Cüneyd b. Muhammed. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber H. 210 yıllarında doğmuş olması muhtemeldir. Lakabı, Bağdâdî, künyesi Ebû'l-Kâsım el-Cezzâz’dır. Cüneyd-i Bağdâdî namıyla mâruftur. Dedeleri ticaretle meşgul olan Cüneyd-i Bağdâdî "hazzâz" yani ipek tüccarı, babası "kavârîrî" yani cam tüccarı, dayısı Serî de "sakatî" yani baharat ve tuz tüccarı idi. Ailesi Nihavend asıllı olmasına rağmen Bağdat'ta doğduğu ve orada vefat ettiği için “Bağdâdî” nisbesiyle anılmıştır.
Cüneyd-i Bağdâdî [kuddise sirruhû], Hicri üçüncü yüzyıl ve ondan sonraki asırlarda yaşayan âlim ve velî zevat tarafından “Seyyid-üt-Tâife” diye anılmaktaydı. Bu zatlar içerisinde, fıkıh, tefsîr, hadîs, kırâat, lügat ve nahiv ilimlerinde yetkin bir zat olan İmam-ı Sübki (d.1284/ ö.1355) onu; “O veliler taifesinin seyyidi, salih kular cemaatinin öncüsü, tasavvuf tarikatının şeyhi, velî âlim, âriflerin en akl-ı selîm olanı” diyerek anlatmaktadır.
Cüneyd-i Bağdadi’nin soyu Nehâvend’den gelmiştir. Nehâvend kasabası, İran’ın Hemadan eyâletinin güneyinde yer almaktadır. İran’lı yazarlar, Nehâvend’in, İran’da en güzel ve en soğuk yerlerinden biri olduğunu naklederler. Cüneyd’in dedeleri ticâret maksadıyla Nehâvend’den Irak’a gelmiş ve Bağdat’a yerleşmiştir. Babası hayır hasenat sahibi bir zattı. İlk tahsiline küçük yaşta İmam-ı Şâfiî [radiyallâhu anh]’nin talebesi Ebû Sevr’den fıkıh ilmini okuyarak başladı. Yirmi yaşında Ebû Sevr’in halkasında fıkhi meselelerde fetva verir hâle gelmişti. Bu yaşta şer’i meselelere vukûfiyette eşine rastlanmayacak bir fakih idi. Ebû Ubeyd ve Hasan b. Arefe gibi muhaddislerden hadis dersleri aldı. Hâris el- Muhâsibi’nin kelâm derslerine katıldı. Devrinin büyük âlimlerinden Ebû Hamza el- Bağdâdi’nin ders halkasında bulundu.
Nitekim bütün naklî ve akli ilim sahalarında rüşdünü ispat ettükten sonra dayısı Serî es-Sakatî’nin tasavvuf mektebinde ilim, ihlâs, ubudiyet (kulluk) üzere kurbiyet (Allah’a yakinin artması, ihsan) dersini okumaya başladı.
Abdullah Mekkî, Cüneyd-i Bağdâdî [kuddise sirruhû]’nin, tefsir, hadis, fıkıh ve kelam ilimlerini tahsilden sonra tasavvuf bilgisinde ilerlediğini, bildiğini tatbik eden bir sûfî olduğunu, bunun aksi bir yol izleyerek şeriatı tahsil etmeden tasavvufun ince hakikatlerine vâkıf olmaya gayret etmenin beyhude ve tehlikeli olacağını söylemektedir.
Mürşidi Serî es-Sakatî [kuddise sirruhû]’nin kendisine çok muhabbeti vardı. Onun da üstadına azami derecede saygı ve sevgisi mevcuttu. Serî hastalandığı bir dönemde Cüneyd-i Bağdâdî: “Ey Serî, senden sonra artık halk senin gibisini görmeyecek” deyince, o şöyle cevap verdi; “Ey Cüneyd, ben de senin benzerin olan bir başka halef bırakmadım.” Cüneyd-i Bağdadi, Serî es-Sakatî [kuddise sirruhû] hayattayken vaaz etmek istemiyor, şeyhinin ısrarlarına rağmen irşad vazifesini icra etmekten hicap duyuyordu. Nihayet bir gece rüyasında Allah Resûlü’nden [sallallâhu aleyhi vesellem] “Ey Cüneyd, halka vaaz et, çünkü Allah senin sözlerini insanların kurtulmasına vesile kıldı” emrini aldı ve bu şekilde irşâda başladı.
