat sürmüş; kendini gizleyen, fakat himmeti arayanların gönül yolculuklarında karşılarına çıkan bir Hak âşığıydı. Onun huzuruna, beklenmedik yerlerden insanlar gelir, intisap eder, gönülleri nurlanarak ayrılırlardı.

Zisino köyünden Resuloğullarına mensup Şemseddin Efendi, Mısır’da Ezher Üniversitesi’nde dersiamlık yaparken, köydeki kardeşi hacca gitmişti. Hac dönüşünde Mısır’a uğrayarak ağabeyiyle buluştu ve ondan şöyle bir talepte bulundu:“Ey ağabeyim! Burası ulemâ ve meşâyih menbaıdır. Bana bir mürşid işaret et ki ona intisap edip feyiz alayım.”

Şemseddin Efendi ise şu hikmetli cevabı verdi:“Şu zamanda burada gönül huzûruyla tavsiye edeceğim bir mürşid bulamıyorum. Lâkin memleketine dön; Mapsinolu Hacı Ahmed Efendi’ye intisap et. Çünkü ben bu devirde yüzde yüz itimad edilecek mürşid olarak yalnız onu bilirim. Zira o, Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn Hazretleri’nden doğrudan feyz almış, hayatta kalan tek kimsedir.”

Hacı Ahmed Fehmi Efendi’nin mürşidi Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddîn Hazretleri ile yaşadığı en dikkat çekici hâtırâlardan biri, bizzat şeyhinin kendisini husûsî surette evine davet ederek sofrasına oturtmasıdır. Ahmed Efendi, o ânı hatırladığında daima şunları söylerdi:“Ömrüm boyunca hiçbir vakit, o davette hissettiğim kadar derin bir rûhî vecd ve mânevî hazza nâil olmadım.”

Bu davetin, sadece bir ikramdan ibaret olmadığı, bilâkis mürşid-i kâmilin o anda Ahmed Efendi’ye kalbî feyzini ve mânevî himmetini lütfettiği sezilmektedir. Zira tasavvufta, mürşidin teveccühüyle gelen bir nazar, yılların riyâzetinden daha bereketli olabilmektedir.

Hacı Ahmed Efendi, zahirî ilimlerde âdeta deryâ gibi engin idi. Her ilim dalında mahâreti parıldadığı gibi, bilhassa Kur’ân ilimlerinde üstün bir melekeye sahipti. Onun bu yönünü en iyi bilenlerden biri, Of’un ve hatta bütün Anadolu’nun kıraat üstadı olarak tanınan Cıfaruksalı Hacı Mehmed Rüşdü Aşıkkutlu Hocamızdır. Aşıkkutlu, kendisine sorulduğunda şu tespiti dile getirmiştir:“Üstün derecede Kur’ân tilâvetiyle tanıdığım tek zât Hacı Ahmed Efendi’dir; onun kıraatine erişen birini görmedim.”

1 Nisan 1909 târihinde, irşâd kandilinin nûr-ı feyziyle etrâfa rahmet saçan Vardalı Şeyh Hacı Osman Niyâzî Efendi Hazretleri, dâr-ı bekāya irtihâl buyurmuştur. Kendileri, mânevî hilâfet nâmıyla dört zevât-ı kirâmı taltîf etmiş, bu zatları irşâd deryâsında sâkîlik vazîfesiyle şereflendirmiştir.

Bu kudsî dörtlünün birincisi, Mapsino Köyü’nün rûhâniyetli bağrından neşet eden Hacı Ahmed Fehmî Efendi Hazretleri'dir ki, ilim ve irfânla yoğrulmuş, hem zâhirde hem bâtında kâmil ve mükemmel bir mürşid-i kâmildir.

İkinci mübârek zât, Of Hundez ki bugün Güneşalan nâmıyla yâd olunur, işte bu köyün müderrisi Hacı İlyâs Efendi Hazretleri'dir. Bu yüce zât dahi Varda Medresesi’nde ilim irşâdına memur olmuş, feyizli dersiyle nice talebe-i ulûmu nurlandırmıştır. Vefâtı 1951 senesinde vukû bulmuştur.

Üçüncü olarak, Çaykara Kazâsı’nın Holaysa Köyü’nden, Hacı Ferşâd Efendi ki diğer ismiyle İbrâhîm Hakkı Ulusal Hazretleri, Varda Medresesi’nde müderrislik yaparak ilim halkalarını sürdürmüş, Şeyh Hacı Osman Niyâzî Efendi Hazretleri’nin vefâtında onun techîz ve tekfîn hizmetlerini îfâ eylemiş, cenâze namazını bizzât kıldırmakla şereflenmiştir. 1929 senesinde rûhunu Mevlâ’sına teslim eylemiştir.

Bu dörtlü silsilenin son halkasını ise, Of Zisino, bugünkü adıyla Bölümlü Köyü’nün medâr-ı iftihârı olan Karadere’nin meşhûr müderrisi Ganî Ömer Hacı Mahmûd Efendi Hazretleri teşkîl etmektedir. Bu feyizli zât da 1933 yılında Rabbine vuslat etmiş, ardında ilimle müzeyyen bir mâneviyat mîrâsı bırakmıştır. Mapsino’ya dönüp uzun yıllar ders okutmuştur.

Hazret-i Vardalı Şeyh Osman Efendi’nin vefâtı üzerine hilâfet makāmı izhâr edilmiş; kendi karyesinde dört seçkin âlim arasında yer almıştır. Köyün medrese tedrîsât usûlünü sürdürmüştür. Zâhirî ve bâtınî ilimlerde rusuhiyet kesb etmiş; halk dilinde “Mapsinolu Hacı Ahmed Efendi” diye anılmıştır. Tasavvufun sâdeliği ve irfânın vakarında yaşamış; sabır, tevâzu ve cömertlik simgesi bir velîdir.

Bir gece, Hacı Ahmed Fehmi Efendi abdestini tazelemek niyetiyle evinden ayrıldı. Lâkin uzun müddet dönmeyince, hanımı gönül telaşına düşüp ardınca çıktı. Köy meydanına vardığında, gözlerine inanamadı: Zira henüz elektrik yüzü görmemiş o karanlık devirde, köyün ortasında yükselen câmi baştan başa nûra bürünmüş, kandil gibi pırıl pırıl parlıyordu.

Merakla câmiye yaklaştı, içeriye nazar eyledi. Ne görsün? Halkalar hâlinde oturmuş, yüzlerinden nûr saçılan, sakalları ak, sarıkları beyaz nice zât; derin bir sükût ve vakar içinde, mânevî bir meclisin halkasını kurmuşlardı. Bu hâl, âdeta semâvî bir cemiyetin arz üzerindeki tecellîsiydi. Kadıncağızın kalbi çarpıp heyecanla irkildi; ürpertiyle gerisin geriye dönüp evine sığındı.

Bir müddet sonra Hacı Ahmed Efendi eve geldi. Bakışları ciddî, edâsı haşmetliydi. Hanımına dönerek şöyle buyurdu:“Ey kadın! Vah ki sen, beni nice evliyânın arasında mahcup ettin. Neden o dergâh-ı nûra daldın?”

Bunu işiten hanımı, gözlerini yere eğerek mahcûbâne dedi ki:“Efendi Hazretleri! Gönlüm sizi merak etti. Eğer bir kusur eyledimse affola.”

Hoca Efendi ise vakar içinde, lâkin derin bir hikmetle karşılık verdi:“Ey hatun! Bu gece şâhid olduğun hâl, mahrem bir sırdır. Dilini tut, gönlünde sakla. Eğer affı ve rızâyı murâd edersen, gördüğünü açığa vurma. Zîrâ sırrı ifşâ eden, bereketten mahrûm kalır.”

19 Ocak 1958’de Trabzon’da irtihâl-i dâr-ı bekā kılan Hacı Ahmed Efendi Hazretleri’nin cenâzesi, ertesi gün binlerce mü’minin iştirâki ile Küçük Câmii’nin önünde kaldırılmış; Gürpınar Câmii hazîresinde makāmına tevdî edilmiştir. Mezar taşına düşülen beyit, kendisine dertli gönüllerin himmet-i kalemidir.

Mapsinolu Hacı Ahmed Fehmî Efendi Hazretleri arz ettiğimiz üzere mîlâdî takvimle 1 Nisan 1909 târihinde dâr-ı bekāya irtihâl eden Gümüşhânevî Tekkesi’nin mücâzlarından Vardalı Şeyh Hacı Osman Niyâzî Efendi Hazretleri’nin hilâfetle taltîf buyurduğu dört zât-ı şerîften biri olmak şerefine nâil olmuştur. Bu itibarla Gümüşhânevî meşayihından Mapsinolu Hacı Ahmed Efendi Hazretleri, Mahmud Efendi Hazretleri’nin Ali Haydar Efendi Hazretleri’ne intisâb etmeden evvelki mürşididir. Bu sebebe mebnî olarak Mahmud Efendi Hazretleri “Daha evvel Gümüşhânevîlere müntesib olduğunu” beyân buyurmuşlardır.

Hacı Ahmed Fehmi Efendi’nin kabir taşında, fânîliğin sırlarını hatırlatan ve hakîkati gönüllere nakşeden şu kitâbe yer almaktadır:

Hüve’l-Bâkî

Gönül o dur ki saatin geçirmez gafil Allah’tan.Kemâli bulayım dersen gönül çek mâsivâullah’tan.Bu cismin fânîdir, rûhun dâimdir, Bâkî Allah’tan.Rızâ-yı Hakk’ı istersen gönül çek mâsivâullah’tan.

Ardından şu ifade yazılıdır:“Bir asrı ikmâl eden, meşâyih-i Nakşibendiyye’den müderris,Molla Ali oğlu el-Hâc Ahmed Efendi ruhuna Fâtiha. 1958”

Bu kitâbenin beyitleri, yalnızca bir mezar taşı süsü değil; bizzat bir tasavvuf dersi, bir irfan nefesi mahiyetindedir. Zîrâ gönlü gafletten korumak, kemâle ermek için mâsivâdan yüz çevirmek, rızâ-yı Hakk’a yönelmek sûfî terbiyesinin özüdür. Cismin fânîliği, ruhun bekâsı ve Allah’ın bâkîliği vurgusu, kabir taşını bir nevi tefekkür levhası hâline getirmiştir.

Bu kitâbenin kalemi ise, Hacı Ahmed Efendi’nin teyzesinin kızından dünyaya gelen, kıraat ilminin zirvelerinden olan merhum ve meşhur Reisü’l-Kurrâ Mehmed Rüşdü Aşıkkutlu Efendi’ye aittir. Böylece bir sûfînin mezarı, hem irfan ehlinin, hem de Kur’an hizmetkârlarının nefesiyle mânâ bulmuştur.

Hacı Ferşâd Efendi Hazretleri

Hacı Ferşâd Efendi Hazretleri talebenin hem zâhirî ilim sahasında, hem de nefsânî ve beşerî hayâtında tesiri cihanşümul olan bir mürşid-i kâmildir. Zîrâ târih boyu dânişmend ve fazîletli şahsiyetlerin yetişmesinde muallimlerin, husûsen mânevî rehberlerin tesiri yadsınamaz bir hakîkattir. Bu kudsî geleneğin mümtaz halkalarından olan Ferşâd Efendi Hazretleri de, ilim ve irfânını, ahlâk ve âdâbını devrinin ulularından, muhitinin münevver âlimlerinden iktibâ etmiş; her biri ayrı bir menba-i hikmet olan üstadlarının feyziyle kemâle erişmiştir.

Ancak şu mahdûd satırlarda, o yüce zatı ilim, fikir, edep ve tarîkat yollarında yetiştiren zatları tafsîlâtıyla arz eylemek güçlük arz ettiğinden, sâdece ihtisar ile, birer nişâne olarak zikredilmiştir. Her biri birer mânevî kandil mesâbesinde olan hocaları, onun ilmî ve ruhânî terbiyesinde silsile-i şerîf misâli yer etmişlerdir.

Evvel emirde nazar-ı dikkate şâyân olan bir husus şudur ki: Hacı Ferşâd Efendi Hazretleri, yalnızca zâhirî ilimlerin menba‘ı olan müderris ve muallimlerin terbiyesiyle değil; aynı zamanda bâtın âleminin sırlarına vâkıf, tasavvuf meşrebinden gelen mürşid-i kâmillerin himmet ve işâretleriyle de kemâlât bulmuş, her iki cenahı bir arada taşımakla zülcenaheyn sıfatını haiz olmuştur.

Zîrâ ilim, yalnızca aklın tekâmülü ile değil, kalbin safâsı ile de tamam olur. Hazret, bu mânâda zâhirî mekteplerin kapısından ilim tahsil etmiş, bâtınî mekteplerin dergâhında ise hikmet devşirmiştir. Hem aklî hem de kalbî sahada mesâfe kat ederek, ilim ile irfânı, mârifet ile takvâyı mezceden bir irfân eri olarak temâyüz etmiştir.

İlk irfân meşalesini, doğup büyüdüğü Çaykara’nın mübârek beldesi olan Holaysa Köyü’nde yakan Hacı Ferşâd Efendi Hazretleri, burada yerleşik olan ilim halkalarından feyz almaya başlamıştır. Ne var ki, bu ilk mürebbîlerinin isimlerine zamânın tozu perdesi altında ulaşmak maatteessüf mümkün olamamıştır. Lâkin bilinmektedir ki, her biri yüce maksatlara müteveccih, ilim ve hikmet erbâbı zatlardı.

Bu ilk menbâdan sonra, ilim yolundaki sülûkunu daha ileri bir merhaleye taşımak için Huşo Köyü’nde mezkûr olan medreseye yönelmiş, burada devrinin meşhur ve muktedir müderrisi olan Huşolu Nûmân Efendi Hazretleri’nin tedrîsâtına nâil olmuş ve kendisinden şerefli bir icâzet alarak ilmin kemâl mertebesine ilk adımını atmıştır.

Yine aynı devirlerde, âlimler silsilesinden Gargar Muhammed Müslim Efendi Hazretleri’nin ilim meclislerine de iştiraki olmuş ve ondan da müstefîd olmuştur. Ancak bu derslerin nevi ve ne zaman cereyân ettiğine dâir tafsîlât, zamânın karanlık sinesine gizlenmiş kalmıştır.

Çaykara’nın topraklarında başlamış olduğu ilim yolculuğunu müteakiben, takriben hicrî on üçüncü asrın sonlarına tekabül eden mîlâdî 1890’lı yıllarda, zâhirî ve bâtınî ilimlerin ocağı olan pâyitaht-ı İstanbul’a teşrif buyurmuşlardır. Burada, Osmanlı irfânının münevver merkezlerinden biri olan Süleymâniye Medreseleri’ne dâhil olmuş, yüksek tahsilin ince yollarında azim ve ihlâs ile sülûk etmiş, netîcede “dersiâm” gibi ulvî bir paye ile taltif olunmuştur.

Bu bereketli sürecin içinde, Süleymâniye’nin ilim menbâı olan âlimlerinden pek çok zatın ders halkalarına iştirâk ettiği, onlardan ilim ve hikmet devşirdiği, fakat bu kâmil hocaların isimlerinin tespiti, ayrıca kaleme alınacak bir tahkik çalışmasının mevzuu olabilecek denli derin ve kıymetli bir araştırma sahasını teşkil etmektedir.

Tasavvuf meşherinde rûhî tekâmül ve bâtınî safiyet husûsunda Hacı Ferşâd Efendi Hazretleri’nin nasibine düşen feyz-i ilâhî, devrinin meşhûr ve sâhib-i hâl mürşid-i kâmillerinden sirâyet etmiş olup, bu husus inkâr kabûl etmez bir hakîkattir. Bu meyânda, evvelen Nakşibendiyye-i Halîdiyye silsilesinin mümtaz ve mukaddes menbâı olan Gümüşhâneviyye dergâhının sâdâtından Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) en önde zikredilmeye lâyıktır.

Hazret’in bu kudsî yola ilk intisabı, büyük zât Hacı Yûsuf Şevkî Efendi’nin irşâdıyla Gümüşhânevî tarîkine olmuş olduğu rivâyet edilir. Lâkin Gümüşhânevî Hazretleri’nin Hakk’a rıhlet eylemesiyle, Ferşâd Efendi, mürşid-i evvelin halîfesi ve aynı zamanda kayınpederi olan Hacı Yûsuf Şevkî Efendi Hazretleri’ne yönelmiş; onun da rahmet-i Rahmân’a kavuşmasının ardından Vardalı Şeyh Osman Niyâzî Efendi Hazretleri’ne teveccüh etmiştir.

Akabinde ise Gümüşhânevî Dergâh-ı Şerîfi'nin postnişîni Safranbolulu Şeyh İsmâîl Necâtî Efendi Hazretleri’ne intisapla, tasavvufî seyr ü sülûkunda zirve-i kemâlâta ulaşmıştır. Bu silsile-i aliyye, Hazret’in sülûkunda mânevî derinliğin ve irfânî inceliğin en bâriz nişânesidir.

Tasavvuf mecrâsında kemâlât-ı bâtıniyyeye erişen Hacı Ferşâd Efendi Hazretleri'nin mânevî tekâmülünde, zamânının sâhib-i kemâl ve meşhur mutasavvıflarının hissesi cidden mühimdir. Bu minvâlde Nakşibendiyye tarîkatının Hâlidiyye koluna mensup, ilim ve irfân meş'alelerini taşımış Gümüşhânevî Dergâhı’nın pîr-i müteehhirî Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri (Kuddise Sirruhû) ilk sırada arz-ı endâm eder.

Evvelen Gümüşhânevî Hazretleri’ne meyledip onun mübârek sohbet ve telkininden feyz alan Ferşâd Efendi’nin bu intisâbı, merhûm Hacı Yûsuf Şevkî Efendi’nin delâletiyle vukû bulmuştur. Gümüşhânevî Hazretleri’nin dâr-ı bekāya irtihâlinden sonra, Ferşâd Efendi, o büyük mürşidin halîfesi ve kendisinin de kayınpederi olan Hacı Yûsuf Şevkî Efendi’ye yönelmiş; onun da vefâtını müteâkiben seyr ü sülûkunu Vardalı Şeyh Osman Niyâzî Efendi’nin rehberliğinde sürdürmüştür.

Bu zât-ı muhteremden de mânevî irşâd ve terbiyesini tamamlayan Hacı Ferşâd Efendi, nihâyet Gümüşhânevî Dergâhı’nın son postnişîni olan Safranbolulu Şeyh İsmâîl Necâtî Efendi Hazretleri’ne bağlanarak, bu kudsî silsilede vüs‘ate ermiş, rûhânî feyzini derinleştirmiştir. Böylece Hazret, hem zâhirde hem bâtında, silsile-i aliyye'nin nûruyla münevver olmuş; her bir mürşidinin irşâd halkasında, mânevî kemâlâtın farklı mertebelerinde urûc etmiştir.

Hacı Ferşâd Efendi Hazretleri, yalnızca ilim ve edep sahasında değil, aynı zamanda irfân ve muhabbet menzillerinde de hocalarının teveccüh ve itimadına mazhar olmuş müstesnâ bir talib-i hakîkattir. Özellikle, şeyhi ve rehberi Vardalı Şeyh Osman Niyâzî Efendi Hazretleri’nin nazarında yüksek bir muhabbet ve hürmete mazhar olduğu bilinmektedir.

Şeyh Osman Niyâzî Efendi Hazretleri, Ferşâd Efendi’yi kalben sever, onu kendisine yakın ve muktedir bir halîfe olarak görürdü. Ferşâd Efendi dahi bu muhabbetin mukābili olarak, zaman zaman ikāmetgâhından çıkıp Güneyce beldesine varıncaya dek şeyhini ziyâret etmek üzere sefere revân olurdu. Bu seyahatler, bir talebenin mürşidine olan bağlılığının ve hizmet aşkının nişânesi olup, tarîkatte kemâl yolculuğunun da zarif tezâhürlerindendir.

Bu vuslatlar, yalnızca zâhirî bir ziyâret değil, aynı zamanda bâtınî bir irtibatın tezâhürü olarak değerlendirilmiş, gönüller arasında kurulan bu sahîh bağ, mürşid-mürîd ilişkisinin en nadide misallerinden biri olarak hâfızalarda yer etmiştir.

Birçok talebe de yetiştirmiştir. Açıkbaş Hacı Ömer Efendi, Müderris Çalekli Dursun Feyzi Güven Hoca Efendi, Mehmet Rüştü Âşıkkutlu Hoca Efendi, Kondulu Ali Yücel Hoca Efendi, Çaykaralı Müderris Poyrazzade Hacı Dursun Parlak Hoca Efendi, Hasan Râmî Yavuz Hoca Efendi, Hacı Sâlih Bilgin Hoca Efendi, Hacı Abdurrahmân Beşikçi Hoca Efendi, Şerahlı Hacı Bekr (Kaplan) Efendi ve daha nice yüzlerce zevat bulunmaktadır.

Muhammed Sula Efendi de Hacı Abdurrahmân Beşikçi Efendi’ye müntesipti. Evvelâ Mapsinolu Hacı Ahmed Efendi’ye müntesib olsa da daha sonraları hocası Muhammed Sula Efendi vesîlesi ile Abdurrahmân Beşikçi Efendi Hazretleri’ne intisâb etti daha sonraları da hulefasından oldu. Ahmed Yaşar Hoca Efendi Hazretleri de bu tarik vâsıtası ile Gümüşhânevî Meşayıhının hulefasından ve mümessillerinden idi.

Şeyh Muhammed Zâhid el-Kevserî Hazretleri

Şeyh-i celîl Muhammed Zâhid Kevserî Hazretleri, 16 Eylül 1879 târihinde, Düzce’nin Hacıhasan nâmıyla mâruf, sonra Çalıcuma ve bugün Karaçalı olarak tesmiyelenen köyünde dünyâya teşrif buyurmuştur.

Mübârek nesli, dedelerinden Gûser lakabıyla anılan, aslen Çerkez asıllı, mübeccel ve fazîletle meşhun bir âileye mensuptur.

Peder-i muhteremleri, fazîletin menba‘ı ve ilmin menzili olan Hasan Hilmi Efendi, 1831 senesinde Kafkasya’nın Şebzer nâm diyârında dünyâya gelmiş, tahsilini orada ikmal ettikten sonra, 1863’te bu toprakların müstevlî ellerce işgâline mâruz kalması hasebiyle, âilesi ve etrâfında cem olmuş tâlib-i ilimle birlikte hicret ederek Düzce’ye gelmiş, burada kendi ismine izâfen Hacıhasan nâmıyla tesmiye edilen köyde karar kılmıştır.

Bu mübârek zât, Düzce’de Nakşibendiyye meşrebinin sâdık halîfelerinden Şeyh Devlet Hazretleri’ne intisâb etmiş ve 1865 târihinde hilâfetle müşerref olmuştur. 1867’de kendi köyünde mütevâzi bir medrese inşâ ettirerek ilim neşrinde bulunmaya başlamıştır. 1870 senesinde Dârü’l-Hilâfe olan İstanbul’a teşrifle, devrinin mânevî kutbu Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin latîf meclislerine iştirâk etmiş, burada husûsî olarak evrad-ı şerîfeden “Delâilü’l-hayrât”ı tilâvetle icâzet nâil olmuştur.

Ertesi sene, mübârek belde Hicaz’a rıhle ederek, orada mevcut bulunan Nakşî tarîkatının âriflerinden Mûsâ el-Mekkî Hazretleri’nden de hilâfet icâzetini tahsil etmiştir. Hacc-ı şerîfi îfa ile birlikte Düzce’ye irticâ etmiş; 1887 senesinde yine İstanbul’a dönerek, Gümüşhânevî Hazretleri’nin mânevî terbiyesinde dört defâ halvete girerek hilâfet-i kâmile ile serfirâz olmuştur.

Memleketine avdet ettikten sonra, Yeni Câmi civârında inşâ edilen medresede vefâtına kadar kesintisiz hizmet etmiş, pek çok talebe yetiştirmiş, hem şer‘î ilimleri hem de tarîkat derslerini halk-ı irfâna beyân buyurmuştur. Nûr-i İlâhî ile müşerref olan bu kutlu zât, takriben yüz yıllık ömrünü Hakk’a hizmetle geçirmiş ve 20 Eylül 1926 târihinde Düzce’de dâr-ı bekāya irtihâl etmiştir. Rûhu şâd olsun. Kabr-i pâkleri Hacıhasan Köyü’nde medfûndur.

Şeyh Muhammed Zâhid Kevserî Hazretleri, ilim ve irfân yolundaki ilk adımlarını, babası Hasan Hilmi Efendi'den aldığı Kur’ân-ı Kerîm ve temel İslâmî mâlûmatla atmıştır. Sonra Düzce’deki rüştiye mektebinde kendisine müftülük mertebesinde misâl teşkil eden Üsküplü Hüseyin Vecih Efendi gibi kıymetli hocalardan ders almış ve mezûniyetini şerefle tamamlamıştır.

1893 senesinde İstanbul’a teşrif ederek Kazasker Hasan Efendi’nin îmâle ettiği Dârulhadîs Medresesi'nde ilmî maharetini katmerlenmiştir. Bu müddet zarfında, amcası Mûsâ Kâzım Kevserî himâyesinde Arap dili ve edebiyatı sahasında tedris göstermiş ve bir yandan da Fâtih Câmii’nin latîf meclislerinde, Çekmeceli İsmâîl Zühdü Efendi, Yûsuf Ziyâüddîn Efendi, Karinâbâdlı Halil Efendi, Alasonyalı Ali Zeynelâbidîn Efendi, Eğinli İbrâhîm Hakkı Efendi (Hacı Hâfız diye meşhûr), Ali Rızâ Fakrî Efendi ve Şeyh Mehmed Esad Dede gibi âlimlerin sohbet ve ders halkalarına iştirâk etmiştir. Kendi beyanınca, ilmî vâsıflarının şekillenmesinde en mühim tesiri, Alasonyalı Ali Zeynelâbidin Efendi ve Eğinli İbrâhim Hakkı Efendi’nin irşâdı olmuştur.

Aynı zamanda, babasının dostu Kastamonulu Şeyh Hasan Hilmi Efendi’den tarîkat dersleri alarak tasavvufa intisâb etmiş, kalbî bir yöneliş içinde mânevî terbiyesini pekiştirmiştir. İstanbul’daki on yıllık medrese tahsîlini 1904 senesinde noktalayan Kevserî Hazretleri, 1906’da ruûs imtihanını kazandığı gibi, dersiâmlık ünvânıyla irfânî ve ilmî mûhüm bir makamla teşrif buyurmuştur.

Şeyh Muhammed Zâhid Kevserî Hazretleri ilmî ve irfânî hizmeti yönünde Fâtih Câmii’nde müderrislik vazîfesine başlamışken, Osmanlı medreselerinin ıslâhına dâir tesis edilen komisyonda da önemli bir mevkî edinmiştir. Kendisi dâimâ İttihat ve Terakkî Cemiyeti’ne muhâlefet üzere olmuştur. 1913 senesinde İstanbul müderrislik ruûsu imtihanını başarıyla tamamlamış; ayrıca Dârülfünûn’da açılan fıkıh müderrisliği sınavında üstün başarı göstermesine rağmen, tayini İttihatçılar tarafından engellenmiştir. Bunun üzerine Kastamonu’da yeni açılan medreselerin kuruluşu ve organize edilmesi için görevlendirilmiş, şöyle üç yıl kadar bu hizmeti îfâ eylemiştir.

I. Dünyâ Savaşı’nın akabinde Dârüşşafaka’daki müderrislik görevini bir müddet îfâ ettikten sonra, Süleymâniye Medresetü’lMütehassısîn’te müderrisliğe tâyin olunmuştur. Bu muvazzaf vazîfeyle birlikte, Süleymâniye Medresesi temsilcisi sıfatıyla Meclisi Vekâleti Ders’e de üye seçilmiştir. 15 Ağustos 1919 târihinde ise şeyhulislâm vekilliği olan “ders vekâleti” görevine takdir edilmiştir.

Kevserî Hazretleri hayâtı boyunca İttihat ve Terakkî Cemiyeti’ne mensup devlet ve fikir erbâbına muhalif duruşunu aslâ terk etmemiştir. Bu muhâlefetin netîcesi olarak; 1922 senesinin sonlarına doğru, bir dostun cenâb-ı Veliyy-i Hakk’tan nakleden ifâdesine göre, hakkında tutuklama emrinin hazırlandığını sokakta öğrendi. Âilesine dahi haber vermeksizin, vakur bir karar ile deniz yolculuğuna çıkmış, önce İskenderiye'ye, birkaç gün sonra da Kāhire’ye teşrif buyurmuştur.

Buradan Beyrut’a, ardından 1923 senesinde Şam’a geçerek mer’iyyet hâline gelen Dârü’lkütûbi’zZâhiriyye’de yazma eserler üzerinde derûnî tetkik ve değerlendirmeler yapmıştır. 1926’da tekrar Kāhire’ye dönmüş, Ezher’de tahsil gören Türk talebelerine hizmet eden Tekiyyetü’lEtrâk Ebu’zZeheb adlı devlet tekkesine ikāmeti îcâb ettirerek orada ikāmet etmiştir.

1928 senesinde bir ilmî seyahat maksadıyla Şam’a ikinci defâ teşrif buyurmuş ise de bu irfânî mâhiyette bir çevreye derûnî alma yapamadığı için ertesi yıl yeniden Kāhire’ye dönmüştür. Burada Dicvî, Muhammed ibn Ca‘fer elKettânî ve Ahmed Râfi‘ etTahtâvî gibi büyük âlimlerden İslâmî ilimlerde icâzet almıştır. Maddî bir geliri bulunmayan Kevserî Hazretleri birçok defâ yardım tekliflerine muhâtap olmuş ise de, rûhî vakarını muhâfaza etme adına bu teklifleri kabûl etmemiştir.

Sonrasında bâzı Türkçe belgeleri Arapçaya tercüme ettirmek maksadıyla Dârü’lMahfûzâtı’lMısriyye idâresi nezdinde açılan imtîhândan başarıyla geçerek maaşlı bir tercüman olarak vazîfe yapmaya başlamıştır. Bu süreç netîcesinde âilesine Kāhire’de iskan edecekleri bir mekân sağlamış ve onlara da buraya intikal izni temin etmiştir.

Sultan Vahîdüddîn Hân Hazretleri’nin çok hürmet gösterdiği Şeyhulislâm vekîli Muhammed Zâhid el-Kevserî Hazretleri de Gümüşhânevî Hazretleri’nin halîfesi Şeyh Hasan Hilmi Efendi’nin yakın mürîdânındandır. Muhammed Zâhid el-Kevserî Hazretleri’nin babası Şeyh Hasan Hilmi ibn Ali el-Kevserî Hazretleri de Gümüşhânevî Hazretleri’nin halîfelerindendir.

Muhammed Zâhid Kevserî Hazretleri’nin te’lîf ettiği eserler şunlardır: el-İstibsâr fî’t-tehaddüs ‘ani’l-cebr ve’l-ihtiyâr, Nazratün ‘âbire fî mezâ‘imi men yünkiru nüzûle ‘Îsâ ‘aleyhi’s-selâm kable’l-âhire, Makālâtü’l-Kevserî, İrğâmü’l-merîd fî şerhi’n-nazmi’l-‘atîd li-tevessüli’l-mürîd, Mahku’t-tekavvül fî meseleti’t-tevessül, Te’nîbü’l-Hatîb ‘alâ mâ sâkahû fî tercemeti Ebî Hanîfe mine’l-ekâzîb, en-Nüketü’t-tarîfe fi’t-tehaddüs ‘an Rudûdi İbn Ebî Şeybe ‘alâ Ebî Hanîfe, Târîhu’l-fırakı’l-İslâmiyye, et-Tahrîrü’l-vecîz fîmâ yebtağîhi’l-müstecîz, Min ‘iberi’t-târîh, İhkāku’l-hak bi-ibtâli’l-bâtıl fî Muğîsi’l-halk fî tercîhi’l-kavli’l-hak, el-İşfâk ‘alâ ahkâmi’t-talâk, el-İfsâh ‘an hükmi’l-ikrâh fi’t-talâk ve’n-nikâh, Safa‘âtü’l-burhân ‘alâ safahâti’l-‘Udvân, Akvemü’l-mesâlik fî bahsi rivâyeti Mâlik ‘an Ebî Hanîfe ve rivâyeti Ebî Hanîfe ‘an Mâlik, el-İmtâ‘ bi-sîreti’l-imâmeyn Hasan ibn Ziyâd ve Muhammed ibn Şücâ‘, Hüsnü’t-tekādî fî sîreti’l-İmâm Ebî Yûsuf el-Kādî, Bulûġu’l-emânî, Lemahâtü’n-nazar fî sîreti’l-İmâm Züfer, el-Hâvî fî sîreti’l-İmâm Ebî Ca‘fer et-Tahâvî, el-Buhûsü’s-seniyye ‘an ba‘zı ricâli esânîdi’t-tarîkati’l-Halvetiyye, el-Cevâbü’l-vefî fi’r-red ‘alâ’l-vâ‘izi’l-Ûfî, Fıkhü ehli’l-‘Irâk ve hadîsühüm, Nibrâsü’l-mühtedî fî’ctilâi en-bâi’l-‘ârif Demirdâş el-Mehdî.

Mahmud Esad Coşan Efendi Hazretleri’nin bu meyanda yaptığı bir sohbetteki beyanatlarını tavzih ederek size nakledeceğim:

Muhterem hâzirûn, azîz misâfirler, fazîletli âlimân ve kıymetli münevverân. Düzce diyârında vukû bulan bu nev‘i şahsına münhasır ilmî ve kültürel bir müşâhede olan Zâhid el-Kevserî Sempozyumu’na teşrif buyurmuş olmanız hasebiyle her birinizi ayrı ayrı Cenâb-ı Hakk’ın selâmıyla, muhabbetiyle, rahmetiyle selâmlıyorum.

Bu azîz meclis, hem kadîm medeniyetimizin müstesnâ bir nişânesi hem de kalb-i selîm sâhibi nesillerin teşekkülüne vesîle olacak kültür ve irfân meşalesidir. İnanınız ki Düzce için ve dahî Ümmet-i Muhammed için son derece mühim bir hizmet-i hayriyedir. Çünkü bu meclisin esâsı, mânevî derinlik ve tahkîkî îmanla yoğrulmuş bir mârifet yolculuğudur.

Ey cem‘iyyet-i hâcegân, mâlumunuzdur ki bizlerin en azîz, en kıymetli serveti îmân-ı billâhdır. Bu îman öyle bir cevherdir ki, bâkîdir, zevâl bulmaz, hayâtın ve mevcûdâtın esâsı ve mâyesidir. Bunun muhâfazası, tahkim ve takviyesi evvelâ fertlerin sonra da cemiyetin en mühim mesûliyeti addedilmelidir.

Nitekim îmân-ı taklîdî, yâni atalarından ne gördüyse onu kabûl eden bir îmân, her zaman dalâlet rüzgârlarında savrulabilir. Lâkin îmân-ı tahkîkî, yâni akl-ı selîm, kalb-i selîm, tefekkür ve tedebbür ile tahkîk edilmiş îmân ise kişiyi nefsânî heveslerden ve bâtılın vesvesesinden muhâfaza eder.

Ve bilmeliyiz ki bu tahkîkî îmâna erişmenin yegâne menzili tedrîs-i İslâmî, yâni ilim, irfân ve özellikle tasavvuf yoludur. Tasavvuf, nefsi terbiye eden, kalbi safîleştiren, insanın her amelini, her hareketini rızâ-i İlâhî ekseninde şekillendiren bir Nebevî yoldur. İşte bu yol olmaksızın ne fert huzûra kavuşur ne cemiyet nizam bulur.

Bilcümle ehl-i akl u idrâk îtirâf eder ki, cemiyetlerin ıslâhı, ferdin ıslâhına mütevakkıftır. Ferdin ıslâhı ise kalbin tasfiyesiyle mümkündür. Bu tasfiye, tasavvufî eğitim olmaksızın kâmil mânâda tahakkuk etmez. Çünkü tasavvuf, insanı nefs-i emmâreden çıkarıp nefs-i mutmainne mertebesine erdirir.

Bu yolun talebesi, her dâim kalb aynasında esmâ-i hüsnâyı temaşa eder; her söz ve fiilinde ihsân şuuruyla, yâni Allâh-u Te‘âlâ’yı görüyormuşçasına yaşar. Bunun içindir ki amelin makbûliyeti, niyetin safvetine ve rıza-i ilâhîye taallûk eder. Bu şuuru kazandıran ise sohbet-i sâlihîn, mücahede-i nefis, tezekkür ve tedebbürdür.

İşte bu hikmete mebnîdir ki cemiyetin en üst tabakasından; pâdişahlar, reis-i cumhurlar, devlet ricâlinden tâ en aşağıdaki ferd-i âdîye kadar herkes bu tasavvuf terbiyesinden nasipdâr olmalıdır. Çünkü her kim ki bu terbiyeyi zâyî eder, hem dünyâda hem ukbâda hüsrân bulur.

Tarih-i Osmânî sahîfeleri şâhittir ki, asırlar boyunca milletimizi terbiye eden, cemiyetin her kademesinde en ulvî ahlâkı yerleştiren tasavvuf yolunun kahramanları olmuştur. Bu zât-ı muhteremler ki, Allâh-u Te‘âlâ’nın en sevgili kulları, insân-ı kâmil makāmına erişmiş, himmetlerini ümmetin selâmetine sarf etmişlerdir.

Onlar ki, rızâ-i Hakk yolunda hiçbir menfaat gözetmeksizin, hasbî ve halis duygularla, Allâh’ın kullarına hizmeti kendilerine şiar edinmişlerdir. Bu gönül erleri, topluma zerâfet, edeb, cömertlik, misâfirperverlik, ferâgat ve fedâkârlık gibi Nebevî sıfatları yerleştirmiştir.

İşte bunun içindir ki Türk milleti, her zaman ârif, zarif, müsâmahalı ve âlicenap olmuştur. Îcâbında canını, malını, evlâdını Dîn-i Mübîn-i İslâm için fedâ etmekten bir lahza tereddüt göstermemiş; Hakk’ın rızâsını her türlü dünyevî metaın fevkinde tutmuştur.

Bu meyanda, bizim en yakın misallerimizden biri, târih-i İslâm’ın altın sayfalarına ismi altın harflerle kazınmış, Kafkasya’nın destansı kahramanlarından biri olan Şeyh Şâmil Hazretleri’dir. O mübârek zât, sâdece harp meydanlarında değil, aynı zamanda gönül fethinde, ahlâk, edep ve irfân yolunda da en parlak misallerdendir. Onun gibi bu mübârek yolun yolcuları, zamânın her devrinde, İslâm coğrafyasının her bir köşesinde, Müslümanların dünyâ ve âhiretteki şeref, huzur, saadet ve selâmetleri için canla başla çalışmış, fedâkârlıkta zirveye ulaşmışlardır.

İşte bu bahtiyarlardan bir diğeri, Muhammed Zâhid el-Kevserî Hazretleri’dir ki, Düzce’nin evlâdıdır, bu toprakların sînesinde yetişmiş, ilmîyle, irfânıyla, edebiyle, takvâsıyla, zühd ve verâsıyla gönülleri nurlandırmış bir mübârek âlimdir. Onun şahsiyeti, eserleri ve hizmetleri, yalnız Düzce halkının değil, cümle İslâm âleminin iftihâr vesîlesidir. Bu kutlu sempozyum ise, onun müstesnâ kıymetini daha bir kuvvetle ortaya çıkaracak, unutulmaya yüz tutmuş nice hakîkati tekraren hâfızalara nakşedecektir.

Evet, kısaca ifâde etmek gerekirse, Zâhid el-Kevserî Hazretleri, günümüzde dahi müzâkere ve münâkaşa edilen pek çok ilmî meselede kalemiyle İslâm’a, îmâna, tasavvufa, fıkha ve bilhassa Hanefî mezhebine çok büyük hizmetler îfâ etmiştir. Gittiği diyarlarda, gördüğü yanlışlıkları, hatâlı görüşleri, sapmalarla malûl fikirleri veciz kalemiyle tashih etmiş; yazdığı makâlelerle, beyânlarıyla, ehl-i sünnet vel-cemâatin Nebevî çizgisine sadâkat göstermiştir.

Her ne kadar zâhirde tevâzuu ile tanınsa da, hakîkatte ilmiyle yücelmiş, Allâh-u Te‘âlâ’nın lütf u keremiyle kalb-i selîmin ve tahkîkî ilmin zirvesine ulaşmıştır.

Nitekim, geçtiğimiz sene Medîne-i Münevvere’ye yaptığım ziyâret sırasında, Mescid-i Nebevî’de, Mescid’in arka cihetinde bulunan kütüphânede bir araştırma esnâsında, orada bulunan bir memur, benden Türkiye’de neşredilen eserleri talep etti. Lâtif bir edâ ile “Bağış olarak getirirseniz memnun olurum, Türkçe-Arapça, eski-yeni her türlü eserden” dedi.

O arada, gâyet mütecessis bir sûrette “Türkiye’de Muhammed Zâhid el-Kevserî var, bu zât kimdir?” diye suâl etti. Gördüm ki, Zâhid el-Kevserî Hazretleri, bugün bile, Medîne-i Münevvere gibi bir ilim havzasında, İslâmî ilimlerin kalbi sayılabilecek bir diyârda, ismiyle hayranlık uyandırmakta ve takdîr edilmektedir.

Evet, bu zât, yirminci asırda dahi ilimle, takvâ ile, tahkîk ile özdeşleşmiş bir isimdir. Temâs ettiği her bir mevzû, ister fıkıh ister tasavvuf ister kelâm olsun, her biri İslâmî ilimler içerisinde mühim bir mevkie sâhiptir. Ve onun eserleri, hem kalem erbâbının hem de gönül ehlinin hâlâ mürâcaat ettiği kaynaklardandır.

Düzce’mizde bizler, halkımıza hizmet etmek gâyesiyle vakıf çalışmaları yaparken, aynı zamanda şehrimizin mâzîsine ve mefâhirine de hürmet etmek maksadıyla Konuralp İlim Kültür Çevre ve Sağlık Derneği’ni kurduk. Bu dernek vâsıtasıyla, târihimize, kültürümüze ve kadîm değerlerimize hizmet etmek yolunda mütevâzi adımlar attık. İşte bugün icrâ ettiğimiz bu Zâhid el-Kevserî Sempozyumu da bu faaliyetlerin en nâzenîn, en müstesnâ halkalarından biridir.

Çünkü unutulmamalıdır ki, kadir bilen milletlerin içinden kadri bilinen insanlar yetişir. Kadir kıymet bilen toplumlar, hem kendi evlâtlarını doğru istikāmette yetiştirir hem de medeniyet sahnesinde âdil, hikmetli, zarif ve cesur fertler olarak öne çıkarır. Bu yüzden yeni Zâhid el-Kevserîler, yeni âlimler, yeni tasavvuf erleri, yeni kahramanlar yetiştirmek istiyorsak, geçmişin o büyük şahsiyetlerini tanımak, eserlerini, fikirlerini tahkik etmek ve genç nesillere ilim ve irfân meşâlesini devretmek mecburiyetindeyiz.

Zâhid el-Kevserî Hazretleri’nin eserleri, şahsiyeti ve mücâdele azmi, tahkik erbâbı için tükenmez bir hazîne, istifâdesi geniş bir deryâdır.

Bugün burada icrâ edilmekte olan Zâhid el-Kevserî Sempozyumu’nu tertîb eden, gece gündüz demeden bu faaliyetin hayırla, feyz ile vukû bulmasına gayret eden bütün kardeşlerimize, ihvânımıza, dost ve yaranımıza kalb-i selîmden gelen şükrân hislerimi arz ederim. Hakîkaten çok mühim, hem ilmî hem mânevî bakımdan fevkalâde ehemmiyetli bir mevzûu ele almış, bu bölge ve bu topraklar için kıymet biçilmez bir hizmette bulunmuşlardır.

Bu kutlu meclise katılarak konuşmalarıyla bizlere ilim ve irfân sunan muhterem âlim erbâbına, burada toplanarak gönüllerini ve kulaklarını bu hayırlı sözlere açan siz değerli dâvetlilere de şükrânlarımı, en derin hürmetlerimi takdîm ederim. Rabbim cümlenizi dünyâda da, âhirette de bahtiyâr eylesin.

Bu mübârek sempozyum, hem maddeten hem mânen hayırlara, feyz ü berekete vesîle olsun. Belki pek çok kimse tarafından meçhûl kalmış, gözlerden ve gönüllerden uzak tutulmuş bir hakîkattir ki; Düzce, dînî ilimler sahasında ve mânevî irfân yolunda kadîmden beri mühim bir merkez-i ilim, bir irfân menba‘ı olmuştur. Bu mübârek diyâr, nice büyük âlimler, fukahâ, müfessirler, mutasavvıflar, kalem erbâbı yetiştirmiştir. Her bir karışı duâlarla sulanmış, her bir köşesi mâneviyatla yoğrulmuş, yüce değerlerin neşv ü nemâ bulduğu bir beldedir.

Zât-ı âlîlerinizle paylaşmak isterim ki, ben üniversite tahsîliyle meşgul olduğum vakitlerde, orada bulunmuş, ilim ve hikmete olan derin meylim vesîlesiyle tanıştığım bir şahsiyet vardı ki; bir Alman şarkiyatçı idi: ismi Helmut Ritter.

Bu şahsın sözleri, kendi milletimizden duymaya alıştığımız mültefit cümlelerin ötesinde, dışardan bir nazarın içimize tuttuğu ayna misâlidir. Zîrâ gayrimüslimlerin, özellikle de bizim kadîm medeniyetimize, dilimize, ilimlerimize alâka gösteren kimselerin sözleri, hasımlarımız dahi olsa, mühimdir. Çünkü onlar çoğu zaman bizde olanı bizden daha berrak görmekte, ilmin kıymetini bizden ziyâde bilmektedirler.

Helmut Ritter, ilim yolunda son derece çalışkan, dünyâ çapında tanınmış, îtibâr ve hürmet gören bir şahsiyetti. Hattâ öyle ki, vaktiyle derste bulunduğumuz sırada, o zât-ı muhterem, bizlere şöyle demişti: “Ben, hocam İsmâîl Saib Efendi’nin mezhebindenim; ben Şâfi‘îyim.”

Bu sözü, o günün şartlarında latîfe gibi telâkki edebilirdik. Lâkin o zatın ilim ve irfân karşısındaki derin hürmeti, İslâm’a karşı duyduğu hayranlık, rûhunda bir îman çerağının yanmış olabileceğini dahi hissettirmiştir. Nitekim teslis akîdesi üzerine sohbet ederken, Hristiyanların bu bâtıl inançlarına karşı olumsuz bir beyân kullanmış, sanki kalben tasdîk etmese dahi fikren inkâr etmiştir.

İşte bu misâl de bizlere gösteriyor ki, İslâm medeniyetinin ilim ve hikmet müktesebâtı, sınırları aşan, gönülleri cezbeden, akılları celbeden bir câzibeye mâliktir. Biz kendi değerlerimizin kıymetini bilecek olursak, bu toprakların ne kadar zengin bir mânevî ve ilmî mirâsa sâhip olduğunu tefekkür eder, o mirâsı ihyâ ve inşâ yolunda yeni adımlar atarız.

Bu vesîle ile iftihâr ediyorum ki, Düzce’mizden neş’et eden Zâhid el-Kevserî Hazretleri de, ilmin bu kutlu zincirinde yer almış, eserleriyle İslâmî ilimlerin her bir sahasında yâdigâr kalmış, nice nesillere yol göstermiş bir meşâle olmuştur.

Kadir bilen milletlerin içinden, kadri bilinen insanlar yetişir. Bu meclislerin hikmeti budur: yeni Kevserîler, yeni gönül sultanları, yeni ilim kandilleri zuhûr etsin.

Her zaman söylediğimiz üzere, yalnızca birtakım hakîkatleri bilmek yetmez. Zîrâ bilmek başka, gereğini îfâ etmek, o bilginin gönül ve amel sahasında karşılığını bulması başkadır.

İşte bu ilmin ve irfânın lüzûmunu anlatırken, zamânında derslerinde bulunduğum büyük ve meşhur bir şarkiyatçı olan Helmut Ritter’in iki vecîz sözünü burada zikretmek isterim ki, bu sözler dahi bizlere ibret levhası olsun:

Evvelâ, kendisinin lisânımız hakkında söylediği bir sözü vardı ki, hâfızamda hep tâzedir: “Sizin dünyânızın en zengin ifâde kabiliyetine sâhip bir lisânınız vardı. Kadrini, kıymetini bilmediniz; bozdunuz ve o lisânı berbat ettiniz.”

İşte bu cümle, Osmanlı Türkçesi’nin, dünyâdaki bütün diller arasında en ileri, en zarif, en derin, en yüksek ifâde kudretine sâhip bir lisân olduğunu; her türlü fikri, derin mânâyı, estetiği taşıma kabiliyetine ermişken, zamanla ihmâl ve cehâlet netîcesinde bu kudsî dili ne hâle getirdiğimizi feryâd eden bir serzeniştir. Gerçekten de inceliğin, nezâketin, fikir ve duygunun zirveye çıktığı bir lisân, cehâletle örselenmiş, yıpratılmıştır.

Diğer bir hâdise ise ilim yolunda fevkalâde bir vâkıadır: Bir gün, derste, meşhur dil âlimi Sîbeveyh’in el-Kitâb adlı eseri üzerinde müzâkere yapıyorduk. Orada bir müşkil cümleye rast geldik. O zaman yardımcı asistan olan rahmetli Nihat Çetin Bey, bir anda müşkil cümleyi çözerek şöyle bir teklifte bulundu: “Efendim, bunun mânâsı şöyle olması gerekir.”

Helmut Ritter bir an durdu, hayretle baktı ve dedi ki: “Yâhu sen bunları nereden buluyorsun?”

Meğer Nihat Bey, Mehmed Zihni Efendi’nin Arap dili ve edebiyatına dâir eserlerini okuyup istifâde edermiş. Mehmed Zihni Efendi, Arap dilinin temel kaynaklarından olan Sîbeveyh’ten bile alıntılar yapıp eserlerinde dipnotlarda izâh edermiş.

İşte o vakit Ritter, gözleri parlayarak şöyle hitâb etti: “Sizler millet olarak içinizden yetişmiş büyük şahısların kıymetini takdir edemiyorsunuz. Mehmed Zihni Efendi çok büyük bir âlim, ben bu zâta hayranım.”

Bu cümle, bir garbinin dilinden çıkan en acı hakîkattir. Biz kendi cevherimizi, kendi yıldızlarımızı, kendi âlimlerimizi takdîr etmekte ne kadar geri kalmışız. İşte bugün burada gerçekleştirdiğimiz bu sempozyum, Düzce’mizin de içinde sakladığı nice ilim ve irfân sâhibi zevâtın hatırlanmasına vesîle olmalıdır. Çünkü Düzce, bilinmeyen, anlatılmayan, tanıtılmayan nice kıymetli âlim yetiştirmiş bir diyârdır.

İşte biz bu cehâlet perdesini yırtmak, halkımızı bilgilendirmek, genç nesillerin kalbine numûne-i imtisal bırakacak yüce şahsiyetleri tanıtmak için bu sempozyumu tertip ettik. Bu sempozyum, bir vefâ borcudur; hem Düzce’mize, hem İslâm’a, hem de ilim ve irfân yoluna hizmettir.

Nitekim Düzceli Muhammed Zâhid el-Kevserî Hazretleri’ni seçmemizin sebeplerinden biri de günümüzde tasavvufun kıymetini bilmeyenlerin, tasavvufun lüzûm ve zarûretini inkâr edenlerin çoğalmış olmasıdır. Elbette ki İslâm’ı bilmeyen kimse tasavvufu da bilmez. Onlar bu bahsin haricindedir. Ne yazık ki, Müslüman olduğu hâlde tasavvufa karşı çıkanlar da mevcuttur. Eli kalem tutan, kendisini “radikal” diye tanımlayan, birtakım dergilerde yazan ve tevessül, kerâmet, tasavvuf gibi İslâm’ın derin mânevî sütunlarına muhâlif olan kişiler bulunmaktadır.

Ben, bu meşrepteki kimselere karşı şahsen çıkıp tasavvufu müdâfaa ettiğimde, onların gözünde taraf oluyor gibi görünsem de, hakîkî yolda tarafsız kalmanın doğru olmadığını düşündüğümden, meseleyi ortaya koymayı, hakîkatin sesini yükseltmeyi vazîfe bilirim. Çünkü ilim de, tasavvuf da, aşk da, ahlâk da bizim ruh köklerimizdir. Bu köklerden mahrum kalan bir millet, ne dünyâda ne ukbâda felâh bulabilir.

Vaktiyle İstanbul’da, Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri hakkında da böyle bir sempozyum tertîb olunmuştu. O toplantıya, memleketimizin dört bir yanındaki ilahiyat fakültelerinden kıymetli ilim erbâbı iştirak etmişler; tasavvufun hikmetini, zarûretini, İslâmî temellerini serbestçe konuşmuşlar, müzâkere etmişler, akl-ı selîm ve kalb-i selîm ile meseleleri istişâre etmişlerdi. Orada ortaya çıkan hakîkat şu idi: Bütün ihtilâflara rağmen, tasavvuf, İslâm’ın özüdür, rûhudur, hak yoludur ve zarûrîdir.

İşte bugün, burada, Düzce’nin bağrından çıkmış, ilim ve irfânıyla cihan-ı İslâm’a hizmet etmiş büyük bir zât olan Muhammed Zâhid el-Kevserî Hazretleri’ni anmak, hatırlamak, fikirlerini ve eserlerini yaşatmak üzere bir aradayız. Kendisine, hayâtında kaleme aldığı makâlelerinde “Kevserî” yerine “Kuserî” şeklinde bir tercih ile peltek “se” kullanarak imzâ atmış olması, belki de onun şahsî bir zerâfet ve lisânî bir incelik tercihidir. Lâkin biz biliyoruz ki o, gönüllerimizin Kevser’idir; ilmin, hikmetin, takvânın Kevser pınarından beslenmiş bir kutludur.

Bu sempozyumu tertîb etmemizin gâyesi, her şeyden evvel, tasavvufun İslâm’ın asli unsurlarından biri olduğunu, bu yolun zarûretini, hakîkatini ortaya koymak ve gönülleri irşâd etmek maksadıdır. Çünkü biliniz ki, ne zaman hakîkat sönmeye yüz tutsa, bid’atler ve yanlış telakkîler neşv ü nemâ bulsa, ilim ve irfânın kandilleriyle o zulmet dağılır. Bizler de bu meclis ile bu vazîfeyi îfâ ediyoruz.

Muhammed Zâhid el-Kevserî Hazretleri’nin beyne’l-milel bir şahsiyet olması, yalnızca hissî bir yaklaşımla değil, objektif ilmi kriterler netîcesinde ortaya konmuş bir gerçektir. Zîrâ ilmin, hikmetin, takvânın, zerâfetin uluslararası bir lisânı vardır. O, yalnızca Anadolu topraklarının değil, İslâm âleminin ilim semâsında bir yıldız, bir kutup noktasıdır.

Bu kıymetli zâtı seçmemizdeki bir diğer hikmet de, tasavvufun yanlış anlaşılması, hattâ zaman zaman maksatlı şekilde reddedilmesi karşısında bir mânevî duruş sergilemektir. Günümüzde bâzı kimseler ister cehâletlerinden isterse kötü niyetlerinden ötürü şerîat ile tarîkatı birbirine rakip gibi gösterme gafletine düşmüşlerdir. Hâlbuki her ehil kişi bilir ki, şerîat tarîkatın, tarîkat şerîatın ikmâlidir; biri zâhirin, diğeri bâtının yoludur. Biri sûretin, diğeri sîretin kemâlidir.

Ne hazindir ki bugün, birtakım müellifler, bâzı dergilerde kalem oynatan, kendilerine "radikal" sıfatını yakıştıran şahıslar, tasavvufa muhâlefet etmekte, kerâmeti inkâr etmekte, tevessülü reddetmekte, kalpleri dar, gönülleri kararmış bir vaziyette söz söylemektedirler. Hâlbuki tasavvuf, îmânın rûhudur, İslâm’ın kalbidir. Kerâmet, Allâh’ın ikrâmıdır. Tevessül, ümmetin sadâkat nişânesidir.

Ben şahsen, tasavvufu müdâfaa ederken, bir tarafgirlik sergilediğimi düşünmem. Çünkü hakkın yanında durmak, tarafsızlık değil, doğruluğun ta kendisidir. Bu meselede sustuğumuzda, yanlış fikirlere zemin bırakmış oluruz. O yüzden meseleyi ortaya koymak, hem ilmî bir vecîbe hem de vicdânî bir sorumluluktur.

Bugün burada yapmaya çalıştığımız da tam olarak budur: Tasavvufun zarûrîliğini te’yîd etmek, şerîat ile tarîkatın aslâ birbirine zıt olmadığını beyân etmek, Düzce’nin yetiştirdiği bu büyük âlimi, bir numûne-i imtisal olarak takdîm etmek.

Biliyoruz ki Muhammed Zâhid el-Kevserî Hazretleri, gerek ilmiyle, gerek kalemiyle, gerekse mâneviyâtıyla asrının problemlerine cevap vermiş, ümmete hizmet etmiş, her zaman hakkın, hakîkatin, adâletin ve hikmetin yanında yer almıştır.

Bugün burada icrâ ettiğimiz ve bir hayra vesîle olarak gönüllerimize nakşolan bu Zâhid el-Kevserî Sempozyumu elhamdülillâh amacına bihakkın ulaşmıştır. Bu kıymetli ilmî çalışmadan ortaya çıkan net ve berrak hakîkatlerden biri de, Muhammed Zâhid el-Kevserî Hazretleri’nin hakîkî ve gerçek bir ilim adamı olduğunun ayân beyân bir şekilde tebellür etmesidir. Zîrâ ilim, yalnızca lafızda, kelâmda, makamda değil; gayret, tahkik, sadâkat ve ihlâs ile yoğrulduğu zaman kemâle erer.

Bu sebeple, bizler burada bir kere daha altını çizerek ifâde ediyoruz ki: Böyle hakîkî ilim adamlarının, bilhassa imam hatip mekteplerinde okuyan genç nesiller tarafından, hocalar tarafından, ilâhiyat fakültelerinde görev yapan ilim erbâbı tarafından mutlaka tanınması, bilinmesi, örnek alınması elzemdir. Zîrâ hakîkî bir âlim kolay yetişmez ve her yerde kolay bulunmaz. Bu zatlar bir meyvenin en olgunu, bir hikmetin en safi zirvesidir.

Ne mutlu ki, bugün kalbimizi ferahlatan, ümitvar kılan bir başka hâl de vardır: Görmekteyiz ki memleketimizin dört bir yanında, ilim yoluna adım atmış genç fideler filizlenmektedir. Bu genç âlim adayları arasında, gerçekten ilim adamı olma yolunda sağlam adımlar atan, söylediği her sözü bir temele, bir kaynağa dayandırarak araştırmalar yapan, aklını ve kalbini bir arada tutan güzel insanlar yetişmektedir. Biz bu manzaradan büyük bir memnuniyet duymaktayız. Ve şüphesiz ki Zâhid el-Kevserî Hazretleri, bu yolda yürüyenler için bir numûne-i imtisâl, bir örnek şahsiyet, bir rehber kandil olarak kalacaktır.

Muhammed Zâhid el-Kevserî Hazretleri, bir ilim adamında bulunması gereken bütün yüksek vasıflara ziyâdesiyle mâliktir. Zîrâ o, her şeyden evvel araştırır, kütüphânelerde sabırla çalışır, neşredilmiş yâhut yazma hâlinde bulunan nadide eserleri karıştırır, mütâlâa eder, fikirlerini kaynaklardan süzer ve en önemlisi, kolay hükümler vermekten, hissiyatın esiri olmaktan şiddetle kaçınır. Bu, günümüzde nâdir bulunan çok ciddi ve kıymetli bir vasıftır.

O, kaynaklara vukûfiyet sâhibidir. Nerede neyin bulunduğunu bilir. Hangi mesele hangi menba‘dan çıkmıştır, hangi kelime hangi kavramla izâh olunur bilir. İşte hakîkî ilim budur: Yalnızca lafızda değil, tahkik ve tetkikte de derinleşmiş bir irfândır. Bugün, İslâm kültürünün büyüklüğü, derinliği ve muazzam genişliği karşısında, bir ilim adamının her şeyi bilmesini beklemek elbette ki imkânsızdır. Fakat her şeyi bilmemek, kaynaklara vukûfsuzluk ve cehâletle karıştırılmamalıdır.

Bendeniz de nâçizâne Ankara İlâhiyat Fakültesi’nde 27 sene boyunca hocalık yapma şerefine erişmiş bir kimseyim. Bu süre zarfında, ne yazık ki, bâzı hocaların kaynaklardan ne derece uzak olduklarına da şâhit oldum. İslâm târihçisidir; lâkin asıl kaynakları kullanması mümkün değildir. Zîrâ Arapçası yoktur, Farsçası yoktur. Tasavvuf kürsüsündedir; lâkin inancı bile yoktur. Ne Arapça bilir ne tasavvufun inceliklerini. Uygulama ve tecrübe deseniz o da yok. Buna rağmen unvân almıştır, doçent olmuştur, profesör olmuştur. Lâkin ilmin hakîkatiyle irtibatı kopuktur. Bu hâldeki bir ilim adamı, ne kendine ne başkasına fayda verebilir.

İşte bu sebeple, Zâhid el-Kevserî gibi âlimlerin kıymetini bilmek, onların yolunda yeni âlimler yetiştirmek, ilmi kalpten ve kalemi kaynaktan beslemek bizim vazîfemizdir. Çünkü ilim, ancak ihlâs ile, ancak adâlet ile, ancak hakîkat ile terakkî eder. Bu meclisler de işte bu hakîkati her dem diri tutmak içindir.

Bugün burada bir araya gelişimizin en mânâlı, en hikmetli netîcelerinden biri, Muhammed Zâhid el-Kevserî Hazretleri’nin ilmî şahsiyetini bütün vecihleriyle idrak etmek, o yüksek âlimin kadri kıymetini hakkıyla bilmek ve onu genç nesillere numûne-i imtisâl olarak takdîm etmektir. Zîrâ biliniz ki, hakîkî bir âlim, zamânının değil zamânelerin ötesine geçen bir nurdur, bir kandildir.

Zâhid el-Kevserî Hazretleri’nin en mühim vasıflarından biri, taassupsuz bir ilim anlayışına sâhip olmasıdır. O, meseleyi ele alır, mukâbil delilleri derin bir dikkatle inceler, muhalif görüşleri nezâketle tartar, sonra sağlam bir akıl ve selîm bir muhâkeme netîcesinde hakkaniyete muvâfık bir sonuca varır. Bu hâl, ilmin rûhudur; bu istikāmet, gerçek bir ilim adamında bulunması gereken yüce bir meziyettir.

Hazret, yalnızca aklıyla değil, aynı zamanda sağlam bir usûl bilgisiyle, metodik bir ilmî yaklaşım ile meseleleri tahlîl eder. Biliriz ki ilimde usûl, esastan öncedir. Usûl zedelenirse, hakîkatin mîzanı şaşar. O, bu mîzanı dâimâ muhâfaza etmiştir. İlmin her dalında sağlam bir temele dayanır; mukaddesatla bezeli kalbini de aklıyla mezceder.

Bir diğer fevkalâde meziyeti, lisan hâkimiyetidir. Zîrâ bir âlim, yalnızca malûmata sâhip olmakla kalmaz; o bilgiyi ifâde edecek bir lisana, derûnî bir beyân kudretine de sâhip olmalıdır. Kevserî Hazretleri, ana lisânı başka, yetiştiği lisân başka, yazı yazdığı lisân başka olsa da, her birinde kudretli bir kalem, zarif bir üslûp ve yüksek bir ifâde yeteneğine mâliktir. Bu da onun, ilmin kapılarını bütün yönleriyle aralamış olmasının nişânesidir.

Bugün bile hâlen münâkaşası süren pek çok nâzik meselede, Kevserî Hazretleri, derinlemesine incelemelerde bulunmuş, delilleriyle, şâhitleriyle sağlam netîcelere ulaşmış ve ilim dünyâsında mümtaz bir mevkiyi bihakkın kazanmıştır. O, kendisini gerçek bir ilim adamı olarak yetiştirmiş; hem de sulandırılmamış, samîmî ve sağlam bir icâzet sistemi içerisinde yetişmiştir. Bu icâzeti de aynı titizlikle, aynı ciddiyetle, aynı hikmetle talebelerine intikāl ettirmiştir.

Bilinmelidir ki, bugün, Zâhid el-Kevserî Hazretleri’nin talebeleri arasında, dünyâ çapında şöhrete kavuşmuş, eserler telîf etmiş, bulunduğu ülkelerde kendisini ilmen kabûl ettirmiş âlimler mevcuttur. Bu zatların ekseriyeti, Kevserî Hazretleri’nden bizzât icâzet almış, memleketlerine dönerek onun ilmini neşretmiş, adını İslâm âleminin dört bir tarafına taşımışlardır. Nitekim kendisinin 300 kadar talebeye icâzet vermiş olduğu bilinir ve bu talebelerin mevcûdiyeti, onun ilminin ebediyen bâki kalacağını da müjdeler.

Ne var ki, zamânımızda birçok kimse ister âlim olsun ister talebe, üniversitenin, ilim tahsilinin, master ve doktora tezlerinin kıymetini bilmez. Bilmez ki, bir ismin başına gelen “Dr.” ünvânı, bir “Prof.” ünvânı, nice zahmetlerin, nice gecelerin, nice tahkiklerin mahsûlüdür. Bir doktora tezi, dünyâda “ben bu konuda mütehassısım” demektir. Bu unvan, öylesine kolay verilmez. Beş, altı profesör bir araya gelir; her bir satırı, her bir mânâyı tahkik eder, öylece karara varılır.

İşte bu noktada bizler şunu ifâde ediyoruz: Muhammed Zâhid el-Kevserî Hazretleri’nin hayatı, şahsiyeti, eserleri üzerine master ve doktora tezlerinin yapılması, onun ilim dünyâsındaki yeri üzerine ilmi çalışmaların arttırılması, şahsiyetinin ve fikirlerinin ilmî literatürde yer alması, en büyük ilmî vefâ ve gerçek bir kadirşinaslık olacaktır. Nitekim bugün, Türkiye’de, Mısır’da, Ürdün’de ve Pakistan’da, Kevserî Hazretleri hakkında yapılmış yüksek lisans ve doktora çalışmaları mevcuttur ve bu da onun nasıl büyük bir şahsiyet olduğunun en açık delîlidir.

Hakîkî âlimler, zaman üstüdür. Kevserî Hazretleri de böyle bir şahsiyet olarak, yalnızca bir devrin değil, asırların rehberidir.

Bugün burada bir araya gelerek yâd ettiğimiz Muhammed Zâhid el-Kevserî Hazretleri’nin, ilim âlemine ve İslâm irfânına sunmuş olduğu kıymetli hizmetleri ve yüce eserleri, üzerinde tefekkür edilmesi gereken derin mânâlar taşır. Zîrâ bu mübârek zât, pek ciddi eserler kaleme almış, kalemiyle İslâmî ilimlerin pek çok alanında yeni ufuklar açmış, sağlam temeller inşâ etmiştir. Ne hazindir ki bu eserlerin birçoğu henüz kâmilen Türkçe’ye tercüme edilmemiş, geniş halk kitleleriyle buluşturulamamıştır. Bu eserlerin tercüme edilmesi, neşredilmesi ve üzerine akademik tezlerin, ilmî çalışmalara esas teşkil edecek incelemelerin yapılması zarûret hâline gelmiştir.

İşte bu yönüyle de Zâhid el-Kevserî Hazretleri, yalnızca döneminin değil, çağları aşan bir büyük ilim adamı olduğunu göstermiştir. Zîrâ o, sıradan bir müellif değildir; çok yönlü, kuşatıcı, hikmet sâhibi, hem nazarî hem amelî sahada vukûfiyet kazanmış bir ilim ve hikmet âbidesidir.

Böylesi zâtlar, İslâm ilim geleneğinde “Zülcenâheyn” yâni “iki kanatlı” olarak tavsif edilir. Zülcenâheyn, hem zâhirî ilimlere hem de bâtınî ilimlere vukûfiyeti bulunan; hem akıl hem kalp, hem şerîat hem tarîkat yolunu mezcetmiş, bu iki kanadı birlikte taşıyan âlimdir. Bu mefhum, İslâmî ilimlerin en yüksek mertebelerinden birine işâret eder.

Muhammed Zâhid el-Kevserî Hazretleri de işte böyle bir Zülcenâheyn şahsiyet olarak târihe nakşolmuştur. O, hem tasavvuf yolunun sâliki, hem de fıkhın ve kelâmın mütehassısıdır. Hem bâtın ilmine vâkıftır, hem de zâhir ilmine. Bu iki ilim yolunu birleştirmiş; ne birini diğerine feda etmiş, ne de birini diğerine galip kılmıştır.