O, tasavvufun hakikatini yaşayan, yaşatan ve aynı zamanda şeriattan taviz vermeyen ciddi bir sûfî, ciddi bir Ehl-i Sünnet âlimi idi. Serî es-Sakatî ona: “Muhaddis Sûfî” diyordu. Şeriatın zahir ve batını arasındaki dengeye dair Cüneyd-i Bağdâdî’nin şu sözü de dayısının kanaatini teyid etmekteydi: "İlim kulun haddini bilmesinin yolu; tasavvuf ise sadrı ilme uygun hâle getirme aracı, kalbi temizleme sanatıdır."
Cüneyd-i Bağdâdî [kuddise sirruhû]’nin yetiştiği devir tasavvuf ehlinin şeriata aykırılıkla itham edildiği, suçlandığı bir devirdir. Sufiler, şatahatları (şeriata uygun düşmeyen sözler) ve sarf ettikleri kimi sözler yüzünden Bağdat ulemasınca ağır ithamlara maruz kalmakta, tasavvufun künhüne vâkıf olamamış bir kısım safdil âlimler devlet desteğini de arkalarına alarak sûfîler üzerinde baskı kurmaktaydı. Ulemanın bir kısmı güya İslam’ın hakikatine vasıl olduğu iddiasıyla şeriatın lübbünden (özünden) dem vurmakta, diğer bir kısmı da İslam’ı kışrına (zahirine) hasretmekteydi. Bu kutuplaşma da haliyle ifrat üzere tenkit ve tekfirleri beraberinde getiriyordu. Cüneyd-i Bağdâdi [kuddise sirruhû] ve izindeki mürşid-i kâmiller ahkâm-ı İlâhi ve sünnet-i seniyye’ye fevkalade ittiba ile bu fırkaların hakikatini birbirine vasletme yolunu tutmuşlardır.
Tasavvuf ilmi, ehlince şuhûdi olarak Kur'ân ve Sünnet'in en kâmil mânâda aşkla yaşandığı ihsân makamı olarak tarif edilmiştir. Ne var ki tasavvuf, o dönemde “bir kısım” zâhir âlimlerince yine “bir kısım” sûfilerin tevile muhtaç sözleri yüzünden haksız ithamlara mâruz kalmış ve maalesef bazı insaf mahrumu zevat tarafından tasavvuf ilmi şathiyyat ehline hasr-ı nazar edilmiştir. Cüneyd-i Bağdadî [kuddise sirruhû]’nin bu ihtilafın haksızlığını izah ederek, ümmetin cumhurunun takdirini nasıl kazandığını anlatmadan önce o dönemki ihtilaf sebeplerine ışık tutacak ve bugün o ihtilaflar üzerinden tasavvufa çamur atmak isteyenlere cevap sadedinde kısa bir tahlil yapmada fayda vardır.
Peygamber Efendimiz [sallallâhu aleyhi vesellem] zamanında bugün tedris ettiğimiz tarzda bir akâid, tefsir, hadis ve fıkıh ilmi olmamakla beraber asılları itibarıyla bu ilimlerin kendileri vardı. Hz. Peygamber[sallallâhu aleyhi vesellem], irfân meclisinde bütün bu ilimleri ashâbına tedris ettiriyordu. Fahr-i Kainat’tan bütün bu ilimleri tedris eden ve aşina olan sahabe-i kirâm [radıyâllahu anhum], her biri kendi mizaç ve meşrebince ilgi sahasını bir alana yönlendiriyor ve o alanda rusûhiyet(derinlik) kesbediyordu. Tefsir ilminde Abbas b. Abdülmuttalib, hadis ilminde Ebû Hureyre, fıkıh ilminde Abdullah b. Mes’ûd, Abdullah b. Ömer, zühd ve (bilinmeyen bir yönü) matematik ilminde Ali b. Ebû Tâlib, devlet yönetim hukukunda Ömer b. Hattab, askeri hukuk sahasında Ebû Ubeyde b. Cerrâh, Hâlid b. Velîd, tıp ilminde Rufeyde el-Eslemiyye, (el-Cevhere haşiyesinde İmam Ebû Ali el-Yûsî’nin naklettiği) kelâm ilminde Enes b. Mâlik, Ebû Musa el-Eş’âri [radıyâllahu anhum], gibi kaynağını aynı menbâdan alan her bir sahabe daha sonra özellikle mütehassıs oldukları alanlarda verdikleri eğitimle ders halkalarından oluşan hikmet meclislerinin teşekkül etmesine vesile oldular. Tabîin ve tebe-i tabiînin oluşturduğu ilim halkaları ise bu ilim sahalarının birer eğitim mektebi olarak müesseseleşmesine sebep oldu.