Çünkü eğer bir sûfîde fıkıh bulunmazsa, hâl sâhibi olamaz ve yolu zındıklığa, bidate sapabilir. Aynı şekilde, bir fâkihte tasavvufî hâl bulunmazsa, onun ilmi kuru bir bilgi yığınına dönüşür; nefs-i emmârenin esaretinden kurtulamaz; ilmin neşesini, aşkını, rûhunu kaybeder. Böyle bir kimse de ilmiyle âmil olamaz, öğrendiği ilmi Hakk yoluna hizmette kullanamaz.

İşte bu iki kutbu mezcetmek, ikisini birlikte taşımak, hem şerîatın zâhirine hem de tarîkatın bâtınına vukûfiyet sâhibi olmak, ancak seçilmiş kullara, büyük mütehassıslara, müstesnâ zevât-ı kirâma mahsustur. Ve işte Muhammed Zâhid el-Kevserî Hazretleri bu hasletlerin en güzîde temsilcilerinden biridir.

Bu yüzden Kevserî Hazretleri, yalnızca İslâm fıkhının mütehassısı bir fakih değil; aynı zamanda tasavvufun hâl ve zevk sâhibi bir yolcusu, bir ârif-i billâh idi. Bu iki kanadı taşıdığı içindir ki, ilmiyle amel etmiş, amelinde ihlâsı muhâfaza etmiş, ümmete hizmet yolunda sadâkatle yürümüştür.

Ne yazık ki bâzı dönemlerde, fıkıh erbâbı tasavvufu ihmâl etmiş; sûfîler ise şerîat ilimlerinden mahrum kalmıştır. Bu da İslâm toplumlarının bir kısmını zındıklık ve hurâfeye, bir kısmını ise katı kalpliliğe ve ruhsuz bilgiye sürüklemiştir. Oysaki İslâm, her zaman ilmin ve irfânın dengesini gözetmiş; kalbiyle, aklıyla, ameliyle bir bütünlük teşkil eden şahsiyetleri yüceltmiştir.

İşte Zâhid el-Kevserî Hazretleri de bu dengenin numûne-i imtisâlidir. O, şerîata bağlı bir tasavvufun canlı bir timsalidir. Bu yüzden bu kutlu ismin, ilmî şahsiyetinin, eserlerinin, fikirlerinin geniş kitlelere ulaştırılması, genç nesillere anlatılması, yüksek tahsil seviyesinde ele alınıp incelenmesi büyük bir zarûrettir. Bu, hem İslâm’ın hakîkatine hem de ilim geleneğimizin izzetine vefânın gereğidir.

Bugün bu meclisler, bu sempozyumlar, bu ilmî faâliyetler, işte bu yüce hakîkatleri yeniden diriltmek ve Zâhid el-Kevserî gibi zülcenâheyn âlimlerin hatırasını ihyâ etmek içindir.

Her şeyden evvel biliniz ki Kevserî Hazretleri, çok ciddi bir ilm-i kelâm âlimidir. O, İslâm akaidini, îman esaslarını, tevhîd akîdesini derinlemesine tahlîl etmiş, mukâbil görüşleri tetkîk etmiş ve dâimâ sahîh çizgide durmuş bir kelâm ehli olarak temâyüz etmiştir. Akāid meselesi, İslâm’ın rûhudur, temelidir; her ilmî disiplinin üzerine binâ edildiği asli cevherdir. Bu sebeple, kelâm ilminin erbâbı olmak, İslâm ilimlerinin zirvesine erişmek demektir.

Ancak bununla kalmamış, çok ciddi bir fakîh olarak da ilim yolunu taçlandırmıştır. Zîrâ İslâmî ilimlerin hiçbir dalı, fıkıh olmaksızın tamâmiyet kesbetmez. Tasavvuf da fıkıhsız olmaz; zîrâ fıkıh, şerîatın nizâmıdır, Hudâ’nın hudûdudur. İşte bu yüzden, Kevserî Hazretleri’nin fıkıh âlimi olması, ilmi şahsiyetine ilâve edilen muazzam bir kemâldir. Bu, hakîkaten mühim ve yüksek bir meziyettir.

Dün öğleden sonraki muhterem konuşmalar da bu hakîkatin birer şahididir. Kıymetli genç kardeşlerimiz, tam bir hazırlık ve ilmî ciddiyetle konuşmalarını sunmuşlar; İbn Ebî Şeybe’nin el-Musannef adlı eserini takdîm etmişlerdir. Bu eserde İmâm Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri’ne yönelik yüz küsur tenkidin varlığından bahsedilmiş ve hemen akabinde Kevserî Hazretleri’nin bu tenkidleri nasıl ilmî bir vakarla, doyurucu, iknâ edici bir üslupla bertaraf ettiğini büyük bir incelikle anlatmışlardır.

Orada bizlere bir kere daha gösterildi ki, Kevserî Hazretleri, sâdece bir fakîh değil; aynı zamanda derin bir muhaddis, sağlam bir akıl ve muhâkeme sâhibi, ilmî gelenekte bütün unsurları cem etmiş zülcenâheyn bir şahsiyettir. Onun verdiği cevaplar, öyle kuru tartışmalar değil; ilmî zemine oturtulmuş, kaynaklarla sağlamlaştırılmış, hikmetle yoğrulmuş cevaplardır. Bu hâl, bir âlimin ne derece derinleşebileceğinin en bâriz delîlidir.

Unutulmamalıdır ki, bir insan çıkıp da böyle büyük bir âlime kalem çekmeye kalkışıyorsa, onu tenkid veyâ tahkir ediyorsa, bu dahi o büyüklüğün sessiz bir delîlidir. Büyük şahsiyetlerin varlığı, muhaliflerin dahi dikkatini çeker; gündem olur. Bu, aslında yüceliğin bir başka tezâhürüdür.

Aziz dostlar, biliniz ki, Muhammed Zâhid el-Kevserî Hazretleri, aynı zamanda çok büyük bir hadîs âlimidir. Bu yönü, tasavvuf yolunda yürüyenler için ayrı bir ehemmiyet arz eder. Zîrâ tasavvufun asli kaynağı, şerîat-ı garrâ-yı Ahmediyye’dir. Bu yol, Kur’ân’a ve sünnet-i seniyyeye sımsıkı sarılmayı emreder. Sünnetten kopmuş bir tasavvuf, bâtıldır. Bu yüzden hadis, tasavvufun rûhudur.

İşte bizim yolumuzun, Gümüşhânevî Hazretleri’nden tevârüs eden, Kevserî Hazretleri’nin de mensûbu olduğu tasavvuf mektebimiz, bu sahada tavizsizdir. Şerîata sarılmak, sünnet-i seniyye yolunda yürümek, bizim tekkemizin medâr-ı iftihârıdır. Bu yol, bidatlerden ve hurâfelerden muhâfaza edilmiş, Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in izinden ayrılmamış bir sâfî tarîktir.

İşte Kevserî Hazretleri, hem Gümüşhânevî Tekkesi’nin bir mensubu, bir dervişi, bir âlimi olarak; hem de şerîata ve sünnete bağlılığıyla, ilmiyle, amelîyle, ahlâkıyla bu yolu temsil etmiştir. O, hadîs ilmindeki derinliği ile yalnızca kendi zamânına değil, bugünün Müslümanlarına ve ilim yolcularına da ışık tutmaktadır. Hadîs üzerinden meseleleri tahlîl edenlere, sünnet-i seniyye istikāmetinde yürüyenlere rehberlik etmektedir.

Bugün burada andığımız Muhammed Zâhid el-Kevserî Hazretleri, İslâm’ın hem zâhir hem bâtın boyutlarını derinlemesine kavramış, bu iki yolun birbirinden ayrılmayacağını ilmî ve amelî olarak ortaya koymuş büyük bir şahsiyettir. Onun tasavvuf anlayışı, Rasûlüllâh Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in sünnetini hayatta tam anlamıyla tatbik etmekten neşet eden bir hâl-i rûhiyedir. Tasavvufu, aslâ başlı başına bir keyfiyet yâhut gönül eğlencesi olarak değil, şerîatın ve sünnetin yaşanmasıyla anlam bulan bir yol olarak telakkî etmiştir. Bu da onun tasavvuf yolundaki ciddiyetini ve samîmiyetini gösterir.

Bununla birlikte, Kevserî Hazretleri, yalnızca bir mutasavvıf değil, aynı zamanda derin bir müfessir, târihçi ve kültür târihçisidir. İslâm kültürünün birçok meselesiyle ilgilenmiş, hem geçmişe hem yaşadığı zamâna karşı sorumluluk hissetmiştir.

Ne yazık ki, Arapça olarak neşredilen el-İlâh dergisinde bir yazar, Kevserî Hazretleri hakkında “kavmiyetçiydi” diyerek haksız bir değerlendirme ortaya konulmuştur. Ancak burada dikkat edilmesi gereken şudur: Onun milliyet sevgisi, aslâ ırkçılık veyâ ümmet bağını zedeleyen bir anlayış değildir. Bilakis, insanın kendi köklerini bilmesi, atasını ve toprağını unutmaması bir fazîletin tezâhürüdür. Nitekim meşhur kelâmda buyurulduğu üzere: “Hubbül-vatan minel-îmân (vatan sevgisi îmândandır).”

Kevserî Hazretleri’nin gönlünde, Kafkasya’nın, Balkanların, kaybedilen İslâm diyarlarının unutulmaması yönünde bir hassasiyet vardı. Bu, birliği ve kardeşliği tehlikeye atan bir milliyetçilik değil; geçmişe vefâ, mazluma şefkat, vatana sadâkat bilinciydi.

O, hudûdun Edirne’de, Kars’ta bitmediğini, ezan seslerinin sustuğu coğrafyaların da İslâm milletinin ruh dünyâsında yer tuttuğunu bilmekteydi. İşte bu tavır, unutmayı değil, hatırlamayı fazîlet görenlerin tavrıdır. Bizler unuttuğumuzda eksiliriz; hatırladığımızda tamam oluruz.

Bu nedenle, Kevserî Hazretleri’nin hem ilmî hem de kültürel şuuru, bugün de bizlere örnek teşkil etmektedir. O, târihine, milletine, İslâm ümmetine karşı sorumluluğunu ilimle, ahlâkla ve gönül bağıyla taşımıştır. Ona rahmet olsun ki, yalnızca ilmiyle değil; sadâkati, vefâsı ve edebiyle de bize yol göstermiştir.

Bugün burada gerçekleştirdiğimiz bu Zâhid el-Kevserî Sempozyumu vesîlesiyle, Düzce’mizin yetiştirdiği büyük bir âlimi yâd etmiş olmanın bahtiyarlığını yaşıyoruz. Zîrâ salihlerin anıldığı yere rahmet iner. Biz de Allâh-u Te‘âlâ’nın rahmetine nâil olmayı temenni ederek, bu hayırlı meclisin maddeten ve mânen bereketli olmasını niyâz ediyoruz. Bu sempozyumla aslında yalnızca bir şahsiyetin adını yaşatmakla kalmadık; aynı zamanda bir hakîkati vurgulamaya, bir mânevî sesi Düzceli kardeşlerimizin gönüllerine ulaştırmaya çalıştık. Gayretimizde şefkat, maksadımızda merhamet vardı. Çünkü kadir kıymet bilmek, bir milletin istikbâlini belirleyen en mühim haslettir.

Bir millet, kendi değerlerine sâhip çıktığı ölçüde yücelir; kendi ilmî ve kültürel mîrâsını unuttuğu ölçüde silikleşir. Bu noktada Düzce’mizin de üzerine düşen bir vefâ borcu vardır. Belediye başta olmak üzere, yerel idârelerin, Kevserî Hazretleri’nin doğduğu köydeki hatıraları ihyâ etmesi, vaktiyle medrese bulunan o mübârek mekânı yeniden inşâ etmesi büyük bir vefâ örneği olacaktır. Çünkü o topraklarda bir zamanlar ilim neşv ü nemâ bulmuş, gönüller feyizlenmiş, genç zihinler hikmetle yoğrulmuştur. Ne var ki, Türkiye’nin mâzîsinde medreselere karşı sergilenen yanlış ve hazin tavırlar netîcesinde, ilim ocakları bir bir kapanmış, harap edilmiş, âdeta yok sayılmıştır.

Bununla da kalmamış; ecdâdın kabirleri, mezarlıkları greyderlerle sürülmüş, nice kadîm hatıralar silinip yok edilmiştir. Ne hazindir ki bu tahribât, zaman zaman halkın alkışını, gafillerin takdirini toplamıştır. Oysa kültürünü, târihini, mânevî mirâsını muhâfaza etmeyen toplumlar, kendi varlık zeminini de kaybetmeye mahkûmdur. Bu yüzden biz diyoruz ki: Bu medreseleri korumayanlar da mesûldür; kasden yıkanlar ise daha büyük bir cürmün failleridir. Küçücük bir menfaat için kendi değerini yok sayan, bir meraya giren öküzüne sâhip çıkan ama medresesine, mezarlığına sâhip çıkmayan gafillere ne yazık olsun!

Bugün burada sesimizi duyurmaya çalıştığımız hakîkat şudur: Düzce’nin hududu yalnızca coğrafî sınırlarda bitmez. Bir zamanlar İslâm’ın sancağının dalgalandığı, ezanların semâyı çınlattığı bütün diyarlar bizim mânevî coğrafyamızdır. Kafkasya, Balkanlar, Kudüs, Şam, Bağdat... Hepsi bir ümmetin müşterek hâfızasında yer almalıdır. Kevserî Hazretleri, bu şuurun bir numûne-i imtisâlidir. Hem ilmiyle hem vefâsıyla bize örnek olmuş, köklerimizi unutmadan, geleceğe yürümemizi öğretmiştir. O sebeple biz de onu unutmamalı, yaşatmalı, mîrâsına sâhip çıkmalı, genç nesillere ilhâm kaynağı kılmalıyız.

Rabbimizden niyâzımız odur ki, Zâhid el-Kevserî Hazretleri’ni rahmetiyle yâd eylesin; bizleri de onun izinde sadâkatle yürüyenlerden eylesin. Bu sempozyum, bir başlangıç olsun; ilmin, irfânın, vefânın dirilişine vesîle olsun. Âmîn!

Bugün burada altını çizmek istediğimiz en mühim hakîkatlerden biri de şudur ki: Zâhid el-Kevserî Hazretleri’nin doğduğu topraklarda, ismine nisbetle bir medresenin yeniden inşâ edilmesi zarûridir. Orada yalnızca bir câmi yapılmış olması kâfi değildir. Zîrâ câmi, bir ibâdet mekânı olmakla berâber, İslâm’ın ilim, irfân ve amel boyutlarını tam anlamıyla taşıyabilecek bir merkez olamaz. Gerçek mânâda bir İlâhî feyiz merkezi inşâ edilmek isteniyorsa, ibâdet mekânının yanına mutlaka bir medrese kurulmalıdır. Bu medresenin adı da “Zâhid el-Kevserî Medresesi” olmalıdır. Böyle bir eser, hem Düzce’nin ilim târihinde bir iz bırakır hem de gelecek nesillere örnek teşkil eder.

Zîrâ yalnızca ibâdet mekânı açmakla, asırlardır tevârüs eden ilim ve irfân geleneği ihyâ edilemez. Cami, evet, kalplerin buluştuğu bir mabeddir; fakat onun rûhunu besleyen, zâhirini bâtınıyla buluşturan ilim mektebidir, medresedir. Bu sebeple Düzceliler’in boynunun borcudur ki, o câminin yanına bir vakıfla, bir talim merkeziyle birlikte, ilim, amel ve ahlâkın meşalesini yakacak bir külliye inşâ edilsin.

Bununla birlikte, kanâatimiz odur ki, Düzce Belediyesi’nin de bu kadirşinaslık yolunda bâzı mühim adımlar atması zarûridir. Bu kapsamda, şehrin mühim ana caddelerinden birine “Zâhid el-Kevserî Caddesi” isminin verilmesi hem bir vefâ örneği olacak hem de Düzce halkının bu büyük âlimin adını her dâim diri tutmasını sağlayacaktır. Nitekim İstanbul Belediyesi bu zerâfeti göstermiş; Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri’nin ismini Sarıgüzel Caddesi’ne vermek sûretiyle onun hatırasını yaşatmıştır. Bu tür isimlendirmeler, sâdece tabela meselesi değil; toplumsal hâfızanın korunması, ilim ve irfânın kamusal alanda temsili bakımından da büyük ehemmiyet taşır.

Bu meyanda, bir adım daha atılmalı, Düzce’de Zâhid el-Kevserî ismini taşıyan bir külliye tesis edilmelidir. Bu külliye yalnızca bir ibâdet mekânı değil; bir kütüphâne, bir konferans salonu, bir ilim ve araştırma merkezi ile birlikte tam bir mânevî ve kültürel merkez olmalıdır. Kütüphânesinde Kevserî Hazretleri’nin kıymetli eserleri muhâfaza edilmeli, neşredilmeyen eserleri gün yüzüne çıkarılmalı, onun ilim yolundaki gayretleri halka ulaştırılmalıdır.

Şunu da unutmamak gerekir ki, Zâhid el-Kevserî Hazretleri’nin eserlerini okumak, tanımak ve tanıtmak, sâdece bir zümrenin değil, bütün milletin boynunun borcudur. Bu eserler, fıkıh, kelâm, hadîs ve tasavvuf sahalarında eşsiz birikimlerin mahsulüdür. Bugün milletimiz, Kevserî’nin ilmî mîrâsını idrâk ettikçe hem geçmişiyle yeniden irtibat kuracak hem de mânevî dirilişine yeni bir nefes bulacaktır.

Bizler, işte bu kutlu mecliste bu hakîkati haykırıyor ve diyoruz ki: Bir millet, kendi âlimlerine, kendi kültürüne, kendi irfânına sâhip çıktıkça, izzetini muhâfaza eder. Zâhid el-Kevserî gibi şahsiyetler, ancak bu sâhiplenme ile gerçek mânâda yaşar ve yeni Kevserîler ancak böyle bir zeminde yeşerir.

Hâtıralara vefâ göstermek, ecdâda hürmet etmek, geçmişin izzetine sadâkatle sâhip çıkmak, insan olmanın ve medeniyet kurmanın en temel esâsıdır. Bizler de burada, Muhammed Zâhid el-Kevserî Hazretleri’nin aziz hatırasına kalpten bir hürmet ve derin bir minnetle kendisini yâd etmekteyiz. Allâh-u Te‘âlâ’dan niyâzımız odur ki, kabrini pürnûr, rûhunu şâd, makāmını âlî eylesin.

Türkiye’mizin, İslâm âleminin ve insanlık târihinin mühim şahsiyetlerini, ilim ve irfân mektebimizin yetiştirdiği müstesnâ simâları, eserleri ve fikirleriyle birlikte halkımıza tanıtmak, gelecek nesillere miras bırakmak, bizim asli gâyelerimizdendir. Zîrâ, ilim adamları, evliyâullâh ve gönül sultanları, bir milletin hâfızasıdır; onları unutan toplum, kendi kimliğini kaybetmiş olur.

Bu cümleden olarak, birkaç yıl evvel Gümüşhâne’de, Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî Hazretleri hakkında tertip ettiğimiz sempozyum, halkın gönlünde büyük bir heyecan ve rikkat uyandırmış, Gümüşhâne halkı, kendi içlerinden böyle yüksek bir mânevî şahsiyetin çıkmış olduğunu öğrenmekten derin bir memnuniyet duymuş, muazzam bir alâka göstermişti.

İşte bu sâikle, bu defâ da Düzce’nin yetiştirdiği büyük bir âlim, Gümüşhânevî Dergâhı hulefâsından, ilmî ve tasavvufî mecrada müstesnâ bir mevkiye sâhip bulunan Muhammed Zâhid el-Kevserî Hazretleri hakkında bir sempozyum tertip etmeyi vazîfe bildik. Elhamdülillâh , Düzce halkı bu faaliyetten ziyâdesiyle etkilendi, ilgi gösterdi ve hemşehrileri olan bu kıymetli zatı yakından tanıma fırsatını elde etti. Bu sempozyum vesîlesiyle halkın eksik bilgi ve ilgisini tamamlamak adına mühim bir adım atıldı. Artık Düzceliler, bu konuda daha kadirşinas olmanın idrâki içindedir.

İlim dünyâsında tanınmış, hakkında master ve doktora tezleri yazılmış, eserleriyle Ümmet-i Muhammed’e yön vermiş bu mübârek zât üzerine Düzce’de gerçekleştirdiğimiz bu sempozyum, ilmî sahada da bereketli netîceler verdi. Bu toplantıda sunulan tebliğlerin, kaybolup gitmesine gönlümüz râzı olmadığından, hepsini bir araya getirerek bir kitap halinde halkımıza, ilim erbâbına ve araştırmacılara takdim etmeye karar verdik. Hamdolsun ki bugün, bu eseri neşrederek bu kararı da tahakkuk ettirmiş bulunmanın huzûru ve mutluluğu içindeyiz.

Bu eserin neşrine gayret eden, himmet gösteren, hizmet eden bütün kardeşlerimizi candan tebrik ediyor, sa’ylerini meşkûr, gayretlerini makbûl kılıyorum. Sempozyumda söz alıp tebliğ sunan bütün kıymetli hocalarımıza, ilmî katkıda bulunan tüm ilim ehline gönülden teşekkür eder, en samîmî duâ ve dileklerimi arz ederim.

Bu vesîle ile, sempozyumu tertip eden İlim, Kültür ve Sanat Vakfımızın ve Düzce’deki kültür derneğimizin daha nice hayırlı, feyizli, ilmî ve İslâmî hizmetlere muvaffak olmasını Cenâb-ı Hakk’tan niyâz eylerim. Rabbim her bir hayır adımında bereketini ziyâde eylesin, bu necip milletin yolunu açık, istikāmetini dâim eylesin.

Muhammed Zâhid el-Kevserî Hazretleri ile Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî Hazretleri arasında, her ne kadar zaman ve mekân farklılığı bulunsa da, mânevî bir irtibat ve derûnî bir çizgi birliği vardır. Bu irtibat, sâdece bir silsile bağı değil; aynı zamanda bir usûl ve zihniyet müşterekliğidir. Her iki zât da, İslâm’ın zâhir ve bâtın kanatlarını bir arada taşıyan, hem ilmin hem tasavvufun derinliklerinde yürüyen “zülcenâheyn” diye tavsif edilen iki büyük rehberdir.

Gümüşhânevî Hazretleri, Hâlidiyye-Nakşibendiyye tarîkatının İstanbul’daki en mühim temsilcilerinden biri olarak, şerîat çizgisinden aslâ taviz vermeden tasavvufu hayâtın merkezine yerleştirmiştir. Aynı şekilde, Kevserî Hazretleri de ilmî melekesi, fıkıh ve kelâmda ulaştığı derinlik ile tasavvufu mezcederek, zâhir ile bâtını bir arada taşıyan bir âlim olarak temâyüz etmiştir.

Her iki zât için de tasavvuf, aslâ başlı başına bir zevk, bir rüya, bir keyfiyet yolu değildir. Tasavvuf, onların nazarında ancak ve ancak Sünnet-i Seniyye’ye bağlılıkla, Kur’ân ve hadisin gölgesinde, fıkhî çizgide kalarak anlam bulur. Onlar için hakîkî kemâl, hem kalbin hem aklın hem de nefsin terbiyesiyle elde edilir. Ne sâdece ilimle kuru bir akılcılık, ne de sâdece tasavvufla sınırları aşan bir hür fikircilik mevcuttur. Bu iki yolun en güzel sentezini, Gümüşhânevî Hazretleri’nin sohbetlerinde ve eserlerinde, Kevserî Hazretleri’nin makalelerinde ve ilmî müdâfaalarında görmek mümkündür.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin Kenzü’l-Fevâid gibi eserlerinde işlediği esaslar, Kevserî Hazretleri’nin fıkıh, kelâm ve hadîs çalışmalarında aynı dikkat ve titizlikle izlenir. Kevserî Hazretleri, özellikle ilmî tartışmalarda sergilediği hassasiyet, delillere olan bağlılığı, metot üzere hareketiyle, hocası Gümüşhânevî’nin çizdiği istikāmette sadâkatle yürümüştür. Tasavvufun, ilimsiz bir hâl olamayacağına, şerîat ve sünnetten sapmadan gerçek anlamını kazanacağına inançları tamdır. Bu yönleriyle her iki zât da, ümmete sâdece ilim değil, aynı zamanda amel, ahlâk ve istikāmet mîrâsı bırakmıştır.

Ne yazık ki zamanla tasavvuf ile şerîat, zâhir ile bâtın, ilim ile amel birbiriyle zıt gibi algılanır olmuştur. Biri diğerine üstün tutulmuş, bâzı kimseler tasavvufu hevâ heves yoluna indirgerken, bâzıları da fıkhı kuru bir kāideler yığınına çevirmiştir. İşte Kevserî ve Gümüşhânevî Hazretleri, bu iki yanlış ucun tam ortasında, sâbit bir sırât-ı müstakîm olarak yükselirler. Onlar, şerîata sıkı sıkıya bağlı, tasavvufun ise rûhu arındıran, ahlâkı kemâle erdiren tarafını öne çıkarırlar. Kevserî Hazretleri’nin ilmî titizliği, Gümüşhânevî Hazretleri’nin mânevî disipliniyle birleşmiş, her ikisi de ümmete hem aklı hem kalbi birleştiren bir medeniyet inşâsı sunmuşlardır.

Bu iki zatın gönül ve ilim irtibatı, aslında milletimizin ve ümmetimizin istikbâli için de en sağlam örnektir. Çünkü ne ilim tasavvufsuz, ne tasavvuf ilimsiz kemâl bulur. Bu anlayışı diri tutmak, Düzce’de Zâhid el-Kevserî’nin hatırasına sâhip çıkmak, Gümüşhâne’de Gümüşhânevî’ye vefâ göstermek, aslında aynı hakîkatin iki yüzünü yaşatmaktır.

Her ikisinin eserlerini okumak, yollarında yürümek, yalnızca ilim erbâbının değil; bu topraklarda îman eden her ferdin boynunun borcudur. Rabbim her iki zâtın da ruhlarını şâd, makamlarını âlî eylesin. Bizlere de o kadîm yolun yolcusu olmayı nasîb eylesin.

Osmanlı’nın Son Devri ve Cumhûriyet Döneminde Gümüşhânevî Silsilesinin İrşâda Devâmı

Târihin fırtınalı sahîfelerinde zaman zaman devletler yıkılmış, iktidarlar değişmiş, coğrafyalar el değiştirmiştir. Ancak değişmeyen bir hakîkat vardır ki, Hakk yolunun yolcuları her devirde kalpleri uyandırma vazîfesini sürdürmüşlerdir. İşte bu mukaddes yolun en parlak şubelerinden biri de Gümüşhânevî silsilesidir. Gümüşhânevî Hazretleri, Nakşibendiyye-Müceddidiyye yolunun Anadolu'daki en kuvvetli temsilcisi olmuş, ilimle ameli, zikirle fikri, tefekkürle hizmeti birleştiren bir irşâd modeli inşâ etmiştir. Bu yolda yetiştirdiği halîfeler, yalnız İstanbul'da değil, Anadolu, Rumeli, Kafkasya ve Şam coğrafyasında mânevî fütuhata vesîle olmuşlardır.

Ancak Osmanlı Devleti'nin son dönemleriyle birlikte başlayan siyâsî kargaşalar, savaşlar ve bilhassa II. Meşrûtiyet sonrası zuhûr eden fikrî savrulmalar, tarîkat ve irşâd müesseselerini de derinden etkilemiştir.

Osmanlı Devleti, üç kıtaya yayılan cihan hâkimiyetini yalnız kılıç ve siyâsetle değil, aynı zamanda kalp ve gönül terbiyesiyle, ilm-i hakîkatle ve tasavvufun yüksek hikmetiyle muhâfaza etmiştir. Bu ulvî vazîfenin erbâbı olan meşâyih-i kirâm, devletin rûhunu besleyen, gönülleri dirilten ve toplumun mânevî damarlarını açık tutan aşk neferleri olmuştur.

Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri bu mânevî damarlara ehemmiyet veren sultanların en müşahhas numunesidir. Zîrâ o bilmiştir ki, bir devletin asli bekāsı, ordudan evvel irfân ehlinden, siyâset erbâbından evvel gönül sâhiplerinden beslenir.

Bu derin mânevî geleneğin en parlak yıldızlarından biri, hiç şüphesiz ki Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri olmuştur. Gönüllerin mürşidi, meşâyih-i kirâmın serdârı olan bu mübârek zât, zâhirî ilmiyle olduğu kadar bâtınî hikmetiyle de devrinin müceddidi sayılmıştır. Gümüşhânevî Hazretleri’nin feyiz halkası, zamânın ve mekânın sınırlarını aşmış; kutlu halîfeleri vâsıtasıyla, ümmetin dört bir yanına ilim ve irfân tohumlarını saçmıştır.

Osmanlı tahtının ulu sultanlarından olan Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri, devletin zâhirî siyâsî meselelerinde olduğu kadar, ümmetin mânevî selâmetinde de titizlikle davranmıştır. Gümüşhânevî Hazretleri’ne ve onun halîfelerine olan teveccühü, yalnız bir gönül dostluğu değil, Ümmet-i Muhammed’in istikbâline dâir hikmetli bir tedbirdir.

Pâdişâhın huzur derslerine seçtiği Trabzonlu Hâfız Şeyh Esad Efendi Hazretleri, irfân ve edeb timsali olarak pâdişâhın iltifatına mazhar olmuştur. Bu dostluklar, yalnızca şahsî muhabbetten değil, İttihad-ı İslâm ülküsünden neşet etmiş, Devlet-i Aliyye ile meşâyih-i kirâm arasında sağlam bir gönül köprüsü kurmuştur.

İslâm ümmetinin mânevî atlasında müstesnâ bir yeri bulunan Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin kurduğu irşâd silsilesi, Osmanlı’nın son demlerinden Cumhûriyet dönemine intikal ederken her türlü müşkilâta rağmen tarîkat-i aliyyenin mukaddes nefhasını gönüllere taşımaya devâm etmiştir. Zamânın siyâsî ve ictimâî hengâmesi, tekkelerin resmen kapatılması, mürşid-i kâmillerin ilim ve irşâd faaliyetlerini resmî zeminlerde sürdüremez hâle gelmesi gibi zâhirî engeller dahi bu feyz yolunu kapatamamıştır. Zîrâ bu yol, tarîk-i Hakîkat olup, hüda nefhasıyla beslenir.

Cumhûriyet’in ilk yıllarında çıkarılan Tekke ve Zâviyelerin Kapatılması Kānûnu (1925) netîcesinde birçok dergâh kapatılmış, birçoğu da zâhirî varlığını yitirerek mânevî bir hüviyete bürünmüştür. Ancak Gümüşhânevî Hazretleri'nin bu kutlu yolunun postnişînleri, gönüllerdeki dergâhı yaşatarak, zâhirden bâtına kayan bir irşâd anlayışını nefsânî değil Rabbânî bir mahfûziyetle devâm ettirmişlerdir.

Lakin bir hakikat vardı ki Gümüşhânevî Şeyhleri İçin Yeni Bir Vetîre başlıyordu. Cumhûriyet’in ilânı ve ardından 1925 yılında çıkarılan Tekke ve Zâviyelerin Kapatılması Kānûnu, Gümüşhânevî silsilesinin zâhirdeki yapısını sarsmış olsa da bâtında yol kesilmemiştir. Çünkü bu yol, taştan değil gönülden bir yoldur. Birçok tarîkat silsilesi bu devirde zayıflarken, Gümüşhânevî meşrebi, usûl, edeb, sadâkat ve takvâ sâyesinde hem zâhirde hem bâtında varlığını korumayı başarmıştır. Bu dönemin irşâd anlayışı, hizmetin gizliliği, hikmetle hareket ve ictimâî hayâta katkı temelleri üzerinde yükselmiştir.

Cumhûriyet devrinin meşakkatli zamanlarında, tasavvufun nûrunu söndürmek isteyen rüzgârlara karşı, Gümüşhânevî yolunun postnişîni Şeyh Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri yüz küsur halîfe tâyin ederek âdetâ bir irşâd seferberliği başlatmıştır. Bu zorlu dönemde tarîkatın sönmemesi, gönül kapılarının kapanmaması, aşk-ı ilâhînin kesilmemesi için ümmetin kalp damarlarına yeni bir diriliş rûhu üflemiştir.

Bu büyük irşâd halkasının en müstesnâ halkalarından olan Şeyh Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri, İstanbul’da mâruf ve mümtaz üç halîfe yetiştirmiştir ki bunlar; Serezli Şeyh Hasîb Efendi Hazretleri, Kazanlı Şeyh Abdülazîz Bekkine Hazretleri ve Şeyh Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri’dir. Bu üç mübârek zât, tasavvuf yolunun usûl ve âdâbına tam riâyetle, irşâd vazîfesini peş peşe birbirlerine teslim etmişlerdir.

Rivâyet olunur ki, Şeyh Hasîb Efendi Hazretleri, Rumeli’nin kadîm diyarlarından olan Serez topraklarında doğmuş, mânevî iklimin zenginliği ve irfân havasının derinliği içinde yetişmiştir. Serez, Osmanlı’nın Rumeli’ye açılan gönül kapısı; ilmin, tasavvufun ve aşk-ı Mevlâ’nın yüzyıllarca dalgalandığı bir belde idi.

Bu mübârek toprakların bağrında neşv ü nemâ bulan Şeyh Hasîb Efendi Hazretleri, ilim tahsilini ve zâhirî tedrîsâtını tamamladıktan sonra, bâtın yolculuğunun nasibine erecek, gönlünün hakîkat arzusuyla Gümüşhânevî silsilesine dâhil olacaktı. Her dervişin gönlünde bir vuslat hasreti yanar; Şeyh Hasîb Efendi Hazretleri de, bu mânevî aşkın meftunu olarak Şeyh Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri’ne intisâb eylemiş, seyr ü sülûk menzillerini edeple, sabırla, aşk ile katetmiştir. Bu kutlu meşrepte, ilimle aşkı, edeb ile hikmeti, zikir ile tefekkürü mezcederek hilâfetnâmesini almıştır.

Her hilâfet, gönül kapısının ardına kadar açılması demektir. Şeyh Hasîb Efendi Hazretleri, hilâfet nişanını bir şöhret kisvesi olarak değil; bir emânet-i ilâhiyye olarak görmüş, tevâzu ve mahviyet içinde bu ağır yükü taşımıştır. Cumhûriyet’in sancılı devrinde, tekkelerin resmen kapatıldığı, gönül kapılarının ise mânevî olarak açık tutulduğu bir zaman diliminde, Şeyh Hasîb Efendi Hazretleri, irşâd hizmetiyle İstanbul’a gelmiş, Gümüşhânevî meşrebini burada sadâkatle temsil etmiştir.

Onun dergâhı zâhiren bir tekke değil belki, bir mescidin veyâ bir hâne-i saâdetin köşesinde kurulmuş olsa da bâtın âleminde büyük bir mânevî merkez hükmünde olmuştur. İstanbul’un kadîm medeniyeti, onun sâkin ve derûnî irşâdıyla yeni bir nefes almış, nice gönül, onun dizinin dibinde kemâle yürümüştür. Onun ders halkasında ilim, amel, edeb ve aşk birleştirilmiş; yalnız zâhirî değil, bâtınî kemâlat da terbiye edilmiştir.

Şeyh Hasîb Efendi Hazretleri’nin irşâd üslubu “kelâmda hikmet, sükûtta tefekkür” esâsı üzerine binâ edilmiştir. Az ve öz konuşur, çokça susar, susarken dahi hâliyle feyz saçar idi. Zîrâ sükûnetin dahi bir dili, bir nazarı, bir tecellîsi vardır. Sohbetlerinde aslâ nefsanî bir iz görülmez, lafzı ve hâl dili dâimâ Rasûlüllâh Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in edebine, Gümüşhânevî yolunun nezâhetine muvâfık olurdu. Yetiştirdiği talebeler, sonradan birçok irfân halkasının öncüsü olmuş ama onun isminden değil, edebinden, vakarından ve sessiz derinliğinden ilhâm almıştır. Her bir talebesi, o nurdan birer kıvılcım taşıyarak, feyzi başka gönüllere ulaştırmıştır.

Hakk’a yürüyüşü dahi, yaşamı gibi sessiz, gösterişsiz, lâkin çok şey anlatan bir gidiş olmuştur. Vefâtının ardından geriye bir tek “adı” değil, bir hâl, bir edep, bir sükûtî zikir hâli kalmıştır. Onun hakkında az şey konuşulur, ama çok şey hissedilir.

Bu nûrânî irşâd zincirinin en parlak halkalarından biri, hiç şüphe yok ki Şeyh Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri olmuştur. Her tarîkat silsilesinin târihinde, müstesnâ şahsiyetler ve mânevî zirveler bulunur ki, onlar birer meşale, birer kutb-i irşâd, birer nûr-i tevhîd olarak zamanlara damgalarını vururlar. İşte Gümüşhânevî silsilesinin Cumhûriyet devrindeki en nâdide halkalarından biri de, Şeyh Mehmed Zâhid Kotku Hazretleridir.

Bu eserimizde, Gümüşhânevî yolunun umûmî hatlarını, Osmanlı’nın son demleri ve Cumhûriyet dönemindeki irşâd vetîresini hulâsa ile ele almış bulunuyoruz. Ancak Zâhid Efendi Hazretleri gibi bir mürşid-i kâmilin hayâtını, hizmetlerini, ilmî ve tasavvufî yönlerini bu umûmî bahisler içerisinde kısaca geçmek, o büyük zâtın hakkını teslim etmekten uzak kalacaktır.

Bu sebeple, şu an elinizde bulunan bu eserimiz, bir nevi ilk cilt mahiyetindedir. Zâhid Efendi Hazretleri’ne dâir daha derin, daha tafsîlâtlı bir inceleme ve müstakil bir telif, inşâallâh ikinci cildimiz olarak neşredilecektir.

Çünkü Zâhid Efendi Hazretleri, yalnız bir postnişîn değil; aynı zamanda bir zamânın ihyâ edicisi, bir kalb mürebbîsi, bir gönül sultânıdır. Onun irşâdındaki letâfet, zâhir ve bâtını cemeden hikmeti, takvâsı, edebi ve sünnet-i seniyyeye olan bağlılığı, tek başına bir menâkıb-nâme olacak kadar derin ve zengindir.

Şeyh Mehmed Zâhid Efendi Hazretleri, hicrî 1315, mîlâdî 1897 senesinde, Osmanlı Devleti’nin ihtişamlı fakat çalkantılı bir devrinde, Bursa şehrinde dünyâya teşrif buyurmuştur. O kutlu zamanlar ki, adâlet ve dirâyetiyle meşhur Sultan II. Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin taht-ı saltanatında Ümmet-i Muhammed birliğini muhâfaza etmekte, İslâm sancağı hâlâ semâlarda dalgalanmaktadır.

Zâhid Efendi Hazretleri, henüz sübyan çağlarında iken, hem şerefli seyyid nesebinin hem de Bursa’nın derin mânevî ikliminin feyziyle yoğrulmuş, rûhuna edeb, kalbine muhabbet ve takvâ mühürlenmiştir. Doğduğu belde olan Bursa, asırlar boyunca evliya ve ulemâ yatağı olmuş, onun gönül dünyâsının ilk mayası da bu kadîm şehrin feyizli havasında karılmıştır. Henüz küçücük yaşlarında iken dahi, çevresindekiler onun yüzünde bir nur, gönlünde ise Hakk yoluna dâir derin bir iştiyâk sezmişlerdir.

Birinci Cihan Harbi’nin o kasvetli ve buhranlı yıllarında, henüz genç bir delikanlı iken gönlünü Allâh’a teslim eden Şeyh Mehmed Zâhid Efendi Hazretleri, Osmanlı Ordusu’nda cephe saflarına katılmış, zâhirî cihadını îfâ etmek üzere gazâ yoluna revân olmuştur. Her ne kadar bu cihâd-ı asgarı (küçük cihâdı) hakkıyla edâ etmiş olsa da, döndüğünde gönlünde yanan hakîkat ateşi onu asıl büyük cihâd olan nefsin terbiyesine, kalbin tezkiyesine sevk etmiştir. Bu yolda mânevî kapılar aşındırmış, kemâl yolunun rehberlerini aramış ve nihâyet İstanbul’da devrinin meşhûr velîlerinden Şeyh Ömer Ziyâüddîn Dağıstânî Hazretleri’ne intisâb ederek hak yolunda sâlih bir derviş olmuştur

Mürşid-i kâmilinin irtihâlinden sonra gönül yolculuğunu sürdüren Zâhid Efendi Hazretleri, bu defâ Şeyh Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri’ne yönelmiş, bu kutlu yolun rûhâniyetini ondan almış ve tarîkat-ı aliyyenin hilâfetnâmesini alarak, mânevî fütûhâtın bir neferi olmuştur. Kendisine tevdî edilen bu ağır ve ulvî vazîfe ile Bursa’nın İzvat Köyü’ne çekilmiş, orada irşâd-ı halk ve hizmet-i Hakk yolunda sükûnet ve sabırla tam on beş-on altı yıl kesintisiz hizmet vermiştir.

Bu mübârek köyde, nice gönül ehli onun sohbet-i şeriflerinde feyizlenmiş, ölü kalpler dirilmiş, gaflet uykusuna dalan nefsler Hakk yoluna çevrilmiş, tarîkat mektebi her dâim bir diriliş ve tecdîd ocağı olarak yaşamıştır. O mütevâzi mekân, her türlü dünyâ meşgalelerinden azade bir rûhânî medrese hâline gelmiş; nice sâdık mürit bu feyiz deryasında kemâle erme yolunda mesâfe kat etmiştir.

Hicrî 1372, mîlâdî 1952 yılında İstanbul’a avdet eden Şeyh Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri ecdâd yadigârı bu aziz beldede, Gümüşhânevî Tekkesi menhecinde İskenderpaşa Câmii’nde yeniden bir irfân mektebi inşâ eylemiştir. O’nun kurduğu bu dergâh, zâhiren bir câmi olmasına rağmen bâtınen, asırlardır süregelen Gümüşhânevî Tekkesi’nin mânevî nefhasının çağımıza aksetmiş bir tezâhürü, bir devâmı olmuştur.

Çünkü Gümüşhânevî Hazretleri’nin tesis ettiği tarîkat anlayışı, ilmi ve ameli, zâhiri ve bâtını, sohbeti ve hizmeti bir araya getirerek toplumun hem ferdî hem ictimâî ihyâsını hedeflemişti. İşte Zâhid Efendi Hazretleri de aynı meşrebin bir halkası olarak, irşâd anlayışını yalnızca bir zümrenin, bir hizbin dar dâiresine mahkûm etmeyip, tüm Ümmet-i Muhammed’i kucaklayan bir şuur ve gayret ile yoğurmuştur. Onun şu sözü bu anlayışın timsalidir: “Tekke cemiyete adam yetiştirir, cemâate değil.” Bu kelâm, Gümüşhânevî Tekkesi’nin asırlar öncesinden yükselen hizmet-i ümmet nefhasının, Cumhûriyet devrindeki bir yankısıdır.

Nitekim Gümüşhânevî Hazretleri’nin halîfeleri nasıl ki İstanbul, Anadolu ve Rumeli coğrafyalarına mânevî tohumlar saçmışlarsa; Zâhid Efendi Hazretleri de, fetret devrinin kalbî dirilişini gerçekleştirmiş, modern zamanların çorak gönüllerine feyiz ve nur aşılamıştır.

Bu açıdan bakıldığında, İskenderpaşa Dergâhı, zâhirde bir câmi, bâtında ise Gümüşhânevî Tekkesi’nin rûhunu taşıyan bir dergâh-ı aşk olarak zuhûr etmiştir. Bu mânevî ocağın mayasında “ilim, amel, ihlâs ve hizmet” sıdk ile işlenmiş, esas hedef ise dâimâ Ümmet-i Muhammed’in izzet ve şerefini muhâfaza etmek olmuştur. Bu silsile, değişen zamanlara rağmen aslına sadık kalmış, gönül zinciri kopmadan bugüne kadar ulaşmıştır.

Altın kubbelerin ihtişamla parladığı, ilmin ve irfânın zarif sûretlerde tecellî ettiği bir devrin sessiz tanığıdır Gümüşhânevî Tekkesi. Ne tam bir saray, ne bütünüyle bir dergâh; lâkin her iki âlemin letâfetini üzerinde taşıyan nadide bir mekândır. İstanbul’un kalbinde, vakur bir sükûnetle varlığını sürdüren bu tekkede, hakîkatin ilmî cevelânı ile zarif bir edebin raks ettiği görülür. Tespih sesleriyle karışan mürekkep kokusu, kâğıtlara dökülen hikmet dolu kelimeler ve ârif gönüllerin sessiz tevekkülü, burada bir araya gelir. Gümüşhânevî Hazretleri’nin ilim ve irfanla bezeli meşk kapısından geçen her talip, az sözle çok mânâyı sezen, derinliğinde kaybolmaktan haz duyan bir vuslat yolcusuna dönüşür.

Bu minval üzere, onun tekkesinde terbiye gören her bir fert, siyâset, ilim, teknik ve cemiyet sahasında ümmetin selâmetine hizmetkâr olarak yetişmiş, hizipçilik ve dar cemâat anlayışından uzak durmuştur.

Şeyh Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri gönülleri ihyâ eden müstesnâ bir irfân güneşi olarak yalnız Anadolu’nun semalarında değil; Irak’ın kadîm topraklarında, Suudi Arabistan’ın serin kubbelerinde, Pakistan’ın ilimle yoğrulmuş diyarlarında ve nice İslâm beldelerinde gönül kapılarını aralamış, ulemâ ile diz dize verip irfân halkalarını genişletmiştir. Onun huzûrunda, kelimeler birer nur halesine bürünür, sözler kalplerde yankılanan ebedî hakîkatlere dönüşürdü. Sohbetlerinde dile gelen aşk-ı İlâhî, gönülleri diriltir, paslı ruhları cilalayıp berrak bir safvetle yüceltirdi. Zîrâ onun irşâd halkasına dâhil olan her bir gönül eri, yalnız ibâdet ve zikirde değil; cemiyetin her sahasında, siyâsetten sanata, ticâretten ilme kadar her mecrada hikmetle yol alır, hikmetle karar kılar, hikmetle hizmet ederdi. Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri’nin menba-ı feyzinden içenler, dünyâya âit ne varsa, onu Hakk’a hizmetin bir vesîlesi kılmış; kalbin merkezine yalnız ve yalnız aşk-ı Mevlâ’yı yerleştirmişlerdir.

Şeyh Mehmed Zâhid Efendi Hazretleri İstanbul’un gönül deryalarından İskenderpaşa Câmii’nde irşâd halkasını sürdürürken, rûhunda derin izler bırakan Gümüşhânevî Tekkesi’nin feyzini dâimâ taşırdı. Her sohbeti, bir zamanlar Gümüşhânevî Hazretleri’nin nefesini taşıyan o mübârek tekkede yoğrulan irfânın zarif bir yansımasıydı. Bir gün, edâ ettikleri bir sohbetin ardından, câmi kapısında biriken lüks arabaları işâret ederek mahzun bir ifâdeyle şöyle buyurdu: “Şu kapıda yığılmış arabaları görünce üzülüyorum. Keşke bireysel bu sermayeler bir araya getirilse de büyük ticâret hamleleri yapılsa...”

Bu sözler, Gümüşhânevî mektebinin asırlara uzanan dengeli dünyâ ve âhiret tasavvurunun bir tecellîsiydi. Zîrâ Gümüşhânevî Hazretleri’nin terbiye ocağında şekillenenler, yalnız zikir halkalarında değil, cemiyetin her kademesinde hikmet ve dirâyetle yol almakla mükellef olduklarını bilirlerdi. Bu anlayışla yetişen Mehmed Zâhid Efendi de, ihvânını yalnız nefis terbiyesine değil, ticârette, sanatta, siyâsette ve her türlü içtimai faaliyette ümmetin maslahatını gözeten öncüler olmaya dâvet ederdi.

Gümüşhânevî Tekkesi’nin ihlâs ve adâletle yoğrulmuş mânevî mîrâsı, onun kalbinde yankı bulmuş; bireysel menfaatin değil, müşterek gayretin bereketini ihvanına telkin etmişti. Zîrâ bu kutlu yolun yolcuları için, dünyâ ve âhiret birbirinin zıddı değil; birbirinin hizmetkârıydı. İşte bu derin ufukla hareket eden her gönül, yalnız ibâdette değil, ticârette de hikmeti ve adâleti esas alarak cemiyetin ihyâsına vesîle olurdu.

Şeyh Mehmed Zâhid Efendi Hazretleri gönülleri diriltmenin yanı sıra, cemiyetin maddî ve içtimai yaralarını da sarmayı bir hizmet telakkî ederdi. Bir gün, ihvanıyla yaptığı samîmî bir hasbihalde, içten bir temenniyle “Keşke bir hastanemiz olsa” buyurmuşlardır. Bu sâde cümle, onun gönlündeki engin şefkatin, sâdece mâneviyât âlemiyle sınırlı kalmadığını; bedenlerin de dertlerine deva olma arzusuyla yanıp tutuştuğunu gösterir.

Zîrâ Gümüşhânevî Tekkesi’nin köklü irfân geleneği, sâdece ruhları terbiye etmeyi değil, toplumun her sahasında ihyâ edici bir misyon yüklenmeyi emrederdi. Mehmed Zâhid Efendi Hazretleri de işte bu yüce çizginin bir neferi olarak, dertli gönüllere şifa olduğu kadar, maddî hastalıkların da devasına vesîle olmayı ümmetin asli sorumluluğu saymıştır.

Hayru’l-halefi ve damad-ı muhteremleri, ilim ve irfânıyla gönüllerde müstesnâ bir yer edinen Prof. Dr. Esad Coşan Hoca Efendi bu incelikli yönü, Süleymâniye Câmii’nin huzur veren kubbeleri altında, 13 Kasım 1992 târihinde icrâ edilen “Mehmed Zâhid Kotku Hoca Efendi Anma Toplantısı”nda şu veciz sözlerle dile getirmiştir:

“Şeyh Mehmed Zâhid Efendi Hazretleri yalnızca tasavvufun mânevî terbiyesinde değil, hayâtın her cephesinde ümmetin hayrına adım atmayı hedeflemişti. Keşke bir hastanemiz olsa, diyerek ihvanını toplumun yaralarını saracak projelere sevk etti. Zîrâ mâneviyât, insana yalnızca kalp temizliği değil, elini taşın altına koymayı da öğretir.”

Bu sözler, Gümüşhânevî Tekkesi’nden süzülüp gelen asırlık irfânın, Mehmed Zâhid Efendi Hazretleri’nin gönlünde nasıl vücut bulduğunu ve her dâim Hakk’a ve halka hizmet düsturuyla şekillendiğini açıkça göstermektedir. Zîrâ bu yolun yolcuları bilirler ki, kâmil insan yalnız secdede değil, her hâlinde bir hayır kapısı olmalıdır.

“Sonra sosyal hayatta pasif bir şekilde, yalnız ibâdetle meşgul olmayıp aynı zamanda sosyal hayâtın tanzimi, cemiyetin yükselmesi için politika tarafına da yâni devletin yönetilmesine, devletin iyi insanlar tarafından yönetilmesi tarafına da işâreti ve o tarafa da himmeti olduğundan o sahada da çalışmalar yapılmıştır. Hocamız cennetmekan hazretleri bu kadar geniş bir dâire tesis etmiş olmanın yanı sıra, ibret alınacak birtakım vasıfları olan bir kimsedir. Balkanlar’ın ve Türkiye’nin en büyük motor fabrikasını ilk önce o kurdurmuştur.

Onun dizi dibinde, onun işâretleriyle ve bu kadar büyük çapta yâni teknik bir iş. Aslında dînî bir iş değil ama nasıl, âyet-i kerîmede düşmanlar için her çeşit gücün kuvvetin hazırlanması Kur’ân-ı Kerîm’de emredilmişse; nasıl Peygamber (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Hazretleri; el-Mü’minü’l-kaviyyu hayrun ve ehabbü ilallâhi mine’l-mü’mini’z-za‘îfi ve fî küllin hayrun. (Kuvvetli Müslüman zayıf Müslüman’dan daha hayırlıdır. Her ikisi de hayırlı olmakla berâber hem daha hayırlıdır hem de Allâh onu daha çok sever. Allâh indinde daha sevgilidir)” buyurduğu için, yâni sâdece tasavvufî bir çalışmayla kalmamış aynı zamanda bu çeşit çalışmalarda sosyal ve teknik ve ekonomik çeşitli birçok teşebbüsleri başlatmış bir kimse olması bakımından, Balkanların yani Türkiye ve diğer devletler dâhil en büyük motor fabrikasını kurdurmuştu.

Böylece şu noktaya işâret etmek istiyorum ki yâni dervişlik, tasavvuf, işte bir kenara çekilip terk-i dünyâ eyleyip, dünyâyla meşgul olmamak, pasif kalmak, bu sebepten de, böyle olduğundan dolayı da zararlı olmak, başkasının sırtından geçinmek gibi tenkitler yapılıyor. Bunun doğru olmadığının müşahhas misâlidir hocamız rahmetullâhi aleyh ki, yâni evet, böyle bir ârif idi.

Mânevî makāmı böyle yüksekti. Şânı, şöhreti hudutlardan cihanın her tarafına yayılmıştı. Memleketin içinden, dışından nice halîfeleri, nice mühibbânı vardı ama bir taraftan da yâni hayat için lüzumlu, İslâm’ın kuvvetlenmesi için gerekli, Müslümanların saâdeti için, selâmeti için lazım olan her işte de önder idi. Ve onları yaptıran, fiilen yapan ve bunlar için gerekli zemini tesis eden, ettiren bir kimse idi. Hayatı, tasavvufun ne kadar güzel olduğunu gösteren ve tasavvufa yapılan tenkitlerin hepsine müşahhas bir cevap mahiyetinde olan bir kimse idi.”

Gümüşhânevî Tekkesi’nin nurlu silsilesinden gelen Şeyh Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri yalnız bir mâneviyât öncüsü değil, aynı zamanda toplumu her yönüyle ihyâ etmeye adanmış bir gönül mimarıydı. Onun icraatleri, Gümüşhânevî meşâyihının mefkûresine, hayallerine gönülden muvafık düşmekteydi. Zîrâ Gümüşhânevî irfânı, yalnız kalpleri değil, toplumun bütün damarlarını ihyâ etmeye memurdu.

Şeyh Zâhid Efendi Hazretleri İttihad-ı İslâm’ın, yâni Müslümanların birlik ve berâberlik içerisinde olması gerektiğinin önemini anlatırken, tabiatın en berrak misallerinden birini dile getirerek şöyle buyurmuşlardır:

“Görmez misin ki, yağmur ne kadar çok yağarsa yağsın, tânecikleri hemen birleşir, toplanırlar. Derken dereler, nehirler meydana gelir. Netîcede bunlar barajları doldurur. Enerji santrallerini işletir, arâziyi sular, şehirlerin elektriğini temin ederler. Bu nîmet sâyesinde insanlar rahata kavuşur, işleri kolaylaşır. Bu ne büyük bahtiyarlıktır. Bundan ibret almalı, birlik ve berâberliğimizi temine çalışmalıyız.”

Bu sözler, gönüllere nakşedilen bir hakîkatin ne ince, ne zarif, ne derin bir izahıdır. Zîrâ yağmur tanelerinin vahdet yolculuğu, tek başına bir hiç olanın, bir araya geldiğinde nasıl bir kudret ve hayra vesîle olabileceğinin latif bir temsilidir. Gümüşhânevî Tekkesi’nin talimleri de işte bu hakîkatin etrâfında şekillenmiştir: Tevhid yalnız akide değil, aynı zamanda kalplerin, ellerin ve gayretlerin birliğidir. Her fert bir damla; ama o damlalar birleştiğinde bir ümmettir, bir devlettir, bir medeniyettir.

İşte bu yüksek hakîkati idrak edenler, yalnızca dergâhların serin gölgelerinde değil, ticâretin, ilmin, siyâsetin ve sanatın her sahasında aynı ruhla, aynı ahenkle hareket etmişlerdir. Gümüşhânevî irfânı, tevhidin yalnız fikirde değil, fiilde de müşahhas kılınmasını şart koşar. Çünkü bölünmüşlük, ayrılık, ferdiyetçilik; ümmetin çehresine düşen gölgelerden ibârettir. Oysa birliğin, berâberliğin ve müşterek seferberliğin olduğu her yerde rahmet tecellî eder, izzet zuhûr eder, kudret doğar.

Şeyh Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri’nin gönlünde de bu hakîkat öylesine kök salmıştır ki, cemiyetin mânevî dirilişini, iktisadi hamlelerle, ilmi inkişaflarla, ictimâî dayanışmalarla tamamlamayı telkin etmiştir. Onun sohbetlerinde terbiye gören her gönül, kendisini sâdece bireysel kurtuluşla değil, ümmetin huzur ve refahıyla da mesûl bilmiş; her işinde cemâatin menfaatini, adâletin ikāmesini ve hakkāniyetin üstün tutulmasını gâye edinmiştir.

Çünkü Gümüşhânevî mektebi bilir ki, İlâhî rahmet dâimâ cemâatin üzerine iner. Ayrılıkta ve dağınıklıkta ise bereket kesilir, izzet zayi olur. Bu yüzden, Şeyh Mehmed Zâhid Efendi Hazretleri’nin gönül dünyâsında Sultan Abdülhamîd Hân’ın İttihad-ı İslâm hayaliyle harmanlanan bu birlik telkini, sâdece bir temenni değil, bir çağrıdır; bir dâvettir; bir yol haritasıdır.

Damad-ı muhteremleri, merhûm Prof. Dr. Esad Coşan Hoca Efendi, Gümüşhânevî Tekkesi’nin nûrânî silsilesinde yetişmiş bir gönül eri olarak, mürşidi Şeyh Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri’nin izini hassasiyet, muhabbet ve uhuvvetle sürdürmüş; zamânındaki meşâyih ile de aynı gönül bağıyla irtibatını devâm ettirmiştir. Zîrâ Gümüşhânevî mektebi, gönüller arasında perdeleri kaldırmayı, dostluğu, vefayı ve muhabbeti her şeyin önüne koymayı telkin eden bir irfân ocağıdır.

Şeyh Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri, Gümüşhânevî Tekkesi’nin asırlık irfân meşalesini devralarak, Sultan Abdülhamîd Hân döneminden beri süregelen din, vatan ve ümmete hizmet esasına dayanan o kadîm usûlü, kendi irşâd halkasında da titizlikle sürdürmüştür. Onun mânevî meclisleri, kalplerin ihyâsıyla birlikte akılların ve vicdanların da diriltildiği; sâdece dünyâ ve âhiret dengesini gözeten fertlerin değil, cemiyetin inşasına katkı sunacak öncüler yetiştiren birer mektep olmuştur.

Bu gönül halkasında terbiye edilen nice kıymetli zevat; ilimde, siyâsette, ticârette, sanatta ve toplumun her sahasında ümmetin maslahatını gözeten, basîret ve dirâyet sâhibi şahsiyetlere dönüşmüşlerdir. Zîrâ Gümüşhânevî mektebinin özü, yalnız zikir ve sohbetle sınırlı kalmaz; gönülleri beslediği kadar toplumun yaralarını da saracak adımlar atmayı bir vecibe addeder.

İşte bu derin, sessiz, fakat tesirli irfân mektebi dolayısıyla Şeyh Mehmed Zâhid Efendi Hazretleri’ne zamanla “Görünmeyen Üniversite” lakabı verilmiştir. Çünkü onun sohbetlerinde ve hizmet halkasında yetişenler, isimlerini taş duvarlara kazımamış; lâkin ümmetin rûhuna, kalbine ve istikbaline damgalarını vurmuşlardır. Medeniyet inşâsının ve insan-ı kâmil terbiyesinin zarif mîmarları olarak her birinin hizmeti, sessiz ama köklü bir ırmak gibi nice gönüle ulaşmıştır.

Bu isimler arasında ilim, siyâset, ekonomi ve sosyal hayatta söz sâhibi olmuş pek çok kimse bulunur. Her biri, Gümüşhânevî Tekkesi’nin tevâzu ve hizmet ilkelerini düstur edinmiş; ferdiyetçiliğin, hizipçiliğin tuzağına düşmeden, ümmetin selâmeti için birer hizmet eri olarak yaşamışlardır. Çünkü Mehmed Zâhid Efendi Hazretleri’nin feyzini alanlar bilirler ki, hakîkî terbiye, kişinin sâdece kendi nefsiyle meşgul olması değil; cemiyetin dirilişi, adâletin tesisi ve insanların huzûru için elini, gönlünü ve zihnini ortaya koymasıdır.

“Görünmeyen Üniversite” kavramı, işte bu derin hikmeti özetleyen zarif bir ifâdedir: Mektebi olmayan, levhası olmayan ama kalplerde yer eden, fikirlerde şekillenen, hayatlara yön veren bir eğitim ocağı. Bir tekkeyi aşan, bir gönül mektebine dönüşen, zaman ve mekânı aşarak devâm eden bir irfân zinciri.

Bu silsile, Gümüşhânevî Hazretleri’nden Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri’ne, ondan da nice gönül sultanlarına uzanan bir rahmet yoludur ki, her devirde sessizce ama dâimî bir tesirle ümmetin mayasını yoğurur.

Şeyh Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri’nin bereketli irşâd halkasında yetişen nesiller, Gümüşhânevî Tekkesi’nin Sultan Abdülhamîd Hân devrinden beri taşımakta olduğu din, vatan ve ümmete hizmet mefkuresinin ete kemiğe bürünmüş temsilcileri olmuşlardır. Bu müstesnâ irfân mektebi, zâhirde bir medrese veyâ üniversite gibi görünmese de, hakîkatte bir “Görünmeyen Üniversite” olarak gönüllerde silinmez izler bırakmış, zamânın ve mekânın ötesinde bir terbiye ve hizmet mayası yoğurmuştur

Gümüşhânevî meşayıhından Şeyh Abdulazîz Bekkine Hazretleri’nin şu veciz beyanı, yalnızca bir ilim tasnifi değil, aynı zamanda kalpleri ve zihinleri terbiye eden derin bir hikmet yolculuğunun ifâdesidir:

“Biyoloji ve tıpla uğraşanlar tabîat kanunlarına mahkûm olurlar. Hukukçular insan elinden çıkmış kānunların zebûnudur. Hesapla (matematik) uğraşanlar hayalcilikten ve nazariyattan kurtulamazlar. Onun için bizim bunlarla fazla ilgilenmemiz doğru olmaz. Hendese (geometri) ile uğraşanlarda hayalcilik olmaz, hendese insanı muhâfazakâr yapar. Onun için mühendislerle özellikle meşgul olalım.”

Bu zarif sözlerin arka planında, Gümüşhânevî Tekkesi’nin asırlık irfân ve terbiye çizgisiyle birebir örtüşen bir yaklaşım yatar. Zîrâ Gümüşhânevî mektebi, yalnız kalplerin ve ruhların saflaştırılmasıyla yetinmez; aynı zamanda aklın, fikrin, mesleğin ve cemiyetin de ihyâsını esas alır. İlmin her sahasını dikkatle süzgeçten geçirerek, insanın hem bu dünyâda hem de âhirette felah bulmasını temin edecek ölçüler getirir. Gümüşhânevî Tekkesi’nde yetişen nice gönül eri gibi, Şeyh Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri da bu dengeli bakışın taşıyıcısı olmuş; müridlerini yalnız maneviyatla değil, cemiyetin her alanında faal, yapıcı, adâletli ve ahlaklı bireyler olmaya teşvik etmiştir. Bu bağlamda, Şeyh Abdulazîz Bekkine Hazretleri’nin “mühendislerle meşgul olalım” tavsiyesi, Gümüşhânevî Tekkesi’nin dünyâ ve âhiret dengesine verdiği önemin bir başka veçhesini yansıtır.

Hendese (geometri), sâdelik, ölçü, denge ve istikāmetin sembolüdür. Gümüşhânevî mektebinin mânevî terbiyesiyle mühendislik ilminin maddî disiplini birleştiğinde, ortaya toplumun hem rûhunu hem de bedenini inşâ edecek bir kuvvet doğar. Nitekim Turgut Özal, Necmeddîn Erbakan gibi mühendislik eğitimi almış zevâtın bu mektepten yetişmesi de bu hakîkatin müşahhas bir yansımasıdır.

Gümüşhânevî irfânı, ilmin hem madde hem mânâ boyutlarını kavrayarak, ümmetin selâmetini sağlamak için her sahada hikmetli adımlar atmayı emreder. Bu yüzden, hendese gibi ölçülü ilimlerle meşgul olan gönüller, cemiyetin çehresine denge, adâlet ve ihyâ nefesi taşırlar. Bu derin basîret, Gümüşhânevî Tekkesi’nin bugün hâlâ yol gösteren pusulasıdır: “İlim de bizimdir, irfân da. Lâkin her ilim, hakîkate hizmet etmediği sürece, kemâlat yolunda yetersizdir.”

İşte bu ulvî halkada yetişen bahtiyar zevat arasında, yalnız Türkiye’nin değil, ümmetin kaderine yön vermiş nice kıymetli isim bulunmaktadır. Bu müstesnâ gönül erleri, ilimden siyâsete, iktisattan sosyolojiye, sanâyiden mâneviyâta kadar geniş bir yelpazede hizmet ederek, mürşidlerinin telkin ettiği tevhid, birlik ve ümmet şuuru doğrultusunda adımlarını atmışlardır. Bu gönül halkasında yetişenlerden başlıcaları şunlardır:

● Turgut Özal

Türkiye Cumhûriyeti’nin 8. Cumhurbaşkanı, iktisat ve kalkınmada derin izler bırakmış bir devlet adamı.

Burada aldığı güçlü mühendislik eğitimi, ilerleyen yıllarda hem kamu bürokrasisinde hem özel sektörde hem de siyâsî arenada geliştirdiği vizyoner projelere zemin hazırlamıştır. Özellikle enerji, sanâyi ve ekonomi politikalarında sergilediği yenilikçi bakış açısı, mühendislik formasyonu ve sistem analizi bilgisine dayanmaktadır.

Turgut Özal, üniversite yıllarından îtibâren ilim ve irfanla iç içe bir çizgi tâkip etmiş; daha sonra Abd’de ekonomi ve sistem mühendisliği üzerine lisansüstü eğitim alarak, ekonomik reformlar ve teknolojik kalkınma konusunda derin bir uzmanlık kazanmıştır. Kamu yönetimi, planlama ve sanâyi alanındaki ilmî birikimini, Türkiye’nin kalkınma yolculuğuna taşımıştır. Görünmeyen Üniversite olarak bilinen Gümüşhânevî Tekkesi’nin ilim ve hikmet çizgisi, onun hem akademik hem siyâsî vizyonuna yön vermiştir.

Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri’nin irşâd halkasında aldığı mânevî terbiyeyi, devlet adamlığı ile harmanlayan Özal, modernleşme ile mânevî değerleri aynı potada eritmeye çalışan ender liderlerden biri olarak anılmıştır.

● Korkut Özal

Bilim, siyâset ve kamu yönetiminde iz bırakmış bir mütefekkir ve siyâsetçi.

● Prof. Dr. Necmeddîn Erbakan

Makine mühendisliği alanında Almanya’da doktora yapmış, Türkiye’nin ilk yerli motor ve sanâyi projelerini geliştiren öncü bir bilim adamıdır. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde uzun yıllar öğretim üyeliği yapmış, ilmî birikimiyle genç mühendis nesiller yetiştirmiştir. Akademideki titiz çalışmaları, daha sonra siyâsetteki kalkınmacı hamlelerine ilhâm vermiştir.

● Prof. Dr. Sebahaddîn Zaim

İktisat alanında Türkiye’nin en önde gelen akademisyenlerinden biri olmuş, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde uzun yıllar öğretim üyeliği yapmıştır. İslâmî ekonomi, fâizsiz finans sistemleri ve adâlet temelli iktisadi modeller üzerine önemli eserler kaleme almış, pek çok öğrenci ve araştırmacının yolunu aydınlatmıştır.

● Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan

Endüstri mühendisliği ve yönetim bilimleri sahasında akademik kariyer yapmış, İstanbul Teknik Üniversitesi ve diğer yükseköğretim kurumlarında öğretim üyeliği üstlenmiştir. Medeniyet tasavvuru, kalkınma, teknoloji ve ahlaki liderlik konularında sayısız makale ve kitap yayımlayarak fikir dünyâsında derin izler bırakmıştır.

● Prof. Dr. Cevad Akşid

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde uzun yıllar görev yapmış, cerrahi alanda akademik çalışmalar yürütmüş, tıp alanındaki ilmî derinliğini maneviyatla bütünleştiren öncü bir şahsiyet olmuştur. Tıp câmiasında saygınlığı, mânevî terbiyesiyle perçinlenmiştir.

● Prof. Dr. Esad Coşan

Dâmâd-ı muhterem olarak, Gümüşhânevî mektebinin ilim ve irfânını yurt içinde ve dışında geniş halkalara ulaştıran bir mütefekkir, bir müderris, bir mürşid. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi'nden mezun olmuş, aynı fakültede hadîs alanında doktorasını tamamlayarak akademik çalışmalarını yürütmüştür. Hadîs ilmi, tasavvuf târihi ve İslâm medeniyeti üzerine birçok akademik yayına imza atmış, yüzlerce öğrenci ve talebeye rehberlik etmiştir. Türkiye’nin en seçkin ilahiyatçılarından biri olarak kabûl edilir.