Hz. Peygamber [sallallâhu aleyhi vesellem]’in terbiyesiyle bizzat ilgilendiği Hz. Ali [radiyallâhu anh] ve onun yetiştirdiği ehl-i beyt mektebi, İmam Zeynelâbidin, Câfer-i Sâdık, Abdülkadir Geylâni, Şah-ı Nakşibend, Ahmed-er-Rufâi [kaddesallâhu esrârehümü’l-aliyye] gibi her dönemde zühd, takva, ihlas, kurbiyet, yakin, üns ve rıza hallerinde zirveye ulaşmış zevâtla ümmete cansuyu oldu. Hz. Abbas [radiyallâhu anh] tefsir ilminde; Mücahid ibn Cebr, Atâ bin Ebî Rebâh, Ebû Sâlih gibi müfessirler yetiştirdi. Ebu Hureyre [radiyallâhu anh] hadis ilminde; Vâsile bin Eska, Beşîr bin Nûhayk, Hemmam bin Münebbih gibi talebeler yetiştirdi ve bu ekol İmam-ı Buhâri gibi bir muhaddisi husule getirdi. Abdullah b. Mes’ûd [radiyallâhu anh] fıkıh okuttuğu başlıca talebelerinden Alkama b. Kays’e şöyle nasihat ediyordu: “İlim pınarları olun ve o ilmi sahiplerine akıtın; hidayetin kandilleri hâline gelin; kandiller gibi ışık saçın çevrenize. Yeryüzündekiler sizi tanımasalar da sema ehli tarafından çok iyi bilinirsiniz ve değeriniz mutlaka takdir edilir.” Evet, söz yerini bulmuştu. Alkame b. Kays, İbrahim-i Nehâ’i’yi o Hammâd’ı o da İmam-ı Azâm Ebû Hanîfe [rahmetullahi âleyh]’yi yetiştirmişti. Ebû Musâ el-Eş’âri ve ilim halkası; kıraat imamlarının şecerelerinin dayandığı Hittân b. Abdullah gibi meyveler vermişti.
Cüneyd-i Bağdadi ve şahsında bütün istikamet sahibi sûfîlere göre: “Bütün bu irfân deryâsı Hz. Resûlullah [sallallâhu aleyhi vesellem]’ın mârifet ikliminden lemeân etmekteydi. Habib-i Zişân [sallallâhu aleyhi vesellem] Efendimiz; “Benim ve ashâbımın yolundan gidenler kurtuluş ehlidir” demekteydi. Ehl-i Sünnet’in ilim silsileleri Hz. Resûlullah [sallallâhu aleyhi vesellem]’a dayanan bütün bu hikmet deryasının bir araya toplanmasının adıydı. Ve bu ilimlerden hiç biri birinden tefrik edilemezdi. İşte bunun adıydı; Sırat-ı Müstakim..”
Cibril-i Emin Hz. Peygamber [sallallâhu aleyhi vesellem]’e; “İmân, islâm ve ihsânın ne olduğunu sordu!” Hz. Peygamber [sallallâhu aleyhi vesellem] ise; “imanın, islamın ve ihsânın ne olduğunu anlattı.” İmam-ı Rabbâni [kuddise sirruhû], Efendimiz [sallallâhu aleyhi vesellem]’in bir hakikatin üç merâtibi olan, imanı anlatırken akâid ilminin, İslam’ı anlatırken fıkıh ilminin, ihsânı anlatırken tasavvuf ilminin muhtevâsını binâ ettiğini söylemektedir.
Cüneyd-i Bağdâdî [kuddise sirruhû], içinde yaşadığı dönemde iki zümreyle mücadele etmişti: Birinci zümre kelâmî esaslarda mühim sorunlar yaşayan; varlık, sıfatlar ve irade gibi meselelerde felsefenin girdaba kapılmış ve Ehl-i Sünnet çizgisinden uzak düşmüş müteşeyyihler, aslından uzaklaşarak şeriata mutabık olmaktan çıkmış tekke/tasavvuf ehli; ikinci zümre şeriatı sadece zahire hamlederek onu tasavvuftan soyutlamaya çalışan, zühd, mârifet, irfân, ilim, hikmet ve hâl sahibi sâlih kullara insafsızca saldıran bir kısım zahir âlimleri.
Ne acıdır ki, o zaman da bugün de dinin ahkâmı ile dinin ruhu birbirinden ayrı zannedilerek, bunlardan biri zâhirperestlik, diğeri de bâtınîlik vehmiyle birbirine düşman gibi gösterilmiştir. Vâkıa bu ayrılıkta biraz da, zâhir-i şeriatın fakîhler ve müftîler tarafından, bâtının da mutasavvıflarca temsil ediliyor olmasının tesir icra ettiği söylenebilir. Tarihe ve günümüze baktığımızda ümmete en istikametli, en faydalı ve en umûmi hizmeti İslâm’ın rûhanî ve zahirî tarafını zatında cem’ etmiş mürşid-i kâmillerin verdiğini görmekteyiz.
Bu hal u ahval içinde ise Cüneyd-i Bağdâdî [kuddise sirruhû], "Bizim yolumuz kitap ve sünnetle mazbuttur. Kim Kur’ân’ı ezberlemez, hadîs yazmaz, fıkıh öğrenmezse tasavvuf yolunda ona uyulmaz" diyerek tasavvuf anlayışını şer'î ilimlerle temellendirir. Hakiki tarikatın ancak Hz. Muhammed [sallallâhu aleyhi vesellem]’in şeriatı üzerine binâ edilerek olabileceğini: “Kurtuluşu arayanlara bütün yollar kapalıdır, ancak Hz. Resûlullah [sallallâhu aleyhi vesellem]’in izinde giden, sünnetine uyan, yoluna sarılanların müstesna.”“Allah’a giden bütün hak tarikatların istinadgâhı ancak ve ancak Hz. Muhammed [sallallâhu aleyhi vesellem]’dir” diyerek anlatmaktaydı.
Cüneyd-i Bağdâdî [kuddise sirruhû], tasavvufun kıyl-u kâlden uzak, Allah için aşkla yapılan amel-i sâlih olduğunu söylemekteydi: “Biz tasavvufu kıyl-u kâl (dedikodu) ile elde etmedik. Dünya muhabbetinden yüz çevirerek, nefse hoş gelen mâsivayı terk ve rıza üzere kulluk ile elde ettik. Tasavvufun ne olduğunu soruyorsunuz. Tasavvuf, Allah ile olan muamelenin saflığıdır.”
Bunca kemâlat nişanelerinin yanı sıra Cüneyd-i Bağdâdî [kuddise sirruhû] orduyla cihada çıkacak kadar da yürekli bir mücahitti. Bir seferde ordu kumandanı ona ganimetten hisse ve hediyeler göndermiş, o ise hepsini asker ve gazilerin muhtaçlarına dağıtmıştı. Buna rağmen; “Hediyeleri niçin kabul ettim?" diye kendi kendini kınıyordu. Günleri bu ızdırapla geçerken bir rüyada kendisine ikrâm edildiğini gördü. Bu ikramın sebebini sordu: "Sana o mallarını gönderenler sevap bekleyerek verdiler. Sen ise ey Cüneyd, Allah için rahatı terk edip cihada katıldın. Sana helâl olan malı infak (dağıtma) ettin. Buna rağmen de ‘acaba şüpheli bir amel mi işledim?’ diye Allah’tan korktun. İşte Allah Teâlâ senin bu aczine ve tefekkürüne kat kat verdi." dediler.
Bir ipek tüccarı da olan Cüneyd-i Bağdâdi [kuddise sirruhû]’nin hayli zengin olduğu bilinmektedir. Ona göre tasavvuf; “İfrat ve tefritten uzak bir hayat yaşamak, Hak’tan aldığını, Hak yolunda halka infaktı.” Bağdat sûfîlerinin, Bağdat’a misafir olarak gelen ilim talebelerinin, yardıma muhtaçların sığınağı onun köyüydü. Onları misafir eder ve yemek ve barınma gibi ihtiyaçlarını giderirdi.