● Prof. Dr. Ali Yücel Uyarel

Tıp eğitimi almış, akademik kariyerinde hem eğitimci hem hekim olarak görev yapmıştır. Tıp biliminin yanında, mâneviyât ve eğitim sahasında da değerli eserler ve seminerlerle hizmette bulunmuş, ilimle irfânı birleştiren nadide şahsiyetlerden biri olmuştur.

Bu isimlerin her biri ve daha nicesi, Gümüşhânevî Tekkesi’nin kalplerde kurduğu mânevî mektebin sessiz fakat kudretli neferleri olmuşlardır. Her biri kendi sahasında, İlâhî aşkın, ümmet bilincinin ve adâletin birer taşıyıcısı olarak hizmette bulunmuş, toplumun mâneviyâtını ve ahlaki dokusunu ihyâ etmek için çabalamıştır.

Bu gönül zinciri, maddî terakkîden mahrum kalmadan, mânevî dirilişi her dâim öncelik edinmiş; Allâh’ın rızâsına ulaşma gâyesiyle dünyevî işlerde dahi uhrevî bir hassasiyet taşımıştır. İşte bu yüzdendir ki, Gümüşhânevî mektebi yalnızca bir tarîkat değil, bir diriliş ve ihyâ hareketi olarak her devirde yol göstermeye devâm etmiştir.

Gümüşhânevî Tekkesi’nin feyzân-ı kudsîsinde neşv ü nemâ bulan Şeyh Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri irşâd-ı celîl meclislerinde, yalnız rûhânî feyz dağıtmakla kalmayıp, aynı zamanda asrın idrakine hitâb eden bir mekteb-i âlî ihdâs etmişlerdir. Bu meclis-i nurânîde terbiye bulan zevât-ı kirâm, din ü devlet, ilim ü hikmet, sanat ü fen cihetlerinde âlî makamlara yükselmiş, her biri birer nâdire-i zaman olarak cemiyet-i İslâmiyye’ye hizmet-i kudsiyyede bulunmuşlardır.

Böylece o yüce dergâh, ne yalnız bir tekke ne sırf bir medrese olarak kalmış; “Görünmeyen Üniversite” nâmıyla, ilim ve irfânın, edeb ü hizmetin serfirâz bir menba‘ı olmuştur. O feyz-i dergâhtan yetişen nice mümtaz zevât arasında adlarını saymakla bitiremeyeceğimiz profesörler, doktorlar, bürokratlar, ehl-i hikmet ve erbâb-ı fen bulunmaktadır ki, her biri bir sahada âlem-i İslâm’ın izzet ve şerefini müdâfaa eden serdengeçtiler olmuştur.

Bu hakîkatin zarif bir timsâli olarak, Anayasa Profesörü Selçuk Özçelik Efendi, merhûm Ahmet Davutoğlu Hoca Efendi hazretlerine şöyle arz etmişlerdir: “Zâhid Efendi’den ders almak isterim. Zîrâ bu meseleleri bizden dahi iyi bilirler.”

İşte bu kelâm-ı nâdide, mürşid-i kâmilîn olan Şeyh Mehmed Zâhid Efendi Hazretleri’nin, zâhir ve bâtın ilimlerinde ne derece derin, ne denli basîret ve ferâsete mâlik olduklarını kemâl-i veciz ile ifâde eder. Zîrâ bilinir ki, irfân erbâbının nazarında ilim yalnız satırlarda değil, sadırlarda da tezâhür eder; zîrâ hakîkî âlim, hem kalbin hem aklın sultânıdır.

Gümüşhânevî Tekkesi’nin nurlu silsilesinde bu neviden nice hazîne-i insânî yetişmiş; her biri memâlik-i İslâmiyye’nin muhtelif cihetlerinde, devlete, millete ve ümmete kemâl-i sadâkatle hizmet eylemiştir. Bu mekteb-i âlî, yalnızca dünyâdan el etek çekmiş zâhidler değil, aynı zamanda ictimâî ve siyâsî sahalarda dirâyetle yol alan müceddidler de yetiştirmiştir.

Nitekim Gümüşhânevî meşrebinde şu esâs bâkîdir: “İnsan hem secde eyleyen bir âbid, hem de cemiyeti ihyâ eden bir amil olmalıdır.”

Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’nin izzetli pâyitahtında, mânevî erbâbın en nadîdesi olan Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin husûsî muhabbet ve ihtirâmına mazhar-ı şeref bulunan Şeyh Ali Haydar Efendi Hazretleri vakur bir tevâzu ve basîretle, silsile-i meşâyih-i Gümüşhâneviyye’nin feyzânını nazar-ı dikkate alarak, Şeyh Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri hakkında latîf ve derin mânâlar ihtivâ eden şu sözleri îrâd buyurmuşlardır:

“Hasîb Efendi’yi tanırım, büyük zattı. Azîz Efendi’yi de tanıdım, o da büyük bir insandı. Ama şu Bursalı Zâhid Efendi’yi görüyor musunuz, büyükler büyüğü Gümüşhâneli’nin ta kendisi.”

Bu kelâm-ı celîl, yalnız bir takdir beyânı değil; aynı zamanda Gümüşhânevî Tekkesi’nin asırlara sirâyet eden hikmet ve irfân silsilesinin bir şahididir. Zîrâ Gümüşhânevî Hazretleri’nin tertemiz menba‘ından neş’et eden bu kudsî yol, zaman ve mekân ile mukayyed olmayıp, her devirde bir nur-i hakîkat olarak parlamış, gönülleri ihyâ etmiş, cemiyetin dirilişine vesîle olmuştur.

Şeyh Ali Haydar Efendi Hazretleri’nin, Bursalı Zâhid Efendi diye yâd ettiği o büyük zat, sâdece kendi asrının değil, maziden atiye köprü kuran bir gönül sultânı, bir irfân kandili, bir hizmet ehli olarak tebarüz etmiştir. Onun zâhirde bir dervişhâne olan Gümüşhânevî Tekkesi, hakîkatte bir mekteb-i âlî, bir “Görünmeyen Üniversite” hükmünde olup, her sahada cemiyete rehberlik edecek cevherlerin mayalandığı bir ocak olmuştur.

Bu kelâm-ı latîf, bize gösterir ki, Hakk yolunun büyükleri, birbirlerinin kalplerine nazar eder; zâhiri değil, bâtınî derinlikleriyle kıymet takdir ederler. İşte bu yüzden, Ali Haydar Efendi Hazretleri’nin sözleri, yalnız bir iltifat değil, aynı zamanda Gümüşhânevî meşrebine sadâkatin ve o nurlu yolun sürekliliğinin bir ifâdesidir.

Gümüşhânevî Tekkesi’nin kadîm silsile-i saâdeti, zamânın değişen çehresine rağmen, müstakim çizgisini muhâfaza etmiş; Şeyh Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri ile birlikte Cumhûriyet devrinde de, feyz-i İlâhî ve irşâd-ı hakîm ile devâm eylemiştir. Bu kutlu yol, Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’nin şanlı günlerinde olduğu gibi, Cumhûriyet zamânında da gönüllerde taht kurmuş; hususan İstanbul İskenderpaşa Câmii merkezli hizmetleriyle hem mâneviyâtın hem içtimai dirilişin müstesnâ bir menba‘ı olmuştur.

Ne var ki, bu feyzân-ı nûrânî, yalnız ibâdet ve takvâ dâiresinde hapsolmaksızın, aynı zamanda cemiyetin, milletin, ümmetin selâmeti için dirâyet ve basîretle her sahada tecellî bulmuştur. Bu nurlu silsilede yetişen zevât-ı kirâm, Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin ğaye-i hayâlini yâni İttihad-ı İslâm mefkûresini sadâkatle taşımış, her birisi birer hizmet eri, birer irfân neferi olarak cemiyetin yaralarına merhem olmuştur.

İşte bu yüce meşrebin ve tertemiz silsilenin en bâriz husûsiyeti şudur ki: Her asırda, her cemiyette, kalpleri aşk-ı İlâhî ile dolu; akılları hikmetle, vicdanları adâletle yoğrulmuş bir nesil yetiştirir.

İskenderpaşa mektebi, Gümüşhânevî Tekkesi’nin mânevî mîrâsını Cumhûriyet devrinde diriltmiş, din ü devlet işlerinde adâlet ve hikmetten ayrılmayan, zâhirde farklı cihetlerde görünseler de bâtında aynı hakîkate yönelmiş nice münevver ve fazıl şahsiyeti feyizli meclislerinde terbiye eylemiştir. Bir ümmetin izzeti, ilimle irfânın cem olduğu gönüllerden neşet eder. Aşk ile hikmetin vuslatı, cemiyetin dirilişine vesîledir.

Cemiyet-i Osmâniyye’nin kalbinden doğan, asırlara sâri bir irfân menba‘ı olan Gümüşhânevî Tekkesi’nin bereketli silsilesi, Şeyh Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri ile Cumhûriyet devrinde dahi kesintisiz bir feyz-i İlâhî ile sürmüş; gönülleri ihyâ ettiği gibi, cemiyetin mânevî ve ictimâî dirilişinede vesîle olmuştur.

Bu kudsî hizmetin derûnuna vâkıf olanlardan, asrın mütefekkir sosyologlarından Şerif Mardin dahi, Hazret-i Şeyh Mehmed Zâhid Efendi’nin irşâdındaki derin tesiri sosyolojik bir zaviyeden tefekkür ederek şöyle beyân eylemiştir: “Kotku, Nakşibendiliğin operasyonel kodlarında yeniden inşaya gitmiş ve sosyal alana âit olanı, siyâsî alana taşımıştır…”

Bu kelâm-ı müşahhas, hakîkatte Gümüşhânevî meşrebinin gönül coğrafyasında açtığı yeni bir menzilin veciz ifâdesidir. Zîrâ Hazret-i Şeyh, Nakşî tarîkatının yalnızca rûhânî terakkî ile iktifa etmesini değil, aynı zamanda cemiyetin ve devletin her cephesinde adâlet, dirâyet ve basîret ile yol alınmasını telkin eylemişlerdir.

Bu yol, Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin İttihad-ı İslâm hayâlini de ilmek ilmek gönüllerde ve meydanlarda örmüş; sosyal sahada yetişen talebeler, zamânın îcaplarına muvâfık bir sûrette, maneviyatla yoğrulmuş bir siyâset ve ictimâî terbiye ile ümmete hizmet etmeye muvaffak olmuşlardır.

Şeyh Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri, “Görünmeyen Üniversite” nâmıyla anılan irşâd-ı kudsî meclislerinde, yalnız kalpleri değil; akılları, vicdanları ve cemiyetin dokusunu da yeniden inşâ eylemiş, bu yönüyle mâziden atiye uzanan bir köprü olmuştur. hakîkî mürşid, yalnız seyr ü sülûkün değil, cemiyetin istikāmetinin de mihenk taşıdır.

Gümüşhânevî Tekkesi’nin nurlu silsilesi, asırlardır gönüllerde bir irfân meşalesi, bir hikmet menba‘ı olarak temâdî eylemiştir. Bu kadîm yolun müstesnâ halkalarından biri olan Şeyh Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri bıraktıkları feyzân-ı hakîkat mîrâsını, hayru’l-halefi, damad-ı muhteremleri, ehl-i ilim ve irfân Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Efendi Hazretleriile sürdürmüş ve yeni asırlara aktaracak bir hamle-i maneviyye ihdas eylemiştir.

İşte bu kudsî silsilenin izinde yürüyen Esad Coşan Hazretleri, İlim ve Sanat mecmûasında neşredilen “Ülkemizde İslâm Kültür ve Medeniyetini Koruma ve Geliştirme Çareleri” başlıklı makalesinde, Gümüşhânevî Tekkesi’nin himmet dâiresinde neşv ü nemâ bulan hizmet kulvarının, irşâd noktasındaki gâye-i hayalini şu kelâm-ı hikmetle târif buyurmuşlardır:

“Her il, ilçe ve beldede derhal bir ilim, ahlak, çevre ve kültür derneği kurmak, yörede yapılacak çalışmaları buralarda müzakere etmek; böylece doğal, sosyal ve târihi çevreyi, inanç, bilim, mîmarlık, sağlık ve estetik esaslarına tam uygun olarak korumak ve geliştirmek için kararlar almak ve bunları titizlikle uygulamak.”

Bu beyân-ı mübârek, Gümüşhânevî irfânının zaman ve mekân ile mukayyet olmadığını, her asırda tecdit ve ihyâ ile nev-çehre bir zuhurat sergilediğini gözler önüne serer. Zîrâ hakîkî mürşidlerin vazîfesi, yalnızca kalpleri tasfiye etmek değil; cemiyetin her alanında ilim, edeb, estetik ve adâleti cem eyleyen bir medeniyet tasavvurunu diri tutmaktır.

Bu düstur ile her belde bir mekteb-i irfan, her şehir bir merkez-i hikmet kılınmalıdır. Zîrâ Gümüşhânevî mektebi bilir ki: “İhyâ, yalnız gönüllerin değil; şehirlerin, çevrelerin, sanatların ve ilmin de ihyâsını şâmil kılmalıdır.”

Böylesi bir yol, Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin de rûh-i pâkinde beslediği İttihad-ı İslâm hayâlinin tecellîsidir. Zîrâ medeniyet, ruh ile bedenin, mânâ ile şeklin, ahlâk ile mimarinin cem olduğu bir kemâl mertebesidir.

Esad Coşan Hazretleri’nin işâret buyurduğu bu irfân seferberliği, Görünmeyen Üniversite mefkûresinin çağdaş bir tecellîgâhıdır; kalplerin olduğu kadar şehirlerin, sanatların, hayât-ı ictimâiyyenin de ihyâsını hedef edinir.

Gümüşhânevî Tekkesi’nin nurlu silsilesinde irşâd hizmetini bihakkın deruhte eden, gönüllerde ilim ve hikmet meşalesini dâim kılan Şeyh Mahmud Esad Coşan Hoca Efendi Hazretleri her dem Ümmet-i Muhammed’in izzet ve dirilişine gönül vermiş; hem nazarını hem gayretini bu kudsî mefkûreye teksif eylemiştir.

Bir sohbet-i âlîlerinde, Cenâb-ı Hakk’ın ihsân buyurduğu geniş kapıları, Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin İttihad-ı İslâm hayaline atıfla işâret ederek şöyle buyurmuşlardır: “Aklımızın ucundan bile geçmezken yüce Mevlâmız bize Kafkasya’yı, Orta Asya’yı açtı; önümüze göz kamaştırıcı fırsatlar yığıyor.”

Bu kelâm-ı âlî, yalnız bir haber verme değil; aynı zamanda bir irfân nidasıdır. Zîrâ Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin gâye-i hayali, İslâm beldeleri arasında bir vuslat, bir vahdet, bir ittihad tesis etmek idi. Lâkin zamânın imkânları, bu müşkil yolculuğun önünde set olmuştu. Ne var ki, zaman Cenâb-ı Mevlâ’nın tasarrufundadır. Nice kilitli kapılar, bir anda feth olur; nice hayaller, bir sabah vakti hakîkate inkılâb eder.

Esad Coşan Hazretleri de işte bu nazarla, Kafkasya, Orta Asya ve diğer İslâm diyarlarının yeniden bir uhuvvet ve irtibat zeminine kavuşmasını, yüce bir lütuf ve büyük bir mesûliyet olarak tebarüz ettirmiştir. Zîrâ bu yol, Gümüşhânevî Tekkesi’nin, Sultan Abdülhamîd Hân’ın ve nice ehl-i irfânın gönüllerinde asırlardır yanmakta olan bir ittihad-ı ümmet ateşinin bugüne yansıyan kıvılcımıdır.

Bilinir ki: “Her fırsat, her kapı, Rahmân’ın lütfudur; lâkin o lütfu hakkıyla ihyâ etmek, sadıkların ve gayret ehlinin şiârıdır.”

Bu kavrayışla, Mahmud Esad Coşan Hazretleri irşâd halkasını yalnız Anadolu’ya değil, beşeriyetin dört bir tarafına genişletmiş; ilim, ahlâk, muhabbet ve hizmeti ümmetin ortak mîrâsı hâline getirmek için dâimî bir gayret sarf eylemiştir

Asr-ı sâlis-i Osmânî’nin, yâni Osmanlı Devleti’nin son yüzyılı olan on dokuzuncu asırda, ömrünün ekser kısmını bu fırtınalı devirde idame eden, zamânın acı-tatlı her türlü hâdisâtına bizzât şâhitlik eden bir ârif-i billâh, mürşid-i kâmil-i mükemmil, muhakkik bir âlim zuhûr etmiştir ki, o da Şeyh Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî Hazretleri’dir.

Hazret-i Şeyh yalnızca bir tasavvuf erbâbı değil; aynı zamanda ilim ve irfân yolunun mümtaz bir yıldızı, kalem erbâbının ve ehl-i hadîsin iftiharıdır. Husûsen hadîs-i şerîf merkezli tedrîs faaliyetleriyle temâyüz etmiş; Sahîh-i Buhârî’nin, Sahîh-i Müslim’in ve sâir kütüb-i sittenin nurlu bahçelerinden devşirdiği hakîkat çiçeklerini, talebe-i ulûmuna ve hulefâsına büyük bir titizlik ve rikkatle sunmuştur.

Hazret, yalnız kendi zamânıyla yetinmemiş; kaleme aldığı mübârek eserleri, te’lîf ettiği irfân hazîneleri ve yetiştirdiği talebe ve halîfelerini, İslâm diyarının dört bir tarafına göndermek sûretiyle tedrîs ve irşâd faaliyetlerini cihan-şümul bir sûrette yaymak murad eylemiştir. Zîrâ onun nazarında ilim ve irfan, yalnız bir beldede mahpus kalamaz; her bir gönülde yeşerip her diyara şifa taşımalıdır.

Bu kıymetli silsilenin talebeleri ve halîfeleri, kimi kendi memleketlerinde, kimi sâir beldelerde, bâzen bir tekke, bâzen bir medrese, bâzen bir câmi inşâ etmek sûretiyle hizmetlerine devâm eylemişlerdir. Bu yapılar, Osmanlı Devleti’nin inkıraz devrinde, Cumhûriyet’in ilk safhalarında dahi birer ilim ve irfân merkezi olarak varlıklarını sürdürmüş; halkın rûhânî gıdasını temin, kalplerin dirilişine vesîle olmuşlardır.

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî Hazretleri’nin tesis ettiği bu ilmî, irfânî ve mânevî yol, ne salt bir tarîkat, ne sırf bir medrese, ne de yalnız bir mekteb-i hikmettir. O, hem zâhir ilimlerinde mahir bir âlim, hem bâtın yollarında müşfik bir rehber, hem de cemiyetin her hâlini gözeten bir hikmet pınarıdır. Bu yüzdendir ki, silsilesi, devranın her türlü inkılâbına rağmen sapmadan, sarsılmadan bugüne kadar feyzânını sürdürmüş, gönüllerde bâki kalmıştır. İlim, irfansız; irfan, ilimsiz olmaz. Her iki kanatla uçmayan gönül, menzile varamaz.

Gümüşhânevî Tekkesi’nin kudsî silsilesinden neş’et eden ve zamânın değişen çehrelerine rağmen feyzini muhâfaza eden bütün kollarda, her dâim Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri’ne kemâl-i muhabbet, Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’ye sadâkat ve minnet; buna mukâbil, İttihatçılara derin bir nefret ve Cumhûriyet Halk Fırkası’nın bânîlerine şiddetli bir tel‘în mevcut olagelmiştir.

Zîrâ Gümüşhânevî meşrebi, yalnızca bir tasavvuf mektebi değil, aynı zamanda adâletin, vakarın, Ümmet-i Muhammed’in izzet ve şerefini müdâfaa eden bir hizmet-i hakîkat ocağıdır. Bu silsilenin gönül erleri, Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri’nin İttihad-ı İslâm mefkûresine sadâkatle bağlı kalmış, onun tahttan indirilmesine sebebiyet veren İttihatçı fırkaya kalb-i selîm ile buğzetmişlerdir. Zîrâ bilirlerdi ki, o karanlık eller yalnız bir pâdişâhı değil, Ümmet-i Muhammed’in istikbalini de zîr ü zeber eylemiştir.

Aynı şekilde, Gümüşhânevî Tekkesi’nin sadık bendegânı, gönülden bağlı oldukları Sultan Vahîdüddîn Hân Hazretleri’ne revâ görülen zulümlere karşı da derin bir hüzün ve infial taşımışlardır. Onu vatanından eden, izzetini rencide eden ve şehâmetine halel getiren zâlimlere, kalben ve lisanen hiddet göstermişlerdir. Bu, onların adâlet ve vefâ meşreblerinin bir gereğidir.

Cumhûriyet devrinde, Halk Fırkası rüesâlarının Anadolu’nun şühedâ yurdu üzerinde tesis etmeye gayret ettikleri materyalist, ruhsuz ve İslâm’dan mahrum anlayışa karşı, Gümüşhânevî yolunun mensupları ciddî bir mücâdele vermişlerdir. Zîrâ bu toprağın mayasında iman, edeb ve hikmet vardır; taştan binâ edilen rejimler gönülleri inşâ edemezler.

Bu uğurda, zaman zaman “kazanla kaybedileni kepçeyle kurtarmak” kabilinden olsa dahi, bir feraset ve maslahat gereği Demokrat Parti’yi desteklemişler, halkın din ve diyanet üzerindeki prangalarını hafifletecek her türlü adıma duâ ve destekle refakat etmişlerdir. Halk Parti rüesalarına karşı ise, tavizsiz bir duruş ve mücâdele sergilemişlerdir. Zîrâ bu silsilenin mefkûresi şudur: “Zulme rızâ, zulümdür; mazluma vefâ, kulluğun şanıdır.”

Gümüşhânevî Tekkesi, hangi devrin hengâmesinde olursa olsun, kalbini tevhîd ile, istikāmetini adâlet ile, duruşunu vakar ile muhâfaza eylemiş; sultanlarıyla vefâsını sürdürmüş, zâlimlere ise gönülden buğzetmiştir.

● Şeyh Muhammed Efendi (Bataroğlu) (Kuddise Sirruhû)

Bu meyanda, Gümüşhânevî Tekkesi’nin kadîm irfân yolunda, din ü millet uğrunda ciddî mücâdele veren zevât-ı kirâmdan birisi de, Şeyh Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî Hazretleri’nin hulefâ-yı izâmından olan, Şeyh Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri’dir. Hazret-i Şeyh gönül menba‘ından feyz alan ve sâir beldelere nur neşretmekle memur kıldığı bu sadık halîfesine, icâzetnâmesini tevdî ederken ne zarif, ne derin bir cümleyle irşâd vazîfesini îlân eylemiştir: “Eli elim, kabûlu kabûlüm, reddi reddimdir.”

Bu kudsî kelâm, bir icâzetten öte bir îtimatnâme-i ruhânî, bir bey‘at-i bâtınî hükmünde olmuş, halîfelik vazîfesini icâzet-i mutlaka üzere teslim buyurmuştur. Bu yüksek emânetin sâhibi, Şeyh Muhammed Efendi (Bataroğlu) (Kuddise Sirruhû), tebliğ ve irşâd vazîfesiyle Trabzon’a gönderilmiş ve bu nurlu vazîfeyi kemâl-i sadâkatle îfâ eylemiştir.

Şeyh Muhammed Efendi Hazretleri, yalnız bir zâhirî ilim adamı değil; kalpleri dirilten, gönülleri ihyâ eden, ümmetin nefsanî ve dünyevî karanlıklarından kurtulmasına vesîle olan bir mürşid-i kâmil, bir arz u semâya şâhitlik eden gönül eri olmuştur. Trabzon vilâyetinde, türlü müşkilât ve musîbetlere rağmen, Gümüşhânevî Tekkesi’nin tevârüs ettiği hakîkatleri sadâkatle muhâfaza etmiş, ilim ve irfân bayrağını düşürmeden yoluna devâm etmiştir.

Hazret-i Şeyh’in, halîfesine söylediği “Eli elim, kabûlu kabulüm, reddi reddimdir” hitâbı, yalnız bir söz değil; tevhîd akidesinin ve silsile-i saâdetin birliğinin, rûhâniyetin ve edebin nişânesidir. Bu, mürşid ile müridin gönül birliğinin, hak yolundaki sadâkatin, cemiyetin ihyâsında taşınan ortak mes’ûliyetin latîf bir ifâdesidir.

Bu kutlu silsilenin her halkasında olduğu gibi, Şeyh Muhammed (Bataroğlu) Efendi Hazretleri de zamânın fırtınalarına karşı sabırla, azimle, aşk ile yürümüş; cemiyetin rûhuna nakşedilen İslâmî değerlerin muhâfazasını bir ibâdet bilmiştir. “Hak yolunun yolcusu, ne yalnızdır ne sâhipsizdir; her bir adımda, mürşidinin nefesiyle, silsilesinin himmetiyle yoğruludur.”

Mâlumdur ki, Trabzon ve havâlisi, Şeyh Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî Hazretleri’nin husûsî teveccühlerine, derin meşakkat ve emeklerine mazhar olmuş, mânâ âleminde bereket ve feyz ile yoğrulmuş müstesnâ bir diyâr-ı mübârektir. Bu nurlu belde, hem zâhir hem bâtın ilimlerinde Hazret-i Şeyh’in irşâd-ı hakîmine menfez olmuş; nice gönül ehli burada irfânın ziyâsına kavuşmuştur.

Gümüşhânevî Hazretleri Trabzon’un mânevî mîrâsını ihyâ etmek yolunda, hususan tasavvuf ve hadîs ilmi sahasında fevkalâde bir gayret-i celîle sergilemiş, mübârek elleriyle yetiştirdiği pek çok talebesine icâzet-i şerîf tevdî buyurarak, irşâd ve tedrîs vazîfelerini emânet etmiştir. Bu talebelerden bâzısı, kendi memleketlerinde, bâzısı ise sâir diyarlarda, ilim ve irfân meşalesini taşımış, Gümüşhânevî mektebinin zarif üslûbunu ve kadîm hikmetini asırlara mirâs bırakmıştır.

Trabzon vilâyeti, Hazret-i Şeyh’in nazarında yalnızca bir şehir değil; bir irfân ocağı, bir feyz menba‘ı, bir tevhîd beldesi hükmünde idi. Bu bölgenin insanları, gerek nezâket ve zerâfetleriyle gerekse ilim ve tasavvufa olan muhabbetleriyle her dâim Hazret-i Şeyh’in teveccühüne mazhar olmuşlardır. Ne güzel buyurmuşlardır ki: “İlim, gönüllere nakşolunmadıkça kemâle ermez. Gönüller de aşk ile yanmadıkça hakîkatin nûruna kavuşamaz.”

Bu düstur ile Trabzon’da verilen her bir icâzet, yalnız bir ilim nişânesi değil; aynı zamanda Gümüşhânevî meşrebinin her devirde yaşaması, yeşermesi ve fütûhâtını sürdürmesi için birer tohum mesâbesinde olmuştur. Bu tohumlar, zamânın fırtınalarına rağmen kök salmış; hem zâhir ilimleri hem bâtın edebini cemeden bir medeniyet-i ruhâniyye inşâ etmiştir.

Bu sebeble Trabzon ve civârı, Gümüşhânevî Tekkesi’nin nurlu haritasında müstesnâ bir yer işgal eder; hâlâ da bu ma’nâ silsilesinin ince telâkkîleri, gönül ehlinin yollarına ışık tutar. Hazret-i Feyzi Efendi de bu hikmet kapısını aralayarak, kıdemli halîfesi olan Şeyh Muhammed Efendi Hazretleri’ni, Trabzon ve havâlisine irşâd vazîfesiyle göndermiştir. Bu nurlu vazîfe, yalnız bir tebliğ memuriyeti değil; aynı zamanda Gümüşhânevî meşrebinde bir emânet-i azîmdir. Zîrâ her halîfe, Hazret-i Pîr’in gönül menba‘ından içen bir kandildir; her gönderilen irşâd eri, karanlıkta yol arayan gönüllere nur taşıyan bir sâliktir.

Şeyh Muhammed Efendi Hazretleri gönlü Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri’ne kemâl-i muhabbetle meftûn, hizmet ve sadâkatte daim, irşâd ve himmette ehemmiyyetli bir zât-ı âlîcenâbdır. Hazret-i Şeyh, Sultan Abdülhamîd Hân devr-i şerîfinde, 1890 senesinde, Trabzon Vilâyeti’nin Akçaabat Kazâsı’na bağlı, eski nâmıyla Sanga, yeni namıyla Zaferli Köyü’nde dünyâya teşrif buyurmuşlardır.

Rabbânî bir fıtrat ile müzeyyen olan Hazret, daha nâmütenâhî yaşlarda, on yaşlarında iken medrese tedrîsatına intisâb ederek ilim yoluna revân olmuştur. Gönlünde yanan ilim aşkı ve hikmet ateşi, onu her dâim hakîkatin peşinde yürümeye sevk eylemiştir. Ne var ki zamânın hengâmeleri, bilhassa Ruslar’ın Trabzon’u işgali gibi meşakkatli hadiseler, Hazret’in yolunu kısa bir müddet kesmiş; bu münasebetle Trabzon-Savransa bölgesinde askerliğini îfâ ederek, vatan vazîfesini bihakkın yerine getirmiştir.

Askerlik hizmetinden sonra, içindeki sönmeyen ilim ve irfân aşkı kendisini Dersaâdet-i İstanbul’a, yâni pâyitahtın gönül ve hikmet merkezi olan Süleymâniye Medresesi’ne celbetmiş, burada yedi sene müddetle aşk ile, gayret ile, sabır ile medrese tedrîsâtına devâm etmiştir. Bu yedi yıllık ilmî seferberlik netîcesinde, tam bir muvaffakiyetle icâzet-i tâmme alarak mezun olmuş, zâhir ve bâtın ilimlerinde derinleşmiş bir âlim-i rabbânî olmuştur.

Hazret-i Şeyh’in ilmî terbiyesini yalnızca bir ilim mektebi değil, aynı zamanda Gümüşhânevî meşrebinin rûhâniyet ve edeb iklimi de şekillendirmiştir. Zîrâ onun gönlünde Sultan Abdülhamîd Hân’a duyduğu muhabbet, yalnız bir siyâsî sadâkat değil; aynı zamanda ümmetin izzetine ve İslâm birliğine duyulan derin bir vefânın tezâhürü idi.

Şeyh Muhammed Efendi Hazretleri, bu kutlu usûlü ve silsile-i aliyye’yi bihakkın yaşatarak hem kendi devrinde hem de sonrasında gönüllerde bir yıldız gibi parlamaya devâm etmişti.

Bu nurlu devrede, mürşid-i kâmil olan Şeyh Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri gönül ehli talebesi Şeyh Muhammed Efendi Hazretleri’ne iltifât buyurarak şöyle fermân eylemişlerdir: “Evlâdım, sen çık, İstanbul’u gez dolaş, hastalara oku!”

Bu latîf hitâb, mürşid-i azîmin, talebesinin nefeslerindeki bereket-i ledünniyyeyi sezmiş ve bu bereketin cemiyete şâmil olmasını arzulamış olduğunun nişânesidir. Zîrâ irşâd yolu, yalnız dergâhların serin gölgesinde değil, gönüllerle ve hayât-ı içtimâiye ile iç içe bir seferberliktir.

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî Hazretleri’nin halîfelerinden olan ve Tekirdağ diyarında mazhariyet bulan Mustafa Feyzi Efendi Hazretleri, seyr ü sülûk mertebelerini kemâl-i mükemmeliyetle ikmâl ettirdikten sonra, bu sadık ve sâdık talebesi Şeyh Muhammed Efendi’yi hilâfet-i mutlakâ ile şereflendirip, irşadla memur eylemiştir.

Hazret-i Mustafa Feyzi Efendi’nin tensîbi mucibince, 1925 senesinde, Şeyh Muhammed Efendi Hazretleri, bir vakit ayrıldığı Trabzon diyarına, hususan Zaferli Köyü’ne yeniden avdet etmiş ve orada irşâd vazîfesine başlamıştır. Bu avdet, yalnız bir mekân değişikliği değil; Gümüşhânevî meşrebinin Karadeniz’de yeniden neşv ü nemâ bulması, gönüllerin ihyâsı ve ruhların dirilişi için İlâhî bir tecellî olmuştur.

Hazret-i Muhammed Efendi mürşidinin iltifâtını ve vazîfeye memuriyetini can ü gönülden benimseyerek, hem zâhirî ilimlerde hem de bâtınî terbiyede kemâl-i gayret göstermiş; ilm-i ledünnî ve hikmet-i rabbâniyye ile nice gönülleri aydınlatmıştır. Ve yine mâlumdur ki, irşâd bir emânet, hilâfet bir mes’ûliyet, nefes bir feyz menba‘ıdır. Bu kutlu yol, Şeyh Muhammed Efendi Hazretleri’nin gayretiyle, Trabzon’un mübârek topraklarında, zâhir ile bâtın arasında dengeli bir nur menziline dönüşmüştür.

Malûmdur ki, hicrî 1343, mîlâdî 1925 senesinde, nevzuhur rejimin icrâsıyla, tekke ve zâviyelerin kapatılması ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun yürürlüğe konulmasıyla, asırlardır Ümmet-i Muhammed’in gönüllerini nurlandıran tekke ve medrese hizmetleri cebr-i kânûnî ile men‘ olunmuş idi. Bu meşûm kararlar, yalnız binaları değil; rûhânî hayatı, irfân yolunu ve ictimâî dengenin en mühim direklerini de derinden sarsmıştır.

Bu kasvetli devirde, ehl-i tarîke karşı tarassud ve hücumlar şiddetle artmış, sadık sâlikler, hatm-i hâcegân meclislerini dahi geceleyin, gizlice ve ihtiyatla îfâ etmek mecburiyetinde kalmışlardır. Zîrâ bilinir ki, zalimlerin zulmü ne kadar artarsa artsın, halk-ı tarîk aşkından ve edebinden bir zerre eksiltmez.

İşte bu karanlık günlerde, Şeyh Muhammed Efendi Hazretleri de, irşâd hizmetlerinin ilk safhasında, köyünde bulunan mütevâzi tekkesinde tarîkat meclislerini idame etmekte idi. Ancak zamânın ağır şartları ve merhametsiz baskıları netîcesinde, bu hizmetlerini daha sonra, mürîdânının Akçaabat merkezinde inşâ etmiş oldukları bir dergâh-ı manevîde, mahfî vechile sürdürmüştür.