Hz. Peygamber [sallallâhu aleyhi vesellem]’in maddî ve mânevî ahlakına ayna olmuş, ilmiyle, tebahhuru, fehmi, evrâd ve ibâdetiyle kemâlat kesbetmiş bu büyük mürşid-i kâmili zındıklık gibi en ağır şeyle itham etmişlerdi. Cüneyd-i Bağdâdî [kuddise sirruhû] hayatı boyunca siyaset ve idareyle arasındaki mesafeyi korumuş olmasına rağmen kaç defa celbedilip tutuklanmıştır. Gulâmu'l-Halil adındaki birisi onları halife Muvaffak’a şikâyet etmiş, çok defa mahkemelere celbettirmişi. Cüneyd-i Bağdâdî bu mahkemelerde, kendisinin sadece İslam’ı yaşama cehd ve gayretinde olan bir İslam âlimi olduğunu söylemiştir.
Bu sıkıntılı tazyik döneminin sonunda Halife Muvaffak mahkemeyi bizzat kendisinin yöneteceğini söyledi. Mahkemede Cüneyd-i Bağdâdî [kuddise sirruhû]’ye: “Ben Allah’a aşığım, Allah da bana aşık” sözünün şeriatsızlık olduğunun söylenmesi üzerine Cüneyd-i Bağdâdî [kuddise sirruhû]; “Bu söz, değil şeriatsızlık, bizzat ayn-ı şeriattır. Bu söz kitap, sünnet ve selefin icmâıyla sabittir” diyerek onların şeriatın ne olduğunu bilmediklerini söyledi. Halife Muvaffak’ın bu söze delil istemesi üzerine, Cüneyd-i Bağdâdî [kuddise sirruhû] Mâide Sûresi 54. âyeti okudu: “Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler.” Halife Muvaffak âyeti işitince gözyaşlarını tutamadı ve ağlamaya başladı.
Yargılanma sırası Cüneyd’in tekke arkadaşı Ebû Hüseyin Nûri [kuddise sirruhû]’ye gelince de ona: “Bu gece evimde Allah ile beraberdim” sözünün küfür olduğunu ve sözünden dönmesi söylendi. Ebû Hüseyin Nûri [kuddise sirruhû]: “Evet, beraberdim. Nasıl inkar edeyim” dedi ve sözünden caymayı reddetti. Halife Muvaffak ise bu hale kızarak müdafaasını istedi. Ebû Hüseyin Nûri [kuddise sirruhû]: “Kim dünyada Allah ile beraber olursa, o ahirette de Allah ile beraber olur” diyerek Kâf Sûresi 16. âyeti okudu: “Biz insanı yarattık. Onun nefsinin ne fısıldadığını biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.”
Âyeti işiten Halife tekrar ağlamaya başladı. Ebû Hüseyin Nûri [kuddise sirruhû]’nin sakalını öperek, haklarında fitne çıkaran âlimlere dönerek: “Vallahi bu şikayet ettikleriniz, hakkında fitne yaptığınız bu iki ârif, Allah’ı herkesten, hepimizden daha çok biliyor.”
Halife Muvaffak: “İstediğiniz gibi konuşun çekinmeyin” dedi. Cüneyd ve Nûri öyle bir konuştu ki, o mecliste böyle bir ilâhi aşka şahit olunmamış, böyle bir ilâhi muhabbet neşesi hiç hissedilmemişti ve meclistekiler saatlerce halifeyle birlikte ağladılar.
Cüneyd-i Bağdâdî, Tasavvufun gayesi olan mârifetullah ilminin ancak amel-i sâlihle gerçekleşebileceğini söylerdi. Ebu’l-Hasan el-Mahallî şöyle diyor: “Cüneyd’e birgün dedim ki: Bu ilmi kimden aldın ve nasıl elde ettin? –‘Otuz sene şu gördüğün merdiven altında Rabbime kulluk ederek’ dedi.”
Ebû Amr ez-Zucâcî, Cüneyd-i Bağdâdi’ye tasavvuf kitaplarında bahsi geçen ilâhi muhabbeti istediğini söyledi. Cüneyd-i Bağdâdî: “Muhabbet, Allah’ın, kullarında sevdiği hasletleri sevmen ve yaşaman, Allah’ın, kullarında sevmediğini sevmemen ve terk etmendir” dedi.
Ömrünce Rabbi’ne kulluktan geri durmayan Cüneyd-i Bağdadi [kuddise sirruhû] hakkında Ebu’l-Hasan Alî Dakkâk diyor ki: “O, ömrünün son demlerinde dahi kulluktan bir an uzak düşmedi. O, elinde tesbîhle zikirle meşgul olduğu bir sırada kendisine ‘Sen bu şerefe, bu mânevi mâkama çıkmışken hâlâ elindeki tespihi bırakmadın mı?’ denildiğinde; ‘Bu, o vâsıtadır ki Allah’a onunla vâsıl oldum, onu nasıl terk edebilirim ki?’ cevabını verdi.