Gece vakitlerinde icrâ olunan hatm-i hâcegân ve sohbet meclisleri, zâhiren sessiz ve gizli olsa da, bâtınen bir bir feyz seli, bir nur ziyâsı olarak devâm etmiştir. Hazret-i Şeyh, her ne kadar devrin mütecâviz elleri tarafından zâhiren men‘ edilmişse de, mâneviyât yolunda, ilim ve irfân meşalesini aslâ söndürmemiş, ümmetin gönüllerinde Hakk aşkını diri tutmuştur. Şeyh Muhammed Efendi Hazretleri, bu kutlu yolun neferi olarak, her dâim sadâkatle, edeble ve sebatla hizmete devâm etmiş; geceleri nurlandıran, gönülleri ihyâ eden bir irfân yıldızı olarak târihe mâl olmuştur.

1925 sonrası Türkiye'sinde tekke ve zâviyelerin kapatılması, dinî hayat üzerinde ciddi bir kırılma yaratmış; tarîkatlar, meşâyih ve bağlıları uzun yıllar boyunca resmî baskı ve denetim altında varlıklarını sürdürmeye mecbur bırakılmışlardır. Bu süreçte birçok mürşid, geleneği koruma çabasıyla daha mahfuz, daha içe dönük bir yol izlemiş; zâhirde suskunluk, bâtında ise faaliyetlerine devâm etmişlerdir.

Bu dönemin öne çıkan isimlerinden biri olan Şeyh Muhammed Efendi, irşâd faaliyetlerini, döneminin siyâsî ve toplumsal baskılarına rağmen sürdürmeye çalışmıştır. Ancak onu farklı kılan hususlardan biri, zamânın siyasal aktörleri ve dinî kimlikleri arasındaki ilişkiyi çok dikkatli bir basîretle okumasıdır. Kendisine, İttihatçıların büyük bir hürmetle arka çıktığı, siyâseten etkili bir âlimin resmi gösterildiğinde verdiği “Bunun gözleri daha îmân etmemiş” cevâbı, bu basîretin bir tezâhürüdür.

Bu söz, birkaç açıdan dikkate değerdir: Bir Yüzden Hâl Okuma Geleneği: Tasavvuf ehli arasında “sîma”dan hâl okuma, bâtınî işâretleri kavrama geleneği öteden beri vardır. Bu yaklaşımda, insanın kalbindeki hâl, yüzüne, gözlerine akseder. Şeyh Muhammed Efendi’nin bu sözü, bu geleneğin bir yansımasıdır. O, söze dökülmeyen, fakat kalpte yansıyan durumu işâret etmektedir.

Siyasi Pozisyonların İtikadî Yansıması: Bu olay, Şeyh Efendi’nin sâdece mânevî bir terbiye ehli değil, aynı zamanda dönemin siyâsî kamplaşmalarını, özellikle İttihat ve Terakkî çizgisinin dine ve hilâfete yaklaşımını çok net kavradığını da gösterir. Burada işâret edilen zat, o dönemin popüler İslâmcı görünümündeki, fakat politik güç sâhiplerinin yönlendirmesine açık bir hatip tipolojisidir. Bu eleştiri, klasik tarîkat çizgisinin “devletin değil, hakîkatin yanında” olma tavrının da bir tezâhürüdür.

Tövbe ve Değişim Algısı: İlgili zatın sonrasında nâdim olup meşâyih-ı kirama intisabı, tasavvuf geleneğinde değişimin ve tövbenin mümkün olduğuna olan inancı gösterir. İlk tavrın eleştirilmiş olması, kişinin bütünüyle reddedildiği anlamına gelmez; değişim her zaman mümkündür. Bu yönüyle, tasavvufun sert bir “dışlama” yerine, hâli eleştiren ama kapıyı açık tutan çizgisi görülür.

Sükût Siyaseti ve Koruma Refleksi: Şeyh Muhammed Efendi’nin o kişinin adını ifşâ etmekten imtina edilmesi, tasavvuf meşrebinin ihtiyat ve ifşadan kaçınma refleksinin bir örneğidir. Bu tür durumlarda şahıstan çok hâl eleştirilir, kapı dâimâ açık bırakılır. Bu tavır, sosyal bütünlüğü koruma ve kavgaya değil, irşada alan açma kaygısının ürünüdür.

Bu söz ve tavır, dönemin siyâset-din ilişkilerindeki hassas dengeyi; meşâyih sınıfının siyasal yönelimlere karşı temkinli, fakat hakîkate bağlı duruşunu; bireysel değişimlere kapı aralayışını ve sosyal kargaşadan kaçınma ilkesini bir arada barındırır.

Şeyh Muhammed Efendi Hazretleri, yaşadığı dönemde Sultan Abdülhamîd Hân Hazretleri’ne derin bir muhabbet besleyen, buna mukabil İttihat ve Terakkî çizgisinin devamı olarak telakkî ettiği Cumhûriyet dönemi tek parti idâresini tasvip etmeyen bir çizgide durmuş bir sûfîdir. Bu tutumu, yalnız bireysel bir siyâsî tavır değil, aynı zamanda Gümüşhânevî mektebinin köklerine sadık kalma irâdesinin bir tezâhürüdür. Zîrâ Gümüşhânevî geleneğinde, devletin bekāsı kadar, ümmetin mânevî izzetinin korunması da bir vecibedir.

Bu muhâlif ve temkinli duruş, dönemin siyâsî ortamında haset ve ihbar mekanizmalarını harekete geçirmiş, Şeyh Hazretleri defaatle şikâyet edilmiş, ancak buna rağmen irşâd hizmetlerinden vazgeçmemiştir. Bu durum, Cumhûriyet’in erken yıllarında dînî hayâtın ne derece baskı altında tutulduğunu ve tasavvufî kimliklerin nasıl bir toplumsal gerilim hattında yaşamaya mecbur bırakıldığını gösterir.

Bu târihî arka plan içinde, aziz ağabeyim merhûm Kadir Mısıroğlu’nun bizzât aktardığı hâtıra, hem dönemin sosyal psikolojisini hem de dinî-tasavvufî geleneğin halk üzerindeki etkisini anlamak bakımından kayda değerdir. Kadir Mısıroğlu’nun muhtereme vâlidesi Hacı Sâriye Hanım, Gümüşhânevî Tekkesi’nin Trabzon kolundan Şeyh Muhammed Efendi Hazretleri’ne intisaplı bir hanımdır. Onun bizlere anlattığı şu ibretli hâtıra, dönemin yasak ve baskı atmosferini çarpıcı şekilde gözler önüne serer:

“Tekkeler yasaktı, annemle berâber geceleri Şeyh Muhammed Efendi Hazretleri’nin hatmesine askere yakalanmamak için gizlice, karanlık yollardan giderdik. Işık yoktu. Annemin eteklerinden gökkuşağı gibi rengârenk nur döküldüğünü, yolumuzu aydınlattığını gördüm. ‘Anne bu nedir?’ dedim. ‘Sus, sus’ dedi. Annem Şeyh Muhammed Efendi Hazretleri’ne intisaplı veliyye bir hanımdı. Bu kerâmetini bizzât gördüm.”

Bu hatıranın analizinde birkaç önemli boyut öne çıkar: Hatme-i hâcegân gibi asırlık bir tasavvuf geleneği, artık gizli yürütülen bir faaliyet haline gelmiştir. Bu, bir toplumun dinî hayâtında ciddî bir kesinti ve travma yaşandığının işâretidir. Katılımcılar, sâdece inançları doğrultusunda bir ibâdet için dahi fiziksel tehlike ve yasal baskılarla yüz yüzedir.

Geceleri karanlıkta, gizlice yürütülen hatme meclisleri, resmî ideoloji ile halkın dinî aidiyeti arasındaki derin gerilimi sembolize eder. Bu gerilim, Türkiye’nin erken Cumhûriyet döneminin karakteristik toplumsal çatışmalarından biridir. Bu hatıra, hem Gümüşhânevî silsilesinin direncini, hem tasavvufun sosyal hayatta var olma mücâdelesini, hem de bireysel inanç deneyimlerinin nasıl aktarılıp sonraki nesillere mâl olduğunu gösteren değerli bir örnektir.

Cumhûriyet’in bidâyet devrinde inkılâbların birbiri ardınca vukû bulduğu, mektepler vâsıtasıyla ecdâd-ı kirâmın ve din-i mübînin menfî bir sûrette telkîn edildiği o karanlık hengâmelerde, halkın gönüllerinde derin bir korku ve tereddüt peydâ olmuş idi.

Mekteplerde terennüm ettirilen “Bugün 23 Nisan, târihin dönüm günü; kan içici sultânın, hakanın ölüm günü” gibi mısralar, yalnızca bir şiir değil, bir hâfıza kıyımı, bir inanç yıkımı teşebbüsü idi. İşte bu menfi iklimde, merhûm Kadir Mısıroğlu’nun muhtereme validesi ve pederi, evlâtlarının bu telkînatın tesiriyle imanlarına halel gelmesinden korkarak mektebe göndermeme kararı almışlardı.

Lâkin bu noktada, basîret ve firâset sâhibi olan mürşid-i kâmil Şeyh Muhammed Efendi Hazretleri devrin zorluklarına rağmen hikmet ve itidal üzere bir yol göstermiş ve şöyle buyurmuşlardır: “Korkmayın, onu mektebe gönderin. İnşâallâh büyük adam olacak; ileride dine ve ecdâda büyük hizmetler edecektir.”

Bu kelâm-ı latîf, yalnız bir teselli değil, aynı zamanda ilmin, irfânın ve terbiye-i mâneviyyenin îmânı koruyucu kudretine işâret eden derin bir hikmettir.

Zîrâ Hazret-i Şeyh, zamâna ve devrin cereyânına kapılmaksızın, hakîkatin muhâfazasının kalpteki istikāmetten geçtiğini bilmekte ve asıl olanın gönül dünyâsının selâmeti olduğuna dikkat çekmektedir. Bu tavır, Gümüşhânevî mektebinin her dâim mutedil, hikmetli ve basîretli duruşunun müşahhas bir tecellîsidir.

Merhûm Kadir Mısıroğlu bu husuta şöyle buyurdular: “İşte Hazret-i Şeyh Muhammed Efendi Hazretleri’nin bu basîretli telkîni üzerine, muhtereme validem ve pederim tereddütlerini bertaraf ederek beni mektebe göndermeye karar verdiler. Zîrâ bilirlerdi ki, bir velînin sözü, kalb-i selîmin tasdikidir; o sözde sır ve hikmet saklıdır. Bu inâyet ve irşâd sâyesinde ben de zâhiren ilim yoluna revân oldum. Bugün, acz ile îtirâf ederim ki, hizmet yolunda ne yaptıysam, dine ve ecdâda ne şekilde hizmet ettiysem, bunda Hazret-i Şeyh’in azîm bir hissesi, feyzi ve duâ nefesi vardır..”

Merhûm Kadir Mısıroğlu “Geçmiş Günü Elerken” adlı eserinde Şeyh Muhammed Efendi Hazretleri’ni, o büyük velîye çektirilen sıkıntıları şöyle anlatmaktadır:

“Şeyh Muhammed Efendi İstanbul’da okumuş tam bir medreseli hocaydı. Pek, öyle dünyâdan habersiz hocalardan değildi. Şerîatın ilğâsından îtibâren olup bitenleri zâhiren ve bâtınen iyi bir şekilde tahlil edebiliyordu. Bu sebeple 1946 seçimlerinde müridlerine Halk Partisi’ne karşı çalışmalarını emretmişti. Bu sebeple evi basılmış, hatm-i hace yapmakta iken birkaç mürîdi ile yakalanıp hapsedilmiş, sonra davaları Giresun Ağır Cezâ Mahkemesi’ne kaldırılmış, oradan da berâatle netîcelenmişti. O zaman mahallî gazetelerde Dp ve Chp’liler arasında Şeyh Muhammed Efendi vesîlesiyle münakaşalar yer almıştı. Annemin ders aldığı Şeyh Muhammed Efendi’nin köyden şehre indiği günlerin gecelerinde el fenerleri ile mahalleler arasında endişeli ve eve kaçamak gidip gelmeler olur ve hatm-i haceler yapılırdı. Annem bu korkulu toplantılara beni de götürürdü.

Muhammed Efendi Botonoz Köyü’nde otururdu. Fakat şehirde hayli müridi vardı. Annem de onlardan biriydi. Şeyh Muhammed Efendi’nin müridleri sonradan Demokrat Partiyi destekledikleri için iftirâlara uğramış ve Ağır Cezâ Mahkemelerinde taht-ı muhakemeye alınarak hapsedilmiş bulunan bu mübârek zattan, yaşımın küçüklüğüne rağmen pek çok istifâde etmişimdir. Ondan ve onun ümmi olmasına rağmen kalp gözü açık mürîdi Kalaycı Ali Efendi’den!”-

● Hacı Hâfız Mehmed Esad Efendi (Rahimehullâh)

O kudsî silsilenin parlayan yıldızlarından biri olan Hacı Hâfız Mehmed Esad Efendi mürşid-i ekmeli Şeyh Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî Hazretleri’nin tertemiz tarîkinde yetişmiş, zâhir ve bâtın ilimleriyle mücehhez kılınmış, ilim, edeb ve irfanla süslenmiş bahtiyar bir zât-ı âlîcenâbdır.

Hem Kur’ân-ı Hakîm’in hâfızı, hem hat sanatının erbâbı, hem de Gümüşhânevî meşrebinin mânevî terbiyesinde kemâle ermiş bir irfân neferidir. Hazret-i Hâfız Mehmed Esad Efendi, yalnız satırlarda değil, sadırlarda da ilmi yerleştirmiş; gönüllere mânevî diriliş üfleyen bir hizmet ehli olarak devrinde temâyüz eylemiştir. Zîrâ Gümüşhânevî mektebi, yalnız akılları değil, kalpleri de ihyâ etmekle maruftur ve bu meşrebin müstesnâ temsilcilerinden biri de, hiç şüphesiz, bu mübârek zât olmuştur.

Aslen Trabzon vilâyetinin mübârek beldelerinden olan Hacı Hâfız Mehmed Esad Efendi feyz-i İlâhî ile müzeyyen, nezih bir hânedânın evlâdıdır. Peder-i âlîleri, Hacı Mûsâ Paşa Câmii’nin imamı ve mütevellisi, aynı zamanda ulemâ ve hattâtîn sınıfının mümtaz zevâtından, kıraat ilminin ser-firâzlarından Reîsü’l-Kurrâ Mîrzâde Hasan Rüştü Efendi Hazretleri’dir. Bu necip silsileden gelen Hazret-i Mehmed Esad Efendi, mîlâdî 1272, hicrî 1273 (1856) senesinde, Trabzon’da dünyâya teşrif buyurmuşlardır.

Hem zâhirî ilimlerde hem sanat-ı hattâ terbiye edilerek, genç yaşta Kur’ân-ı Kerîm’i hıfzetmiş, mukaddimât-ı ulûmu ikmâl etmiş ve zarif kalemiyle sülüs ve nesih hatlarını meşk ederek ilim, irfân ve san‘atı cem eyleyen bir şahsiyet olarak temâyüz etmiştir. Bu mübârek soy ve ilim mîrâsı, kendisini yalnız bir zâhir âlimi değil, aynı zamanda Gümüşhânevî mektebinin rûhâniyetini taşıyan bir gönül eri kılmıştır.

Henüz nâmütenâhî yaşlarda iken, fıtrî zekâsı, derûnî gayreti ve sadık azmiyle peder-i muhtereminden Kur’ân-ı Azîmüşşân’ı hıfz eyleyerek, mukaddimât-ı ulûmda derinleşmiş, zâhirî ilimlerin kapısını aralamaya muvaffak olmuştur. Sâdece ilim ile iktifâ etmeyip, aynı zamanda sülüs ve nesih hatlarında meşk ederek, kalem erbâbı arasında dahi temâyüz etmiş, san‘atın zerâfetiyle ilmin vakarını cem eylemiştir. Bu hem zâhirî hem san‘atî terbiyesi, ona yalnız gönüllerde değil, kitabelerde de muteber bir makâm ve dâimî bir hatıra ihsân eylemiştir. Zîrâ mâlûmdur ki, kalem, âlimin dilidir; satırlara dökülen her harf, gönül âleminde bir nişâne, bir hatıradır. Hazret-i Mehmed Esad Efendi de bu kudsî istikāmetiyle hem ilme hem san‘ata hizmette iz bırakmıştır.

Bilâhere, tahsilini kemâle erdirmek, zâhir ve bâtın ilimlerinde yüksek derecelere nâil olmak arzusuyla Dersaâdet-i İstanbul’a yönelmiş; orada devrinin irfân güneşi, meşâyih-i izâmın ser-firâzı olan Şeyh Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî Hazretleri’nin nurlu dergâhına iltica eylemiştir. Hazret-i Gümüşhânevî’den bizzât ilmiyye icâzeti alarak, yalnız satırlarda değil, sadırlarda da kemâle ermiş; zâhirî ilmin yanı sıra irfân-ı ledünnî ile de müşerref olmuştur. Bu yüce icâzetle memleketine rücû ederek, ilim, irfân ve hizmet yolunda kemâl-i gayretle seyr ü sülûk eylemiş; hem halkın zâhirine hem bâtınına feyz ve nur taşımıştır. Zîrâ bilinir ki, bu yolun yolcusu için ilim bir kandil, irfân bir sır, hizmet ise hakîkatin kapısıdır.

Bu necip zât-ı muhterem, hem ilmî dirâyeti hem de Kur’ân tilâveti ve hat san‘atındaki maharetiyle, Gümüşhânevî meşrebini Trabzon diyârında bihakkın temsil eylemiş; halkın mâneviyâtına âdetâ bir ruh üflemiş, gönülleri ihyâ ederek talebe ve mürîdân yetiştirip irşâd halkasını dâim kılmıştır.

Hem zâhirî ilimlerde hem bâtınî terbiyede mümtaz bir mevkie sâhip olan Hazret-i Mehmed Esad Efendi, bu kadîm usûlün hakkını veren, tarîkat ve şerîatın kemâl-i edeble cemini gösteren nadîde bir ârif-i billâh olarak gönüllerde yer etmiş; izzet, vakar ve tevâzu ile ömür sürmüş; hizmetiyle, ilmiyle ve edebiyle hem zamânına hem sonrakilere bir numûne-i imtisal olmuştur. Zîrâ mâlumdur ki, asıl olan kalplerde iz bırakmaktır; zâhir elbet fânîdir, lâkin hakîkat bâkîdir.

Hacı Hâfız Mehmed Esad Efendi peder-i muhteremleri gibi, Trabzon Hacı Mûsâ Paşa Câmii’nin mütevellisi sıfatını haiz bulunmuş, bu vazîfeyi kemâl-i edeb ve sadâkatle deruhte eylemiş ve ömrünün ekseriyetini bu mübârek beldede ikāmet ile geçirmiştir.

Hem ilm-i zâhir hem bâtın terbiyesi ile meşgul olmuş; ilmi, irfânı ve zarif san‘atıyla temâyüz ederek, devrinde hattat-ı mümtaz bir şahsiyet olarak hüsn-i kabûl görmüştür. Bu kutlu meşrep ve edeb-i âlî, ona yalnız zâhirde değil, gönüllerde de bir makâm-ı azîz ihsân etmiş; vakâr, tevâzu ve hizmet ile yoğrulmuş bir ömürle, Gümüşhânevî silsilesinin kadîm güzergâhında yürüyerek, hem halkın hem Hakk’ın rızâsını celbetmiştir. Zîrâ mâlûmdur ki, hakîkî ulemâ, ilmiyle amel eden ve cemiyete rehberlik edenlerdir.

Lâkin zamânın çalkantılı devrinde, bilhassa Umûmî Seferberlik nâmıyla mâruf olan Harb-i Umûmî hengâmesinde, zuhûr eden zarûret üzerine, Merzifon beldesine hicret etmek mecburiyetinde kalmış; burada, takdîr-i ilâhînin muktezâsı olarak, 1332/1914 senesinde dâr-ı bekāya irtihâl eylemiştir.

Ömrünün tamâmını ilim, irfan, hizmet ve edeb ile geçiren bu bahtiyar zât, böylece dünyâ imtihanını tamamlayıp Rahmân’ın huzûruna göçmüştür. Cenâb-ı Hakk, ruh-ı pâkini rahmet-i vâsiasına gark, menzilini makâmât-ı ulyâ eylesin. Zîrâ bilinir ki, sadıkların ölümü yokluk değil, vuslatın en saf, en hakîkî mertebesidir.

Hazret-i Hâfız Mehmed Esad Efendi’nin yalnız ilim ve irfânıyla değil, aynı zamanda kalem kudretiyle de ardında bâkî izler bıraktığı mâlum ve musaddaktır. Zîrâ o, ilimle kalemi, zâhir ile san‘atı birleştiren nadîde bir zât-ı âlîcenâbdır. Nitekim, Trabzon’un gözde mâbedlerinden olan, târih ve maneviyatla yoğrulmuş İskender Paşa Câmii’nde müşâhede olunan ve hâlâ vakâr ve mehâbet ile ayakta duran İsm-i Celâl, İsm-i Nebî, Çehâr-Yâr-ı Güzîn ve Haseneyn (Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin) isimlerini havi müzehheb levhâlar, bizzât Hazret-i Esad Efendi’nin mübârek kalem-i kudretinden sâdır olmuştur. Bu zarif hat eserleri, yalnızca bir san‘at nişânesi değil; aynı zamanda bir îmân şahidi ve bir irfân mîrâsı olarak, asırlara meydan okuyan birer mânevî kitâbe hükmündedir. Zîrâ biliriz ki, kalemden dökülen her harf, gönül ehli nazarında bir duâ, bir niyâz, bir vuslat işâretidir.

Bu latîf ve kudsî eserler, Hazret-i Mehmed Esad Efendi’nin yalnızca zâhirî bir hattat değil; harflerin sırlarına vâkıf, her harfi bir nur menba‘ı bilen bir gönül sanatkârı olduğunun parlak bir bürhânıdır. Zîrâ o bilir ve yaşardı ki, her bir harf, Hakk’ın tecellîsidir; her bir nakış, gönüllere dokunan bir irşâd pınarı, bir rahmet nefesidir. Hazret’in mübârek kaleminden sâdır olan hatlar, yalnız gözlere değil, gönüllere de nakşolmuş; zâhirin ötesinde, bâtın âleminde de mânevî izler bırakmıştır.

Bu nurlu hâtıra, Gümüşhânevî silsilesinin, ilim, irfân ve san‘atı nasıl bir mütekâmil bütünlükle cemettiğinin zarif ve bâkî bir şahididir. Her bir harfi bir duâ, her bir çizgisi bir niyaz hükmünde olan bu eserler, Trabzon’un mânevî haritasında, Hazret-i Mehmed Esad Efendi’nin adını bir hizmet yıldızı gibi parlatmakta ve asırların ötesine taşımaktadır. Zîrâ mâlumdur ki, hakîkî san‘at, zamânın ve mekânın ötesine geçer; ruhlara işleyen bir hakîkat olur.

● Hasan Rüştü Efendi Hazretleri

Gümüşhânevî Hazretleri’nin Hasan Rüştü Efendi gibi Trabzon bölgesinde yetiştirdiği birçok mücazı vardır. Onun Karadeniz’e, hususen de Trabzon bölgesinde husûsî teveccühte bulunduğuna vâkıfız.

Ne yazıktır ki, Pâyitaht-ı İstanbul’da, mânevî dirilişin ve irfân ışığının asırlardır parladığı Merkez Gümüşhânevî Tekkesi dahi, Halk Partisi’nin gadrinden nasîbini almış, zamânın acı ve hoyrat rüzgârlarına mâruz kalmıştır. Şeyh Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî Hazretleri’nin vakfiyesinde sarâhatle beyân olunduğu vechile, tekkelerin kapatılmasına kadar bu mübârek dergâhın şeyhleri tarafından irşâd vazîfesi, kadîm usul ve edeb-i tarîkat üzere sürdürülmüş; halkın gönülleri bu mânevî menba ile beslenmiştir.

Lâkin Cumhûriyet devrinde, bilhassa 1942 senesine kadar, bu nurlu mekânın tekke binaları, maatteessüf, âdetâ târihinden intikam alınırcasına bir muâmeleye tâbi tutulmuş; mescid kısmı hâriç olmak üzere, İstanbul Vâliliği’nin jandarma yatakhânesi ve elbise deposu olarak istîmâl edilmiştir. Bu hâl, yalnızca bir mekânın değil, bir mânevî silsilenin, bir kültürün ve bir milletin rûhâniyetinin de tahfîf ve tazyîk altına alındığını göstermektedir.

Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin Mektubu

Hazret-i Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn (Kuddise Sirruhû) tarafından kaleme alınmış olan ve mânâ denizinin incilerini ihtivâ eden pek kıymetli bir mektubun satır aralarında gizlenmiş hikmetleri arz eylemek isterim. Bu mektup, yalnız akıl gözüyle değil, gönül gözüyle de okunmaya lâyık bir cevherdir.

Gümüşhânevî Hazretleri mektubunun evvelinde her dâim olduğu gibi “Bismillâhirrahmânirrahîm” ile söze başlar. Onun kaleminden dökülen her harf, Kelâm-ı Kadîm’in nûruyla süslenmiş, her kelimeye zikrullâh ın inceliği sinmiştir. Mektubunun ilk satırlarında, bu fânî âlemin bir imtihan menzili olduğunu, dünyâ sevgisinin ise kul ile Hakk arasında bir perde teşkil ettiğini beyân buyurur.

Hazret, talebelerine ve mürîdânına hitâben, kalb safvetinin, nefs tezkiyesinin ve ahlâk-ı Muhammedî'nin zarûrî olduğunu vurgular. Buyurur ki:“Kim ki kalbini masivadan tenzih eyleyip, aşk-ı İlâhî ile mâmur kılar, işte o kimse hakîkî saâdete nâil olur.”

Mektubun orta kısmında, sabrın, şükrün, mücahedenin ve zikrin ehemmiyetine vurgu yapar. Gümüşhânevî Hazretleri, dünyâ ehline aldanmamayı, her hâlükârda Hakk’a tevekkül ve teslîmiyet göstermeyi öğütler. Sözlerinde derin bir tevhîd ahlâkı, İlâhî muhabbet ve mahlûkāta şefkat pınarı akar.

Özellikle şu ifâdesi, bu mektubun kalbini teşkil eder: “Hâsıl-ı kelâm, talib-i hakîkat olan her kişi, ilimle ameli, zâhir ile bâtını, edep ile hikmeti cem eylemelidir. Aksi takdirde, ilim dağarcığı dolu olsa da, kalp çıplak kalır.”

Hazret-i Gümüşhânevî mektubunun nihâyetinde, muhabbete, birliğe ve ihlâsa dâvet eder. Der ki: “Ey gönül eri! Elinde, dilinde, kalbinde tevhîd sancağını dâim tut! Nefsinin esiri değil, Rahmân’ın yolcusu ol!”

Her kelimesi ruhlara şifa, her cümlesi gönüllere vuslat çağrısı olan bu mektup, yalnızca bir hitâb değil; bir irşâd mektubu, bir hikmet pusulasıdır. Gümüşhânevî Hazretleri’nin bu kıymetli mektubu, gönül ehli için dâimâ bir feyz ve mârifet menba‘ıdır. Gümüşhânevî Hazretleri’nin yazdığı çok kıymetli bir mektubun ihtivâ ettiği hikmetleri sizlere arz ediyorum.

Gümüşhânevî Hazretleri, evvelen şerîatte bulunan makamları beyân eder. Bu beyanın esasını, tevhîdin kabulü ve ikrârı teşkil eder. Zîrâ şerîat kapısından giriş, ancak Allâh-u Te‘âlâ'nın birliğini tasdik ile mümkün olur. Bunun akabinde, tahâret, ibâdet, helâl-haram gibi ahkâm-ı dîniyye detaylandırılır.

Şeriatta Bulunan Makamlar:

Tevhîd Îtikādı:

Şüpheden, inkârdan ve körü körüne taklitten uzak durarak, Cenâb-ı Hakk’ın varlığına ve birliğine ve Hazret-i Muhammed Mustafa (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in risâletine sarsılmaz bir îtikād ile îmân etmek.

Sünnet ve Ehl-i Sünnet Yolu: Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîflerde beyân olunan vâcib ve sünnetleri yerine getirmek; ehl-i sünnet vel-cemâat yoluna tâbî olmak.

Tahâret: Abdest ve guslün edâsıyla bedenî nezâfeti muhâfaza etmek.

İbâdetlerin Îfâsı: Namaz, oruç, hac, zekât ve kurban gibi dînî vecîbeleri, erkân ve edeplerine muvâfık bir sûrette edâ etmek.

Helâl Lokma: Helâl kazanç ile meşgul olmak, helâl olan rızıkları tercih etmek ve sâhip olunan nimetlerden ihtiyaç sâhiplerini de istifâde ettirmek.

Haramdan Sakınmak: Haram olan her türlü fiil ve lokmadan ictinâb etmek; nikâhı esas bilmek, fuhşiyât ve zinâdan uzak durmak.

Küfür, Bidat ve Sapkınlıktan Uzak Durmak: Küfre, bidate ve her türlü dalâlete karşı uyanık bulunmak; amel, ahlâk ve itikadda ehl-i sünnet üzere sâbit kadem olmak.

Merhamet ve Zulümden Kaçınmak: İnsan olsun, hayvan olsun, yaratılmış her bir cana karşı merhametli olmak, aslâ zulmetmemek, bilhassa muhtaçlara, düşkünlere, zayıflara yardım etmek. Zîrâ Rahmeten li’l-âlemîn olan Peygamber Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in ümmeti için, şefkat ve merhamet zarûrî bir ahlâkî düsturdur.

Helâl Tüketim ve İffet: Yemekte, içmekte, giyinmekte helâl olanı tercih etmek, haramlardan ve şüpheli şeylerden ictinâb eylemek. Tüketimde israf ve teferruattan sakınmak; iffet ve haya perdesini her hâlükârda muhâfaza etmek.

Emanetin Muhâfazası ve Sorumluluk Bilinci: Emâneti muhâfaza etmek, bilhassa devlet ve vakıf mallarına riâyet göstermek, kamu hakkına tecâvüz etmemek. Bununla berâber Allâh-u Te‘âlâ’nın emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından tam bir titizlikle sakınmak. Zîrâ emânete hıyânet, kişinin hem dünyâsını hem âhiretini ifsâd eder.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin beyân ettiği bu on esas, bir insanın şerîat kapısından hakîkate yürüyüşünde temel taşlar hükmündedir. Bu makamları hâl ile tamamlayan kişi, hem zâhir hem bâtında nizâm üzere olur, hem dünyâda hem âhirette selâmete erer. Zîrâ şer‘î ahkâm, yalnız hükümler silsilesi değil; kul ile Halık, kul ile mahlûkat arasındaki nizâmın teminatıdır.

Gümüşhânevî Hazretleri şerîat kapısından hakîkate yürüyenlerin, ikinci basamak olan tarîkat kapısına tevbe ile adım atmaları gerektiğini beyân eder. Bu kapıda esas olan, nefsin terbiye edilmesi, kalbin safâ bulması ve mânevî kemâlâta yönelişin edep dâiresinde yürütülmesidir.

Tarîkat Kapısının Gerekleri ve Adâbı:

Tevbe ve İnâbe ile Şeyhe Teslimiyet: Hakk yoluna girmek isteyen, evvelen tevbe ve inâbe ile arınmalı; kâmil bir mürşide bağlanarak onun emir ve tavsiyelerini tam bir teslîmiyet ile yerine getirmelidir.

Müridlik ve Şeyhlik Şartlarına Riâyet:

Müridlik ve şeyhliğin erkânını öğrenip, bu esâslara uygun davranmak, îtirâz ve itaatsizlikten sakınmak; sohbetlere devâm edip hizmette kusur etmemeye gayret etmek.

Havf ve Recâ Üzere Olmak: Korku (havf) ve ümit (recâ) arasında bir denge ile yaşamak; sadâkat, ihlâs ve tevekkül ile hareket etmek; verilen sözde azim ve irâde sâhibi olmak.

Gururdan Sakınmak ve Temizliğe Riâyet: Gurur, kibir ve gösterişe sevk eden her türlü süsten ictinâb edip, zâhir ve bâtın temizliğine büyük ehemmiyet vermek.

Tefekkür, Vukûf-u Kalbî ve Zikr-i Dâimî: Daimî tefekkür ile kalbî uyanıklık, zikr-i dâimî ve râbıta-i şerîfeyi ihmâl etmemek; bu hususlarda titizlikle amel etmek.

Ahlâk-ı Hamîde ve Nefisle Cihâd: Ahlâkını güzelleştirmek; nefsi, hevâyı ve şehveti kıracak amellere sarılmak; ibâdet ve tâate devâm ile Allâh’a yaklaşmak.

Seyr ü Sülûk ve Uzlet: Rahat ve huzûru terk ederek seyr ü sülûk yoluna koyulmak; uzlet ehli olup faydasız kalabalıklardan ictinâb eylemek.

Nefs ve Şeytandan Allâh’a Sığınmak: Dünyâ hırsından, nefsin arzularından ve şeytanın vesveselerinden Allâh’a ilticâ etmek, dünyevî ihtirasları terk etmek.

Tevâzu, Şükür ve Kanaat: Tevâzu sâhibi olmak, şükür ve kanâat ehli bir kul olarak her halükârda Allâh’ın taksimine râzı kalmak.

Murâkabe ve Nefsi Muhâsebe:

Her dâim Allâh-u Te‘âlâ’yı ve rızâsını her şeyden üstün tutmak; murâkabe hâlinde yaşamak, nefsi hesâba çekmek ve davranışlarını sürekli teftiş etmek.

Gümüşhânevî Hazretleri bu on esas ile tarîkat yolunun sâdece bir ibâdet ve zikir silsilesi olmadığını; bilakis kulun nefs tezkiyesi, ahlâk terbiyesi ve kalb-i selîm hâline ulaşması için bir usûl ve erkân silsilesi olduğunu beyân buyurur. Bu yolda sabır, sadâkat ve teslîmiyet esastır.

Gümüşhânevî Hazretleri tarîkat kapısını geçenlerin nihâyetinde ulaşacağı hakîkat kapısının sırlarını ve bu yolda seyr ü sülûk edenlerin karşılaşacağı hâl ve makamları tafsîlen beyân eder. Bu yolculukta esas olan, kalbin letâifini inkişaf ettirerek, İlâhî isimlerin, fiillerin ve sıfatların tecellîlerini müşâhede ve idrâk etmektir.

Hakîkat Kapısının Makamları ve Tasavvufî Hâller:

Fenâ Fillâh ve Bekā Billâh:

Vahdet-i vücûd, vahdet-i şuhûd ve keşifler gibi derin mânevî hakîkatlerde seyretmek; benlikten soyutlanıp Allâh’ta fânî olmak ve O’nunla bâkî kalmak.