Cüneyd-i Bağdâdî [kuddise sirruhû]’nin talebelerinden Muhammed b. İbrahim diyor ki; “Hz. Cüneyd’i ahirete irtihalinden sonra rüyada gördüm, ona dedim ki: ‘Allah [celle celâlühû] sana nasıl muamelede bulundu?’ Şöyle cevap verdi: ‘O işaretler, o ilimler, şekiller, âdetler hep gitti; yalnız gece seher vakitlerinde kıldığımız rekatçikler bize yaradı.”
Cüneyd-i Bağdâdî vefatı öncesi, hayatındaki gibi “Bütün varlığınla O’na yönel” (Müzzemmil 73/8) âyet-i kerîmesinin mücessem hali olmuştu. Talebesi Ca’fer el-Huldî’nin anlattığı üzere: “Cüneyd-i Bağdâdî [kuddise sirruhû] vefat edeceği gün yüzü şişmiş bir halde bile ibadetle meşguldü.” Huzuruna giren bir sûfî onu ölüm döşeğinde de namaz kılarken görünce: “Efendim! Bu halde de mi namaz?” dediğinde Hz. Cüneyd [kuddise sirruhû]: “Bu benim kendisiyle Rabbime kavuştuğum bir şeydir; onu nasıl bırakabilirim” demiştir. Cüneyd-i Bağdâdî [kuddise sirruhû] bu hadiseye müteakip Kur’an okumaya başladı ve kısa bir süre sonra ruhunu Allah’a teslim etti (h. 251/865). Bağdat’ın güneyinde bulunan Şûniziye kabristanına, mürşidi Seri es-Sekâtî’nin yanına defnolundu. Cenaze namazında altmış bin kişi bulunmuştur.
Cafer el-Huldi, Cüneydi şöyle tavsif eder: “Biz çok âlim gördük. Lâkin âlimler içersinde ondan başka kendisinde hem ilmin, hem de hâlin birleştiği bir kimse görmedik. Kimi âlimlerin ilmi çok oluyor hâli olmuyordu; bir kısmının hâli oluyor ama ilmi az oluyordu. Ebu’l Kasım Cüneyd ise başka. O hali de ilmi de kendinde mezc etmiştir. Hâlinde ki tasarrufa baksan, ilmine tercih edersin. İlmindeki dirâyete baksan hâlini tercih edersin (ikisi de birbirinden iyi).”
Kendisi hakkında; “bütün Şafiî ulemasına tercih edilir” denilen Ebu’l Abbâs ibn-u Surayc gibi bir âlim dahi Cüneyd-i Bağdâdî [kuddise sirruhû]’den fıkıh dersleri almakta idi. Döneminin en önemli fıkıh alimlerinden Abdullah ibn-u Kullâb devrin bütün âlimlerini ilmi müzâkerelere dâvet ederek ilzam ederdi. Münazarada mağlup edemediği bir tek Cüneyd [kuddise sirruhû] kalmıştı. Cüneyd-i Bağdadi için şunu diyordu; “Bütün fırkaların alimleriyle mücadele ettim ve yendim. Ama bu Cüneyd öyle bir şeydir ki, biz onunla başa çıkmayız. Cüneyd’in ilminin fazlını kabul eder ve yüksek halini itiraf ederim.”
Cüneyd-i Bağdâdî[kuddise sirruhû], şer’i ilimlere bu derece vakıf olmakla beraber; cebir, hendese gibi akli ilimleri de tahsil etmişti. Çağdaşlarından Ebû Ca’fer el-Haddâd; “Eğer akıl bir kişi olsaydı, Cüneyd suretinde olurdu” demiştir. Akılcılığıyla öne çıkan Mûtezile mezhebinin meşhur âlimlerinden Ebu’l-Kâsim el-Kâ’bi’nin; “Bağdad’ta kendisine el-Cüneyd denilen birisini gördüm. Dehâda ve akılda onun gibisini görmedim. Kâtipler sözlerini; filozoflar, manalarının inceliklerini, âlimler ilmini elde etmek için yanına geliyorlardı” sözü de bu hususu teyid eder niteliktedir
Ümmetin âlim ve velilerinin ittifakla fazilet gördüğü bazı meselelerde bile sûfîlere suizanla yaklaşan âlimlerden İbn-i Teymiyye ve İbn-i Kayyim el-Cevzî’nin günümüzde takipçileri olduğunu iddia edenlere, İbn-i Teymiyye’nin Cüneyd-i Bağdâdi Hazretleri ve birçok tasavvuf ehli hakkındaki görüşlerini şöylece arz edelim: “Ebu Süleyman-ed-Darani, Ma'ruf-u Kerhi, Fudayl bin Iyaz ve Cüneyd-i Bağdadi, seyri sülük halinde iken akılları başlarında, iyiyle kötüyü birbirinden ayıracak şuurda idiler ve onun için asla bunlar şeriata aykırı sözler söylemediler. Aklı şaşırtan bu çeşit fena bir hale hiç duçar olmadılar. Hayır, bin kere hayır. Onlar, sarhoşluk içinde konuşmadılar. Bunlar (Cüneyd-i Bağdâdi ve onun gibi tasavvuf büyükleri) kitap ve sünnetin hidayeti ile hidayetlenen, kalplerinde Allah sevgisinden, Allah'ı istemekten, O'na kulluk etmekten başka bir şey bulunmayan, büyük kâmil müminlerdir. Çünkü, onlar her hallerinde içinde bulundukları durumu çok iyi, şuurlu bir biçimde müşahede etmişlerdir. Böyle olmaları elbette sahip oldukları ilmi gösterir. Bu Kur'an-ı Kerim'in tanımladığı, davet ettiği gerçek iman sahiplerinin ve üstün ve kâmil irfan ehlinin yerine getirdiği bir gerçektir. Son nebi, sevgili Resulümüz Muhammed [sallallâhu aleyhi vesellem] bu kafilenin en kâmilidir ve bu tâifenin önderidir.”
İbnü’l-Kayyim Cevziyye ise onun hakkında: “Kemâl, fenâ vâdisinden bekâ vadilerine çıkmaktır. İşte iş orada. Sûfîlerin ve mutasavvıfların şeyhi Cüneyd-i Bağdâdî [radiyallâhu anh]’nin davet ettiği makam işte bu makamdır. İşte o makam hakikat-ı diniyyedir”
Şeyh Muhyiddin Ebû Saîd ibnu’l-Arabî[kuddise sirruhû] ise Cüneyd-i Bağdâdî[kuddise sirruhû] için: “Biz bu zamanda Tasavvufu hakiki olarak öğreten son şahıs olarak Hz. Cüneyd’i gördük. Biz onu gördükten sonra(kendisini diyor) birini tasavvuf ehli diye zikretmekten utanıyoruz.” demektedir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursî de, Cüneyd-i Bağdâdî’nin ışığını, saadet asrının güneşi olan Hz. Peygamber [sallallâhu aleyhi vesellem]’den alarak bulunduğu asrı aydınlatan bir nurânî yıldız olduğunu, dinin hakikatinden uzaklaştırılma fitnesiyle karşılaştığı zaman şeriat ve itikat noktasında imdada yetişip bu fitneyi mağlup ettiğini söylemektedir.
İmam-ı Rabbânî [kuddise sirruhû] ise, sûfîlerin efendisi Cüneyd-i Bağdâdî [kuddise sirruhû]’nin irşad kutupluğu nisbetine erdiğini, tarikat-ı âliyyenin yetiştirdiği en büyük velîlerden olduğunu söylemiştir. Kâdîri, Şâzilî, Sa’dî, Rıfâ’i, Kübrevî, Çeştî, Bedevî, Sühreverdî, Mevlevî, Celvetî, Halvetî, Zeyniyye, Gülşenî, Şa’baniyye, Uşşâkî, Ticâni tarikatlarının tümünün silsilesi “Seyyid-üt-Tâife” Cüneyd-i Bağdâdî [kuddise sirruhû]’ye dayanmaktadır.
Medrese’de talebelere müderris, tekke’de sûfîlere mürşid, cihatta ordunun önünde imâm, dergâhında açları doyuran, kimsesizlere sahip çıkan bir hayrgâh olan Cüneyd-i Bağdâdî [kuddise sirruhû] tasavvuf ummanının mâhir bir mürşidi, zühd ve takva ufkunun parlak bir yıldızı, kemal bahçesinin müstesna bir gülü idi.