Vukûflar ve Letâif:

Vukûf-i kalbî, vukûf-i adedî gibi kalbî murâkabeler; nefiy ve isbât ile kalbi her türlü mâsivâdan arındırmak; istiğfâr ile saf tutmak. Bu mertebe velâyet-i suğrâ olarak bilinir.

İlâhî İsim ve Sıfatların Tecellîsi:

Allâh’ın isim ve sıfatlarını kalbin gözleriyle müşâhede etmek, gönül aynasında tecellî eden hakîkatleri fark edebilmek (velâyet-i kübrâ).

Tecelliyât-ı Zât:

Zâtullâh’ın tecellîleri, Hakk’ın Hakk için tecellîsi, vücûd hakîkatine ulaşmak. Bu makamda haşyet, recâ, kabz ve bast halleri, şükür, edeb ve tam bir teslîmiyet ile yaşamak (velâyet-i ulyâ).

Nübüvvet ve Hakîkat Kemâlâtı:

Zühd ve takvâda kemâl sâhibi olmak; ahlâk-ı hamîde ile bezenmek; yakîn ilminde terakkî etmek.

Risâlet ve Temkîn:

Ledünnî ilim ile İlâhî sırra vâkıf olmak; kurbiyyet hâliyle Allâh’a en yakın mertebeye ulaşmak; irâde ve meşîet sırrını idrâk etmek; sarhoşluk hâli (sekir) ile beşeriyyet perdesini aralamak.

Kemâlât-ı Muhabbet ve Fütüvvet:

Hakîkat-ı muhabbete erişmek; fütüvvet ve mürüvvet sâhibi olmak; hicâb (perdelenme) şuuruyla edebe riâyet etmek; murâkabe, teveccüh ve tezekkür ile yol almak.

Zât Tecellîsi ve Tevekkül:

Tevekkül, rıza, küllî nefsin tezâhürü, mânevî menzillerde yol almak ve duâ ile Hakk’a ilticâ etmek.

İlâhî Hakîkatler:

Ka‘be hakîkati yani gönül Ka‘be’si; Kur’ân hakîkati; vuslat ve mâbûdiyyet dâiresi içinde seyretmek.

Hakāik-i Enbiyâ:

Peygamberlerin hakîkatine, îmân hakîkatine, Rûh-i Âzam sırrına ve zâta mahsus muhabbet dâiresine vâsıl olmak.

Gümüşhânevî Hazretleri seyr ü sülûk yolunun en yüksek menzillerinden olan mârifet kapısının sırlarını, İlâhî isimler, tecellîler, mânevî makamlar ve hâllerin hakîkatini idrak etmek sûretiyle beyân buyurur. Bu kapıda esas olan, irfân-ı tamma erişmek ve Hakk’ın sırrına vâkıf olmaktır.

Gümüşhânevî Hazretleri seyr ü sülûk yolunun en yüksek menzili olan mârifet kapısını her türlü zâhirî ve bâtınî bilginin ötesinde, Hakk’ın tecellîlerini idrâk ve müşâhede etme makāmı olarak beyân eder. Bu makamda kul, Cenâb-ı Hakk’ın İlâhî isimlerini, sıfatlarını ve fiillerini kalb gözüyle seyreder ve İlâhî hakîkatlerin nurlarıyla ruhen terakkî eder.

İlk olarak kul, fenâ fillâh ve bekā billâh sırrını idrâk ederek, vahdet-i vücûd ve vahdet-i şuhûd denilen derin tasavvufî hakîkatlerde seyre başlar. Bu yolculukta, keşifler ve müşâhedeler vâsıtasıyla, benlikten soyutlanıp, varlığını Hakk’ın varlığında fânî kılmak esastır. Kalp, nefsin perdelerinden arındırılarak, Allâh-u Te‘âlâ’nın bir misâfiri hâline getirilir ve zikir ile parlatılır. Bu, velâyet-i suğrânın bir tezâhürüdür.

Kul, kalbini Allâh’ın nazargâhı kılmak üzere, vukûf-u kalbî ve vukûf-u adedî gibi tasavvufî murâkabelere devâm eder. Nefy ve isbât ile tevhîd sırrı kalbe nakşolur. Bu merhalede istiğfâr, kalbin cilâsıdır. Böylelikle kul, velâyet-i kübrâ makāmına adım atarak, Allâh’ın esmâ ve sıfat tecellîlerini gönül gözüyle müşâhede edebilir hâle gelir.

Seyr ü sülûk ilerledikçe, zât tecellîleri idrâk olunur. Hakk’ın Hakk için olan tecellîsi ile kul, vücûd hakîkatine ulaşır. Bu menzilde haşyet, recâ, kabz ve bast, şükür, edeb ve tam bir teslîmiyet ile yaşamak zarûrîdir. Bu, velâyet-i ulyâ mertebesine delâlet eder.

Mürîd, nübüvvet ve hakîkat kemâlâtına vâsıl olur. Zühd ve takvâda kemâl sâhibi olur, ahlâkta mükemmellik ve yakîn ilminde derinleşir. Ardından risâletin ve hakîkat kemâlâtının daha ince sırlarına erişir. Ledünnî ilim, temkin, gurbiyyet hâli ve İlâhî irâde tecellîsiyle salik, nefsinin kayıtlarından azad olur ve sarhoşluk hâline, yâni kendinden geçişe nâil olur.

Yolun ilerleyen menzillerinde kemâlât-ı muhabbet doğar. Fütüvvet, yâni mertlik ve fedâkârlık, mürüvvet, hicâb (perdelenme), murâkabe, teveccüh ve tezekkür bu makamda kemâl bulur. Kul, Hakk’a her dâim teveccüh hâlindedir.

Zât tecellîsiyle berâber tevekkül, rızâ ve küllî nefs halleri zuhûr eder. Kul, duâ ile Hakk’a yönelerek mânevî menzillerde seyrine devâm eder. Artık İlâhî hakîkatler onun kalbinde tecellî bulur. Ka‘be hakîkati yâni gönlün Ka‘be oluşu Kur’ân hakîkati ve vuslat sırrı bu makamda seyreder. Kul, mâbûdiyet dâiresine adım atar.

Son olarak hakāik-i enbiyâ, yâni peygamberlerin hakîkatleri, îmânın özü ve Rûh-i Âzam sırrına erilir. Bu, zâta mahsus muhabbet dâiresinin kapısını aralar.

Gümüşhânevî Hazretleri tasavvuf yolunun dört ana kapısında zikrettiği makamları, derin bir hikmet ve irfân ile hulâsa ederek şu esaslarda toplar:

Her şeyden evvel, şerîat kapısının amacı, insanı her türlü felâketten, helâkten ve cehennem azâbından kurtararak, cennetin ulvî makamlarına eriştirmek ve selâmete nâil eylemektir. Şerîat, kulun hem dünyâda hem ukbâda emniyete kavuşmasının teminatıdır.

Tarîkat kapısının gâyesi ise, kalbi ve zihni her türlü fenalıktan, gafletten ve mâsivâdan temizlemek, rûhu saf ve arı duru bir hâle ulaştırmaktır. Bu kapıda esas olan, nefsin arınması ve kalbin cilâ bulmasıdır.

Hakîkat kapısının gâyesi, insanı kâmil, dürüst ve emin bir şahsiyet hâline getirmek; beşeriyetin fânî sıfatlarını aşarak, hakîkî insan-ı kâmil mertebesine eriştirmektir. Burada, kişinin zâhir ve bâtın bütün hâlleri istikāmet üzere olmalıdır.

Mârifet kapısının gâyesi ise, kalpten her türlü gam, keder ve mâsivâyı uzaklaştırarak, kalbi Allâh sevgisinden başka her şeye kapalı bir hâle getirmektir. Bu makamda, kulun gönül menzili yalnız İlâhî muhabbetin tecellîgâhı olur.

Bu dört mertebe, Gümüşhânevî Hazretleri’nin irşâd yolunda taliplere gösterdiği seyr ü sülûk haritasının temel taşlarıdır. Her bir kapı, bir diğerine hazırlık teşkil eder ve nihâyetinde mürîdi vuslat-ı ilâhîye ulaştırır.

Gümüşhânevî Hazretleri mektubunun hatimesinde, muhibbân ve müridânına son derece mühim nasihatlerde bulunarak, şer‘î hassâsiyetleri hatırlatır ve bu yolda azim ve sebât etmeye dâvet eder.

Zât-ı âlîlerinin beyânına göre, şer‘an ve hükmen haram ve yasak kılınan şeylerden sakınmamak, her ne kadar küçük günahlar zümresine girse de, gafletle ısrar edilirse büyük tehlikelere sebebiyet verir. Bu sebeple Yüce Allâh’ın emirlerine tâbi olmak, şer‘î ahkâma riâyet etmek ve Rasûl-i Ekrem Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in sünnet-i seniyyesine ittibâ etmek, hem dünyâda hem âhirette her türlü elem, keder, fakirlik, iflâs, hastalık ve musîbetlerden kurtuluşa vesîle olur.

Hazret bu hakîkati, hadis-i şerîflerle de teyîd ederek, mü’minlerin büyük ve küçük günahlardan sakınmalarını, kulluk hizmetinde kusur etmemeye gayret göstermelerini, İslâm ahlâkını dâimâ göz önünde bulundurmalarını tavsiye eder. Zîrâ bu yolda hizmet ve dikkat gösterenlere, Yüce Allâh’ın nusreti ve tevfîk-i ilâhîsi dâim olur. Bu İlâhî destek, sahîh hadis-i şerîflerle sâbit bir hakîkattir.

Mektubunun sonunda ise Gümüşhânevî Hazretleri, mütevâzi ve mahviyetkâr bir duâ ile risâleyi hitâma erdirir ve şöyle niyaz eder: “Yüceler yücesi Allâh, öyle kimselerin emeğini boşa çıkarmasın. Her türlü ihsân ve ikramıyla İlâhî tevfîkine ve lütuflarına erdirsin.”

Bu duâ ile Hazret, hem kendisi hem müridân hem de bütün Ümmet-i Muhammed için İlâhî rahmet, tevfîk ve bereket niyâz etmiş, mektubunu bir hikmet ve duâ inceliğiyle tamamlamıştır.

Gümüşhânevî Dergâhı’nda İcâzetnâme Usûlü

Osmanlı devrinin feyz ve hikmet menba‘ı olan Gümüşhânevî Dergâhı, asırlara sâri bir irfân ocağı olarak, yalnızca ilmî tedrîsât değil, aynı zamanda mânevî terbiyeyi de şiar edinmiş müstesnâ bir müessesedir. Bu dergâh-ı âlîde icâzetnâme vermek, sıradan bir merâsim olmayıp, asaletli kadîm bir usuldür.

Gümüşhânevî Dergâh-ı Âlîsinde İcâzetnâme Geleneği

Müftüzâde Hasan Tahsin Efendi ibn Emrullâh es-Samsûnî Hazretleri’nin Nâm-ı Celîline Mahsûsen Tertîb Olunan İcâzetnâme-i Şerîf Nüshası

Toplamda on dokuz varaktan müteşekkil olup, zahriye-i şerîfesinde yâni evrak-ı mahsûsenin ilk sahîfesinin (1a) vechi üzerinde– kāl-u kalde meşhur ve menkûl olan:

«تَوَجَّهْ حَيْثُ شِئْتَ فَإِنَّكَ مَنْصُورٌ.»

kelâm-ı mübâreği, yâni “Hangi cihete teveccüh edersen et, muhakkak muzaffer olacaksın” rivâyeti Hatm-i Nebevî şerîfiyle müşerref bir sûrette mevcûddur.

Zahriyeden mukaddem bulunan boş varağın (a) yüz-i münevverinde ise “Samsunlu Müftîzâde Hasan Tahsin Efendi ibn Emrullâh ” nâm-ı celîli temlîk kaydıyla mezrûh bulunmuştur.

İcâzetnâme-i latîfenin (1b) sahîfesinde Besmele-i Şerîfe ile müzeyyen olup, muttasıl olarak on dört satır-ı nâsıh ile tahrîr kılınmıştır. Yine, (19a) varakasında on yedi satır, (19b) varakasında ise ondört satır mevcut olup, hâtem-i şerîf ile hatime erdirilmiştir. Diğer varakât-ı celîlede umûmiyetle on beş satır ihtivâ edilmektedir.

Mezkûr icâzetnâme-i celîle, açık yeşil renkli kâğıt üzerine, nesih hattının letâfet-i lisânıyla kemâl-i hüsn ile tahrîr olunmuş olup, hicrî 1308 târih-i feyziyyesini hâmildir.

Mezkûr icâzetnâme-i şerîf, Hazret-i Ahmed ibn Mustafa Ziyâüddîn Gümüşhânevî (Kuddise Sirruhû) tarafından tanzîm olunan ve günümüze ulaşan icâzetnâmelerle mukâyese edilerek mütâlaa olunmuştur. Bu bâbda Süleymâniye Kütübhâne-i Şerîfi’nin Yazma Bağışlar Bölümü 550 numarada kayıtlı olan bir icâzetnâme-i celîle mevcûddur ki, maatteessüf mucâzının ism-i şerîfi menkûl olmamış, meçhûl kalmıştır.

Yine aynı kütüphânenin 821 numaralı yazmasında hıfz-ı İlâhî ile muhâfaza olunan icâzetnâme-i kerîme ise “Hacı Hâfız Mustafa ibn Muhammed er-Rüştî” nâm-ı celîline mahsûsen tahrîr ve tertîb olunmuştur. Bir diğer nüsha, Süleymâniye Kütüphânesi 827 numaralı kaydında mukayyed olup, bu def‘a icâzetnâme-i latîfe “Mustafa Nûrî ibn Ca‘fer Hazretleri”ne tevdî edilmiştir.

Kezâ, Millî Kütüphâne hırz-ı muhâfazasındaki 06 Hk 4685/2 numaralı nüshada, icâzetnâme-i şerîf “Ömer Hulûsî ibn Şa‘bân” nâm-ı celîline mahsûben yazılmıştır. Bu nüshalar, Gümüşhânevî Dergâhı’nın ilim, edep ve irşâd silsilesini tevsîk eden, tarîkat-ı aliyye-i Halvetiyye’nin mânevî silsilesini belgeleyen mühim vesîkalardır.

İmdi, Süleymâniye Kütübhâne-i Şerîfi Yazma Bağışlar Bölümü’nde 550 numarada mukayyed bulunan ve sarı renkli kâğıt üzerine hüsn-i hat ile kaleme alınmış olan icâzetnâme-i şerîf, yekûnen yirmi sekiz veraktan ibâret olup, her bir sahîfesi zerâfet-i lisân ve letâfet-i kalem ile müzeyyendir.

Mezkûr icâzetnâmenin (1b) yüz-i latîfinde:

«حَمْدًا لِوَاصِلِ الْمُنْقَطِع۪ينَ إِلَيْهِ بِرَحْمَتِهِ.»

kelâm-ı celîli ile, yâni “Rahmetiyle kendisine yönelenlerin yollarını bulduran Allâh’a hamdolsun” ibâresiyle başlamakta ve Besmele-i Şerîfe ile tezyîn olunmaktadır.

İcâzetnâmenin 1. varakının (1a) yüzü, zahriye olup boştur. Bu varakanın mukaddemesinde bulunan boş yaprağın (a) yüzünde ise “Trabzonlu Azîz Efendi” nâm-ı celîli ve henüz okunamayan bir kayd ile “İcâzetnâme” ibâresi müşâhede edilmektedir. Dahi kapağın iç yüzünde de “Hacı İsmâîl...” ibâresi ihtivâ eden bir temlik kaydı yer almaktadır.

İcâzetnâmenin (1b) sahîfesinde, Besmele ile başlayan on satır mevcut olup, sâir yüzlerde ise umumiyetle on bir satır iktifâ edilmiştir.

Bu icâzetnâme-i şerîfin 28. yaprağının (28a) yüzü “Gümüşhânevî Ahmed ibn Mustafa Ziyâüddîn” ibâresiyle başlamakta ve sahîfenin hitâmında iki adet mühür-i şerîf müşâhede olunmaktadır. Mühürlerden sağ cenahda yer alan hâtem-i latîf “Ahmed Ziyâüddîn”, sol cenahda bulunan hâtem ise “Râcî Feyzi’s-Samedî Ahmed ibn Mustafa el-Hâlidî” ibarelerini hâmildir.

İcâzetnâmenin müşâhede olunan en mühim husûsiyetlerinden biri de, mucâz-ı kirâmın isminin kaydedileceği kısmın boş bırakılmış olmasıdır. Bu hâl, zann-ı galibimizce, bu icâzetnâmenin emr-i vukuunda istifâdeye âmâde olmak üzere evvelden tanzîm olunduğunu ve hâl-i hazırda mucâz isminin tahririnin sehven ihmâl olunduğunu düşündürmektedir.

Bu hâliyle icâzetnâme, Gümüşhânevî Hazretleri’nin tarîk-i Halvetiyye silsilesindeki icâzetnâmeler arasında hem sanat hem de usûl açısından nâdir örneklerden biri olarak dikkat celb etmektedir.

İcâzetnâme-i şerîfte, mucâz olan zât, evvelâ kendilerini ilmî ve tasavvufî cihetten irşâd eden muhterem hocalarının isimlerini, kadîm bir edeple teberrüken zikr eylemiştir. Hadîs ilmi erbâbının icâzetnâmelerinde olduğu gibi, bir gelenek olarak, rahmet ve merhamet vurgusunu temel alan ayet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerle icâzetnâme-i celîlenin mukaddimesini başlatmıştır. Bu doğrultuda, icâzetnâmenin evvelinde Cenâb-ı Hakk’ın “Ve mâ erselnâke illâ rahmeten li’l-âlemîn” ferman-ı sübhânîsiyle yâni “Ey Habîbim! Biz seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik” meâlindeki yüce ayet-i kerîmesiyle başlanmıştır.

Bu âyet-i celîleyi müteakiben, kudsî bir hadîs olan “Rahmetim, gazabımı geçmiştir” lafzı ile şefkat ve muhabbet kapısının anahtarı hatırlatılmış, ardından “Merhamet edenlere Rahmân olan Allâh da merhamet eder; yerdekilere merhamet edin ki göktekiler de size merhamet etsin” hadîs-i şerîfiyle gönüllere merhamet sedası düşürülmüştür. Mucâz, bu nurlu kelamların, silsilesinde yer alan muhterem hocalarının icâzetlerinde ve eserlerinde de yer aldığını beyân ederek ilim silsilesinin hem zâhir hem de bâtınını ta‘dâd eylemiştir.

Beyânında, Mısır ulemâsından kendilerinden icâzetli olduğu muhterem zatlardan Ahmed et-Temîmî, Şeyh Mansûr el-Bâkî ve Seyyid et-Tahtâvî hazarâtının isimlerini zikretmiştir.

Yine bu üstadlarının şeyhleri arasında Şemseddîn Muhammed el-Budeyrî, Şeyh Sâlim ibn Abdullâh el-Basrî, Şeyh Muhammed el-Emîn ve Şeyh Seyyid Murtazâ’nın isimlerini rahmetle yâd etmiştir.

Mücâz-ı kirâm, yalnız Mısır menşeli ilim ehline değil, Şâm-ı Şerîf’in feyiz kapılarını da zikretmiş; Şam ulemâsından Şeyh Muhammed el-Emîn ibnu Ömer Abidîn, Şeyh el-Küzberî ve Şeyh Attâr hazarâtını anarak ilim zincirinin diğer halkalarını da hatırlatmıştır.

Bu muhterem şeyhlerin hocaları arasında ise Abdülğanî en-Nablusî, Muhammed ibn Ali el-Kâmilî, İsmâîl ibn Muhammed el-Cerâhî (el-Aclûnî) ve Şeyh el-Cenînî hazarâtının isimlerini kaydetmiş ve bu bölümü bir duâ ile süslemiştir.

Mücâz, bu icâzetnâmede anılan isimleri ancak hulâsa ile zikrettiğini, daha tafsîlâtlı mâlumat isteyenlerin, Şam ulemâsından zât-ı âlîleri Muhammed Âbidîn, el-Küzberî ve el-Attâr hazarâtının icâzetnâmelerine mürâcaat etmeleri gerektiğini edeb-i kelâm ile beyân eylemiştir.

İcâzet-i şerîfenin devamında, sened-i şerîf zikredilerek silsilenin râşid halîfelere ulaştığı gösterilmiş, her bir halîfe-i râşide isnâd olunan birer hadîs-i şerîf ile kalpler nurlandırılmıştır. Ayrıca İmâm Hüseyin (Radıyallâhu Anh)a isnâd olunan ve hocaların icâzetlerinde ve eserlerinde münderec bulunan meşhur Kırk Hadîs Mecmû‘ası da bu icâzetnâme-i mübârekeye dercedilmiştir.

Bu icâzetnâmelerde fukahâ-yı izâmın da hakkı teslim edilmiş; dört mezhep imamı olan İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe, İmâm Mâlik, İmâm Şâfi‘î ve İmâm Ahmed ibn Hanbel hazarâtının isimleri hürmetle zikredilmiştir. Bu muhterem imamların peşinden, hadîs ilminin temel kaynakları olan Kütüb-i Sitte’nin müelliflerinin ve eserlerinin isimleri bir bir kaydedilmiş, icâzet-i senedin ulaştığı noktada ise yüz on sekiz müstakil kitap ismen ve bunların müelliflerinin diğer eserleri de işâret yoluyla beyân olunmuştur.

Böylece bu icâzetnâme-i celîle, yalnız bir ilmî mezuniyet belgesi değil; aynı zamanda silsile-i saadetin, feyz-i Nebevînin ve ilm-i ledünnînin kesintisiz bir şekilde nesilden nesile aktarıldığının şâhididir. Mücâz, bu ilim zincirine mülâkî olmanın hürmetine şükr-ü hamd eyleyerek metnini duâ ile hitâma erdirmiştir.

İcâzetnâme-i celîlenin kitap ve müelliflerin ta‘dâdından sonra, zîr-i kelâmda yedi adet hadîs-i şerîf mübârek senedleriyle birlikte nakl ve derc olunmuştur ki, bu rivâyetler, zâhir ve bâtın ilminin yanı sıra, gönül feyzinin de tezâhürüdür.

Evvelâ, birinci hadîs-i şerîf, senedi Şeyh Muhammed Âbidîn Hazretleri’nin icâzetnâmesinde mevcut olup, sahâbe-i kirâmdan Abdullâh ibn Amr ibn el-Âs (Radıyallâhu Anh)tan rivâyet edilmiştir. Hazret-i Abdullâh, Fahr-i Kâinat Efendimiz Muhammed Mustafâ (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)den şöyle rivâyet etmiştir: “Kıyâmet gününde mahlûkātın huzûrunda ümmetimden bir zât çağrılacak ve ona doksan dokuz amel defteri serilecektir.”

Bu rivâyet-i celîle, Cenâb-ı Hakk’ın aff u mağfiretinin büyüklüğünü ve rahmet-i vâsiasını ifâde eden Nebevî bir kelâm-ı kudsîdir.

İkinci hadîs-i şerîf, icâzet silsilesi el-Küzberî Hazretleri’nin icâzetnâmesine mebnî olup, sahâbe-i kirâmın büyüklerinden Ebû Zerr el-Gıfârî (Radıyallâhu Anh)tan nakledilmiştir.

Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) bu kudsî hadîs-i şerîfte şöyle buyurmuşlardır: “Ey kullarım! Ben zulmü kendi nefsime haram kıldım, onu sizin aranızda da haram kıldım. O hâlde birbirinize zulmetmeyiniz.”

Bu kudsî kelâm, adâletin İlâhî temeline işâret eder ve kul hakkına riâyetin ne derece mühim olduğunu beyân eder.

Üçüncü hadîs-i şerîf ise, yine Muhammed Âbidîn Hazretleri’nin icâzetnâmesinde mevcut olup, bu kez silsile, İmâm Âzam Ebû Hanîfe (Rahmetullâhi Aleyh)e ulaşır. Ebû Hanîfe talebesi Alkame vâsıtasıyla, onun Abdullâh ibn Büreyde’den, onun da babası Büreyde (Radıyallâhu Anh)tan rivâyet ettiği ve doğrudan Rasûl-i Ekrem (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e isnâd edilen bu kelâm-ı nebevîde şöyle buyrulmuştur:

“Allâh’ın adıyla, Allâh yolunda gazâya çıkın. Allâh’a îmân etmeyenlerle savaşınız. Ganimetlere el uzatmayınız, hıyanet etmeyiniz, işkence etmeyiniz, çocukları öldürmeyiniz.”

Bu kelâm-ı nebevî, İslâm’ın harp ahlâkını, şerîatın hududunu ve merhamet esaslarını ortaya koyan bir beyân-ı mühimdir.

Dördüncü hadîs-i şerîf, musâfaha yâni mü’minlerin birbirine selam vererek ellerini tutmaları ve kalbî bağlarını kuvvetlendirmeleriyle alâkalıdır. Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in bu husustaki tavsiyesi, muhabbetin ve ülfetin temelidir.

Beşinci hadîs-i şerîf ise müşâbeke yâni mü’minlerin ellerini parmaklarını birbirine geçirerek kaynaşmalarına işâret eder ki, bu da kardeşliğin zâhirî ve bâtınî sembolüdür.

Altıncı hadîs-i şerîf, tesbih ve tesbihâtın fazîletine dâir olup, bu rivâyet, Hasen-i Basrî (Radıyallâhu Anh) tarîkiyle naklolunmuştur. Zikrullâhın gönülleri nurlandırdığı, kalpleri cilâladığı bu mübârek kelâmla beyân olunmuştur.

Yedinci ve son hadîs-i şerîf ise kelime-i tevhîd ile alâkalı olup, bizzât Hazret-i Ali’den rivâyet edilmiştir. Bu rivâyette, tevhîd akîdesinin ve lâ ilâhe illâllâh kelâmının ehemmiyeti ve bu kelâm ile girilen İslâm yolunun asâleti tebarüz ettirilmiştir.

Bu yedi hadîs-i şerîf ile icâzetnâme-i şerîf, yalnızca ilmî bir metin olmanın ötesine geçmiş; kalplere hikmet ve feyz taşıyan bir mürşidnâme ve bir irşâd mektubu hüviyetine bürünmüştür. Her bir hadîs, silsile-i aliyyenin nur halkalarıyla beslenmiş ve yüzyıllar ötesine saf ve berrak bir ses olarak ulaşmıştır.

İcâzetnâme-i celîlede, mucîz-i kirâm, bahs olunan bölümün hitâmında, kemâl-i tevâzu ve edeb ile kendisinin dört mezheb-i mütebârekeye tam icâzetli olduğunu ve bu icâzetnâmeye derc olunan kitap ve müellifleri ancak ihtisâr kabilinden zikretmiş bulunduğunu beyân eylemektedir. Bu ilim silsilesinin kaynağının, bizzât Fahr-i Kâinat Efendimiz Muhammed Mustafâ (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)e ulaştığını ve kendisinin fıkıh senedinin silsilesini manzum bir beyân ile terennüm buyurmuştur.

Mucîz, bu manzum beyânında şu zevât-ı kirâmın isimlerini, silsile-i ilmiyyenin halkaları olarak sıralamıştır: Mustafâ (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem), Abdullâh ibn Mes‘ûd, Alkame, Neha‘î, Hammâd, Nu‘mân (İmâm Âzam), Ebû Hafs, Seyyid Bûnî, Buhârî, Ebû Ali, Hulvânî, Serahsî, Pezdevî, Merğinânî, Kerderî, Nesefî, Abdülazîz, Celâleddîn, Seyrafî, Ömer, İbn Hümâm, Abdu’l-Berr, Şiblî, Sâhibu’l-Bahr, Abdulgaffâr Mükettibî, Cinînî ve Muhammed Ahmed.

Bu silsile, ilmî bir incinin halkaları misâli, asr-ı saâdetten zamânımıza kadar kesintisiz bir şekilde aktarılan bir emânetin tecessümüdür. Bu silsilede sâdece fıkhî ilimlerin değil, aynı zamanda gönül ilminin, ahlâkın, edebin ve hikmetin izleri mevcuttur.

İcâzetnâme-i şerîfin icâzet kısmı, teamül-i meşâyih gereği besmele, hamdele ve salvele ile ihtişamlı bir biçimde başlamaktadır. Mucîz, fânî dünyâda işlediği ve infâk ettiği en kıymetli şeyin, ilmi talep ve talim olduğunu, bu yolda sarf olunan her nefesin, her dem'in, ebedî saadetin anahtarı olduğunu hürmetle ifâde etmektedir.

Bu kıymetli icâzet-i celîlede mucâzın ismi açık ve net bir şekilde “Müftîzâde Hasan Tahsin Efendi ibn Emrullâh es-Samsûnî” olarak yazılıdır.

Mucîz-i kirâm, mucâzın fıkıh, hadîs ve âlet ilimlerinde tam bir vukuf ve liyâkat sâhibi olduğunu, husûsî derslere devâm ettiğini, gayret ve istîdât gösterdiğini tasdîk eylemiş; bunun üzerine, mucâzın kendisinden icâzet talebinde bulunması hasebiyle, gerek bizzât okuduklarından, gerek kendisine okutulan metinlerden, eserlerin ekseriyetinden ve icâzetnâmede ismi geçen kitapların tümünden ehil olanlar için muteber şartlar muvâcehesinde icâzet vermeyi uygun görmüştür.

İcâzetnâme-i şerîf, geleneğin inceliğine uygun olarak, yalnız mucîz ve mucâz için değil, bütün Ümmet-i Muhammed’in afv u mağfireti için yapılan bir duâ ve şefâat talebiyle nihâyet bulmaktadır. Bu zarif belge, hicrî 1318 târihini taşımakta ve o dönemin ilmî ve mânevî iklimini yansıtmaktadır.

Mucîz-i fakîr, tevâzu ile kaleme aldığı bu icâzetnâme-i celîlede kendi ismini şöyle kaydetmiştir: “Ben el-Fakîr, talebe ve miskinlerin hâdim-i hakîri Gümüşhânevî el-Hâc Ahmed ibn Mustafa Ziyâüddîn.”

Beyân-ı icâzet, mucîzin husûsî mühr-i şerîfi ile mühürlenmiş olup, hâtem-i celîl şöyle nakşolunmuştur: Râcî Feyz-i Samedî Ahmed ibn Mustafa el-Hâlidî.

Bu mühür, sâdece zâhirî bir belgeyi değil, aynı zamanda Gümüşhânevî Dergâhı’nın ilim ve irşâd silsilesinin bir nişânesini temsil eder. Böylelikle bu icâzetnâme, hem ilmî bir meşruiyet belgesi hem de mânevî bir ruhsatname olarak gelecek nesillere intikal edecek bir kıymetli vesîka olmuştur.

Netîce olarak, bir hadîs mektebi ve irfân ocağı olan Gümüşhânevî Dergâh-ı Âlîsi'nden tevzi olunan ilîm icâzetnâmelerinin, kadîm bir disiplini ve muntazam bir bütünlüğü haiz olduğu müşâhede olunmaktadır. Bu icâzetnâmeler, yalnızca bir ilmî yetkinlik vesîkası değil, aynı zamanda Osmanlı medrese-i şerîfelerinin karakteristik vasıflarını, tedrîsât usûllerini ve okutulan dersler ile ders kitaplarının zenginliğini de aksettiren kıymetli belgelerdir.

Her bir icâzet-i şerîf, müderris Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin ilmî kimliğini ve bilhassa hadîs ilmine vukûfiyetini sergileyen mümtaz bir hüviyet taşır. Şeyh Efendi Hazretleri’nin dergâhında tevzî ettiği icâzetnâmelerde, bulunması gereken temel ifâdeler, hadîs-i şerîfler ile iç içe bir lisân-ı edebî ile mezc olunmuş, böylece hem zâhirî hem bâtınî ilmin nûru bir arada tecellî ettirilmiştir.

Bilhassa Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin, hocalarından mirâs olarak teberrüken derc eylediği Kırk Hadîs Mecmû‘ası, bu icâzetnâmelere ayrı bir kıymet, ayrı bir ulviyet kazandırmıştır. Her bir icâzet-i celîle, bu mecmûa ile, sâlikin yalnızca ilim ve tedrîs sahasında değil, aynı zamanda hadîs-i şerîflerin nûruyla mânevî bir yolda da rehber kılındığının bir nişânesi olmuştur.

Bu yönüyle, Gümüşhânevî Dergâhı icâzetnâmeleri, sıradan bir ilmî mezuniyet belgesinden öte, bir hadîs mecmûası mahiyetini haizdir. Her bir harfiyle, her bir satırıyla, silsile-i saâdatın ve irşâd yolunun ebedîliğini temsil eder.

İşte böylesi bir mânevî incelik ve ilmî rikkat ile düzenlenen bu icâzet-i şerîfler, Osmanlı’nın ilim, irfân ve ahlâk mîrâsını taşıyan ve gelecek nesillere bir emânet olarak bırakılan müstesnâ eserlerdir.

Gümüşhânevî Hazretleri’nin Vefâtı

Mîrâs-ı nübüvvetin mümtaz nâzımı, devr-i âhirin cevher-i ma‘nâsı, sahn-ı tarîkatta kutbiyyet menziline me’zûn olan Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin rıhletiyle âlem-i zâhir ve bâtın titredi; zemin inledi, semâ yıkıldı, kalbler paramparça oldu. Bu, sıradan bir hicrân değil; bir devrin inkıtaıdır. Bu, yalnız bir kulun değil, bir ümmetin yetim kalışıdır.

Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin vefâtıyla berâber vakıf gönüller, pür-melâl bir sessizliğe gömülmüş, aşk meclisleri bir anda meyyit hâlini almıştır. Sûfîlerin gönül ravzaları kurumuş, zikir halkaları firkatin acısıyla sükûta bürünmüştür. Bu acı gün, âdeta bir yevm-i kıyâmettir ki her can sâhibi feryad u figânla Arş-ı Âlâ’ya sadâlarını iletmiştir.

Zîrâ bu zat, Hazret-i Peygamber’in nûrundan istinbât ile nûrânî yolun en mümtaz rehberiydi. Kalemle yazılan değil, gönülle taşınan bir irfânın mümessiliydi. Kalbiyle bilen, diliyle söyleyen, gözüyle gösteren bir Hakk âşığıydı. O’nun göçüyle berâber, yalnız bir tekkenin değil, bir müessesenin değil; bir müstakim çizginin, bir saadet yolunun izbe bir virâneye dönüşmesi idi

Süleymâniye’nin bağrına emânet edilen bu mübârek nûr, sâdece toprağa değil, gönüllere defnolunmuştur. Onun vuslatı, ayrılık gibi görünse de aslında Hakk’a dönüşün en şerefli şeklidir. Lâkin biz ehl-i fenâ için bu ayrılık, bin bir hazin hikmetle doludur. Ne demiş şuarâ: “Ehl-i vuslat gider, ah u enîn kalır geride.”

Fevzi Efendi’nin nazmında dile gelen matem, aslında bir milletin, bir irfânın, bir silsilenin sessiz haykırışıdır. Her beyit, bir yakarış, her mısra, bir dert gazâlidir. Bu mersiye, matemin en yüksek tecellîsi olup, ehl-i aşkın gözyaşlarını rahmet eylemiştir. Onun vefâtıyla güneş tutulmuş, ay hicâba bürünmüş, yıldızlar inkisâr eylemiştir.

Sûfîler bilir ki, Hakk dostlarının gidişi, bir nûrun batışı gibi görünse de, bu batış aslında bir doğuşun mukaddimesidir. Lâkin yine de insan kalbiyle ağlar, nefsiyle yanar. İşte bu mersiye, hem o yakarışın hem de o teslîmiyetin şiirleşmiş hâlidir.

Bugün, Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin ardından yazılan her bir mersiye, hem bir duâ hem de bir tefekkür vesîkasıdır. Onun şahsında dirâyet, rivâyet ve takvâ sükûn bulmuş; onun gönlünde ümmetin feryâdı istirâhat etmiştir.

Velhâsıl, bu acı öyle bir acıdır ki, kelâm kifâyetsiz, lisan nâtamâm kalır. Ancak kalem Hakk’a niyazla şöyle bitirebilir:

“Yâ Rab! Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’ni sevdiklerine komşu, bizi ise dâimâ sadâkatle yoluna tâbî eyle. Âmîn bi-hürmeti Seyyidi’l-Mürselîn.”

En Acı Gün / Bir Mersiye-i Tarîkatî

“Harâb oldu cenânu ehl-i aşkın,İrer Arş’a figânı ehl-i aşkın.”

Aşk ehlinin kalbî meskeni yıkıldı, onların feryâdı semâların semâsına, Arş-ı Âlâ’ya kadar erişti. Bu öyle bir sarsılıştır ki yalnızca yeryüzünde değil, göklerde dahi yankı bulur.

“Bugün mâtemdir ihvân oldu gamkin,Bugün yevmü’l-hazendir durma miskin.”

Bugün, tarîkata mensup kardeşlerin gam günü, gönüllerinin yasla dolduğu gündür. Ey miskin gönül, boş durma; sen de bu mâteme ortak ol, gözyaşıyla kalbini yıka.

“Bugün enmüzece-i yevmü’l-cezâdır,Bugün yerler harâb olsa sezâdır.”

Bugün öyle bir gündür ki, âdeta kıyâmet gününden bir kesit yaşanmaktadır. Yerlerin ve göklerin harâb olması, bu hüzne nispetle mâkuldür.

“Bugündür âfet-i uzmâ-yı ihvân,Bugündür şiddet-i kübrâ-yı devrân.”

Tarîkat ehlini en büyük musîbet sarmış, zamânın en sert imtihanı bugün zuhûr etmiştir.

“Bugün dilhâne-i uşşâk yıkıldı,Bugün her yâreye zehrâb sıkıldı.”

Aşk erlerinin gönül hânesi harâb oldu; her yaranın üzerine, acıların en zehirlisi serpildi. Bu, mânevî meclislerin suskunluğa büründüğü andır.

“Bugün güller solan bağbânı gitti,Bugün dil kasrının sultânı gitti.”

Bahçıvanı giden güllerin solması tabiîdir. Bugün kalplerin sultânı, tasavvufun erbâbı göç etti.

“Bugündür mebde-i envâ‘-i dehşet,Bugündür makdem-i deryâ-yı şiddet.”

Bu târih, türlü türlü korkuların başladığı ve belirsizlik deryâsının sâhile vurduğu andır.

“Bugün nûr-i figân-ı asfiyâdır,Bugün mâtemzed-i Ahmed Ziyâ’dır.”

Bugün saf kalplerin gözyaşları bir nur gibi parlıyor; çünkü bugün, Ahmed Ziyâ Hazretleri’nin mâtemine bürünmüş gündür.

“Bugün tal‘at gurûb itdi hafâyâ,Yürî var mâtem-i Ahmed Ziyâ’ya.”

Bugün mânevî güneş, batı ufkuna gömüldü. Ey âşıklar, kalkınız! Bu büyük zatın yas merâsimine yetişiniz!

“Ziyâüddîn Ahmed pîr ü pîrân,Bugün rıhlet buyurdu ey mürîdân.”

Ey müridler! Bugün Ziyâüddîn Ahmed Hazretleri, pîrlerin pîri olan o büyük insan, sonsuzluğa göçtü.

“Seven Ahmed Ziyâ’yı cân-ı cânı,Okur İhlâs ile Seb‘u’l-mesânî.”

Ona canını adayan sevenler, dilinden eksik etmezler Fâtiha’yı, İhlâs’ı ve Seb‘u’l-Mesânî’yi. Çünkü Ahmed Ziyâ onların gözünde yalnız bir mürşid değil, canın canıdır.

“Mâtem Günüdür Bu” başlıklı bu dokunaklı mersiye, hem tasavvufî hem de edebî açıdan yüksek bir dille yazılmış olup, dünyâ hayâtının fânîliğini ve büyük mürşid Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri'nin vefâtının doğurduğu mânevî matem havasını derinlemesine işler. Şimdi bu metni, ilmî, edebî, tasavvufî ve saray lisanıyla tefsîr ederek yüceltecek bir tarzda sunuyorum:

Mâtem Günüdür Bu / Bir Tefekkürnâme-i Tasavvufî

“Umulmaz bir vefâ aslâ aceb ibret-nümâdır bu,Zehirdir şükkeri şehdî ki dehr-i bî-vefâdır bu.”

Bu dünyâ, insana kandırıcı sûrette tebessüm etse de hakîkatte bir ibret mektebidir. Vefâdan yoksun bu cihanda, zehri bal, gamı sevinç diye sunar. Bu beyit, dünyâ hayâtının aldatıcılığına tasavvuf penceresinden bir bakıştır.

“Görülmez bir sabâhı ki ânı vely itmesün akşam,Sürûru genç-i zulmetdir ferahsız bî-safâdır bu.”

Dünyâda, ardı akşam olmayan bir sabah yoktur. Yâni sevinçlerin ardından elbet bir hüzün gelir. Bu sevinçler dahi karanlıklar içinde büyüyen sahte çiçeklerdir. Safîlikten, iç huzurdan uzaktır.

“Hani Âdem ne olmuştur, hani Nûh ile İbrâhîm,Hani Mûsâ, hani Îsâ, makām-ı i‘tinâdır bu.”

Dünyânın gelip geçiciliğini vurgulayan bu beyitte, âlemlerin büyük nebîleri dahi bu fânî menzilden göçmüşlerdir. Öyleyse insanın bu fânî âleme bağlanması büyük gaflettir.

“Muhammed Mustafâ n’oldu Ebû Bekr u Ömer nerede?!Kani Osman, kani Haydar ki bir sırr-ı hafâdır bu.”

Peygamber Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem) ve onun yârânı da bu dünyâ sahnesinden ayrılmışlardır. Geride yalnızca onların irfânı, izzeti ve sır dolu hatıraları kalmıştır.

“Hasan nerede, Hüseyin n’oldu bu işlerden haber vir gil,Muhammer kan toprak sensâ Kerbelâ’dır bu.”

Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin’in hazîn âkıbeti, bu dünyânın zulmet ve adâvet dolu yüzünü apaçık göstermektedir. Kerbelâ, bu aldanışlar âleminin en kanlı ve elemli timsâlidir.

“Nebîler nerde kalmışlar, velîler neredeler söyle,Kani Lokman ve İskender zehî gaflet-serdâm bu.”

Peygamberler, velîler, dertlere devâ Lokman, kudret sâhibi İskender dahi bu yolculukta bizden evvel gidenlerdendir. Bu gaflet sarayında kalıcı olan yoktur.

“Kani şevketlü sultanlar, kani kudretlü hâkanlar,Akıllar bihû ti hayretde ki derd-i bî-devâdır bu.”

Saltanatlar, kudretler, akılları hayrete düşüren kudret sâhipleri. Onların dahi payına düşen fanîliktir. Dünyâ, tedavisi olmayan bir yaradır.

“Seni de yer bu topraklar sonunda bir nefes vürmez,Gözün aç aklın topla ki bir dâr-ı fenâdır bu.”

İnsanoğlu ne kadar büyüklenirse büyüklensin, nihâyetinde bir nefes bile almadan toprak olur. Bu dünyâ, fânîlik diyârıdır; akıl sâhipleri gafletle yaşamasınlar.

“Bu yıl bin üç yüz on birde siyahlar giy ki mâtemdir,Gözünden kanlı yaşlar dök ki hicrân-ı Ziyâ’dır bu.”

Hicrân yılıdır bu yıl, zîrâ Ahmed Ziyâ Hazretleri’nin irtihâliyle ümmet bir mâteme bürünmüştür. Siyahlar giyilmeli, gözyaşları kan olup akmalıdır.

“O şâh-ı halka-i hûbân Cenâb-ı gavs-ı bî-hemtâ,Bu yılda eyledi rıhlet zemân-ı intihâdır bu.”

Güzeller meclisinin reîsi, gönüllerin sığınağı, eşsiz Pîr; bu yılda ebediyet âlemine göçmüştür. Vakit, zamânın nihâyetidir.

“Vasiyyet ittiği yerde ânı defneyledi hünkâr,Süleymâniye’de medfun reîs-i asfiyâdır bu.”

Pâdişah fermânıyla, vasiyyetine uygun şekilde Süleymâniye hazîresine defnedilen o zât, âriflerin reîsidir.

“Mezâr-ı sengine yazmış bir ehl-i saâdetten,Âna Allâh rızâ virsün ki bir hayru’d-duâdır bu.”

Kabir taşına yazılan mısrâlar, sâlih bir kulun duâsı kabilindendir. Allâh ondan râzı olsun; bu duâ, hayırların en güzelidir.

Bu metin, sâdece bir ağıt değil; bir irşâdname, bir hikmet menba‘ı, bir fânîlik dersidir. Gümüşhânevî Hazretleri’nin vefâtı vesîlesiyle dile gelen bu beyitler, ehl-i irfânın gönlünde büyük bir yankı uyandırmakta ve zamânın sînesine işlenmektedir.

“Dilâ eyyâm-ı mâtemdir ne lâzım zevk u seyrânî,Gerektir âşıka pîşe idinsün âh ü efgânî.”

Ey gönül! Şimdi mâtem vaktidir. Bu yüce günde zevk ve sefâya gönül vermek sana yakışmaz. Hakîkat âşığının mesleği ve meşgalesi ancak âh ile figân, inleyiş ile gözyaşı olmalıdır. Zîrâ bu ayrılık sıradan bir hicrân değil, zamânın kutbunun rıhletidir.

“Gönül mülkü harâb oldu vefât itdi Ziyâüddîn,Dökülsün dîdeden hûn-âb çü âb-ı ebr-i nîsânî.”

Ziyâüddîn Hazretleri'nin vefâtıyla gönüllerin mâmûreleri yıkıldı. Nisan yağmurları gibi gözlerden kanlı yaşlar dökülsün! Bu, ârifânın kalbine inen bir kıyâmettir.

“Gerek kim bî-huzûr olsun halâyık âh ü zârından,Düşün eyyâm ne eyyâmdır bu mudur dervîşin şânı.”

Bugün öyle bir gündür ki, halkın dahi âh ve figân ile huzursuzluk içerisinde olması gerek. Ey derviş, sen ki bu yolun yolcususun; bugünün haşyetini bil ve şânına yaraşır şekilde mahzun ol!

“Teemmül eyle ey Fevzî, bugün Arş-ı berîn ağlar,Senin kalbin zehî mermer ne bilsün kâr-ı hakkānî.”

Ey Fevzi! Bugün semâlar inliyor, Arş bile gözyaşı döküyor. Senin kalbin, eğer bu hüzünden hissedâr olmuyorsa, mermerden de katıdır. Böyle kalp, Hakk’ın işlerini anlayamaz.

“Feleklerde melekler âh ü efgân eyledi bugün,Bugün yevmü’l-hazîndîr ah bir berâ-yı aşk-ı sultânî.”

Bugün göklerdeki melekler bile ağıt yakmakta. Çünkü bugün, aşk-ı hakîkînin sultânı olan Ahmed Ziyâ’nın hicrân günüdür. Elbet âşıklar bu ayrılıkla perîşân olurlar.

“Düşün bunda neler oldu bu bir emr-i Hüdâ’dır kim,Dilim tutmaz kalem yazmaz bu bir fermân-ı Sübhânî.”

Bu olup bitenler, ezelî takdirin, İlâhî kaderin tecellîsidir. Böylesi kudsî bir emrin hikmeti karşısında dil söyleyemez, kalem yazamaz. Zîrâ bu, Yüce Rabb’in hükmüdür.

“Ziyâ bahş olmasa lâyık bugün şems ü kamer ahter,Yıkılsa kubbe-i mînâ bozılsa çerh u devrânî.”

Bugün Ziyâüddîn gibi bir nur kaynağı yoksa, güneşin, ayın ve yıldızların parlaması beyhudedir. Semânın kubbesi yıkılsa, felek dönmese yeridir.

“Teemmül kıl ki kimdir ol Ziyâüddîn ve elhaktır,Tefekkür eyle bir kerre bulunur mu hiç akrâni.”

Düşün ey gönül! O Ziyâ kimdir? Elhak o, zamânın kutbudur. Emsâli bulunmaz, misli gelmemiş bir mürşid-i kâmildir. Onun büyüklüğü, yalnız ilimle değil, ihlâsla idrak edilir.

“O bir nûr-i Muhammed’dir o bir şâh-ı velâyettir,O bir mâh-ı saâdettir yüzü şems-i dırahşânî.”

O, Fahr-i Kâinât Efendimiz (Sallellâhu Aleyhi ve Sellem)in nûrundan bir nur, evliyânın sultânı, gönüller sâhibidir. Sîmâsı parlak güneş, varlığı ise saâdet dolu bir kamer gibi ışık saçar.

“O deryâ-yı nübüvvetten gelen bir dürr-i velâyettir,Ânın sırrındadır pinhân hezârân bahr-i ummânî.”

O, nübüvvet denizinden incelenmiş bir velâyet incisidir. Sırrında nice mânevî ummanlar gizlidir. Her sözü, her nazarı bir okyanus hikmet taşır.

“Behey mü’minler gel insâf eyle kim munsıf,Siyah-pûş ü mükedderdür unutmaz hiç bu hicrânı.”

Ey mü’minler! Gelin insafa gelin, bu ayrılığı unutmamak bir vefâ borcudur. Siyahlar giyip hüznü kuşanmak bu merhalede ihlâsın bir nişânesidir.

“Ne dürlü söylesem yâ Rab bu kalbim eylemez rahat,Ne kim olmuş olacaktır bütün takdîr-i Yezdânî.”

Söyleyecek kelime bulamam, çünkü kalbim hicrânla paramparça. Fakat bilirim ki, her olan ve olacak olan, Allâh’ın ezelî takdirinin cilvesidir.

“Garîbem âsitânesinde günahkârım yüzüm kara,Dahîlek bâbına geldim bi-hakk-ı sırr-ı Kur’ânî.”

Ben günahkâr, siyah yüzlü bir garîbim. Ey Pîr-i Ziyâ, senin dergâhına, Kur’ân sırrının hürmetine sığındım. Kabûl buyur, reddeyleme!

“Cenâb-ı Kibriyâ hakkı Habîb-i Müctebâ hakkı,Günâh-ı enbiyâ hakkı kerem kıl afv-ı isyânî.”

Yâ Rab! Zâtının, Habîb-i Kibriyâ’nın ve bütün enbiyânın hürmetine, isyanlarımı affeyle, lütfunla muâmele eyle.

“Meded ey Hazret-i şâh-ı velâyet Fevzi-i kemter,Garîk-i lücce-i isyân kulundur sen keremkânî.”

Ey velâyet sultânı Ahmed Ziyâ! Bu âciz kul, günahlar denizinde boğulmuşken sana ilticâ eder. Senin merhametin sonsuzdur, meded eyle!

Bu mersiye, yalnızca bir ağıt değil, bir kalbî terennüm, bir irfânî yakarış, bir velâyet destânıdır. Gümüşhânevî Hazretleri’nin büyüklüğünü idrâk eden bir gönlün lisanıyla yazılmış, âh u zar ile dokunmuş, Kur’ân ve sünnetin râyihasını taşıyan bir duâdır.

Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’nin irtihâli, sâdece bir âlimin, bir mürşidin, bir velînin ebedî âleme göçü değil; bir asrın irfânının susması, bir mektebin nûrunun sönmesi, bir ümmetin yetim kalmasıdır. Bu vefat, öyle sıradan bir ayrılık değildir ki, onu kelimelerle ifâde mümkün ola.

Aksine bu, mürekkep ile değil, gözyaşıyla yazılacak bir hicrandır. Onun ayrılığıyla aşk mektebinin kapıları hüzne bürünmüş, zikir meclisleri sessizliğe gömülmüş, derviş gönüller harâbeye dönmüştür. Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri, yalnızca bir mürşid değil, aynı zamanda ilim ve hikmetiyle dirâyet sancağını taşıyan bir kutb-i âzam, bir mihrâb-ı hidâyetti.

Onun fânî âlemden bâkîye hicreti, ehl-i irfânı tarumar etmiş, Arş’a feryatlar yükselmiştir. Şâirin dediği gibi “Bugün Arş bile ağladı” sözü mecazdan öte bir hakîkattir. Hazret’in sînesi bir deryâ, gönlü bir taht, nazarı bir rehber, her kelâmı bir can pınarıydı. Böylesi bir nûrun dünyâdan gitmesi, zamânın en şiddetli tufanıdır.

Lâkin bizler biliriz ki, Hakk dostlarının vuslatı, fenâ değil, bekānın tecellîsidir. Ne var ki, ayrılığın ateşiyle yanan gönüller, onu sâdece vuslatın lezzetiyle teselli bulabilir. Süleymâniye Hazîresi’ne emânet edilen bu mübârek beden, sâdece bir mekâna değil, ümmetin kalbine gömülmüştür.

Onun izini sürenler, bu izde yol bulanlar bilirler ki; Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri yalnızca bir âlim değil , bir devrin müceddidi , bir zamânın mürşididir. Ve bugün, onun hatırası, bir sancak gibi gönüllerde dalgalanır. O giderken ardında bıraktığı ilim, hikmet, takvâ ve edeb mîrâsı, bizlere düşen bir emânet, bir hazîne-i maneviyedir. Rabbim bizleri bu aziz zatın şefâatine nâil eylesin, yolundan ayırmasın. Âmîn!

Gümüşhânevî Tekkesi’nin Hazîn Âkıbeti ve Mânevî İnkıtâ: Bir Hâtıra-i Ebediyye

Asırlar boyunca Pâyitaht-ı İstanbul’un mânevî haritasında bir yıldız gibi parlayan, ilim, irfân ve hikmet meşrebinin merkezi olan Gümüşhânevî Tekkesi, yalnız bir yapıdan ibâret olmayıp, bir rûhun, bir medeniyetin, bir mefkûrenin tecellîgâhı idi.

Gümüşhânevî Dergâhı, yalnızca bir tarîkat merkezi değil, aynı zamanda ilmî, fikrî ve içtimaî bir mekteb-i âlî mesâbesindedir. Asırlardır hem mâneviyat âleminde hem de aklî ve naklî ilimlerde serfirâz nice zevât yetiştirmiş olan bu dergâh, hâlâ gönül coğrafyamızın her katmanında tesirini muhâfaza etmektedir. Bu hakîkatin müşahhas delillerinden olarak, Osmanlı sarayından Cumhûriyet devri idârecilerine kadar nice zevat üzerinde fevkalade tesir icrâ etmiştir.

Meselâ devlet ricâlinden mümtaz bir isim olan merhûm Başvekil Bülent Ecevit’in vâlidesi Nazlı Hanım’ın teyzesi Havva Seher Hanım, Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri'nin refîka-i hayâtı olmuşlardır.

Yine bu kutlu silsileye mensub Gümüşhânevî Tekkesi şeyhlerinden Şeyh Mustafa Fehmî Efendi’nin muhtereme zevcesi Emîne Behîce Hanım’ın amcasının torunu da şanlı istiklâl mücâdelesinin kahraman serdârı Kâzım Karabekir Paşa’dır. Şu iki misâl dahi, bu dergâhın mânevî tesir sahasının yalnız tarîkat ehliyle sınırlı kalmayıp, milletin kaderine yön veren mühim şahsiyetler üzerinde dahi ne derece müessir olduğunu göstermekten âciz değildir.

Şâyet teferruâta inilse ve bu hâne-i mâneviyyenin yetiştirdiği, irtibat kurduğu ve tesir bıraktığı şahsiyetler teker teker sayılacak olsa, rakamlar yüzleri aşar, kalem yorgun düşer. Bu dergâh, gönül ehlinin sığınağı, irfân yolcularının menzili ve hakîkat âşıklarının mektebidir.

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî Hazretleri’nin tasarrufu ve feyziyle, bu mekân asırlarca Ümmet-i Muhammed’e zâhir ve bâtın terbiyesi sunmuş, gönüllere nur, kalplere huzur taşıyan bir irfân otağı olarak vücut bulmuştu.

Lâkin zamânın müteaddid inkılâpları ve idârenin ma‘neviyata gösterdiği soğuk alâka netîcesinde, Cumhûriyet devrinde tekke ve zâviyelerin lağvı ile bu kutlu mekân da kapanmak mecburiyetinde kalmış, her ne kadar Anıtlar Yüksek Kurulu tarafından 1950’li yıllarda “muhafazası lâzım gelen târihî eser” olarak tescil edilmiş olsa da, ne acıdır ki, bu karara riâyet edilmeyip 1957 senesinde, yol açma bahanesiyle, bir milletin hâfızasından kazınır gibi temellerine kadar yıktırılmıştır.

Bu menhus icrâat, yalnız taşın, toprağın değil; bir ma‘neviyat silsilesinin, bir tasavvuf mektebinin, bir medeniyet idrakinin berhava edilmesi demekti. Zîrâ Gümüşhânevî Tekkesi, ilmiyle, edebiyle, hikmetiyle, duâlarla, hatm-i hâcegânlarla yoğrulmuş bir tefekkür otağı idi.

Her bir duvarı, her bir menzili, duâların yankısıyla, secdelerin izleriyle dolup taşmıştı. İşte bu azîz mekân, târihinden intikam alınırcasına yerle yeksân edilmiş; ardından, İstanbul Defterdarlığı inşâ olunarak, bir zamanlar rahmetin yağdığı mekânın üzerine dünyevî işlerin merkezi kurulmuştu.

Bu hazin hâdisenin en ibretlik ciheti ise şudur ki, tekke ve câminin minâre kāidesi yıkılmamış; ilk anda hayra yorulan bu bırakılışın, sonraları bambaşka bir maksatla vücut bulduğu anlaşılmıştır. Meğer bu kāide, ileride bu mekânı ihyâ etmek isteyenlere “Bakın burada bir câmi vardı, biz burayı yıktık” diyerek bir hakāret ve istihzâ alâmeti olsun diye hususen bırakılmıştı. Bu hâl, bir millete geçmişini hatırlatıp küçümseyen, mânevî değerleriyle alay eden bir zihniyetin kara bir lekesi olarak zihinlere ve târihe nakşolunmuştur.

Ne acıdır ki, daha geçen yıllara kadar Gümüşhânevî Tekkesi’nden geriye yalnızca Gümüşhâneli Ahmed Ziyaeddîn Sokağı kalmıştı. Bu isim, bir hâtıra, bir duâ, bir mânevî işâret gibi varlığını sürdürse de hakîkat şudur ki, asıl yıkılan, yalnızca taşlar ve duvarlar değil; bir hikmet medeniyetinin rûhu, bir irfân zincirinin halkalarıdır. Yıllar devr-i dâim eyledi, asırlar hikmetle iç içe aktı… Derken Mevlâ Te‘âlâ Hazretleri bir sabah-ı leyâli lütfetti: Yıkılan Gümüşhânevî Tekkesi, yeniden bir ihyâ fermanına mazhar oldu.

Ne büyük tecellîdir ki; zamânın yorgun kalbi, mazînin kudsiyetini taşıyan bir mekâna yeniden hayat üfledi. Cân-ı gönülden şöyle haykırmak gelir: “Yâ Rabb! Bu ne yüce bir ihyâdır ki, ömrünü ilm-i ledünnîye, aşk-ı Resûl'e ve hizmet-i halk-ı Hakk’a vakfeden Gümüşhânevî Hazretleri’nin dergâh-ı âlîsi yine şehâdet ediyor senin ismine, zikrine ve zikrullâhla titreşen gönüllere.”

Bu kudsî hizmetin başında, milletin mânevî dirilişine öncülük eden devlet ricalimiz vardır. Bu mânâ âbidesinin ihyâsında ser-firâz olan Reîs-i Cumhurumuz Recep Tayyib Erdoğan Beyefendi’ye ve bu hizmetin İstanbul gibi bir pâyitahtta tanzimine nezâret eden İstanbul Vâlisi Davut Gül Beyefendi’ye, âcizâne teşekkür ve takdirlerimizi bir vazîfe telâkkî eyleriz.

Ve nihâyet, 27 Mayıs 2025 târihinde İstanbul Vâliliği’nce neşredilen resmî beyânnâmeyle şu ferman kabilinden cümle âşikâr oldu:

“Ecdat yadigârımız Fatma Sultan Câmii’ni yeniden ihyâ ediyoruz. ‘Yâdigâr’ projesi kapsamında restorasyon çalışmaları devâm eden Bâb-ı Âlî’deki Fatma Sultan Câmii’nde incelemelerde bulunduk. Mevcut kütüphâneye ek olarak, sergi salonu ve çocuk oyun alanları da kazandırılacaktır.”

Bu nurlu hamle; mîrâs-ı ecdâdın muhâfazası, ilim ve irfânın neşri ve çocuk gönüllerine mâneviyatın tohumlarının ekilmesi cihetinden bir devr-i sâadeti müjdeler. İhyâ olunan her taş, her harf, her iz; Ümmet-i Muhammed’in kalbinde tâze bir îmân coşkusu uyandırır.

Ey kudsî hizmete râm olmuş vüzerâ ve münevverân! Biliniz ki bu ameliniz sâdece târihî bir ihyâ değil, kalblerin ve zihnlerin de tecdîdidir.

Bugün, mâzîye râm olan her gönül sâhibinin vazîfesi, bu hatırayı ibretle yâd etmek, Gümüşhânevî silsilesinin rûhunu diri tutmak ve gelecek nesillere bu kutlu mîrâsı taşımaktır. Zîrâ bir milletin kalbi mâbedleridir; o kalp sustuğunda, ümmetin sesi kısılır, rengi solar, istikbâli kararır.

Bu meyanda ne güzel buyrulmuştur:

“Âsumândır kubbesi hep ahterân âvîzesi,En ziyâ-bahşâ kanâdîli güneşle mâhdır.

Seddolunmakla tekâyâ kaldırılmaz zikr-i Hakk,Cümle mevcûdât zâkir, kâinât dergâhtır.”

Bu hikmet dolu beyitte ifâde olunduğu üzre, Hakk Te‘âlâ’nın zikri, zamânın inkılaplarıyla, tekkelerin seddolunmasıyla aslâ son bulmaz; zîrâ bütün mevcûdât zâkirdir, kâinat dahi bir dergâh-ı ilâhîdir. İşte Gümüşhânevî meşâyih-i kirâmı, bu yüksek idrâk ve mârifet üzere, büyükler büyüğü Şeyh Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî Hazretleri’nden aldıkları nur-i irfân ve feyz-i hakîkat ile ilm-i zâhir ve bâtın terbiyesini birleştirerek irşâd vazîfelerine kemâl-i sadâkat ve sabır ile devâm eylemişlerdir.

Zamânın her türlü tebdil ve tahavvülüne rağmen, bu mübârek silsile, zâhiren susturulmuş olsa dahi, bâtınen her dem diri kalmış, gönüllerde yanan bir tevhîd kandili olarak ışığını sürdürmüştür. Zîrâ biliriz ki, Hakk yolunun sadıkları, hiçbir fânî tasarruf ile sükût etmez; onların nefesleri kâinatın nefesidir, hizmetleri Hakk’ın murâkabesindedir.

Cümle âleme nur saçan, asırlardır ilim ve irfân menba‘ı olarak gönüllerde taht kurmuş olan Şeyh Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî Hazretleri’nin Süleymâniye Câmi-i Şerîfi avlusunda bulunan makber-i azîzi, Kânûnî Sultan Süleyman Türbesi’nin kıble duvarına bitişik, zarif demir parmaklıklarla çevrili bir mekânda yer almaktadır. Bu mübârek kabri şerîfin üzerinde, Hazret’in tevhîd ve teslîmiyetle yoğrulmuş hayâtını hülâsa eden, mâneviyâtını aksettiren kitâbe-i celîle şu ibârelerle müşerref olmuştur:

Hüve’l-Hayyu’l-Bâkî

“Nazar kıl çeşm-i ibretle, makām-ı ilticâdır bu!Erenler dergehi, bâb-ı füyûzât-ı Hüdâ’dır bu!

Ziyâüddîn-i Ahmed, mevlidi ânın Gümüşhâne,Şehîr-i şark u garbın, mürşid-i râh-ı Hüdâ’dır bu!

Muhakkak ehl-i Hakk ölmez, ebed haydır bil ey zâir!Sarây-ı kalbini pâk eyle, bâb-ı evliyâdır bu!

Şu‘â-ı dürr-i vahdet, menba‘-ı ilm-i ledünnîdir,Mükemmel vâris-i şer‘-i Muhammed Mustafâ‘dır bu!

Hilâfet müddetinden ‘İrci‘î’ vaktine dek Hakk’a,Tarîk-i Hâlidî’yi neşreden, Hakk-ı rehnümâdır bu!

Oku İhlâs ile bir Fâtiha kalbinde dâim tut,Cilâ-yı ruhdur zikri, mürîdâna gıdâdır bu!”

Ne bahtiyardır o sâdık gönüller ki, her nasipli demde Süleymâniye Câmii Şerîfi avlusunda, Kānûnî Sultan Süleyman Hân Hazretleri’nin türbesine bitişik, Şeyh Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî Hazretleri’nin makber-i münevverini ziyârete muvaffak olurlar.

Zîrâ bu kutlu ziyâret, yalnız zâhiren bir kabir ziyâreti olmayıp, bâtınen bir irfân yolculuğu, bir tefekkür menzili, bir mânevî diriliş mekânıdır. Hazret-i Şeyh’in rûh-i pâkine okunan her bir Fâtiha-i Şerîfe, bir nur seli gibi kalplere sirâyet eder; orada hissedilen letâfet ve huzur, her gönül sâhibine derin bir haşyet ve huşû ihsân eder. Mâlûmdur ki, Hazret-i Pîr, ömrü boyunca neşrettiği tevhîdî nefesini, devâm ettirmekte; kabr-i şerîfinden taşan bu nur-i ledünnî, her ziyâretçinin gönlünü nurlandırmakta, sinelerini genişletmektedir.

Her nefer-i irfân bilir ki, evliyâullâh’ın kabri, bir rahmet menba‘ıdır; Hakk Te‘âlâ’nın zikri orada daim, feyzi kesintisizdir. Ziyâretin ilk deminde kalbe inen sükûn, gönülde vücut bulan latîf hafiflik, işte Hazret’in himmetinin ve Gümüşhânevî silsilesinin hâlen devâm eden ruhâniyetinin alâmet-i fârikasıdır. Bu ziyâret, hem mâzînin derinliğine bir yolculuk, hem kalbin derinliklerine bir seyr u sülûk, hem de istikbâle ümitle nazar eden bir mânevî diriliştir.

Mevla Te‘âlâ şefâat-ı uzmasına, himmet-i kübrâsına, nazar-ı ulyâsına cümlemizi mazhar eylesin. Âmîn!

Câmiü'l-usul fî evliyai ve envaihim ve evsafihim / Ahmed Ziyaeddîn Nakşibendi Gümüşhânevi; thk.: Edib Nasreddin

Beyrut; London : Müessesetü'l-İntişari'l-Arabi (Arab Diffusion Company), 1997

Râmûzü’l-Ehâdîs : Hadisler Deryası Tercümesi / Ahmed Ziyaeddîn Nakşibendi Gümüşhânevi; trc.: Abdülazîz Bekkine

İstanbul : Gonca Yayınevi, 1982

Câmiü'l-usul et-turukü's-sufiyye / Ahmed Ziyaeddîn Nakşibendi Gümüşhânevi; thk.: Edib Nasreddin

Beyrut; London : Müessesetü'l-İntişari'l-Arabi (Arab Diffusion Company), 1997

Garâ'ibü'l-ehâdîs : câmi'un li'l-mezâhib ve'l-merâtib müştemilun ale'l-ahkâmi'd-dekâik / Ahmed Ziyaeddîn Nakşibendi Gümüşhânevi

İstanbul : Dârü't-Tıbâati'l-Âmire

Hediyyetü'l-halidin fi menakıb-ı kutbü'l-arifin Mevlana Ahmed Ziyaeddîn ibn Mustafa el-Gümüşhânevî / Mustafa Fevzi ibn Numan

Câmiü'l-mütun fî hakkı envai's-sıfati'l-ilahiyye ve'l-akaidi'l-Matüridiyye ve'l-elfazi'l-küfri ve tashihi'l-a'mali'l-acibe / Ahmed Ziyaeddîn Nakşibendi Gümüşhânevi

Câmiü'l-usul fî evliyai ve envaihim ve evsafihim; Mütemmimatu câmii'l-usul / Ahmed Ziyaeddîn Nakşibendî Gümüşhânevî

Mecmuatü'l-ahzab / Ahmed Ziyaeddîn Nakşibendi Gümüşhânevi

Kitabü'l-abir fi'l-ensar ve'l-muhacir ve'l-cihad ve'l-gazve ve'ş-şüheda / Ahmed Ziyaeddîn Nakşibendi Gümüşhânevi

Şerhu Ramuzü'l-ehâdîs / Ahmed Ziyaeddîn Nakşibendi Gümüşhânevi

Şerh-i Emsile = Müstağni'ş-şürûh / Ahmed Ziyaeddîn Nakşibendi Gümüşhânevi

Şeyh Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretlerinin 1284/1867-8 târihinde Trabzon-Of Çifaruksa/Uğurlu'da kurduğu kütüphânenin vakfiyesi ve kitap listesi.

Kitab Zübdetü'l-Buhari / Ebû Abdillâh Muhammed ibn İsmâîl ibn İbrâhîm el-Cu'fî el-Buhârî, cem' ve tashih: Ömer Ziyaeddîn Dağistani

Beyrut : Darü'l-Garbi'l-İslâmi, 1986/1407